15 Mart 2025

4 Soruda Hz. Muhammed: Allah'ın Elçisi

İranlı yönetmen Majid Majidi’nin bir üçleme olarak tasarladığı Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi filmi, bu coğrafyadan çıkan en görkemli yapım olma özelliğini taşıyor. Hatta Çağrı’dan sonra yeni bir milat olma iddiasındaydı diyebiliriz. Bu hususta ne kadar başarılı oldu, tartışılır ama bu alanda yeni filmlere öncülük edeceğini söyleyebiliriz. Şimdi sorular üzerinden giderek filmin öne çıkan noktalarına bir bakalım.

Tür açısından nerede duruyor?

Muhammed filmi dini epik alt türünün İslam coğrafyasında üretilmiş en nitelikli örneklerinden biri. Bunun pek çok sebebi var ancak ilk söylememiz gereken şey, Majidi’nin filminin hem prodüksiyon kalitesi hem de epik anlatı bakımından Hollywood epiklerinin seviyesinde olduğudur. Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi, dini epiklerin klasik örneklerinin naifliğine sahip olmasının yanında anlatısı ve duruşuyla modern bir film. Majidi bu dengeyi ustalıkla kurmuş. Çağrı’yı referans alırken, kuşak farkına dikkat ediyor ve yeni neslin beklentilerini karşılamaya, yeni nesli yakalamaya çalışıyor. Bir anlamda Çağrı’nın misyonunu devam ettiriyor. Çağrı’yı referans alıp misyonunu üstlenirken iki film arasındaki benzerlikleri minimumda tutmaya çalışıyor. Hz. Muhammed’in yaşamındaki farklı dönemlerin anlatılmasına rağmen iki filmde de başka bir figürün öne çıkması kaçınılmaz bir durum. Başka Hz. Muhammed filmleri yapıldığında bu durum değişmeyecek çünkü peygamberin gösterilmemesi ve konuşmaması bu tercihi zorunlu kılmakta. 70’li yıllarda ve sonrasında Çağrı nasıl bir etki bıraktıysa, Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi’nin de en azından yeni nesil üzerinde benzer bir etki bırakacağını düşünüyorum.

Nasıl bir peygamber biyografisi?

Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi filmi, Hz. Muhammed’in peygamberlik dönemine baktığı kısa bölümü saymazsak sinemada benzerine pek rastlamadığımız bir peygamber biyografisi olarak yorumlayabiliriz. Peygamberin doğumundan önceki olaylara bakması, o günkü Mekke’nin portresini çizmesi, Hz. Muhammed’in bebeklik ve çocukluk yıllarını mercek altına alması filmi klasik bir peygamber biyografisi olarak değerlendirmemizi engelliyor. Burada beklenen kurtarıcının işaretlerinin belirmesi, bir peygamberin ayak seslerinin duyulmasının ardından inananların heyecanı ile putperestlerin endişesinin ve bu farklı duyguların yarattığı karmaşanın görselleştirilmesi söz konusu. Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi, daha çok bir üçlemenin ilk bölümü biçiminde tasarlanmış gibi duruyor. Filmi farklı kılan özelliklerinden biri de bu şüphesiz. Ancak bu durum ne yarıda kalmışlık hissi yaratıyor ne de filme zarar veriyor. Majidi, Hz. Muhammed’in çocukluk ve ilk gençlik dönemini ele almasına rağmen onun kimi karakteristik özelliklerini (insancıl olması, yardımseverliği ve güvenilirliği) vererek, peygamberi anlatma hususunda başarılı bir iş çıkarmış.

Hassasiyetleri gözetiyor mu?

Yapım aşamasından bu yana tartışılagelen Hz. Muhammed’in tasvir edilmesi meselesi, Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi adlı filmin ülkemizde de gösterime girmesiyle tartışmaların ayyuka çıkmasına neden oldu. Peki, Majidi’nin filmi halkın bu husustaki duyarlılığını hiçe mi sayıyor? Bence hayır. Majidi, Çağrı’nın bir adım ötesine gidiyor ama bir adım daha atmaktan imtina ile kaçınıyor. Hz. Muhammed’i göründüğü hemen hemen her sahnede arkadan gösteriyor. Bir sahnede ise  gözlerini göstermeye cüret ediyor. Burada unutulmaması gereken detay şu: kısmen gösterilen kişi henüz bir peygamber değil, bir çocuk. Ve çocuğun da yüzünün saklanmasına özen gösterilmesi Müslümanların zihninde bir Hz. Muhammed imajı oluşmasına imkân tanımıyor. Zaten Majidi’nin ne kadar hassas davrandığı Hz. Muhammed’in sesinin verilmemesi, konuştuğunda seyircinin altyazı aracılığıyla söylediklerini anlamasından da anlaşılıyor.

Hollywood etkisi özde mi, sözde mi?

Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi, açıkça görüldüğü üzere Hollywood epiklerinden etkilenmiş bir yapım. Elbette anlatısı ve görselliğiyle Hollywood’u örnek alması sözde bir etki. Ancak bu Hollywood etkisi sözde kalmamış. Majidi’nin Hz. Muhammed’i, Hollywood’un yarattığı Mesih imajından çokça etkilenmiş. Sadece görsel benzerlikten bahsetmiyoruz; peygamberliği öncesinde Hz. İsa gibi mucizeler yaratmasını başka türlü açıklayamayız. (Yanlış anlaşılmaması için not düşeyim: Hz. Muhammed’in doğumuyla görülen mucize veya işaretler ve bulunduğu yerde bereketin artması başka bir konu) Hatta Majidi’nin bu uğurda filme balık mucizesi gibi kurgusal bir sekans koyması (Bu sekans tamamen kurgu) bir hayli şaşırtıcı. Hollywood’un gerçek hikâyelere kurgusal kısımlar eklemesi, gerçekle kurguyu harmanlaması sık başvurduğu bir yöntem. Oradan etkilendiği belli olan Majidi’nin bu eklemeyi yapmasının sebebi, filmin sonlarına gelindiğinde duygusal yoğunluğu artırmak. Bu konuda da son derece başarılı olduğunu belirtmek gerekiyor. Sonuç olarak, Majidi Hollywood’dan etkilenmesine karşın bu durumun filme olumlu yansıdığını görüyoruz.

6 Mart 2025

Bir Zamanlar Sinema Öneriyor: #77 Jarhead

Çoğunlukla ilk filmi American Beauty ile tanınan Sam Mendes, hangi türe el atsa olayın dramatik boyutunu öne çıkaran yetkin bir sinemacı. Mendes'in tür denemesine giriştiği üçüncü uzun metraj çalışması Jarhead, Anthony Swofford adlı bir askerin anılarından oluşturduğu romanından uyarlanan bir savaş filmi. Petrol kuyularını korumak amacıyla Suudi Arabistan çöllerine gönderilen bir grup askerin (özellikle keskin nişancı Swoff'un) yaşadığı psikolojik çöküşün işlendiği filmde Sam Mendes beklentileri boşa çıkarmıyor.

2000'li yıllarda Hollywood, 11 Eylül ve Irak Savaşı sonrasında Orta Doğu'ya yöneldi. Her ne kadar Jarhead, Körfez Savaşı'nı konu edinse de çekildiği dönemin konjonktürünün etkisi çok bariz. Sam Mendes'in bir savaş filmi klasiği yaratma düşüncesiyle yola çıktığını düşünmüyorum. Ancak seçtiği hikayenin buna müsait olmadığı çok açık. Mendes, ortaya karakter merkezli, durağan ve savaşı yüceltmeyen bir film çıkarırken, Jarhead'in atası olarak Stanley Kubrick'in başyapıtlarından Full Metal Jacket'ı belirlemiş. Filmin 15 dakikalık ilk bölümü acemi askerlerin eğitim aşamalarını görselleştiriyor. Daha ilk sekansta karşılaştığımız; küfürler yağdıran, sert komutan tiplemesi bunun en açık göstergesi. Benzerlikler bununla sınırlı değil; iki filmde de eğitim kısmının ardından operasyon safhasına geçiliyor ve öldürme eylemi sorgulanıyor.

Eğitim sürecinde gerek izletilen savaş filmleriyle gerekse de verilen ağır eğitimle savaşa hazırlanan askerler; gün gelip savaş ortamına sevk edildiklerinde, çölde uzun bir bekleyişle karşılaşınca psikolojik dengeleri bozuluyor. Deyim yerindeyse savaşmak için can atıyorlar ama beklenen savaş onlara uğramıyor. Mendes, filmini Swoff adlı bir askerin bakış açısından anlatıyor. Sık sık ana karakterimizin iç sesini duyuyoruz. Orada yaşadıklarını anlamlandırmaya çalışan sıradan bir Amerikan genci ekseninde savaşın birey üzerinde bıraktığı tahribatın altı çiziliyor. Bir savaş sahnesinin olmaması filmi karakter draması hüviyetine taşıyor ve tür içerisinde farklı bir konuma yerleştiriyor. Çölde geçen bölümlerde üst düzey bir görsellik yakalanırken son yarım saatte petrol kuyularının yanmasıyla eşsiz kareler yansıyor perdeye. Görüntü ve sanat yönetimi, oyunculukları ve savaşmaya-öldürmeye koşullanan bireylerin psikolojisini kusursuz bir biçimde perdeye taşıyan bir savaş draması denilebilir Jarhead için.