Kimileri onu provakatör olarak görse de, Danimarka’nın sinema sanatına en büyük hediyesi olarak gördüğüm aykırı işlerin adamı Lars von Trier, cinsel içerikli dört saatlik Nymphomaniac'ı, vizyona girdiğinde epey konuşulmuş, tartışma yaratmış ve ülkemizde yasaklanmıştı. İki bölüm halinde izlediğimiz Nymphomainac'ın esasında beş buçuk saatlik sansürlenmemiş bir versiyonu olduğu söyleniyor. Bu haliyle dahi seyirciyi zaman zaman rahatsız eden ve zorlayan film hakkında vizyona girdiğinde yaptığım değerlendirmeyi paylaşmak istedim.
Nemfomanyak bir kadının hikayesi
Trier, tüm filmi seks bağımlısı Joe’nun kendisine yardım
etmek amacıyla onu evine davet eden Seigman adlı bakir bir adama hayat
hikayesini anlatması biçiminde kurgulamış. Flashback sahneleriyle Joe’yu, ikisi
arasındaki diyaloglarla da Seigman’ı tanıyoruz. Bu noktada Trier ilginç bir şey
yapıyor. Pasif (dinleyen) konumundaki Seigman’a önemli bir rol biçiyor.
Seigman, başından geçenleri anlatan Joe’yu entelektüel birikimiyle yönlendiriyor.
Joe’nun sıra dışı hayatının kapısını açan anahtar işlevi görüyor ve hikayenin
hangi kısımlarını anlatacağını da belirliyor diyebiliriz Seigman için. Trier
filmini belli bir noktadan başlayıp, sonra o noktaya nasıl ulaştığımızı anlatan
ve en son Inside Lıewyn Davis’de de kullanılan hikaye kurgusunu kullanmayı
tercih etmiş. Bu şekilde karakterimizin o noktaya nasıl geldiğini merak
etmemizi sağlayacak bir formülü de devreye sokmuş yönetmen.
Erotik değil, pornografik drama
Başta hardcore ve softcore olmak üzere iki farklı versiyonu
olacağı söylenen, ancak daha sonra iki bölüm halinde karşımıza çıkacağını
öğrendiğimiz Nymphomaniac’ın erotik-dram olacağını düşünüyordum, yanılmışım.
Film, porno mu değil mi tartışmaları sürerken, belirtmekte fayda var
Nymphomaniac pornografik bir drama. Ancak bir porno filmde görebileceğiniz
detayları göstermekten çekinmeyen Trier, biraz ileri gitmiş olsa da derdi porno
çekmek değil. Yapmak istediğinin biçimci üslubu ve estetik yaklaşımını
tekrarlayarak seks bağımlısı bir kadının toplum içinde nasıl algılandığını, bu
bağımlılığın onu nasıl bir yalnızlık içine ittiğini göstermek olduğunu
düşünüyorum. Neden porno değil sorusuna verilebilecek diğer cevap ise Trier’ın
malum sahneleri bazen matematiksel verilerle sunması, ekran bölmeler, avlanan
hayvanlarla eşlemeler gibi pek çok detay ile dikkati başka yöne çekmesi
diyebiliriz.
Nymphomaniac Bölüm 1 ve Bölüm 2
Kill Bill gibi tek film olarak çekilip, stüdyo baskısı vb.
sebeplerle iki bölüm halinde izlediğimiz filmleri ayrı ayrı değerlendirmeyi çok
doğru bulmuyorum. Nymphomaniac Bölüm 1 ve 2’yi filmin ilk yarısı ve
ikinci yarısı şeklinde ayırarak değerlendirmek gerekiyor. Buradan baktığımızda
ilk yarıda genç Joe’ya Stacy Martin’in hayat verdiği bölümler, genel olarak bağımlılığın
tadını çıkartan, bunu bir oyun olarak gören ve sonrasını düşünmeden yaşayan bir
kadının yaşadıklarını yansıttığından daha çabuk akan, soft bir ilk yarı
sunarken, ikinci yarıda Charlotte Gainsbourg’un canlandırdığı Joe’ya geçmemizle
birlikte Joe’nun zor dönemi başlıyor. Bundan sonra pornografik anlamda olmasa
da soft’tan hard’a geçtiğini söyleyebiliriz. Başka bir deyişle nemfomanyak
Joe’dan mazoşist Joe’ya geçiyoruz. Karakterin geçirdiği değişim ve dönüşüm ilk
yarı ve ikinci yarıda net bir şekilde görülüyor.
Antichrist-Melancholia sonrası Trier sineması ya da
depresyondan çıkış
Antichrist ve Melancholia, Trier’ın kendisinin de belirttiği üzere yönetmenin geçirdiği depresyonun dışavurumu olan oldukça sert filmlerdi.
Antichrist’te ima edip, Melancholia’da kıyameti koparan Trier, Nymphomainac ile
depresyondan çıktığını açıkça belli ediyor. Bunun en net göstergesinin de
Tirer’ın özellikle dramatik anlamda ilk yarıya oranla ağırlaşan ve yönünü
değiştiren filmi çocuksu, şımarık ve komik bir finalle noktalaması olduğunu
düşünüyorum. Fevkalade Antichrist göndermesini de
(Antichrist’tekinden farklı neticelendiğinden) Trier’ın depresyondan
çıkış mevzusunu destekleyici bir argüman olarak görebiliriz.
Öte yandan Trier’ın Dogville’den beri ısrarla sürdürdüğü
episodik anlatıyı Nymphomaniac’ta daha ileri götürdüğünü görüyoruz. Perdeye
düşen bölüm yazılarının yanında bu kez ana karakterimiz Joe’nun kendi
hikayesini anlatırken spontane biçimde başından geçenleri bölümlere ayırması,
“o zaman bu bölümün adı şu olacak” demesi Trier’den daha önce
görmediğimiz enteresan bir uygulama diyebiliriz. Antichrist-Melancholia’nın
kendi içinde tutarlı ve estetik açılış sekansları ise muhtemelen hikaye yapısı
gereği yönetmenin vazgeçtiği biçimci bir numara olmuş.
Sonuç olarak; Nymphomaniac yarattığı beklentiye belli ölçüde karşılasa da filmi Trier filmografisi içinde üst sıralara konumlandırmak pek mümkün değil.