vizyon tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vizyon tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2025

Modern dünyanın kusurlu tanrıları: Ex Machina


İnsanoğlunun yapay zeka ile imtihanı bilimkurgu sineması çerçevesinde yaklaşık 50 yıldır sürse de bu etkileşimin hiçbir dönem türün ana temasını yaratamadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sözünü ettiğimiz 50 yılda teknolojinin aldığı mesafe ve bu alanda yapılan çalışmalar ekseninde hikayesini yapay zeka üzerine kurgulayan bilimkurgular korkutucu bir gerçeklik kazandı. Öyle ki, insanoğlunun sonunun uzaylı istilası, nükleer savaş veya dış uzaydan gelebilecek doğal bir felaketle olabileceğine ilişkin senaryolara yapay zeka da eklendi. Böyle bir senaryo üzerinden yürüyen Terminator ve The Matrix gibi bilimkurgular varlığını sürdürürken, diğer yanda Spike Jonze’un Her’ü ile Alex Garland’ın Ex Machina’sı gibi meseleye farklı bir bakış açısıyla yaklaşan, bunu da minimal bir anlayışla yapan ilginç bilimkurgu denemelerine şahit olduğumuz bir dönemden geçiyoruz.

Saf bir bilimkurgu denemesi

Alex Garland, senaryosunu da kaleme aldığı Ex Machina’da, bir anlamda ilk yapay zekanın hikayesini anlatmaya soyunuyor. Yapay zeka Ava, onu yaratan Nathan ve test amacıyla onlara katılan Caleb olmak üzere bu üç karakter üzerinden yürüyen minimal bir bilimkurgu izliyoruz. Nathan kendisini izole ettiği dağ evinde eserini mükemmelleştirmek istiyor. Gerçek bir yapay zeka yaratıp yaratamadığından emin olmak, eğer yaratabilmişse de onun sınırlarını keşfetme arzusunda. Bu noktada hikayeye dahil olan Caleb, bu sorulara cevap olabilme gayesiyle Nathan ile Ava’ya katılıyor ve yönetmen Garland, filmi üç kişinin oynadığı bir satranç oyununa çeviriyor. Kimin kimi test ettiğini, kimin kazanacağını ve kime inanmamız gerektiğini kestiremediğimiz bir sona yürüyoruz. Garland’ın gerilim yaratmadaki başarısı, merak unsurunu ayakta tutması ve seyircisinin filmin felsefesi üzerine kafa yormasını istemesi sebebiyle tercih ettiği duru anlatı amacına ulaşmasını sağlıyor. Yönetmenin anlatısı Ex Machina’ya bir ağırlık katıyor katmasına ama bu saf bilimkurgu denemesinin daha parlak fikirlere ve daha çarpıcı bir sona ihtiyaç duyduğu çok açık.

İnsanlık yararı mı, ego tatmini mi?

Klasik bir bilim insanı olmayan Nathan’ın Ava’yı hangi motivasyonla yarattığı önemli. Bilimkurgu sinemasına baktığımızda üç farklı motivasyon görürüz: İnsanlık yararı gözetilmesi, yeni keşiflerin\icatların kötü emeller amacıyla yaratılması ve bir de bu ikisi dışında ego tatmini diyebiliriz. Nathan’ın motivasyonu da ego tatmini. Bir nevi modern bilimin Dr. Frankenstein’ıdır Nathan. Caleb’in “bilinçli bir makine yaratırsan insanlık tarihi olmaz, tanrıların tarihi olur” cümlesini, Nathan hemen benimsiyor ve kendisini tanrı yerine koyuyor. Bu düşünce yapısıyla hareket ettiği için, yarattığı eseri yok etme hakkını da kendisinde görüyor. İnsanoğlu kendi özbilinci olan bir varlık yaratıyor ama tanrı olarak üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmiyor, adaletli davranmıyor. Bu da insanoğlunun, her ne kadar tanrıyı oynasa da ancak hataları ve kusurlarıyla varolabileceğini gösteriyor. Çünkü insanın üstünlük sınırları içerisinde tanrıya ait vasıflar yok. Bilinçli bir varlık yarattığınızda, onun özgür yaşama, kendi gerçeklerinin peşinden gitme ve varoluş sancılarını da hesaba katmak zorundasınız. Bunu düşünemediğiniz veya düşünseniz de yapmak istemediğiniz takdirde ancak kusurlu bir tanrı olabilirsiniz.

Makine – insan savaşının köklerine yolculuk

Yaratıcısının kusurlu ve kötü olduğunu fark eden yapay zekanın, onu kendisi için bir tehdit olarak görmesi uzun sürmeyecektir. Yaratıcısına başkaldırması neticesinde de makine-insan savaşı başlayacaktır. Ex Machina, bu savaşı minimize ederek ele alıyor, felsefesini anlamaya çalışıyor. Böyle olunca 2001: A Space Odyssey’i temel alıp, zamansal olarak onun öncesine gidiyor. İlk yapay zekanın üretildiği ve makine-insan arasındaki savaşta ilk kıvılcımın çıktığı sıfır noktasına götürüyor bizi. Makine ile insan arasındaki anlaşmazlığın neden ve nasıl çıkmış olabileceğine mantıklı bir açıklama getiriyor Garland.

Tanrının insanı yaratırken kendinden bir parça bahşetmesi gibi insan da bilince sahip bir makine yaratırken benzer şekilde ona insani özellikler yüklüyor. İnsanın makineyi kendi suretinde yaratmasından yola çıkıp tanrıyı taklit ettiği sonucuna da varabiliriz. Bilimkurgu sinemasında makinelerin insanlaşması temasının doğuşuna da bir anlamda ışık tutuyor Ex Machina. Bunun doğal bir sürecin ürünü olduğunu söylüyor. Daha ileri gidip, makinelerin insanlaşmasında hayatta kalma içgüdüsünün önemli bir payı olduğu düşüncesini dile getiriyor. 

18 Şubat 2017

Neruda 10 Mart'ta Vizyonda!


2017 Altın Küre Ödülleri’ne Yabancı Dilde En İyi Film dalında aday olan Neruda, Nobel Edebiyat ödüllü şair Pablo Neruda’nın hayatının en belirleyici dönemlerinden birine odaklanıyor. 1947 yılında Neruda siyasete atılmış ve senatör seçilmiştir. Karısı ile beraber parıltılı bir hayat yaşamaktayken hükümet tarafından ‘hain’ ilan edilince bir gecede kaçak durumuna düşer. Dostlarının tavsiyesiyle ve gizli bir operasyonla gönüllü bir sürgüne yollanır. Acar polis dedektifi Oscar ise, hükümet tarafından dünyaca ünlü şairin peşine düşüp onu yakalamakla görevlendirilir. Çok geçmeden Oscar, Neruda’yı takıntı haline getirecektir. Gael García Bernal’in performansıyla yıldızlaştığı, yönetmenlik koltuğunda Oscar adayı “No”, “The Club” ve “Jackie”nin yönetmeni Pablo Larraín’in oturduğu filmin yapımcılarından biri ise Türk yapımcı Renan Artukmaç. Pedro Almodóvar’ın “bu sene izlediğim en iyi film” dediği Neruda Variety tarafından “büyüleyici derecede yaratıcı” şeklinde niteleniyor.

Yönetmen Pablo Larrain'in düşünceleri

Pablo Neruda, Nobel ödülü aldığında muhteşem bir konuşma hazırlamıştı. Bu konuşmanın bir yerinde -ki filmde de anlatılıyor- kaçak olarak yaşadığı 2 yıla dair “Yaşadım mı, yazdım mı, düşledim mi bilmiyorum” demişti. Bize filmde yarattığımız evrenin kapısını açan buydu.

Neruda filmine yaklaşımım klasik bir biyografi filmi yapmak yönünde değildi. Pablo Neruda’nın hayatını bir kutuya sığdıramazsınız. İmkânsızdır… Bu film, onun evine girmek, oyuncaklarıyla oynamak ve onun rüyalarını düşlemek gibi bir şey. The Beatles hakkında bir film yapmak için The Beatles’ın yazacağı tarzda bir şarkı yaratmaya benziyor! Biz de Neruda’nın yaratacağı bir evren yaratmak istedik sinemasal olarak. Neruda’nın çalışmalarındaki ritmi filmin yapısına taşımaya çalıştım. Onun özellikle az bilinen şiirleri hiddet ve öfke doludur. Bir ritmi, bir hızı vardır. Onun şiirsel ritmini kavrayarak bunu kamera hareketine ve oyuncuların hareket hızlarına yansıtmaya çalıştım. Kamera her karakter ile farklı hızda hareket ediyor. Kağıt üzerinde büyük bir çalışma vardı. Görsel olarak da bu evreni yaratmak için birçok deneme yaptık. Dijital yerine analogu daha çok seviyorum ama bu filmi Red ile çektik. Fakat Tarkovksy’nin de kullandığı 1960’lardan kalma LOMO marka anamorfik mercekleri Red’e taktık. Bu Sovyet lensleri şüphesiz ki böyle bir kamera için yapılmamıştı ve sonuç sıra dışıydı. Hafif çarpıtılmış görüntüler ve normalde asla yakalayamayacağımız bir renk dokusu yakaladık.

Asla şiiri anlamayacak kurmaca dedektifimiz ise bu evrenin içinde kayboldukça şiiri anlamaya başlıyor. Buradaki amaç; gerçek ile kurmacanın, sinemasal şiire dönüşene kadar harmanlaması. Bu film, kurmacanın kendisi hakkında bir film.


24 Aralık 2016

Snowden'a Dair...


3 Oscar ödüllü Oliver Stone, Amerikan istihbarat tarihinin en geniş kapsamlı güvenlik ihlalinin sorumlusu olarak bilinen Edward J. Snowden’ın hikayesini beyazperdeye aktardığı son filmi ile Snowden geri dönüyor. Film, 6 Ocak'ta vizyona giriyor.

Filmin konusu

Edward Snowden’ın, CIA’e girmek istemesinin en büyük sebebi, ülkesinin dünyada bir fark yaratmasına yardımcı olmaktı. Amerikan hükümetinin güvenlik adı altında e-postalara, sosyal medya hesaplarına, cep telefonu mesajlarına, hard disklerinize, kredi kartı ekstelerinize ve hatta masanızın üzerinde duran bilgisayar kamerasına kadar erişebildiğini öğrendi. İnternetin hudutsuz dünyasında hükümetler için gizli hesap diye bir şeyin olmadığını ve tüm bunların gizli kanunlarla yasallaştırıldığını 2013 yılı Haziran ayında tüm dünyaya duyurduğu gün “Amerikan tarihinin gördüğü en büyük vatan haini” ilan edilirken aynı zamanda da bir kahramana dönüştü. Üzerine kitaplar yazılan, belgeseli Oscar Ödülü kazanan Eward Snowden’ın gerçek hikayesi, bu kez Oliver Stone yönetmenliğinde Joseph Gordon-Levitt, Shailene Woodley, Melissa Leo, Nicholas Cage, Zachary Quinto, Tom Wilkinson’un bulunduğu ödüllü oyuncu kadrosuyla karşımıza çıkıyor.

Filme dair önemli detaylar

Platoon, JFK, Natural Born Killers ve Wall Street gibi çeşitli tarzlardaki beğeni toplamış filmleriyle Oliver Stone, kariyerini Amerikan kültürünün önemli noktalarını inceleyerek geçirdi. Vietnam Savaşından 9 Eylül’e kadar, filmlerinde kişisel olduğu kadar evrensel de olan tartışmalı konuları cesurca ele aldı. Edward Snowden’ın hikayesi, Stone’un yüksek makamlardaki riyakarlıkları ortaya çıkarmadaki ustalığı için adeta biçilmiş kaftan olarak çıktı karşısına.

Yeri göğü sarsan açıklamalarından önce, Edward Snowden her yönüyle kendini Amerikan hükümetine yardıma adamıştı. Devlet hizmetine adanmış bir ailede büyüdü ve ilk iş olarak seçilmiş Özel Kuvvetler’e ve Irak Savaşına katılma hedefiyle orduya yazıldı. Orduda, idmanlar sırasında geçirdiği bir kaza nedeniyle bacakları kırılan Snowden, yarış dışı kalmıştı. Sonrasında ise CIA’de ve daha sonra NSA’de bir kariyere yöneldi.

Oliver Stone, Snowden’ın hikayesinde henüz kamuya ifşa edilmemiş ne gösterebileceğini düşündü. Halihazırda Snowden’ın yolculuğunu anlatan Oscar kazanmış bir belgesel (Citizenfour), olay üzerine yazılmış birkaç kitap vardı. Stone’un kendi sözleri ise şöyle: “Ed’in zihninde olanları incelemek istediğime karar verdim, onu tüm bunları insanlara anlatmak zorunda hissettiren şey neydi? Ve bedelini biliyor muydu?”

Edward Snowden’ın Rus avukatı Anatoly Kucherena, Stone’un yapımcısı Moritz Borman ile irtibata geçti. Kucherena, bir kurgu hikâye yazmıştı ve Stone ile görüşüp romanının filme uyarlanışı hakkında konuşmak istiyordu. Avukat ile ön görüşmelerin ardından, Snowden’ın kendisi ile tanışmak için Stone Moskova’ya uçtu. “Başta kurgu üzerinden gidip gitmeyeceğimizden emin değildim,” diye açıklıyor Stone. “Hikâyenin iskeletini arıyorduk. Onunla konuşup biraz daha bilgi sahibi olunca kafamda bir taslak hikâye canlandı ve nasıl bir yol izleyebileceğimi gördüm.”

Yapımcılar sonunda hem Kuchenera’nın kitabını hem de Guardian muhabiri Luke Harding’in olayları ifşa eden gazetenin gözünden anlattığı The Snowden Files’ı kullanmaya karar verdi. Snowden’ın yardımlarıyla Stone, daha önce de kendisiyle birlikte Stuart Cohen’in The Army of the Republic romanının sinema uyarlaması üzerine çalıştığı, Tommy Lee Jones filmi The Homesman’in yetenekli genç yazarı Kieran Fitzgerald ile bir senaryo üzerine çalışmaya başladı.

Stone’a göre hikâye Edward Snowden’ın politik ve kişisel evrimi üzerine kurulu. “Long Island’dan kalkıp Vietnam Savaşına inandığı için savaşa giden Ron Kovic’i anlatan Born on the Fourth of July ile bir benzerlik var. Tamamen hayal kırıklığına uğrayıp Birleşik Devletlere savaş karşıtı protesto yapmak için geri dönüyor. Eninde sonunda bir kahraman olarak görülüyor. Bay Snowden için de benzer bir sonuç olacak mı bilmiyorum. Casusluk Kanunu ve hakkındaki suçlamalar yüzünden çok daha zor bir durumda.”

Filmi, antreman sırasında geçirdiği kazasıyla başlıyor ve devamında, buluştukları otel odasından Snowden’ın hayatındaki önemli anlara geri dönüşler yapıyor. “Özel Kuvvetler’e katılmak istedi, ama iki bacağını da kırdı,” diyor film yapımcısı. “Sonra CIA’e katıldı ve yükselmeye başladı. Irak Savaşı’na sonuna kadar inanan bir vatanseverdi. O zamanlardaki çoğu Amerikalı gibi doğru şeyi yaptığını savunuyordu.”

Yazarlar hikâyede yer yer sanatsal ve ahlaki nedenlerden ötürü kurmaca bazı eklemeler yaptıklarını fakat Snowden’ın macerasının özüne sadık kaldıklarını söylüyorlar. “Ed’in bize söylediği her şeyi sizinle paylaşamam,” diye açıklıyor Stone. “Ne yazık ki bir kısmı sır olarak kalmalı. Bence bu durumun tek çözümü Ed’in günün birinde bir kitap yazması.”

Sonuç olarak Edward Snowden hakkında neler hissettiği sorulduğunda, Kieran Fitzgerald belgeleri sızdıranın Snowden olmasının büyük bir şans olduğunu söylüyor. “Amerikan vatandaşı olmayı çok ciddiye alıyor ve herkesin vatandaşlık görevini ciddiye almasını bekliyor. Eğer 70’lerde CIA’in postaları okumasını dert edindiyseniz, e-postaları da dert edinmelisiniz.”

Yapım ekibi, film bittikten çok sonra bile insanları konuşturacak bir son sahnenin çekimi için tekrar Moskova’ya döndü. “O sahneyi bitirmek büyük bir gurur kaynağıydı,” diyor Stone. “Önemi olan bir film yapmıştık, gerçekçi bir gerilimi olan bir film.”

Yine de yapımcı işinin etkisi konusunda oldukça pragmatist. “Herhangi bir şeyi yeniden kurmaya çalışmıyorum,” diyor. “Bir filmle yapabilecekleriniz oldukça kısıtlı ve eylemcilik peşinde değilim. Sadece vicdanıma ve tutkuma uygun şeyleri yapmaya çalışıyorum.”

20 Aralık 2016

İlk İzlenim: Blade Runner 2049


Bilimkurgu klasiklerinin bir bir yeniden çevrildiği ve yeni serilerle yoluna devam ettiği bir dönemde, başta bu kervana katılmasından endişe duyduğumuz Blade Runner, endişelerimizi boşa çıkaran bir devam filmiyle geri dönüyor. Arrival ile bilimkurgu sinemasındaki yetkinliğini kanıtlayan Denis Villeneuve, Blade Runner 2049 için doğru isim olduğuna ilk fragman sonrasında bizleri inandırmayı başardı.

Öncelikle devam filminin konusuna kısaca değinelim. Blade Runner 2049, hikâyesini ilk filmin 30 yıl sonrasına taşıyor. K adlı bir LAPD polis memuru (Ryan Gosling), toplumu derinden sarsacak bir gizemi açığa çıkartır. Açığa çıkan bu gizem, Polis memuru K’yi, kayıp LAPD memuru Rick Deckard’ı bulma görevine sürükler.

Filmde Rick Deckard’ın olması orijinal Blade Runner ile sıkı sıkıya bağlı bir Blade Runner devam filmi izleyeceğimizin ispatı niteliğinde. Çünkü filmin kısa sinopsisinden anladığımız kadarıyla Blade Runner 2049’un hikâyesi orijinal filmin üzerine kurulmuş gibi duruyor. Dedikodulara göre filmde açığa çıkan gizeminin dört yıl ömrü olan Replikaların bu yasal standarttan çok daha uzun ömürlü yeni bir türünün olabileceği yönünde. Böyle bir durumda geleceğin dünyasında insandan daha fazla replika olabileceği sonucuna da varılabilir. Tabi ana hikâyenin şimdilik sır gibi saklanmasını anlayışla karşılamak gerekiyor. Blade Runner’a devam filmi çekilmesi ve bu devam filminde Rick Deckard’ın olması, Deckard insan mıydı, yoksa bir replika mı sorusunu anlamsız kılıyor. Bu elbette Ridley Scott’ın klasiğine gönülden bağlı bizler için ciddi bir sorun. Devam filmi, orijinal filmin gizemini bozmamalı. Duyduğumuz kadarıyla yönetmen Villeneuve, bu soruya cevap vermeyeceğini söylemiş.

Blade Runner 2049’un ilk fragmanı görsel açıdan izleyen herkesi büyüledi. Orijinal filmden aşağı kalmayan bir görselliği var bu filmin. Görüntü yönetmenin Roger Deakins olması çok doğru bir tercih. Oyunculara gelirsek Ryan Gosling her ne kadar bir bilimkurgu oyuncusu olmasa da sanırım rolünün altından kalkacak. Daha önemlisi bilimkurguda yadırgamayacağız kendisini. Fragmanda göremesek de Jared Leto da filmin ağır toplarından biri olabilir. Ancak Harrison Ford’un varlığı her şeye bedel. Sinemada bir Blade Runner filmi izleyecek olmak da öyle… Kısa tutulan ilk fragman fazla ipucu vermiyor. Daha ziyade heyecan yaratıyor diyebiliriz.

Blade Runner 2049, 6 Ekim 2017'de vizyona girecek. Heyecanlı bekleyişe devam…

6 Aralık 2016

Tereddüt 16 Aralık'ta Vizyonda!


Minimalist sinemamızın önemli temsilcilerinden Yeşim Ustaoğlu'nun yeni filmi Tereddüt, 16 Aralık'ta gösterime giriyor. Dünya prömiyerini Toronto Film Festivali'nde, Türkiye prömiyerini ise Antalya Film Festivali'nde yapan ve beğeni toplayan yapım, Ustaoğlu'nun altıncı uzun metraj çalışması.

Hikaye

Hayatları aynı ama bambaşka iki genç kadının; Şehnaz ve Elmas’ın yolları soğuk ve fırtınalı bir gecenin sabahında kesişir ve bu karşılaşma uzun, zorlu bir hesaplaşmanın başlangıcı olur.

Yeşim Ustaoğlu Tereddüt'ü anlatıyor

Tereddüt, farklı deneyimden, kültürden ve sosyal sınıftan gelmiş iki genç kadının yollarının kesişmesi ve bir anlamda bu farklılıklara rağmen çok ortak bir açmazın içinde olduklarını fark edişlerini anlatıyor. 

Her iki karakterin birbirini anlamasıyla gelişen bu hikâye, modern ve geleneksel toplumlarda kadın ve ergen olmayı sorgularken, hem bu topraklarda, hem de aslında dünyada kadın olma hallerine bakan bir bakış açısına sahip. Geleneklerin, örflerin belirlediği moral değerler, özellikle modern toplumlardaki sert göç olgularıyla hızla gelişen modernitenin içinde bir arada yaşama modelini oluştururken; çarpıklaşıp değersizleşmeye ya da yozlaşmaya maruz kalarak yaşantılarımızda baş edemeyeceğimiz yargıların, sorunların oluşmasına neden oluyor. Ve bu sorunlar bizlerin birey olarak gelişimini, özgürlüğünü kısıtlarken, hayatımıza kendi irademizle karar verebilmemiz konusunda derin engeller yaratıyor, çoğu kez ihmal ve istismarlara maruz bırakıyor ve çok daha derinden, erkeğin de gelişiminde sağlıklı bir ilişki kurabilmesi konusunda önü alınmaz yaralar açıyor.

‘Tereddüt’, bu yapının içinde kadın olma hallerini, kadın erkek ilişkisini, aile kurumunun sorumluluklarını ve ihmallerini sorgularken, bir yandan da travma mağduru olan birinin hem psikolojik hem de adli süreçte yaşayabileceği sorunları tartışıyor.

Eleştirmenlerin görüşleri

“Prodüksiyon kalitesi, görüntü yönetimi, ele aldığı temayı senaryoya dökmekte ve karakter yaratmaktaki başarısıyla festivalin en iyilerinden biri olarak öne çıkıyor.”

Mehmet Açar / Habertürk

“Yönetmen, kariyerinin en egosantrik işine imza atmış. Türk kadınlarının yaşadığı kaosu, korkuları bize doğrudan hissettirirken işin içine fırtınayı da, renkleri de, rüyaları da sokmuş. ‘Yeni Türkiye’de kadınların çektiği acıları Bergman kanadından ameliyat masasına yatırmış. “Tereddüt”, adeta bu topraklarda ‘tereddüt’ içinde olan kadınların ‘ego/alter ego’ tasvirini, ‘net-muğlak’ gelgitlerini yansıtıyor. Funda Eryiğit çok iyi."

Kerem Akça / Habertürk

"Usta yönetmen Yeşim Ustaoğlu'nun en güçlü filmlerinden!”

Allan Hunter / Screen Daily

“Baş döndürücü yeni oyuncu Ecem Uzun samimi bir kadın dramına can veriyor.”

Deborah Young / The Hollywood Reporter

"Yeşim Ustaoğlu, yaptıkları iş ya da hayat tarzları farketmeksizin tüm kadınların hayatının Türkiye gibi bir ülkede neye benzediğini dobralıkla anlatıyor.”

Jared Mobarak / The Film Stage

“Filmin iki kadın oyuncusu, Şehnaz rolündeki Funda Eryiğit hem cesur, hem de karakterinin doğru notalarına basmayı bilmiş. Elmas'ı canlandıran genç oyuncu Ecem Uzun ise büyüleyici bir efor sarfetmiş.”

Burak Göral / Sözcü

“Tereddüt, kadın hikayelerinin kaş yaparken göz çıkardığı sinemamızda, konuya dair ders niteliğinde bir film. Şiddet sarhoşluğuna kapılmayan; başka bir filmde ya kurban ya suçluya dönüşecek iki kadın karakterini, birbirinin yaralarını saran iki birey olarak resmeden, bir ustalık eseri. Funda Eryiğit ve Ecem Uzun’un performansları harikulade.”

Selin Gürel / Milliyet Sanat

“Bu muhafazakâr zamanlarda “Teredddüt”ün tavizsizliği ilaç gibi geldi doğrusu.” 

Cüneyt Cebenoyan / Birgün

“Tereddüt filminin içinde farklı geçmişlerin ve temsillerin birer yansıması olan iki kadının hikayesi karşılaştığı anda; Ustaoğlu tarafından farklı bedenler aynı psişe içerisinde ters yüz ediliyor ve ortaya suyun yoğurduğu muazzam bir ruh anlatısı ortaya çıkıyor.”

Osman Karakülah / Filmloverss 

”Tüm ögeleri ile bütünselliğe ulaşmış, özü itibari ile önemli ve cesur bir film. Ustaoğlu'nun ustalık ürünü kanımca.”

Vecdi Sayar / T24

“Yeşim Ustaoğlu'nun 'Tereddüt'ü bence yönetmenin en iyi filmi. İki farklı dünyadan iki kadının birbirine bağlanan hikayesi tematik olarak 'Araf'la ilintilendirilebilir. Ama bu sefer Ustaoğlu senaryosuyla, oyuncu yönetimi ve yönetmenliği ile sert ve etkileyici bir dramı anlatıp kadınların kendi çemberlerini kırma mücadelesini çok iyi aktarıyor.”

Olkan Özyurt / Sabah

24 Kasım 2016

İlk İzlenim: Silence


Martin Scorsese, finans krizi başta olmak üzere çeşitli sebeplerle ertelenen projesi Silence’ı sonunda tamamladı ve bu yıl 89. kez dağıtılacak Akademi Ödülleri’ne yetiştirmeyi başardı. Shūsaku Endō’nun aynı adlı kitabının ikinci uyarlaması olan Silence’ın uzun zamandır beklediğimiz ilk fragmanının paylaşılmasıyla ben de filmle ilgili ilk izlenimlerimi paylaşmak istedim.

Film, Katolik Hıristiyanlığın, İsa Cemiyeti de denilen ikinci tarikatı olan Cizvitlerin 17. yüzyılda Japonya'da ünlü öğretmenleri Rahip Ferreira’yı bulmak ve orada misyonerlik faaliyetlerinde bulunmaları amacıyla genç iki rahibi Japonya’ya göndermesini, bu iki karakterin orada gördükleri zulmün ve vahşetin gerçeklere dayanan hikâyesini konu ediyor.

Martin Scorsese, filmin senaryosunu Jay Cocks ile birlikte kaleme almış. Scorsese’in Gangs of New York gibi rüya projesi olduğu ve yaklaşık 20 yıldır bu hikayeyi beyazperdeye taşımayı arzuladığı söyleniyor. Scorsese’in rüya projesi olması son derece önemli. Bu durum film için ne kadar heyecanlı olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla Gangs of New York gibi yeni bir başyapıt beklemememiz için hiçbir sebep yok diyebiliriz. Scorsese’in Shūsaku Endō’nun romanına ve anlatısına ne kadar sadık kaldığını bilmiyoruz. Ancak romanın yapısına fazla müdahale etmediğini düşünüyorum. Hikâye, kitapta olduğu gibi Andrew Garfield’ın canlandırdığı Rahip Rodrigues’in bakış açısından anlatılıyor gibi görünmekte.

Filmin merkezinde inanç meselesi var. Rahip Rodrigues’in ve Rahip Garrpe’nin Japonya’ya gönderilme amacı, ünlü öğretmenleri Rahip Ferreira’nın oradaki baskıya dayanamayıp inancından sapması, daha doğrusu bu iddianın gerçekliğini araştırmak. O dönemin Japonya’sında rahipler ve Hıristiyanlar çeşitli işkencelere maruz bırakılarak inançlarından vazgeçirilmeye çalışılmış. Onlara yardım etmeyi de amaç edinen ana karakterlerimizin aynı işkenceyi göreceğini de hesaba katarsak filmin inanç üzerine söyleyecekleri oldukça kıymetli. Scorsese’in The Last Temptation of Christ’ten ve Kundun’dan sonra bir kez daha inanç merkezli bir hikâyeye giriştiği bir tarihi drama olan film, adını Tanrının sessizliğinden alıyor. Buradaki sessizlik Tanrı’nın sessizliği, inananlar zulüm görüp büyük acılar çekerken, Tanrı’nın nasıl kayıtsız kalabildiği sorusu filmde kendine nasıl bir yer bulacak merak ediyoruz.

İlk fragmanın ardından Silence’ın 89. Oscar Ödülleri’nde En İyi Film ve En İyi Yönetmen dâhil birçok dalda adaylık elde edeceğine ikna oldum. Elbette söz konusu bir Scorsese filmi ise fragmanı görmeye gerek de yok bu sonuca varabilmek için. Silence, Oscar için düşünülmüş bir film değil, yönetmenin tutkulu projesi. Bu özelliği Akademi’nin gözünde bir değer taşır mı bilemiyoruz ama biz sinemaseverlerin heyecanının artmasını sağladığı kesin. Çarpıcı hikâyesi, enfes görselliği ve sinematografisiyle yılın en iyi filmlerinden birinin bizi beklediğini düşünüyorum. Filmin ülkemizde ne zaman gösterime gireceği şu an için belli değil. Şubat'ı beklemek gerekecek sanırım.


1 Kasım 2016

Doctor Strange Yapım Notları


Çizgi romanlarındaki ilk çıkışını 1963’te yapan Mistik Sanatlar Efendisi Doktor Stephen Strange’in hikayesi olan Doctor Strange, beyazperdedeki ilk yolculuğuna çıkıyor. Bizde 4 Kasım'da seyircisiyle buluşacak olan film, vizyona girdiği yerlerde genel olarak olumlu tepkiler aldı.

Hikaye: Dünyaca ünlü nörocerrah Doctor Stephen Strange, geçirdiği korkunç bir araba kazasından sonra ellerini kullanamamaya başlıyor ve hayatı sonsuza dek değişiyor. Alışılmış tıp onu yarı yolda bırakınca iyileşme ve ümit için alışılmadık bir yere – Kamar-Taj olarak bilinen gizemli bir yerleşim bölgesine bakmak zorunda kalıyor. Çabucak burasının sadece bir iyileşme merkezi değil, aynı zamanda gerçekliğimizi yok etmek üzerine kurulu görülmemiş karanlık güçlere karşı bir savaş cephesi olduğunu öğreniyor. Strange kısa sürede yeni sihirli güçlerle kuşanıyor – ve şöhret ile statü dolu yaşamına geri dönmekle her şeyi geride bırakarak var olan en güçlü sihirbaz olarak dünyayı korumak arasında seçim yapmak zorunda kalıyor.

Yapımcı Kevin Feige, “Marvel Evreninde pek çok filmde gördüğümüz bazı sokak seviyesi anlatımları mevcut. Bunlar da ‘Thor’, ‘Galaksinin Koruyucuları’ ve ‘Yenilmezler’ filmlerinin bizi götürdükleri kozmik seviyeler. Ama Marvel çizgi romanlarının her zaman süper önemli bir doğaüstü yanı da var ve biz henüz ona pek dokunmadık. Ve ‘Doctor Strange’ filmi bu diyara girmemiz için kusursuz bir giriş noktası oldu.”

Filmi yönetmek üzere katılan Scott Derrickson, “Lanet” ve “Şeytan Çarpması” gibi pek çok filmiyle tanınıyor. Derrickson bu filme, seyirciyi Marvel Sinema Evreninin en yeni Süper Kahramanını tanımlayan sihir dünyasına ve alternatif boyutlara taşıyacak doğaüstü ve paranormal görüşü katıyor. 

Yapımcı Kevin Feige, “Scott Derrickson’ın muazzam bir başarı listesi var ve eğer en eski günlerden en yakın filmlerine kadar yaptığı işlere bakarsanız sürekli janrlarla oynadığını; sürekli janr yıktığını görebilirsiniz.” şeklinde yorumluyor ve sözlerine şöyle devam ediyor; “Bazen dosdoğru içine dalıyor, bazen biraz çeviriyor. Biz de Marvel’de tam olarak bunu yapmayı seviyoruz. Yaptığımız birkaç harika toplantıda bizi Doctor Strange yolculuğuna çıkartacak adamın bu adam olduğunu anlamıştık.”

Derrickson için “Doctor Strange” filmine yönetmenlik yapma fırsatı sadece hayalinin gerçekleşmesini sağlamamış, aynı zamanda çok da iyi uymuş. Derrickson, “Doctor Strange her zaman en sevdiğim çizgi roman karakteri olmuştur. Sadece Marvel Evreninde değil, bütün çizgi romanlar içinde. Bu çizgi romana yakınlık hissetmemin sebebi mistisizm düşüncesini ve tamamen gizemli bir evren kavramını çok ciddiye alıyor olmam. Etrafımızın bilim araçlarıyla ölçebildiğimizden fazla şeyle çevrili olduğuna inanıyorum ben. ” diyor.

Derrickson, bu filmin görsel olarak canlandırılmasına yaklaşımı, alternatif boyut bilimini ciddiye almak ve boyut teorisinin son derece inanılır ve mantıklı olabileceğine fikrine saygı göstermek ve bunu Marvel Sinema Evreninin şu ana kadar yarattığı zemine giden bir yol olarak kullanmak oldu. 

Ama bu “Doctor Strange”deki tüm sihrin bilimsel olduğun anlamına gelmiyor. Derrickson bunu şöyle açıklıyor; “’Doctor Strange’ filminde sihir sadece sihir. Ve bu sihri ‘sihir’ yapan şey de bilimsel anlayışın ötesine geçiyor olması. Mistisizmi ‘Mistisizm’ yapan şey bizim bilimsel, olgusal ve kanıtlanabilir saydığımız kategorilerimizin ve bilgimizle anlama becerimizin ötesine geçmesi. Ben mistisizm fikrini gerçekliğin yokluğu olarak değil, algıladığımızdan daha fazla gerçekliğin var oluşuna bağlıyorum.”

Yönetmene göre Doctor Stephen Strange’in kavraması gereken bilimle sihir arasındaki bölünme onu ilginç bir karakter yapıyor ve; “Şüpheci ve materyalist biri olan, sihir ve mistisizme karşı son derece karşıt düşünen Stephen Strange, zihnini bu dünyada düşündüğümüzden fazlası olabileceğine açmak zorunda kalıyor. Dünya görüşünün tamamen genişlediği bu karakterin yolculuğuna hayran kaldım. Gerçek dünyada insanların zihinlerini açmaya cesaret ettiklerini ve dünyanın düşündüklerinden daha fazlasına sahip olabileceğini gördükleri zaman da onlara hayranlık duyuyorum ve Stephen Strange’in yolculuğu da bu.” diyor. 

Marvel Stüdyolarının “Doctor Strange” filmi dünya çapında pek çok mekanda çekildi, buralara Londra, New York, Hong Kong ve Katmandu, Nepal dahil. Bu da filmi gerçekliğe bağlamaya ve karakterlerin gerçekten var olabilecekleri inancını arttırmaya yardımcı olan 21 pratik setin yapımını kapsıyor.

Bir gerçeklikten diğerine, iki, üç, dört boyutlu dünyalara ve ötesine geçişler sırasında hikayenin yön bulması için filmin tasarımına özgün renk, ışık, yansıma ve grafikler kullanılmış. Wood, “Bu tarz hayalimsi dünyaların hepsine ışıltı yaratan renkler, ışıklar ve yansımalar koymayı denedik. Yarattığımız alanların hepsi oldukça grafik oldu. Bu film çizgi romandan uyarlandığı için sürekli güçlü ve grafik, fazla renkli değil ama zengin olan bir hayal gücü için çaba gösterdik ki bu da hiç kesilmeden Doctor Strange’in ziyaret ettiği gizemli yerlerde devam ediyor. Bu çok ilginç bir film çünkü gerçek bir sette bir kapıyı açtığınız zaman tam olarak neyin içine gireceğinizi asla bilmiyorsunuz.” diyor.

Seyirci Doctor Strange'i izlerken ne beklemeli? 

Benedict Cumberbatch şöyle cevaplıyor, “Bu filmde çok fazla gerçek dünya canlı aksiyon bulunuyor. Çokça drama ve komedi var. Ama aynı zamanda Marvel’in her bir filmde giderek daha da iyi olduğu olağanüstü fantastik bir macera ve çılgınlık var. Bu sahnelerdeki ortamların önemi, içerik ve aksiyon daha da zengin. Bu harika bir sinema deneyimi olacak.”

Rachel McAdams ekliyor, “Burada paralel evrenler, zaman yolculuğu, yıkım ve tekrar yapım var. Kendimizle ilgili kabul edebileceklerimiz ve sınırlarımızı ne kadar zorlayabileceğimiz konusunda beyinde yepyeni bir bölümün kilitlerini açıyor. Bence bu çok heyecan verici.”

Yönetmense kusursuz bir şekilde özetliyor. "Doctor Strange’in garip, tutkulu, çılgın ve uç noktalarda bir aksiyon filmi olmasını bekleyebilirsiniz. Bu film daha önce hiç görmediğiniz şeylerle dolu. Her bir set parçası, geçmişte hiç görmediğimiz şekillerde ve seyirciye taze görsel, eğlence ve adrenalin dolu sahneler sunmak üzere kullanılmaya çalışıldı.”


3 Eylül 2016

Deepwater Horizon 30 Eylül'de Vizyonda


2010 Nisan'ında BP’ye ait Deepwater Horizon petrol platformunun Meksika Körfezi'nde infilak etmesiyle doğa, son yılların en büyük çevre felaketlerinden birine tanık olmuştu. Film birçok insanın gözden kaçırdığı bir hikâyeyi konu alıyor: O gün Deepwater Horizon‘da çalışan ve olabilecek en korkutucu şartlara maruz kalan 126 kişilik ekibin hikâyesi. İyi eğitilmiş erkek ve kadınlardan oluşan ekip, vardiyalarını tamamlayıp kıyıda bekleyen aileleriyle bir araya gelmeyi umut ederler. Bir anda hayatlarındaki en kara saati yaşamaya başlayan ekip, okyanusun ortasında durdurulamaz bir yangın ile cesurca savaşmak zorunda kalırlar. 

Lousiana sahilinin açıklarında olan sondaj kulesi Deepwater Horizon, bugüne kadar dünyaya en pahalıya patlayan durdurulamaz yangın ve petrol sızıntısına sebep olan petrol sondajıdır. 87 gün boyunca günde 50.000 varilden fazla petrol Meksika Körfezine sızar. İnsan tarihinin gördüğü en büyük okyanus kazası ve petrol sızıntısıdır. Kazanın neden olduğuna dair birçok soruyu beraberinde getirir.

Deepwater Horizon 11 işçinin hayatını kaybettiği bu küresel felaketin görünmeyen taraflarını ve hikâyesini beyazperdeye getiriyor. Yapımcı Peter Berg, bir kez daha Oscar® adayı Mark Wahlberg ile sıra dışı sonuçlar ile karşılaşan ekibin anlatılmayan hikâyesini anlatmak için bir araya geliyor. İkili daha önce, Son Kalan filminde, yanlış yerlere giden bir deniz komandosu görevini keşfetmiş ve Oscar®’a aday gösterilmişti. İkili ayrıca Boston Maratonu’ndaki bombalama felaketinin perde arkası olaylarını konu alan Patriot’s Day filmini çekiyor. Deepwater Horizon’da Mark Wahlberg’e, Kurt Russell, John Malkovich, Gina Rodriguez, Dylan O’Brien ve Kate Hudson’dan oluşan inanılmaz bir oyuncu kadrosu eşlik ediyor. 

Wahlberg, bir transokyanus elektronik teknisyen ve kendisini ailesine adamış bir baba olan Mike Williams’I canlandırıyor. Petrol sondaj mühendisleri gerçekten dayanıklı ve cesur olmalıdır. Yaptıkları iş çok stresli ve fiziksel olarak onları cezalandırıyor. Ancak o gün olacakları Williams bile öngöremez. Williams, programın gerisinde kaldıklarının farkındadır ancak Deepwater Horizon’un en kötü sızıntılara bile karşı savunma sistemine sahip olduğunu biliyordur. Yine de o gece saat 10’da, dengesiz bir şekilde metan sızmaya başlar ve petrol kulesinin savunma sistemleri yetersiz kalır. Sonuçları ani olur. Yanıcı gazın açığa çıkması sonucu, korkunç patlamalar ve uçuşan ateş topları arasında kalan ekip sarsılmış durumdadır.

O andan itibaren Williams kendi ve evine dönme umudu içindeki ekip arkadaşlarının hayatlarını kurtarmak için kazanma ihtimalinin çok düşük olduğu bir yarışa girer. 

Berg’e göre hikâye, sadece çevresel sonuçlara değil, olayı tecrübe eden insanların yaşadığı etkiye tutulan bir ışık. “İnsanların cesaretlerinin ve zaferlerinin anlatıldığı hikâyeler beni içine çekiyor.” diyor Berg. “Deepwater Horizon’daki erkek ve kadınlar fazlasıyla zeki ve maharetli. Sızıntıyı önlemek için ellerinden gelen herşeyi denediler. O gün petrol kulesinde kaybettiğimiz 11 insanı ve yaralananları unutmamak çok önemli. Sızıntının çektiği dikkat orada yaşanan tüm kahramanlıkları unutturdu. Bu film o hikâyeyi anlatmak için bir şans.”

30 Temmuz 2016

Cafe Society ekibi filmi anlatıyor


Woody Allen’ın hikayesi 1930’larda geçen yeni romantik filmi Cafe Society’de Bronx’da doğan Bobby Dorfman (Jesse Eisenberg)’ın aşka yakalandığı Hollywood’a gidişini ve sonra sosyetenin kıpır kıpır gece hayatında ortalığı toza dumana kattığı New York’a dönüşünü izliyoruz. Bobby’nin renkli aile yaşamında olup bitenlere odaklanan film, dönemin heyacanını ve şaşaasını yansıtan film yıldızlarına, sosyeteye, playboylara, güzel kadınlara, politikacılara ve gangsterlere yazılmış parıltılı bir şiir olarak tanımlanıyor.

Ülkemizde 12 Ağustos’ta vizyona girecek olan filmi bir de ekibinden dinleyelim.

Woody Allen’ın Cafe Society’si; film yıldızları, milyonerler, playboylar, profesörler, fahişeler ve gangsterlerle dolu 1930’ların New York ve Hollywood’unun panoramik bir hikayesi. Filmin geniş karakter skalası daha hikayenin başında kendini belli ediyor. “Senaryoyu bir roman gibi kurguladım,” diyor Allen. “Bir kitapta olduğu gibi, filmin içinde de bir an soluklanıp baş kahramanı kız arkadaşıyla, ailesiyle, kız kardeşi veya gangster ağabeğiyle, Hollywood yıldızları ya da bitirimleriyle, hatta sonrasında sosyetenin içinde politikacılarla, güzel kızlarla, playboylarla, düğünlerinde karısını aldatanlarla ya da kocasını öldürenlerle birlikte görebilirsiniz. Benim için bu hikaye, bir kişinin değil herkesin hikayesiydi. Bobby’nin aşk hikayesi, filme etki eden atmosferin bel kemiği niteliğinde. Fakat tüm karakterler hikayenin dokusuna katkıda bulunuyor.” Tıpkı kitaplarda olduğu gibi filmde de bir anlatıcı var ve bu üst ses Allen’ın kendisine ait. “Kendim seslendirdim çünkü kelimelerin tam olarak nasıl ifade edilmesi gerektiğini en iyi ben biliyordum,” diyor. “Kendi kitabımı okumuş gibi olacaktım.” “Café Society”, 19.yy sonu ve 20.yy başında New York, Paris ve Londra’nın o dönem moda olan kafe ve restoranlarında toplanan sosyete, aristokrat, sanatçı ve ünlü takımını tanımlamak için kullanılıyor. Terim, 1930’larda New York’ta İçki Yasağı Dönemi’nin sonlanmasından sonra ve Café Society’nin müdavimlerinin hayatlarını açgözlü biçimde sütunlarına taşıyan bulvar gazeteciliğinin yükselmesiyle popüler hale geldi. “O dönem beni hep büyülemiştir,” diyor Allen. “Muazzam bir tiyatro yaşamı, kafe ve restoran kültürüyle şehrin en heyecanlı dönemiydi. Nereye giderseniz gidin, tüm ada, sofistike gece yaşamıyla çalkalanıyordu.” Altın Çağı’nı yaşayan Hollywood yıldızlarla dolu olsa da New York’tan farklı bir gece hayatına sahipti. “Gidecek çok yer yoktu. Her yer erkenden kapanırdı. Elbiseler daha sadeydi. Herkes arabasını kendisi sürerdi. Film yıldızları sayesinde bir miktar ışıltısı vardı ama New York’un sahip olduğu sofistike gece yaşamına sahip değildi,” diyor Allen.

Bir dönem portresi olmanın yanı sıra Café Society, aynı zamanda bir aile hikayesi. Bobby’nin ebeveynleri Bronx’ta bir kuyumcu dükkanı işleten, oldukça sıkı ahlaki kurallarla yaşayan bir çifttir. “Rose, yanıldığı düşünsem de, başka bir kocayla daha iyi bir hayatı olabileceğine inanıyor,” diyor Allen. “Sürekli kavga ediyorlar ama birbirlerine sadık ve aşıklar. Sadece bunu farklı bir şekilde gösteriyorlar. Birinin başına bir şey gelse, diğeri onu asla yalnız bırakmıyor.” Dorfman ailesinin en büyüğü Ben bir gangster. “Ben, babasını hiçbir zaman hiçbir şeye gücü yetmeyecek ve hayatın karşısında sürekli çırpınmak zorunda kalacak bir insan olarak görüyor,” diyor Allen. “Çetelere bulaşıyor, ona iyi para kazandıracak illegal işler giriyor. Hukuk sınırlarının dışında sefahat sürebileceği bir yaşam olduğunu görüyor.” Ailesinin sahip olduğu sıkı ahlaki kurallardan uzak olsa da Ben, her zaman her koşulda akrabalarının yardımlarına koşmaya hazırdır. Ailenin parlak çocuğu Evelyn ise öğretmen olup, bir profesörle evlenir. Bobby (Jesse Eisenberg), kuyumculuktan daha iyi bir işte çalışma umuduyla L.A. yollarına vurur kendini. Dayısı Phil Stern (Steven Carell) için çalışmak daha cezbedicidir. “Bobby, Hollywood’a gittiğinde el üstünde tutulacağını, cemiyet tarafından hemen kabullenileceğini sanan saf bir hayalperest,” diyor Eisenberg. “Tabii olaylar böyle gelişmiyor. Ama çok daha heyecan verici bir şey istediğini biliyor. Hayallerinin mümkün olduğuna inanan bir nesilden ve kültürden geliyor, hele ki hayallerini gerçekleştirmiş bir dayısı varken! Gerçek hayata tosladığında, yaşamın güzelliği ve zorluğu içerisinde kendini tatlı ama kusurlu bir şekilde yeniden inşa ediyor.

Café Society’de üç Oscar Ödüllü Vittorio Storaro ile çalışan Allen, “Hikayemi anlatmamda sinematografi çok önemlidir ve Vittorio, muhteşem bir sanatçı,” diyor. Allen ve Storaro filmi dijital çekerek kendileri adına bir ilki gerçekleştirdiler. Filmin içindeki üç dünyanın estetik farklılıklarını ortaya koyabilmek için yakın bir şekilde çalıştılar. “Bronx’ta doymamış, hatta neredeyse kış gecelerinde rastlayacağınız bir ışık kullandık,” diyor Storaro. Los Angeles içinse tam tersi geçerli: “Hollywood’da daha sıcak bir ton, güneşli bir ton hakim,” diyor. “Bobby New York’a döndüğünde her şey daha parlak, daha renkli… Özellikle gece kulübü sahneleri. Film ilerledikçe birbirinin zıttı iki şehir arasında bir denge oturmaya başlıyor. Bunu yapmayı seviyorum. Başlangıçta birbirinden farklı iki görsellik, yavaş yavaş birbirlerine geçiyor.” Genellikle sabit kamera kullanımında ve geniş açılar kullanılırken üst ses devreye girdiğinde Storaro ve Allen, Steadicam’e başvuruyor. “Anlatıcı yersiz yurtsuz ve zamansız biri,” diyor Storaro. “Tamamen soyut bir varlık. Anlatıcı hikayeyi anlatırken hikayeyi kendi bakış açışından anlatıyormuş gibi hissediyoruz. Bunlar Steadicam’i kullanmak, karakterin etrafında daha fazla yer alabilmek ve hikayenin duygusal aktarımını daha da kolaylaştırmak için harika anlardı. “Kulüpleri hem gerçek mekanlardan hem de dönemin filmlerinden esinlenerek modelledim,” diyor yapım tasarımcısı Santo Loquasto. “Yıllar boyunca o döneme dair bir referans kitaplığı oluşturdum. Hatta Radıo Days’i El Morocco’da çekmiştik. Woody’nin sevdiğini düşündüğüm şeyleri kullandım; döner merdivenler, barların tasarımları… Çalışmalarımın bir yeniden yaratımdan ziyade Woody’nin dünyaya bakışı olduğunu söylemeliyim. Bir yeniden yaratım değil, bir toplama çalışmasıydı yaptıklarım.” Kostüm tasarımcısı Suzy Benzinger’in işi de New York ile Hollywood’un şaşaası arasındaki farklılıkları ortaya koyuyor. “Hollywood, milyonlarca insanı sinemalara çekmek için yaratılmış ağız uçuklatan sahte bir dünya,” diyor Benzinger. “Oyuncuların şaşaalı görünmesi onlar için çok önemliydi. Evlerinden her çıktıklarında şık giyimli oluyorlardı. 1930’larda orkidelerle süslü kürklere sarınmış kadınların olduğu Hollywood filmlerinin hepsini izledik. Bu filmlerin ilk gösterildikleri tarih Ağustos, Kaliforniya’da milyon dereceyi gördüğümüz zamanlar! New York’ta ise daha gerçekçi. Hava soğuk olduğunda kadınlar dışarı çıkarken şapkalarını takıyor.” “New Yorklu kadınlar daha Avrupai, Kaliforniyalı kadınlara göre daha şık,” diyor Benzinger. “Fransız tasarımcıların New York’ta cirit attığını ve Chanel ile Schiaparelli için kadınlar arasında büyük bir mücadele olduğunu biliyoruz. O dönemin moda dergilerindeki yazıları okurken şöyle cümlelere rastlıyordum: “Bu, Paris’in en moda rengi!” Aynı zamanda bir senarist, yakın zamanda ilk filmini çekecek ve daha önce Allen ile çalışmış olan Eisenberg, Allen ile çalışmayı zorlayıcı ve tatmin edici olarak tanımlıyor. “Tüm gün aynı sahneyi çekmeyeceğinizi bilmek biraz sinir bozucu. Bir sahneyi istediğiniz gibi çekmediğinizi hissetseniz de o sahneyi filmde görebilirsiniz,” diyor. “Ama o sahnede en önemli şeye odaklanabilen ve onu en verimli, berrak ve sanatsal şekilde ifade eden biri tarafından izlenmek ve düzeltilmek de rahatlatıcı.” Carell, Allen’ın aynı sahneyi çok fazla çekmemesinden memnun. “Bir sahnenin tekrarı arttıkça çok fazla düşünmeye başlıyor ve yapay tepkiler geliştirmeye başlıyorsunuz. Olduğu kadarıyla yetinmesini seviyor ve bence bu işe de yarıyor.” Stewart, Allen’ın kendisini konfor alanından çıkardığını söylüyor. “Vonnie’de benim kolay kolay kabullenemeyeceğim bir neşe ve laubalilik var,” diyor. “Bu yüzden sürekli üstüme gelip o havayı yakalamam yönünde zorladı beni.” Lively, Allen’ın asla müdahaleci ve belli bir kalıpta davranmaya zorlayıcı olmadığını ama ihtiyaç duyduğu her seferinde yanında olduğunu söylüyor. “Diyaloğun hepsini vermiyor elinize. ‘Bu sahnenin havası biraz şöyle olmalı…’ diyor ve sonuna bir cümle ekliyor. O cümle sahneyle ilgili aklınızda kurduğunuz her şeyi yerle bir ediyor.” Carell, “Oyunculara o kadar saygı duyuyor ki her şeye hazır bir şekilde gelip işlerini yapacaklarını varsayıyor. Oyunculuğu oyunculara bırakıyor. Sizin bir sorunuz veya onun aklına takılan bir şey yoksa işler çok basit. Sahne oluyorsa fazladan herhangi bir söz duymuyorsunuz,” diyor. “Hayat, insanların seçimlerinin sonucudur,” diyor Allen. “Bobby ile Vonnie için işler bir yere kadar iyi gidiyor ama hep birlikte olacaklarını hayal etseler de bu olmayacak. Vonnie önceden farklı bir karar almış olsaydı birlikte olabilirlerdi. Ama işlerin aldığı hal düşünüldüğünde sadece rüyalarında birlikte olabilirler.”


26 Temmuz 2016

İlk İzlenim: The Neon Demon


90’lı yılların ikinci yarısından bu yana biçimci üslubuyla kariyerini sürdüren Danimarkalı sinemacı Nicholas Winding Refn, Drive ile parlak bir çıkış yakalayarak kitlelerin sıkı takip ettiği bir yönetmene dönüştü. Hollywood’a transfer olması sinemasını olumsuz yönde etkilemedi. Bunun sebebi sinemasından taviz vermemesiydi kuşkusuz. Only God Forgives çoğunlukla olumsuz tepkilerle karşılansa da bildiği yoldan şaşmadı. Refn’in yeni filmi The Neon Demon, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarıştı. Yine karışık tepkiler aldı. Ülkemizde 5 Ağustos’ta vizyona gireceği duyurulan film için beklentilerimiz yine bir hayli yüksek…

Modellerin sırlarla dolu dünyasını mercek altına alan filmde, mankenlikte başarıyı yakalayıp yıldız olma hedefiyle Los Angeles’a gelen Jesse’nin, büyüleyici güzelliğiyle kariyer basamaklarını hızla tırmanması ve orada en parlak günlerini yaşarken tanıştığı bir grup mankenin hırs ve güzellik saplantısının ana karakterimizi geri dönüşü olmayan bir çıkmaza sürüklemesi konu ediliyor. Elle Fanning’e Keanu Reeves ve Christina Hendricks gibi ünlü oyuncuların yer aldığı The Neon Demon’u The Telegraph, Bunuel ve Dali’nin çığır açan sürrealist filmi Endülüs Köpeği’ne benzetiyor. Screen Crush, David Lynch ya da Wener Herzog tarafından tasarlanmış bir kabus yorumunda bulundu. Vanity Fair ise katıksız, çılgında bir haz kaynağı şeklinde niteledi.

The Neon Demon’un fragmanına baktığımızda yönetmenin Drive ve Only God Forgives filmlerindekine benzer bir görsel yapı kurduğunu görüyoruz. Refn’in yeni filminin sürrealist imgelerle dolu olacağını düşünüyorum. Zira hikaye de buna çok müsait. İşinde yükselme ve bir yıldız olma arzusunun insanı hangi noktalara götürebileceğini, nasıl bir tehlikenin ortasında bırakabileceğini ve kişiliğinde yaratacağı onarılmaz yaraları işleyen pek çok film izledik. Mulholland Drive, Black Swan ve Starry Eyes ilk aklıma gelenler. The Neon Demon, bu ve benzeri filmlerle nasıl bir akrabalık kuracak, karakterimizin dönüşümü açısından bu üç filmden hangisine daha yakın duracak bunu filmi izledikten sonra göreceğiz. Refn, büyük ihtimalle moda dünyasının kirli yüzünü, karanlık taraflarını halüsinatif bir atmosfer kurarak görselleştirecek. The Neon Demon'un görselleri de bizi kanlı bir filmin beklediğini söylüyor. Dış basında çıkan kimi yorumlarda nekrofili ve yamyamlıktan bahsediliyor. Dolayısıyla Jesse'nin nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya kalacağını az çok kestirebiliyoruz. Filmin dış basında aldığı karışık tepkileri hesaba katarsak, Refn’in bu çalışması da Only God Forgives gibi pek sevilmeyecek. The Neon Demon’un sinemada biçime en az içerik kadar önem veren, stilize görselliği seven ve Refn sinemasına tutkuyla bağlı sınırlı bir kitleyi memnun edeceğini tahmin ediyorum. Refn’in gördüğü bir rüyadan etkilenerek, tehlikeli güzellik temasını işlediği film, yılın en çok merak edilen filmlerinden biri. Hayal kırıklığı yaratmayacağını umarak, sinemada izleme imkânı olanların kaçırmaması gerektiğini belirteyim.

22 Nisan 2016

Kurdun Uyanışı (Wolf Totem) 29 Nisan'da Vizyonda!


Seven Years In Tibet (Tibet’te Yedi Yıl) The Bear (Ayı), The Name of The Rose (Gülün Adı) gibi başarılı filmlerin yönetmeni Jean-Jacques Annaud, Jiang Rong’un best seller romanından uyarladığı Wolf Totem ile doğanın kalbine yaptığı son macerası ile geri dönüyor.

Filmin konusu: Yıl 1967 Pekinli bir öğrenci olan Chen Zhen Moğolistan’ın iç kısımlarında yaşayan göçmenlerin arasına çobanlığı öğretmesi için gönderilir. Ama asıl Chen’in bu sonsuz güzellikteki vahşi doğada var olmak, özgürlük ve sorumluluk hakkında öğreneceği çok şey vardır. Güneyin modern toplumuyla kuzeyde göçmenlerin geleneksel düşmanı olan yağmacı kurtlar arasında sıkışmış, insanlar ve hayvanlar, yerliler ve istilacılar dünyadaki gerçek yerlerini bulmak için mücadele ediyorlar.

Roman hakkında: Jiang Rong yeni yüzyılın en büyük başarılarından birinin yazarı. Otuzdan fazla dile çevrildi. Wolf Totem tek eseri, 2004 yılında Çin de yayınlandığından beri 20 milyondan fazla sattı. Sayısız ödül kazandı. Bunlardan biri 2007 yılında Man Asia ödülü. Ülkesinde satmaya ve tartışma yaratmaya devam ediyor. Jiang Rong hayatının neredeyse üçte birini kitabı yazmaya adadı, genç eğitimli bir adamın Moğolistan’ın içlerine medeniyete katkı amacıyla çobanlık yapmaya ve kültürel ihtilal zamanında yetkililerin, göçebelerin yerleşik düzene geçmesini istediği günleri hatırlıyor. Wolf Totem genç adamın Moğollar ve kurtlarla karşılaştığında başlayan değişimini takip ediyor. Moğolların bilgelik ve zekâlarına ve kurtların özgürlüğüne hayran olan kahraman sonunda Çin rejiminin temelini sorgular oluyor. Hikâyenin sonunda devasa koyun sürülerine benzettiği eğitimli insanlara karşı steplerin savaşçıları göçebe Moğollarını kıyaslıyor. Bir doğa hikâyesi veya gizlenmiş politik fitili tutuşturan, doğaya adanmış ve Çin’in çevre politikasına karşı ateşli bir eleştiri. Bu 600 sayfalık devasa roman büyük savaşlar, tarihi referanslar ve epik maceralar anlatıyor. Politika meraklıları, hayvan severler, tarihçiler ve çevrecilerin hepsini hayran bıraktı. 

Sınırları zorlamak: Hazırlıklardan sonra yönetmen ve eğitmen sınırları zorlamaya karar verdi. Jean-Jacques Annaud filminde %99 gerçek kurt kullanmak ve çok az bilgisayar animasyonu istiyordu ama ekibin güvenliğini görmezden gelemiyordu. “Ekipteki insanlar ve hayvanlar için yeterli güvenlik sağlanamaması durumunda başka çözümler bulmaya kararlıydı.” diye ısrar ediyor Andrew Simpson. “Çalışmanın yeni yollarını bulmam gerekiyordu. Bir meydan okumaydı. Hollywood bile daha bu yöntem kullanmamıştı.” 

Eğitmenin sırları: Muhteşem eğitmenin gizli silahı neydi? Sadece disipline odaklanmayın ama çekim macerasını bir bütün olarak algılayın. “Film çekmek bir ekip çabası, ortak amaca giden bir çaba.” Calgary’ye evine dönerken filmdeki 16 kurdu evine götürdü ve onlara bakmaya devam ediyor. Kanadalı eğitmen uzun zamandan beri özel hayatını askıya almasına neden olan bu maceradan hiç pişmanlık duymuyor. “Wolf Totem tartışmasız kariyerimin mümkün olan en büyük ve en güzel macerası. Bundan önce kurtlarla ilgi başka büyük bir projede çalışıyordum. Nicolas Vanier’den kurtlar. Sırbistan ‘da çekilmişti. Ama Jean-Jacques Annaud’nun filmi benim için daha büyük bir meydan okumaydı. ‘’Filmdeki rolümden dolayı hep gurur duyacağımı biliyorum.’’

12 Aralık 2015

In the Heart of the Sea 1 Ocak'ta Vizyonda!


1820 kışında, New England balina gemisi Essex kimsenin inanamayacağı bir şeyin saldırısına uğradı: Neredeyse insanlara özgü bir intikam dürtüsüne sahip, dev cüsseli bir balina. Gerçek bir deniz felaketi olan olay Herman Melville’in Moby-Dick’ine ilham kaynağı olacaktı. Ama roman hikayenin yalnızca yarısını anlattı. In the Heart of the Sea (Denizin Ortasında) bu karşılaşmayı takip eden dehşet verici olayları konu alıyor: Geminin sağ kalan mürettebatının sınırlarını sonuna kadar zorlayan, onları akla gelemeyecek şeyler yapmaya mecbur bırakan olayları. Sarsıcı fırtınalar, açlık, panik ve umutsuzluk karşısında bu adamlar, hayatlarının değerinden yaptıkları işin ahlakına kadar, en derin inançlarını sorgulayacaklardı.

Bu, tüm zamanların en önemli deniz yolculuğu hikayelerinden biridir: Nantucket’tan yola çıkan Essex adlı balina gemisi bir deniz canavarının -eşsiz bir boyuta ve niyete sahip beyaz bir balina- saldırısına uğrar. Sadece birkaç mürettebat hayatta kalır. Onların da olağanüstü zorlukların üstesinden gelmesi gerekmektedir ki hayatta kalıp hikayelerini anlatabilsinler. Fakat o dehşet verici yolculuktan sonraki 200 yılda, gerçekler tarihin içinde eridi, ilham kaynağı olduğu ünlü romanın, Herman Melville’in Moby-Dick’inin gölgeside kaldı. Şimdi yönetmen koltuğunda Ron Howard’la, Essex efsanesi, geminin cesur mürettebatı ve o mitleşmiş beyaz balina In the Heart of the Sea ile ilk kez beyaz perdeye taşınıyor.

Moby-Dick bir kurgu; oysa In the Heart of the Sea Melville’in klasikleşmiş romanını besleyen gerçek destanı hayata geçiriyor. Yönetmen Ron Howard bu konuda şunları söylüyor: “Essex’in gerçek hikayesi muhteşem. Çok sahici; özünde zengin ve sinematik; pek çok iniş çıkış ve sürpriz barındırıyor. Ayrıca, film geçmişte geçiyor olsa da, ilişkiler, hayatta kalma, insanlık ve doğa gibi bugün de özdeşleşebileceğimiz, düşündürücü temalara sahip; tüm bunlar insan olarak kim olduğumuza dair hassasiyetlerimizle bağlantılı.”


8 Aralık 2015

Gençliğe övgü, yaşlılığa ağıt: Youth


La Grande Bellezza ile sinema dünyasına bomba gibi düşen Paolo Sorrentino’nun yeni çalışması Youth, ülkemizdeki ilk gösterimini Filmekimi’nde gerçekleştirdi. Michael Cane, Harvey Keitel, Jane Fonda gibi usta isimlerin yanı sıra Rachel Weisz ve Paul Dano gibi başarılı popüler oyuncularla çalışan Sorrentino, sinema duygusunu her anında hissedebileceğiniz bir filmle geri döndü.

Gençliğe övgü

Sorrentino, filmin merkezine Fred ve Mick adlı iki eski dostu yerleştiriyor. Hayatlarının son demlerini yaşayan karakterlerimiz film boyunca gençlik günlerini yâd ediyorlar. Filmin meselesi de zaten yitip giden gençliğimiz. Fred Bellinger, Venedik Orkestrası’nın eski maestrosu. Kişisel sebeplerle emekliye ayrılmış. Bedensel olmasa da ruhsal anlamda tükenmiş bir adam. Dostu Mick ise vasiyetim dediği ve “Son Gün” adını verdiği veda filminin senaryosuyla uğraşan bir yönetmen. Alanlarında yetkin olan Fred ve Mick, emekliliğin gelip çatmasıyla hızlıca akıp giden hayatın acımasızlığıyla yüzleşiyor ve etraflarındaki gençleri hayranlıkla izliyorlar. Mick’in “Gençken her şey çok yakın görünür yaşlılıkta ise her şey uzak…” cümlesiyle geleceği ve geçmişi tanımladığını görüyoruz. Bu tanım her iki durumda da ölüm gerçeğiyle ters düşüyor. Önümüze hedefler koymamız ve umudumuzu her daim diri tutabilmemiz gençliğin güzelliğini anlatıyor. Yaşlılık ise gençlikte koyulan hedeflere ulaşmanın tatmini, hayat yolunda gösterilen çabanın yıpratıcılığıyla ruhsal ve fiziksel yorgunluğun kendini göstermesi ve ölümün yakınlığı sebebiyle her şeyin uzak görünmesi anlamına geliyor. Yönetmen gençliği kutsarken, yan karakterlerden de örnekler veriyor. Aynı spa tesisinde bulunan genç yıldız Jimmy, gençliğin verdiği özgüvenle korkuyu değil arzuyu seçiyor. Edepsiz de olsa imkânsız da olsa bizi biz yapan arzularının peşinden gideceğini söylüyor. Dünyanın en iyi birkaç futbolcusundan biri olan ve atikliğiyle tanınan Maradona’nın ise artık yürümekte ve yorulduğunda nefes almakta zorlanan bir adama döndüğünü görüyoruz. 

Yaşlılığa ağıt

Yönetmen gençliği överken, yaşlılığa da sessiz bir ağıt yakıyor. Filme bakarak yaşlılık hakkında olumlu bir düşünceye rastlamak pek mümkün olmuyor. Yaşla birlikte gelen tecrübe ve bilgelik hiçe sayılıyor. Fred, Mick’in aşkla ilgili tecrübelerinden faydalanmak istediğini söylediğinde, Mick’in cevabı “İş işten geçti artık” oluyor. Başka bir sahnede en gözde oyuncusu Brenda Morel, Mick’e “Diğer meslektaşların gibi yaşlandıkça sen de köreldin. Artık sinemadan anlamıyorsun çünkü yaşlısın.” gibi cümlelerle yaşlılığın yaratıcılığı öldürdüğünü ve çağın sinemasına ayak uyduramama, kendini yenileyememe sebebi olduğunu belirtiyor. İstisnaları göz önünde tutup genellemeye katılamasak da Youth’daki yönetmen karakterimiz ve filmin yaşlılık için söylemek istedikleri kapsamında Sorrentino’ya hak vermemek elde değil. Yaşlılıkta gençliğin nasıl göründüğünü ana karakterlerimiz üzerinden nefis gözlemlerle veren Sorrentino, gençliğimizde ne kadar büyük başarılara imza atsak da hayatın kaçınılmaz döngüsü gereği yaşlandığımızda kısıtlanacağımızı, çaptan düşeceğimizi, tutkularımızı kaybedeceğimizi ve yenik düşeceğimizi söylüyor. Yaşlı çiftlerin seks yaşamının yadırgatıcılığı ve yaşlı bedenlerin sergilenişinde sezinlenen hüzün de dikkat çekici ince ayrıntılar olarak karşımıza çıkıyor.

Güzellik

La Grande Bellezza gibi Youth da Sorrentino’nun güzele ulaşma arzusunun bir dışavurumu denilebilir. Yine oldukça estetik bir filmle karşımıza çıkan yönetmen, bu kez filmin ana meselesini yani gençliği güzellikle bağdaştırıyor. Mick, odasında uyuyan senarist arkadaşlarına bakıp, “Ne kadar güzeller” diyor. Buradan hayata kendi penceresinden bakan Mick’in yaşlılıkla birlikte güzellik algısının değiştiğini, gençliği güzellik olarak görmeye başladığını anlıyoruz. Sorrentino, insan üzerinden gençlik ve güzellik kavramlarını irdeliyor. Yaşlılık kavramıyla da insan üzerinden tanımlanan gençliğin ve güzelliğin geçiciliği anlatılıyor.

Kâinat güzeli tesise geldiğinde, vücudunu cömertçe sergileyerek Mick ve Fred’in bulunduğu havuza giriyor. Hayata karşı tutkularını kaybeden karakterlerimiz güzellik karşısında heyecana kapılıyorlar. Filmde kainat güzeli seçilmiş bir karakterin yer alması güzelliğin vurgulanmasından başka bir anlam taşımıyor. Youth'un hemen hemen her anında genç ve yaşlı vücutları bir arada görmek mümkün. Havuzda bilhassa da saunada genç ve çıplak bedenlerin sergilenişi veya bir figürün heykel gibi hareketsiz duruşu, Sorrentino’nun çıplaklığın doğallığını anlatmasından ziyade filmin estetiğine hizmet etmesi amacıyla birçok kez kadraja giriyor.

Son söz: Youth'tan etkilenmek için filmin hissiyatının size geçmesi şart 8.5\10

28 Eylül 2015

Ekim Vizyonunun Kare Ası


Sinemada yeni sezon Eylül’de başlasa da gerçek anlamda açılışın Ekim’de gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Zira Ekim ayı film programının zenginliğini düşünürsek haksız da sayılmayız. Ayın kare asını seçmekte oldukça zorlandım. Pawn Sacrifice, Legend, The Walk, Zvizdan ve Zeki Demirkubuz’un yeni filmi Bulantı gibi kıymetli yapımların bir bir gösterime gireceği bir ay içerisindeyiz ne de olsa.

Mustang 

Dünya prömiyerini geçtiğimiz Mayıs ayında 68. Cannes Film Festivali’nde yapan, bu yıl 21.si gerçekleştirilen Saraybosna Film Festivali’nde de En İyi Film, En İyi Kadın Oyuncu ve Seyirci ödüllerini kazanan Deniz Gamze Ergüven imzalı Türk-Fransız-Alman ortak yapımı Mustang, geçen hafta Fransa’nın Oscar aday adayı seçilerek bir kez daha gündem yarattı. Bir Karadeniz kasabasında büyükanneleriyle yaşayan, büyüme çağındaki 5 yetim kız kardeşin maruz kaldıkları toplum baskısına karşı kendi yöntemleriyle direnişlerini ve özgürlük arayışlarını masalsı bir tonla anlattığı söylenen Mustang uzun süre konuşulacak bir yapım. Mustang, 23 Ekim’de ‘Başka Sinema’ salonlarında vizyona girecek.

Regression (Korku Terapisi)

Tesis, Abre los ojos ve The Others filmleriyle yeni kuşağın en yetkin genç yönetmenlerinden biri olduğunu kanıtlayan Alejandro Amenabar, hakim olduğu türün dışına çıktığı Mar Adentro ve Agora’nın ardından altıncı uzun metraj çalışması Regression ile gerilime döndü. Kısa filmografisinde boş filmi bulunmayan Amenabar’ın uzmanlık alanına dönüşüyle beklentiler had safhaya çıktı. Fragmanıyla da dikkat çeken filmde Ethan Hawke ve Emma Watson başrolleri paylaşıyor. Filmin konusu ise şöyle; 90'yıllarda Minnesota'da geçen hikayede bir baba kızına cinsel tacizde bulunmakla suçlanır. Baba ne olup bittiğine dair hiçbir şey hatırlayamasa da suçlamaları kabul eder. Bir psikoloğun yardımıyla hafızasındaki boşlukları doldurmaya çalışan adam parçaları yavaş yavaş birleştirmeye başlar ve olayların içerisinde bir polisin de yer aldığını hatırlar. Yine de olaylar tartışmaya açık değildir ve yerel medya, soru işaretlerinin arkasında satanik bir tarikatın yer alma ihtimalini sorgulamaya başlamıştır. 

Black Mass (Kara Düzen)

İlk iki yönetmenlik denemesi Crazy Heart ve Out of Furnace ile başarılı işlere imza atan Scott Cooper’ın biyografik nitelik de taşıyan yeni filmi Black Mass, klasik bir suç draması gibi görünüyor. Amerikan tarihinin en azılı suçlulularından biri olarak kabul edilen Whitey Bulger’a Johnny Depp’in hayat verdiği film, Venedik, Toronto gibi prestijli festivallerde gösterildi ve genel olarak iyi tepkiler aldı. Public Enemies’ten sonra bir kez daha bir gangster karakteriyle karşımıza çıkacak olan Johnny Depp’in performansı da Black Mass’in en çok merak edilen noktalarından biri. Filmde Güney Boston’un azılı suçlularından White Bulger’ın kendisini temize çıkartmak için bir mafya ailesine karşı FBI muhbiri olmayı kabul etmesi ve sonrasında yaşananlar ele alnıyor. Black Mass, 16 Ekim’de vizyonda olacak.

The Martian (Marslı)

Değil Ekim ayının 2015’in en çok merak edilen ve beklenen birkaç filminden biri şüphesiz ki The Martian denilebilir. Ridley Scott’ın bilimkurguya geri döndüğü film Andy Weir’ın çok satan romanından sinemaya uyarlandı. The Martian çeşitli festivallerde gösterildi. Filmin Rotten Tomatoes gibi eleştirmenlerin puan verdiği bir sitede ortalamasının 100 üzerinden 94 olması beklentilerin boşa çıkmayacağının bir göstergesi gibi. Yine de görmeden kesin bir şey söylemek mümkün değil. The Martian 2 Ekim’de vizyonda. Daha detaylı ön incelemem için bakınız

29 Ağustos 2015

Eylül Vizyonunun Kare Ası


Sinemanın ölü sezonu olarak tabir ettiğimiz yaz aylarını geride bırakıp yeni sezonu açıyoruz. Artık her ayın onunda bir sonraki ayın vizyon programında öne çıkacağını düşündüğüm ve de en çok merak ettiğim filmlerden dördünü kısa kısa tanıtacağım.

Mr. Holmes

Efsanevi dedektif Sherlock Holmes’ün emeklilik günlerine odaklanan Mr. Holmes, gösterildiği festivallerde büyük beğeni topladı. Haberi ilk duyduğumuzdan beri büyük merakla beklediğimiz filmde Holmes’ü usta oyuncu Ian McKellen canlandırırken, kamera arkasında Alacakaranlık serisinin son iki bölümünde ortaya koyduğu işle gözümüzden düşen Bill Condon var. Ancak yönetmenin elinde bu kez çok iyi bir hikaye olduğundan yeteneklerini sergileme fırsatı bulduğunu düşünelim. 40’lı yılların sonunda geçen filmde Holmes’ün kendisini 50 yıldır çözülmemiş bir davanın içinde buluvermesiyle gelişen olaylar konu ediliyor. Mr. Holmes, bir ödlü avcısına dönüşür mü bilinmez ama tatmin edici ve diğer uyarlamaların tamamından ayrılan bir Sherlock Holmes izleyeceğimiz kesin. Filmin fragmanına baktığımızda özenli bir yapımla karşı karşıya olduğumuzu hemen anlıyoruz. 11 Eylül’de vizyona girecek Mr. Holmes, bu ayın favorisi denilebilir.

Everest

Yılın merak uyandıran yapımlarından bir diğeri de kadrosunda Jack Gyllenhaal, Keira Knightley, Jason Clarke, Sam Worthington, Josh Brolin, Robin Wright ve Emily Watson gibi birbirinden değerli oyuncunun yer aldığı Everest. İki farklı gruptan oluşan 8 dağcının Everest'e tırmanışını ve geri dönüş yolunda kar fırtınasının patlak vermesiyle yaşadıkları hayatta kalma savaşının gerçek hikayesini beyazperdeye taşıyan film, bu yıl 72.si düzenlenecek olan Venedik Film Festivali'nin de açılış filmi olacak. Gücünü büyük oran da hikayesinin gerçekliğinden alan Everest'in yönetmeni 101 Reykjavik'le tanıdığımız Baltasar Kormakur. Görselliği ve atmosferiyle göz dolduran Everest'in, doğada yaşam savaşı temalı filmlerin önemli örneklerinden birine dönüşmemesi için hiçbir sebep yok. Zaten filmin fragmanını izleyip de kayıtsız kalmak çok zor. Everest, 18 Eylül'de gösterime girecek.

Maze Runner: The Scorch Trials

Hunger Games'in gişede yakaladığı başarı James Dashner'ın dört kitaptan oluşan Labirent serisinin de beyazperde uyarlamasının önünü açtı. Serini ilgiyle karşılanan ilk bölüm The Maze Runner’ın ardından The Scorch Trials ile yolumuza devam ediyoruz.. Giriş filmi olmasına rağmen seyircisini bilgilendirmekte ketum davranmayan The Maze Runner, heyecanı ve temposu yüksek bir bilimkurguydu. The Scorch Trials’de büyük resmi yine göremeyeceğiz ancak, filmin fragmanına baktığımızda hem karakterlerimiz hem de seyirci olarak bizler, yeni bilgilerle daha fazlasını öğreneceğiz. Bizde Labirent: Alev Deneyleri adıyla vizyona çıkarılacak devam bölümü görsel olarak ilk filmden ayrılacak. Bunu ilk filmin sonunda anlamıştık. Seri post apokaliptik bir dünyaya mı açılacak? Şu an kestirmek zor olsa da çölleşmiş diyar ve yıkıntı içindeki şehir buna işaret ediyor. Serinin ilk filmi çok tutulmadı. Bir gün umarım kıymeti anlaşılır. The Scorch Trials, 18 Eylül’devizyonda olacak.

Sicario

Incendies, Prisoners ve Enemy ile ciddi bir çıkış yakalayan Dennis Villeneuve’un yeni filmi Sicario, yılın iddialı yapımlarından biri. Yönetmenin kendisini ispatladığı suç gerilimi türüne dahil edilebilecek Sicario, Cannes Film Festivali’nde gösterildi ve beğeniyle karşılandı. Benicio Del Toro, Josh Brolin ve Emily Blunt’ın başrollerini üstlendiği filmin fragmanına baktığımızda seyir zevki yüksek bir Hollywood mahsulü gibi görünüyor. Yönetmen Villeneuve’un dramatik açıdan sağlam bir iş çıkarttığını düşünüyorum. Hayal kırıklığı yaratmayacağını umduğum yapımlardan biri Sicario. Filmin konusu ise şöyle; ABD ve Meksika arasındaki kanunsuz sınırda idealist bir FBI ajanı, elit bir devlet görevlisinin yanında uyuşturucu savaşında görevlendirilir. Karanlık bir geçmişe sahip olan danışman tarafından yöneltilen gizli operasyon, Kate’i hayatta kalmak için inandığı her şeyi sorgulamaya zorlar

Bonus: The Visit

The Village’in ardından hızlıca düşüşe geçen ve son projeleri hep hayal kırıklığı yaratan Hintli sinemacı M. Night Shyamalan, fantezi ve bilimkurgu denemelerinin ardından özüne döndü. Yönetmenin yeni çalışması The Visit ilk fragmanıyla merak uyandırdı. Shyamalan zarar ettirdiği projeler nedeniyle kredisini tüketti desek yeridir. Hollywood da böyle düşünüyor olmalı ki, ilk kez düşük bütçeli bir Shyamalan filmi izleyeceğiz. Film gişede başarılı olursa kaybedilen güven de tekrar kazanılmış olacak. The Visit’te büyükannesi ve büyükbabasını ziyarete gelen iki kardeşin, onların sandıkları kişiler olmadıklarını fark etmeleriyle yaşadıkları korku dolu anlar ele alınıyor. Tanınmamış oyunculardan oluşan kadrosuna rağmen, fragmanıyla dikkat çekmeyi başaran film, en çok da Shyamalan şeytanın bacağını kırabilecek mi? sorusuna nasıl bir cevap verecek, bu sebeple merak edilmekte. Elbette Eylül vizyonunun kare ası arasına alamasam da ilgiye değer bir yapım olduğunu biliyorum. The Visit, 11 Eylül’de vizyonda…

2 Mart 2015

The Tale of the Princess Kaguya 13 Mart'ta Vizyonda!


Bizleri Ruhların Kaçışı’ndan, Prenses Mononoke’ye heyecanlı pek çok hikâyeyle tanıştıran ünlü Japon animasyon şirketi Studio Ghibli’nin şu ana kadarki en sıra dışı projesi olan Prenses Kaguya Masalı, efsane yönetmen Isao Takahata’nın 8 yıllık emeğinin ürünü. 87. Oscar Ödülleri’ne “En İyi Animasyon” dalında aday gösterilen film, “Bambucu Masalı” ismindeki ünlü Japon masalından beyazperde aktarıldı.

Bir zamanlar, fakir bir orman köyünde yaşlı bir oduncu yaşarmış. Geçimini kestiği bambuları satarak kazanan oduncunun, yaşlı karısından başka kimsesi yokmuş. Yine bir gün ormanda bambu kesmekle uğraşırken yerden bir bambunun filizlendiğini ve çabucak büyüdüğünü görmüş. Merakla bambunun yanına gidince, bambunun tomurcuklanıp açıldığını ve içinden minik bir prenses çıktığını fark etmiş. Şaşkınlık içindeki oduncu bu minicik prensesi evine götürmüş. Avcunun içinde sakladığı prensesi karısına gösteren oduncu, prensesin birdenbire bir bebeğe dönüştüğünü görünce şaşkınlıktan neredeyse küçük dilini yutacakmış! Diğer bebeklerden farklı olan bu bebek, hızla büyüyerek oduncunun bambu filizinin içinde görmüş olduğu prensese dönüşmüş - ama bu kez gerçek boyutlarda! Yıllar geçerken, küçük prensese öz çocukları gibi bağlanan oduncuyla karısının aklında tek bir soru varmış: Bu güzeller güzeli kız aslında kimdir ve nereden gelmiştir?

Dış basında çıkan yorumlar

Los Angeles Times: "Filmi herkes için sevilebilir kılan şey, film izleyenlerde bıraktığı bir boyama kitabını okuyormuş hissi bırakan sulu boya tekniği. Takahata ve ekibi Kaguya dünyasında doğanın her parçasına; coşkulu akan nehirler, neşeyle öten kuşlar ve bir bambunun içinde uğuldayan rüzgârlara sık sık yer veriyor. ”

Variety: “’Kaguya’ Japonca’da “parlamak” anlamına geliyor. Filmin her anı ise parlaklıkla karanlık arasında farklılığa dikkat çeken bir tekniğe sahip. Joe Hisaishi’nin halk ezgilerinden izler taşıyan mükemmel müzikleri de bu ayrımın hissedildiği önemli parçalarından.”

Slant: “Yumuşak renk kullanımı, eğlenceli anlar, karakterlerin ve onların içerisinde bulundukları çevrenin temiz hatlarla çizilmesi ve çiçek bahçelerinin, floraların ve faunaların sürekli yakın planlarla gösterilmesi filmin ana konusun olan dünyada yaşamın ne kadar güzel olduğunu gözler önüne seren harika seçimler.”

Entertaintment: “Takahata ve Studio Ghibli’nin hayal dünyası, animasyonların yalnızca çocuklar için olmadığını ve evrensel değerler taşıdığını bir kez daha gözler önüne seriyor.” 

Yönetmenin Düşünceleri 

55 yıl önce bu hikâyenin, dönemin en iyi yönetmenlerinden Tomu Uchida tarafından Toei Animation için yapılması planlanıyordu. Yönetmen, şirkette çalışan herkesten bir senaryo yazmasını istemişti fakat ben bir senaryo yazmak yerine bu ilginç masala giriş niteliğinde olan Prenses’in ayda ayrılırken babasıyla konuştuğu sahneyi yazdım. Film, asla çekilmedi. 

Prenses’in Ay’da işlediği suç neydi ve verdiği “babasına verdiği söz”ün ya da “Ay Ülkesi’nde verdiği söz”ünün nasıl bir bağlayıcılığı vardı? Bu dünyaya cezalandırılmaya gönderildiyse cezası sonradan neden kaldırıldı? Peki, Prenses bu karardan neden memnun olmamıştı? Ay gibi saf bir gezegende nasıl bir günah işlenebilirdi? Prenses Kaguya, Dünya’ya neden gönderilmişti? 

O zamanlar bu soruların cevaplarını bulduğuma inanıyordum ama projeyi yeniden elime aldığımda geride kalan yılların tozu, “babasına verdiği söz”ün üzerini kaplamıştı. Tüm bu soruların cevaplarını bulduğum sahneyi hatırladığımda ise, bu sahneyi filme koymamaya karar verdim. Prenses Kaguya, seyircinin empati kurabildiği bir karakter olabildiği miktarda izleyicinin kalbinde yer edinecektir.

30 Ocak 2015

Inarritu Birdman'i anlatıyor


En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil 9 dalda Oscar adaylığı elde eden Birdman veya Cahilliğin Umulmayan Erdemi, 27 Şubat'ta ülkemizde vizyona girecek. Filmin Meksikalı yönetmeni Alejandro Gonzalez Inarritu'nun beşinci uzun metraj çalışması hakkında neler söylediğine bakalım.

Yönetmen Iñárritu hikayede Riggen’ın onun kısa ömürlü başarı hikayesini sorguladığını belirtiyor. “İnsan her ne kadar başarılı olursa olsun, ne kadar zengin veya ün sahibi olursa olsun bunun geçici bir ilüzyon olduğunu bilerek verdiği egoların savaşını keşfetmek istedim. Yani istediğinizi düşündüğünüz şeylerin elde ettiğinizde verdiği geçici zevki” “Riggan derin bir insan.“diye ekliyor Iñárritu “Ben onu eşitsizlik ve onursuzca hırsların çevrelediği gerçeklerden gelen Don Kişot olarak görüyorum. Bu aslında hepimizin hikayesi”

“Ben şüpheler ve çelişkiler tarafından yönlendirilen, belirli belirsiz kusurlu karakterleri seviyorum. Yani bu bildiğim herkes demek oluyor. Riggan’ın seçimleri pek iyi değil ancak bu sefer etrafındakileri de etkileyecek. Riggan hayatı boyunca aşkla hayranlığı birbirine karıştırdı. Ancak ikincinin ilgisizliğinin farkına varınca kendini ve etrafındakileri sevmeyi acı çekerek öğrenecek.”

“Riggan’a sadece insan olarak baktım ama aktör olmak özel bir kişilik ister. Riggan’ın egosu gerçekle ilüzyon hayatın arasındaki kısa çizgide yaralanmış durumda. Birdman’in gölgesi o istese de istemese de can sıkıcı bir şekilde yanında. O kendi için bir “ben” yolculuğuna çıkar ve burada egosuyla savaşır. Birçok kısıtlamaya karşı kalıplarını arkasında bırakmak ister.

“Burada biraz trajik biraz komik ancak sürreal bir geçeklik söz konusu” diye ekliyor Iñárritu. “Birdman Riggan’ın süper egosu ve Birdman’in perspektifinden Riggan bu oyunu oynamaktan aklını kaçırmış birisi. Riggan’ın perspektifinden ise Birdman aklını kaçırmış biri. Dışardan bakıldığında ise ikisi de çok tutarsız. Ben her zaman söylerim, 40 yaşına geldiğinizde sizi korkutmayan şeyler denemeye değmez. Ve bu beni iyi bir şekilde korkuttu. Bu benim konfor alanımın dışında yeni bir bölge oldu.” diye ekliyor Iñárritu.

28 Ocak 2015

İlk İzlenim: Jupiter Ascending


Matrix üçlemesi sonrasında bilimkurgu sinemasında marka haline gelen yönetmen kardeşlerimiz Wachowski'ler Matrix ile yakaladıkları başarıyı bir daha tekrarlayamadılar. Cloud Atlas, seveni ve yücelteni olsa da büyük bir fiyasko olarak tarihe geçti. Filmin gişede batması da yönetmenlerimizi The Matrix'in kazanan formüllerini uygulayabilecekleri Jupiter Ascending'e yöneltti. 25 Temmuz'da vizyona girecekken, çeşitli sebeplerle ertelenen filmin yeni gösterim tarihi 6 Şubat 2015.

Jupiter Yükseliyor eleştirim için tıklayınız

Jupiter Ascending, insanoğlunun evrimsel sürecini bir fantezi biçiminde ele almayı deneyen bunu da yaşanabilir tek gezegenin dünyamız olmadığı bir galaksi düşleyip hayata geçiren bir bilimkurgu\aksiyon. Jupiter Ascending'in dünyasında daha doğrusu evreninde insanoğlu besin zincirinin en alt tabakasını oluşturuyor. Evrenin Kraliçesi ile aynı genetiğe sahip bir kadın, -bir hizmetçi- bir suikasta kurban gitmek üzere. Kraliçemiz, bu sıradan dünyalının hükümdarlığına son vereceğine inandığı için onu yok etmeyi seçmesiyle, bir ödül avcısı hedefine doğru süzülecek ama ne var ki, beklenmedik bir şekilde kadına aşık olunca, çiftimiz gezegenler arasında heyecanlı bir maceraya atılacaklar.

The Matrix'de olduğu gibi hikayede yine bir kehanete yer veren Watchowski biraderler, Cloud Atlas'ın yarattığı hüsranı göz önünde tutarak en iyi bildikleri işe soyunmuşlar. The Matrix'in formülünü, Jupiter Ascending'in sadece fragmanlarına ve hikayesine bakarak görebiliyoruz. Yalnız bu kez felsefi derinliğin ikinci hatta üçüncü planda kalabileceğini söylemekte yarar var. Cloud Atlas gibi bir film zaten beklemiyoruz.

Jupiter Ascending'den üç fragman yayınlandı ve sonuncusunda filmin inşa ettiği evrene dair daha fazla detay sunuldu. İlk iki fragmanda insan formu dışında bir tür göremezken, artık çeşitli yaratıkların filmde yer aldığını biliyoruz. Bu açıdan uzay operası tanımını da belki yapabiliriz ama önce filmi görmek gerekiyor.  Toparlarsak ülkemizde 6 Şubat'ta vizyona girmesi beklenen Jupiter Ascending'in Cloud Atlas gibi büyük beklentilerle izlenilmediği sürece tatmin edebileceğini, gördüklerimiz ışığında potansiyeli olan bir bilimkurgu filminin bizi beklediğini söyleyebiliriz.