14 Mayıs 2020

Sinemada Altın Çağ Karmaşası


Sinema altın çağını ne zaman yaşadı? Akademik kaynaklarda 1930’lu ve 1940’lı yıllara işaret edilir ve bu bilgi genel olarak kabul edilir. Yazımızda bu bilginin doğruluğunu sorgulayacağız, yanlışlanabilir bir bilgi olduğunu gözler önüne sereceğiz, sorunun kökenine inerek bakış açınızı değiştirmeye ve sinemanın gerçek altın çağını anlatmaya çalışacağız.

30’lu ve 40’lı Yıllar Neden Sinemada Altın Çağ Olarak Kabul Ediliyor?

Sözünü ettiğimiz dönemi sinemanın altın dönemi olarak görenlerin yanı sıra Hollywood’un altın çağı olarak niteleyenler de azımsanmayacak çoğunlukta diyebiliriz. 20’li yılların sonunda sese kavuşan sinema, böylece en önemli teknolojik atılımını da gerçekleştirdi. Geçiş döneminde yaşanan teknolojik sorunlarla birlikte Amerika’da Büyük Buhran döneminin de son bulmasıyla halkın ilgisini sinemaya yöneltmemesi için hiçbir sebep kalmamıştı. Bu ilgi stüdyoların kasasını doldurmasını ve dolayısıyla da sektörün büyümesini sağladı. Üretilen film sayısı arttı. II. Dünya Savaşı da bu olumlu tabloyu değiştirmedi. Sadece Amerika’da değil, Avrupa’da da benzer bir durum yaşanıyordu. 1936 yılında İngiltere’de çekilen film sayısı 225’ti. Diğer Avrupa ülkelerinde de durum pek farklı değildi. Üretilen film sayısı yüksek, seyircinin ilgisi yoğundu.

Televizyonun icadıyla sinemanın karşısına alternatif bir eğlence çıktı. 50’li yılların başından itibaren tv’nin yaygınlaşmasıyla seyirci sayısında %20’lik bir düşüş gözlendi. Bu, geri döndürülemeyecek bir düşüştü. 30’lu ve 40’lı yıllar, sonraki dönemlerle karşılaştırıldı ve şöyle bir sonuç ortaya çıktı: Film ve seyirci sayısının en yüksek olduğu bu 20 yıllık süreç (1932-1946 yılları arasını kapsadığını söyleyenler de var) sinemanın altın çağı olarak kabul edilmeli. Ve ettiler de. Bu bilgi sinemayla ilgili tüm kaynaklara işlendi ve genel kabul gördü. “İyi de bunun neresi yanlış?” dediğinizi duyar gibiyim. Şimdi oraya geliyoruz. Halkın sinemaya yoğun ilgi gösterdiği ve film üretiminde de patlama yaşanan bir dönemin bir sanat dalının altın çağı olarak kabul edilebilmesi size de tuhaf gelmiyor mu? Tuhaf ve de kabul edilebilir gibi değil. Birileri böyle buyurduğu için 30’lu ve 40’lı yılları altın çağ olarak kabul edemem. Çünkü işin aslının öyle olmadığını biliyorum.

Nedir Bu Altın Çağ, Sorun Nerede Başlıyor?

Altın çağ kavramı, sinema da dâhil pek çok alanda kullanılıyor. İnsanlığın uzak geçmişinde yaşanan bir altın çağdan ve geleceğimizde yaşanacak başka bir altın çağdan bahsedilir. İnsanlığın altın çağı dendiğinde ne anlıyoruz peki? Nitelik mi, yoksa nicelik mi? Geçmişimizdeki altın çağdan kasıt elbette nitelikseldir. Aksi zaten matematiksel olarak mümkün değil. İşte altın çağ budur. Gelişimin zirvesidir. Sanatın altın çağı Rönesans değil miydi? Leonardo Da Vinci, Michelangelo, Rafael gibi dev sanatçılar, onların başyapıtları ve getirdikleri akımlar… Böyle düşündüğümüz zaman sinemanın altın çağının 30’lu ve 40’lı yıllar olmasının imkânı yok. Sinema sanatı gelişimini henüz tamamlamamışken (sinema henüz renge kavuşmamış, kurgu ve anlatı açısından mesafe kat etmemiş) nasıl bir altın çağ yaşanabilirdi? Cevap basit: niceliksel bir altın çağ… Sorun buradan kaynaklanıyor. Altın Çağ kavramının yanlış veya eksik kullanılmasından. Peki, bunu kimse düşünemedi mi? Peki, siz neden niteliksel değil de niceliksel bir altın çağ kabul ediliyor hiç düşündünüz mü? Sanata tüccar kafasıyla yaklaşılırsa olacağı budur. Bu mantaliteyle sadece kendi gerçeklerinizi görürsünüz. Bu yanlışta sorumlu kim(ler)? Altın çağı yanlış anlayanlar mı, yoksa tüccar kafasıyla düşünenler mi? Orasını bilemiyorum ve çok da ilgilenmiyorum.

Sinemanın Gerçek Altın Çağı

Sinemanın altın çağını üretilen film sayısına göre değil de, o filmlerin niteliği ve sinema sanatının gelişimine gösterdikleri katkıyla değerlendirdiğimizde 1960’lı yılları işaret etmemiz kaçınılmaz olacaktır. 50’li yıllardan 60’lı yıllara geçişle birlikte sinema hüviyetini değiştirdi. Modern sinema doğdu ve her şeyi değiştirdi. Tüm sanatları kapsayıcı özelliği olan sinema, çağının gerisinde kalamazdı, aksine çağını yansıtırken ileriye de bakabilmeliydi. 60’lı yıllardan önce böyle bir durum söz konusu değildi. Yönetmenler; devletin baskısı, toplumun hazır olmaması ve stüdyoların risk almak istemeyip konjonktüre göre hareket etmesi sonucunda boyun eğmek zorunda kaldılar. Cinselliğin ve şiddetin sunumu başta olmak üzere pek çok fikri dile getiremeyen, görselleştiremeyen bir sanattı sinema. Tamamlanmamıştı. Sergey M. Eisenstein, Fritz Lang, Orson Welles gibi dahi yönetmenler sınırlarını bilerek sanatlarını icra ettiler. Sınırlar ortadan kalkmasa da 60’lardan itibaren esnemeye, silikleşmeye başladı. Bu da kuşkusuz ki, 60’lardan sonra film çeken yönetmenlerin şansıydı.

60’lı yıllardaki değişimin sebebi dünyanın değişmeye başlamasıydı şüphesiz. Bu dönemde siyasal gelişmeler belirleyici olarak etkisini pek çok alanda gösterdi, sinema da bundan nasibini aldı. Tabular bir bir yıkılmaya başladı, sosyo-kültürel değişim, sinemanın da kendisini yenilemesini zaruri kıldı. 50’li yıllarda ortaya çıkan Fransız Yeni Dalgası, 60’lı yıllara damgasını vurdu. Jean-Luc Godard’ın anti-sineması, sinemanın değişerek gelişmesinde önemli bir pay sahibi oldu. François Truffaut, Alain Resnais, Louise Malle ve Eric Rohmer gibi Yeni Dalga yönetmenlerinin sineması, Fransız sinemasıyla birlikte bu dönemin parlamasında etkili oldu diyebiliriz.

Altın Çağ gelişimin zirvesidir demiştik. Gelişimin zirvesinden kastımız, anlatısal olarak zirveye ulaşılmasıdır. Bir noktadan itibaren sinema sadece teknolojik olarak gelişme göstermeye başladı. Bu bir dengesizlik yarattı ve dengenin bozulması başka sorunları beraberinde getirerek düşüşe sebep oldu. Bu sorunların başında da ticari sinemanın şahlanması var hiç şüphesiz.

Sinema tarihine dönüp baktığımızda bahsettiğimiz zirvenin 60’lı yıllarda yaşandığını görüyoruz. Hatta 70’li yılları da 60’lara dâhil ederek, 20 yıllık bir süreci sinema sanatının en göz alıcı dönemi olarak addedebiliriz. Her zaman dile getirdiğim bir şey var: Sinema yönetmenlik sanatıdır. Yönetmenlik sanatı da bu dönemde arşa ulaşmıştır. Stanley Kubrick (2001: A Space Odyssey), Sergio Leone (Once Upon a Time in the West), Ingmar Bergman (Persona), Alfred Hitchcock (Psycho), Andrey Tarkovsky (Andrei Rublev), Arthur Penn (Bonnie and Clyde) ve Hiroshi Teshigahara (Women of the Dunes) hem kendi kariyerlerinin en önemli işlerine imza attılar hem de sinemanın en kayda değer örneklerini verdiler bu dönemde. Bu isimlere kariyerlerine 60’larda başlayıp, 70’li yıllarda harikalar yaratan Francis Ford Coppola, Martin Scorsese, Bernardo Bertolucci, Steven Spielberg ve Brian De Palma gibi yönetmenleri ekleyebiliriz.

Sonuç olarak; altın çağ kavramını nasıl kullandığımıza bağlı olarak, sinemanın iki farklı altın çağı olduğunu kabul edebiliriz. 30’lu ve 40’lı yıllara film üretimi ve seyircisi sayısı yüksek olduğu için, 60’lı ve 70’li yıllara ise sinemanın bir sanat dalı olarak doygunluğa ulaşması ve en iyi örneklerini vermesi sebebiyle sinemanın altın çağı olarak bakabiliriz. Hangisinin daha önemli olduğuna karar verecek olanlar da sizlersiniz.

17 Aralık 2019

Yeni Üçlemenin Empire Strikes Back'i: The Last Jedi


Yıllardır hayalini kurduğumuz yeni Star Wars üçlemesine iki yıl önce kavuşmuştuk. Son dönemin parıldayan isimlerinden J.J. Abrams’ın yönettiği Star Wars: The Force Awakens, eksiklerine rağmen üçlemeye giriş filmi olarak beklentilerimizi boşa çıkarmamıştı. Hem görsel olarak hem de hikâyesiyle ilk üçlemeye yakın duran ve bu uğurda yoğun bir çaba sarf edilen The Force Awakens, yaratıcı fikirlerden ziyade tüm Star Wars filmlerinde olduğu gibi sırtını akrabalık bağlarına yaslamıştı. Hikâye, ilk üçlenenin devamı niteliğinde olduğu için bu tercihin bir zorunluluk olduğunu söyleyebiliriz. Buradaki sorun seyircinin yeni karakterleri benimsemekte zorlanması, seyirci olarak bizlerin ve karakterlerin zamana ihtiyaç duymasıydı. Bu sebeple de The Last Jedi’a yeni üçlemenin kaderini tayin edecek film gözüyle bakıyorduk. Brick filmiyle iyi bir kariyer başlangıcı yapan ve Looper ile de rüştünü ispatlayan Rian Johnson’ın senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği Star Wars: The Last Jedi, vizyona girdiğinde karışık tepkiler almıştı.

Yeni Üçlemenin Empire Strikes Back’i

Yeni üçlemenin giriş filmi The Force Awakens, Star Wars efsanesini başlatan film A New Hope’un hikâye kurgusunu taklit ediyordu. Bu durum yeni bir hikâyeyle birlikte yeni heyecanlar arayan eski kuşak Star Wars hayranlarının hüsran yaşamasına sebep olmuştu. “Seri, içine düştüğü kısır döngüden kurtarılabilecek mi?” sorusu zihinlerimizi meşgul ederken, umutlu bekleyişimizi sürdürdük. The Last Jedi’ı gördükten sonra şunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz: Yeni üçlemenin ikinci filmi, beklentileri boşa çıkarmayan gerçek bir Star Wars filmi olmuş. Yine eksikleri olan, yine kafamızda soru işaretleri bırakan bir film bu ama yönetmen Rian Johnson’ın olgun yönetimi ve özellikle de senaryoyu yazarken yaptığı doğru tercihlerle amacına ulaşıyor The Last Jedi. J.J. Abrams, The Force Awakens’ta nasıl A New Hope’un izinden gitmişse, Johnson da Empire Strikes Back esintileri taşıyan bir Star Wars filmine imza atmış. Abrams gibi taklitçilik yaptığını söyleyemeyiz elbette. The Force Awakens’ın sonunda Rey, Luke Skywalker’ın karşısına çıkmıştı. Empire Strikes Back’te Luke’un ustaların ustası Yoda’yı bulması ve ondan eğitim almasının bir benzerini The Last Jedi’da görüyoruz. Hatta hoca konumundaki karakterlerimizin öğrencileri karşısındaki tutumları pek de farklı sayılmaz. Genç Jedi adayının güçlerini keşfetme süreci, tez canlılığı ve yeri geldiğinde ustasına karşı gelmesi gibi durumlar, iki film arasındaki etkileşimin belgeleri diyebiliriz. The Last Jedi, yeni üçlemenin Empire Strikes Back’i derken, bahsettiğimiz etkiden bağımsız olarak bu filmin ait olduğu üçlemenin en göz alıcı, en doyurucu bölümü olacağını da kastediyorum. The Force Awakens giriş bölümü olmanın dezavantajlarını taşıyordu. 2019’da izleyeceğimiz son film ise The Last Jedi’ın elindeki materyalleri hunharca harcamasından dolayı, cılız kalma tehlikesi taşıyor. 

Luke Skywalker ile Yükselen Bir Bölüm 

Üçüncü Star Wars üçlemesi, her bakımdan ilk üçlemeyi örnek alıyor ve George Lucas’ın bıraktığı mirasa halel getirmeden, Star Wars evrenini zamansal ve mekânsal olarak genişletiyor. Bu yeni üçlemenin önemi büyük ölçüde Han Solo, Luke, Leia ve Chewbacca’nın yıllar sonra geri dönmesinden kaynaklanıyor. Üçlemenin ilk halkası Han Solo’ya ayrılmıştı. Luke kozu ise bilinçli olarak serinin ikinci filmine saklandı. Yine seyircinin nostalji duyusuna sesleniliyor ancak bu kez senarist\yönetmen Rian Johnson’ın farklıyla kült karakterlerin daha akılcı kullanıldığını söylememiz gerekiyor. Johnson, Luke’un filmin en büyük kozu olduğunun farkında ve hikâyeyi Rey ve Kylo Ren üzerine kurmasına rağmen kilit karakteri Luke yapmaktan geri durmamış. The Last Jedi’ın dramatik yapısı, Luke’un kendisini insanlıktan soyutlamasının ve galaksinin en ücra gezegeninde yaşamını sürdürmesinin altında yatan sebep üzerine kurulmuş. Return of the Jedi’ın ardından geçen 30 yıllık zaman diliminde neler olduğu sorusu The Force Awakens ile bir nebze de olsa açıklığa kavuşmuştu. The Last Jedi’da daha fazlasını öğreniyor ve kırılma anını görüyoruz. Luke’un çelişkisinin getirdikleri ve götürdükleri, yeni üçlemenin anahtarı adeta. Zaten filmin en unutulmaz anları da Luke’un tüm ihtişamıyla beyazperdede görüldüğü sahneler. 

Rey, Kylo Ren ve Yeni Sorular 

The Force Awakens’ta Rey ve Kylo Ren başta olmak üzere tüm yeni karakterlerin zamana ihtiyacı olduğunu söylemiştik. The Last Jedi’da karakterlerimizin olgunlaşmaya başladıklarını söyleyebiliriz. Bu da filmin önemli bir artısı şüphesiz. Ana karakterimiz Rey, The Force Awakens’ta gizemini korumayı başarmıştı. Onun kim olduğu sorusu, yeni üçlemenin en kayda değer sorusuydu. Geçmişiyle Luke Skywalker’ı anımsatması, güçlerini keşfetme süreci ve yeni üçlemenin gücünü akrabalık bağlarından alması gibi etkenler, Rey’in kimliğiyle ilgili çeşitli tahminler yapmamıza sebep olmuştu. Ancak The Last Jedi sağ gösterip sol vuruyor. Verilen bilgi doğruysa, bir kandırmaca değilse J.J. Abrams ve Lawrence Kasdan başta olmak üzere tüm ekibin başı ağrıyacak. Bu bilgiyle ortaya çıkan soru işaretlerine mantıklı cevaplar verilmek zorunda diyerek bu hususu kapatalım. Kylo Ren cephesindeki gelişmeler ise daha tatmin edici. Her şeyiyle yeni üçlemenin Darth Vader’ı olarak tasarlanan Kylo Ren’i, zayıflığı ve karizmatik bir karakter olmaması nedeniyle eleştirmiştik. Bu sorunlar hala geçerli olmakla birlikte Luke ile olan geçmişi ve Rey’le kurduğu iletişim gibi ayrıntılar karakterin gelişimi açısından faydalı olmuş. Kylo Ren’in yükselişi, güçlü kötü karakter açığını kapatacak gibi görünmese de karakterlerimizin olgunluğuyla yetinmemiz gerektiğini anladık. Yeni karakterle eski karakterlerin uyum sorunu gözlenmezken, güç dağılımında yeni karakterlerin zayıflığı sebebiyle inandırıcılık sorunları hala var. Bu sorun da büyük oranda yeni karakterlere hayat veren oyunculardan kaynaklanıyor. 

Artılar, Eksiler ve Rian Johnson Faktörü 

The Last Jedi’da anlatılan hikâyeye baktığımızda, neden en uzun Star Wars filmi olduğunu anlamakta zorluk çekiyoruz. Filmde Luke ile Rey, Rey ile Kylo Ren, Snoke ile Kylo Ren, Luke ile Kylo Ren bir araya geldiğinde heyecan ve merak katsayımız artarken, Poe, Finn ve diğer yan karakterlerin olduğu kısımları aynı ilgiyle izleyemiyoruz. Yeni karakterlerin, bilhassa da yan karakterlerin zayıflığı yeni üçlemenin zayıflığı olmaya devam ederken, eski karakterlerle bir denge sağlanabiliyor. Bahsettiğimiz zafiyete bir de İsyancılarla İlk Düzen arasındaki mücadelenin biraz uzun tutulması da eklenince, özellikle filmin ilk yarısında endişe veren The Last Jedi, ikinci yarıdaki kıvrak hamleleriyle toparlıyor. Daha fazla düello, daha fazla karakter çatışması ve duygusal an beklentimiz boşa çıksa da salondan memnun ayrıldığımız bir Star Wars filmi bu. 

Yönetmen Rian Johnson, iyiyle kötünün, İlk Düzenle isyancıların amansız savaşında, kendisinden klasik bir Star Wars filmi de beklendiğinden, yenilik getiremeyeceğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden senaryoyu kaleme alırken farkını da ortaya koyabilme adına, çareyi seyircinin hiç beklemeyeceği sürpriz hamleler yapmakta bulmuş. Güçle ilgili söyledikleriyle, duyguyu verebilmesiyle ve alkışı hak eden yönetmenliğiyle The Last Jedi’ın başarısını Rian Johnson’a borçluyuz.