24 Kasım 2025

Modern dünyanın kusurlu tanrıları: Ex Machina


İnsanoğlunun yapay zeka ile imtihanı bilimkurgu sineması çerçevesinde yaklaşık 50 yıldır sürse de bu etkileşimin hiçbir dönem türün ana temasını yaratamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sözünü ettiğimiz 50 yılda teknolojinin aldığı mesafe ve bu alanda yapılan çalışmalar ekseninde hikayesini yapay zeka üzerine kurgulayan bilimkurgular korkutucu bir gerçeklik kazandı. Öyle ki, insanoğlunun sonunun uzaylı istilası, nükleer savaş veya dış uzaydan gelebilecek doğal bir felaketle olabileceğine ilişkin senaryolara yapay zeka da eklendi. Böyle bir senaryo üzerinden yürüyen Terminator ve The Matrix gibi bilimkurgular varlığını sürdürürken, diğer yanda Spike Jonze’un Her’ü ile Alex Garland’ın Ex Machina’sı gibi meseleye farklı bir bakış açısıyla yaklaşan, bunu da minimal bir anlayışla yapan ilginç bilimkurgu denemelerine şahit olduğumuz bir dönemden geçiyoruz.

Saf bir bilimkurgu denemesi

Alex Garland, senaryosunu da kaleme aldığı Ex Machina’da, bir anlamda ilk yapay zekanın hikayesini anlatmaya soyunuyor. Yapay zeka Ava, onu yaratan Nathan ve test amacıyla onlara katılan Caleb olmak üzere bu üç karakter üzerinden yürüyen minimal bir bilimkurgu izliyoruz. Nathan kendisini izole ettiği dağ evinde eserini mükemmelleştirmek istiyor. Gerçek bir yapay zeka yaratıp yaratamadığından emin olmak, eğer yaratabilmişse de onun sınırlarını keşfetme arzusunda. Bu noktada hikayeye dahil olan Caleb, bu sorulara cevap olabilme gayesiyle Nathan ile Ava’ya katılıyor ve yönetmen Garland, filmi üç kişinin oynadığı bir satranç oyununa çeviriyor. Kimin kimi test ettiğini, kimin kazanacağını ve kime inanmamız gerektiğini kestiremediğimiz bir sona yürüyoruz. Garland’ın gerilim yaratmadaki başarısı, merak unsurunu ayakta tutması ve seyircisinin filmin felsefesi üzerine kafa yormasını istemesi sebebiyle tercih ettiği duru anlatı amacına ulaşmasını sağlıyor. Yönetmenin anlatısı Ex Machina’ya bir ağırlık katıyor katmasına ama bu saf bilimkurgu denemesinin daha parlak fikirlere ve daha çarpıcı bir sona ihtiyaç duyduğu çok açık.

İnsanlık yararı mı, ego tatmini mi?

Klasik bir bilim insanı olmayan Nathan’ın Ava’yı hangi motivasyonla yarattığı önemli. Bilimkurgu sinemasına baktığımızda üç farklı motivasyon görürüz: İnsanlık yararı gözetilmesi, yeni keşiflerin\icatların kötü emeller amacıyla yaratılması ve bir de bu ikisi dışında ego tatmini diyebiliriz. Nathan’ın motivasyonu da ego tatmini. Bir nevi modern bilimin Dr. Frankenstein’ıdır Nathan. Caleb’in “bilinçli bir makine yaratırsan insanlık tarihi olmaz, tanrıların tarihi olur” cümlesini, Nathan hemen benimsiyor ve kendisini tanrı yerine koyuyor. Bu düşünce yapısıyla hareket ettiği için, yarattığı eseri yok etme hakkını da kendisinde görüyor. İnsanoğlu kendi özbilinci olan bir varlık yaratıyor ama tanrı olarak üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmiyor, adaletli davranmıyor. Bu da insanoğlunun, her ne kadar tanrıyı oynasa da ancak hataları ve kusurlarıyla varolabileceğini gösteriyor. Çünkü insanın üstünlük sınırları içerisinde tanrıya ait vasıflar yok. Bilinçli bir varlık yarattığınızda, onun özgür yaşama, kendi gerçeklerinin peşinden gitme ve varoluş sancılarını da hesaba katmak zorundasınız. Bunu düşünemediğiniz veya düşünseniz de yapmak istemediğiniz takdirde ancak kusurlu bir tanrı olabilirsiniz.

Makine – insan savaşının köklerine yolculuk

Yaratıcısının kusurlu ve kötü olduğunu fark eden yapay zekanın, onu kendisi için bir tehdit olarak görmesi uzun sürmeyecektir. Yaratıcısına başkaldırması neticesinde de makine-insan savaşı başlayacaktır. Ex Machina, bu savaşı minimize ederek ele alıyor, felsefesini anlamaya çalışıyor. Böyle olunca 2001: A Space Odyssey’i temel alıp, zamansal olarak onun öncesine gidiyor. İlk yapay zekanın üretildiği ve makine-insan arasındaki savaşta ilk kıvılcımın çıktığı sıfır noktasına götürüyor bizi. Makine ile insan arasındaki anlaşmazlığın neden ve nasıl çıkmış olabileceğine mantıklı bir açıklama getiriyor Garland.

Tanrının insanı yaratırken kendinden bir parça bahşetmesi gibi insan da bilince sahip bir makine yaratırken benzer şekilde ona insani özellikler yüklüyor. İnsanın makineyi kendi suretinde yaratmasından yola çıkıp tanrıyı taklit ettiği sonucuna da varabiliriz. Bilimkurgu sinemasında makinelerin insanlaşması temasının doğuşuna da bir anlamda ışık tutuyor Ex Machina. Bunun doğal bir sürecin ürünü olduğunu söylüyor. Daha ileri gidip, makinelerin insanlaşmasında hayatta kalma içgüdüsünün önemli bir payı olduğu düşüncesini dile getiriyor. 

5 Eylül 2025

Orson Welles Biyografik Filmi Nasıl Olmalı?

Başlangıç noktamız için iki farklı reçete yazabiliriz

Biyografilere nasıl başladığınız, yani ele aldığınız kişinin hangi dönemini hikayenin A noktası yapacağınız, filmin seyrini doğrudan etkileyecektir. Orson Welles gibi altın dönemini yirmili yaşlarında, sinemaya yeni adım attığı 1940’larda yaşayan, bir daha o şaşaalı günleri göremeyen ama buna karşın üretkenliğini kaybetmeyen ve önemli işlere imza atmayı sürdüren bir yönetmeni son demlerini yaşadığı günlerden başlayarak geri dönüşlerle anlatmak en mantıklı tercih olacaktır. Welles, belki biyografisini yazmak isteyen meraklı bir gazeteci veya bir öğrenciye çocukluğundan yaşlılığına dek hayat hikayesini anlatır. Flashback sahneleriyle birinci ağızdan anlatılan bir Orson Welles biyografisi büyük ihtimalle olumlu sonuç verecektir.

Herhangi bir Orson Welles biyografisini incelerseniz; yönetmenin çocukluk döneminden bahsedilirken, Yurttaş Kane’in açılış bölümüne benzer bir anlatımla yazıldığını fark edeceksiniz. Welles, Yurttaş Kane’i yazarken ana karakterine kendinden birçok şey katmıştı muhtemelen. Şimdi Welles’in çocukluğuyla ilgili neler yazıldığına bakalım: İki yaşındayken bir yetişkin gibi konuşabilen, üç yaşındayken her istediğini okuyabilen, beş yaşındayken Shakespeare’in oyunlarını ezberleyen, dokuz yaşında babasıyla çıktığı seyahat sayesinde dünyanın büyük bölümünü görme imkanı bulan, on yaşında ise bazı gazetelerde kendisinden karikatürcü, oyuncu ve şair olarak bahsedilen bir çocuk dehadan söz ediyoruz. Hal böyleyken, Welles biyografisi için olabilecek en iyi açılış; Yurttaş Kane’in açılış sekansının Welles’e uyarlanarak çekilmesidir. Kane ve Welles arasındaki parallellik böyle bir açılışla değerlendirilirse bir taşla iki kuş vurulacağına hiç kuşkum yok.

Welles’in radyo tiyatrosu ve tiyatro günleri

Welles, çok yönlü bir sanatçıydı. Sinemaya geçmeden evvel tiyatro ve radyo tiyatrosunda muazzam başarılar elde etti. Çocukluğunda başlayan Shakespeare tutkusu deyim yerindeyse tüm yaşamını etkiledi. Welles’in adını tüm dünyaya duyuran olay ise 30 Ekim 1938’de gerçekleşti. Welles’in bilimkurgu yazarı H. G. Wells’in Dünyalar Savaşı adlı eserini, radyo tiyatrosunda bir haber bülteniymiş gibi sunmasını ve inanılmaz performansıyla tüm Amerika’yı bir uzaylı istilası yaşandığına inandırmasını bir Orson Welles biyografisinde mutlaka görmek isteriz. Bu olayın mizahi bir dille anlatılması filme renk katacaktır.

2008 yapımı Richard Linklater filmi “Me and Orson Welles”’de genç bir öğrencinin tesadüfen kendisini Welles’in sahneleyeceği “Caesar” adlı oyunda küçük bir rol kapmasıyla yaşadıkları anlatılıyordu. Filmin odağında olmasa da Welles’e dair pek çok şey söyleyen yapım, onun olumsuz yönlerini göstermekten de hiç çekinmiyordu. “Me and Orson Welles”, Welles’in sinema öncesi dönemininden bir kesit sunuyordu. Filmi tiyatro üzerine çekilmiş önemli yapımlar arasında gösterebiliriz ama sinemaseverleri ilgilendirenin daha çok sinemadaki Welles olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Dolayısıyla Welles’in radyo tiyatrosundaki olayı ve oyun sahnelemedeki hünerleri geçiştirilmese de filmden fazla zaman çalmamalı diye düşünüyorum.

Orson Welles biyografisi Yurttaş Kane üzerine kurgulanabilir

Welles’in dehasının en açık kanıtı henüz 25 yaşındayken çektiği Yurttaş Kane’dir diyebiliriz. Birçok soruşturmada sinema tarihinin en iyisi çıkan film, bir Welles biyografisinin olmazsa olmazı konumunda. Dolayısıyla biyografiyi Yurttaş Kane üzerine kurgulayabilirsiniz. Odak noktamız Yurttaş Kane olacaksa, film daha önce bahsettiğim gibi bir açılış sekansıyla başlayabilir ve ardından Welles’e Hollywood’tan teklif gelmesinde etkili olan Dünyalar Savaşı şovuyla devam edebilir. Filmin pek çok dedikoduyu da beraberinde getiren ve pazarlanmasında sorun yaratan olaylar yani bu sancılı süreci görmek isteriz. Ama asıl önemli olan ilk ve en özel filmini çeken genç Welles’in başarısının ardında yatan gerçekler olacaktır. Yönetmenin çalışma yöntemlerinden tutun, yenilikçi fikirlerin nasıl ortaya çıkmış olabileceğine yönelik çıkarımlara kadar birçok detay üzerinde durulabilir. Kısacası bir başyapıtın filizlenişini görmek heyecan verici olur. Öte yandan filmin Welles’e para kazandırmamasının ve Oscar gecesinden En İyi Film dahil 9 dalda adaylığı olmasına karşın bir ödülle (En İyi Özgün Senaryo) dönmesinin yarattığı hayal kırıklığına yer verilebilir.

Olumsuz özelliklerini de görelim

Welles, eserleriyle akıllarda yer eden bir sanatçıydı. Ancak, sözünü ettiğimiz olası biyografik film Yurttaş Kane’i odağına alsa da onun özel hayatını ve dominant kişiliğini göstermelisiniz. Genç yaşta evlenen Welles, buna rağmen çapkınlık yapmaktan geri durmamış. Dozu iyi ayarlanmak koşuluyla ilişkileri üzerinde durulabilir. Sanatıyla çığır açan Welles’i anlatılırken, onun olumsuz özelliklerine de değinilmeli, egosunun altı çizilmeli ve çalışması zor bir insan olması es geçilmemeli. “Hayatım boyunca enerjimin ve yeteneklerimin ancak %2’sini kullanabildim. Geri kalan %98’i küçük insanlarla itişmekle geçti.” gibi açıklamaları çevresindeki insanlara yukarıdan baktığını, onları küçümsediğini gösteriyor.  Sonuçta her insanın -çok sevilen dahi bir sanatçı da olsa- tasvip edilmeyen yönleri olacaktır. Bunları yansıtmak, bahsi geçen kişinin sevenlerinin gözünde küçülmesine sebep olmayacaktır.