Kara film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kara film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2016

En İyi 10 Kara Film


Sinemada suç teması farklı anlatım biçimleri, farklı yaklaşımlar ve bakış açısının suçlu ve kanun adamına göre değiştirilmesi sonucunda gangster filmi, polisiye ve kara filmler gibi alt türler doğurdu. Bu türlere, suç sinemasının alt türleri veya kolları desek de polisiye ve kara filmler zamanla başlı başına birer tür olarak kabul edildiler. Ortak temaları suç olsa da birbirlerinden keskin bir şekilde ayrıldıklarını söyleyebiliriz. Ortaya çıkışında Alman dışavurumculuğu başta olmak üzere, Hard Boiled edebiyatı ve gangster filmlerinin etkisi gözlemlenen kara filmler doğuşundan günümüze sürekli değişim geçiren bir türdür. 40’lı yılların başında ana hatları çizilen ve yerleşen kalıpların dışına çıkmayan kara filmler; suçluların, katillerin, dedektiflerin, femme fatale’lerin cirit attığı kirli bir dünyada, sonu çoğunlukla kötü biten hikâyelerin anlatıldığı, karanlık atmosferiyle dikkat çeken ve 40’lı ve 50’li yıllarda parlayan bir tür. Kara filmin bir tür mü yoksa bir üslup mu olduğu, tür olarak kabul edilecekse hangi filmlerin kara film olduğu, hangilerinin olmadığı fikir birliğine varılamayan tartışma konuları olagelmiştir bugüne dek. Bu tartışmada ben, kara filmlerin kendine has üslubuyla varlığını sürdüren bir tür olduğunu düşünüyorum. Elbette kara filmler 60’lı yıllardan itibaren varlığını neo noir (yeni kara film) olarak sürdürüyor. Türün 80’li yıllardan sonra tekrar bir popülerlik yakaladığını da belirtmeden geçmeyelim.

Karanlık gölgeleriyle, ışık-gölge oyunlarıyla, klostrofobik anlarıyla, kahramanlarını çaresizlik içinde gösteren ilginç çerçevelemeleriyle, türlü entrikası, tekinsizliği, sadakat ve güvenin hayati bir önem taşıdığı, çıkar odaklı, kirli anlaşmaların hiç bitmediği siyah-beyaz bir dünya resmeden kara filmlerin en iyi 10 örneğini, türün kayda değer örneklerini izledikten sonra listelemek istedim.

1- The Maltese Falcon

Dashiell Hammett’ı aynı adı taşıyan romanından usta yönetmen John Huston’ın sinemaya uyarladığı The Maltese Falcon, milyon dolarlık bir şahin heykelini ele geçirme mücadelesini konu ediniyor. Humphrey Bogart’ın dedektif Sam Spade karakteriyle ikonlaştığı film, akıl dolu senaryosu, dönemeçleri ve dur durak bilmeyen yapısıyla türün zirve noktasıdır.

2- Sunset Boulevard 

Köşeye sıkışmış bir senarist ile unutulmuş bir sessiz film yıldızının hikâyesinin anlatıldığı Sunset Boulevard, senaryosunun özgünlüğünün yanı sıra 50’li yıllar için yeni duran anlatısıyla klasikleşti. Ölen karakterin hikâyesini anlatmaya başlamasıyla seyircisini dumur ederek başlayan film, Hollywood’a keskin bir eleştiri de getiriyor. Kara filmlerin en göz alıcı örneklerinden biri

3- Touch of Evil

Tek plan çekilmiş açılış sekansı ve bir kara filmde kolay kolay göremeyeceğimiz bir sona sahip olması gibi özellikleriyle Touch of Evil neresinden bakarsak bakalım türün en şaşırtıcı işlerinden. Orson Welles imzası taşıyan film, klasik kara filmlerin son örneği olarak kabul ediliyor.

4- Kiss me Deadly

Otobanda seyir halindeki özel dedektifimiz, kendisini arabanın önüne atan kadını alıp yola devam eder ve olaylar gelişir. Klasik kara film temalarının içine soğuk savaş dönemini imleyen bilimkurgusal motifler de ekleyerek ayrıksı bir noktada durmayı başaran Kiss me Deadly, türün en çarpıcı örneklerinden. Unutulmaz finali gizemini hala koruyor.

5- The Big Sleep

Howard Hawks’ın Raymond Chandler’ın romanından uyarladığı The Big Sleep, karmaşık yapısı ve atmosferiyle dikkat çeken bir kara film başyapıtı. Humphrey Bogart ile Lauren Bacall’ın müthiş kimyasının filmin başarısından büyük pay sahibi olduğunu söylemek gerekiyor.

6- Double Indemnity

Billy Wilder’ın bir başka üstad Raymond Chandler’la birlikte senaryosunu kaleme aldığı Double Indemnity, kocasını ortadan kaldırıp sigorta tazminatını almak isteyen bir kadınla ona yardım eden sigorta satıcısının entrika dolu hikâyesini konu alıyor. Türün birçok özelliğini bünyesinde barındıran film, Wilder’ın ustalıklı anlatısıyla devleşen bir kara film.

7- The Lady from Shanghai

Orson Welles’in damgasını vurduğu bir başka kara film şaheseri. Patronunun alımlı eşine tutulan bir denizcinin içine düştüğü bataktan kurtulma çabası, Welles’ın dâhiyane hamleleriyle unutulmaz bir sona yürüyor. Femme Fatale karakteri üzerinde ayrıca durulması gereken bir klasik.

8- Spellbound

Alfred Hitchcock’un en iyi filmleri arasında gösterebileceğim Spellbound, psikanalizle bir cinayeti çözmeye çalışıyor. Kara film türüne kendine has bir tarzla yaklaşan Hitchcock’un sürreal rüya sahnelerini Salvador Dali’nin desteğiyle çektiği film, ustanın hak ettiği değeri görmediğini düşündüğüm başyapıtlarından..

9- Key Largo

Sadist mafya lideri ve şiddetli bir fırtınanın bir otelde tutsak ettiği üç insanın hikâyesinin anlatıldığı Key Largo, John Huston klasiği. Kapalı alan kullanımı ve karakterlerin motivasyonuyla dikkat çeken bir kara film.

10- Stranger on a Train

Bir tren yolculuğu esnasında dertlerini yanındaki adama anlatan Guy, hiç ummadığı bir teklif -çaprazlama cinayet- alır ve olaylar gelişir. Cinayet, şüphe ve paranoyayı iliklerinize kadar hissedeceğiniz Patricia Highsmith’in romanından uyarlanan bir Hitchcock klasiği. Türün parmak ısırtan ve hikâye açısından son derece yaratıcı yapımlarından Stranger on a Train.

5 Aralık 2012

Postacı Kapıyı İki Kere Çalar


James M. Cane'in 1934'te yazdığı The Postman Always Rings Twice adlı roman, 1939, 1943, 1946 ve 1981'de olmak üzere tam 4 kez sinemaya uyarlanmıştır. Kara film dediğimiz türü etkileyen başlıca edebi eserlerden sayılan bu romanın ilk üç uyarlaması, Bob Rafelson'un 1981 tarihli filminden ayrılır. Kara filmlerin kimlik değiştirdiği bir döneme denk düşen bu film katıksız bir suç öyküsü anlatıyor. Jack Nicholson ve Jessica Lange'ın başrolleri üstlendiği filmin yazarı da usta senarist\yönetmen David Mamet. 

Hikaye şöyle: Gezgin Frank Chambers geçerken uğradığı yol kenarında bir kafede çalışmaya başlar. Bu arada patronunun genç çekici karısıyla (Cora) tanışır ve birbirlerinden çok etkilenirler. O andan itibaren Frank'ın yaşamında tek bir amacı vardır: Cora'ya sahip olmak, ne pahasına olursa olsun.

Postacı Kapıyı İki Kere Çalar, Amerika'da büyük buhran yıllarını fon alıyor. İşsiz, aşsız ve evsizlerin arttığı, suç oranlarının ise tavan yaptığı bir dönemden bahsediyoruz. Filme bakacak olursak, ana karakterimiz Frank Chambers çeşitli suçlara bulaşmış, yatacak yeri ve cebinde yemek parası olmayan, günü gününe yaşayan yalnız bir adam. Ve bir gün şans yüzüne gülüyor, bir iş buluyor Frank ama o gündeliği 8 dolara çalışabilecek biri değil, her şeyi kolay yoldan elde etmeye alışmış, suç ruhuna işlemiş bir kere.

Filmin sloganının "Ateşi Hissedeceksiniz" olduğunu söyleyelim. Filmde Frank ve Cora, tutkulu bir birlikteliğe yelken açıyorlar. İlk birlikteliklerini, kışkırtıcı ve baştan çıkarıcı resmeden Rafelson iki karakter arasında yaşanan erotizmi seyirciye geçirmekte hiç zorlanmıyor (oyuncuların yüksek katkısıyla). Bu yasak aşkın önündeki tek engel, Cora'nın kocası, Frank'in patronu Nick'tir ve bu aşkın özgürlüğe kavuşması için Nick ortadan kaldırılmalıdır. Şeytani bir plan yapan aşıklar uygulamada türlü sorunla baş etmek durumunda kalacaktır.

Eğer The Postman Always Rings Twice'dan sadık bir uyarlama yapacaksanız inişli çıkışlı hikaye yapısını bozmanız pek olası değil. Rafelson da tırmanan bir gerilimden ziyade dengeli bir anlatımı tercih etmek durumunda kalmış. Artık klasikleşmiş bir hikayesi var filmin ama bu hikayenin bizi nereye götüreceğini bir türlü kestiremiyoruz. İkinci yarısında dallanıp budaklanan film, bizi nasıl bir sona taşıyacak, mutlu bir son beklemeli miyiz gibi sorular papatya falı misali sürekli değişiyor ama bir şeyi biliyoruz: Bu bir kara film daha doğrusu kara filmlerin yeni yüzü Neo Noir. Peki bir kara filmden mutlu son beklemeli miyiz? Bir umutla...

Son söz: Meşhur bir romandan o kadar meşhur olamamış bir uyarlama Postacı Kapıyı İki Kere Çalar. Ama bu sizi yanıltmasın, iyi bir keşif olacağına bahse girerim. 7.6\10

2 Aralık 2012

Angel Heart


Alan Parker'ın ses getiren ilk filmi 1978 yapımı Midnight Express, bizde büyük tartışmalara sebep olmuş, mimlenmiş ama nihayetinde başarılı bir çalışmaydı. 70'li yıllardan 80'lere geçtiğimizde, Alan Parker art arda çektiği birbirinden başarılı filmlerle bu döneme damgasını vurdu: Fame, Pink Floyd: The Wall, Shoot the Moon, Birdy ve Mississippi Burning... Parker'ın 1987'de çektiği Angel Heart (Şeytan Çıkmazı) ise ustanın en iyilerinden, unutulmaz bir korku filmi.

Parker'ın William Hjortsberd'in 'Falling Angel' adlı romanından uyarladığı hikayeye bir göz atalım. Louis Cyphre adlı gizemli bir müşteri, özel dedektif Harry Angel'dan bir adamı bulmasını ister. Verilen ipuçlarını değerlendiren Angel, hedefine doğru ilerledikçe birtakım doğaüstü olaylarla karşılaşır. Aranan kişiye dair bilgi aldığı herkes vahşice öldürülmektedir. Angel, her şeye rağmen görevini yerine getirmeye çalışır.

New York, 1955'te kapkaranlık, tekinsiz bir sokakta açılan Angel Heart, nasıl bir film olduğuna dair ilk ipuçlarını da veriyor. Dedektifimiz Harry Angel'la tanışır tanışmaz esrarengiz bir adamdan aldığı işle birlikte tüm film boyunca adını duyacağımız ve ortadan kaybolduğunu öğrendiğimiz Johnny Favorite adlı bir adamın izini sürüyoruz. Bu noktada New York'tan Harlem'e geçiyoruz. Siyahların ve Caz müziğin eksik olmadığı küçük bir yer burası. Harry Angel araştırmasını derinleştirdikçe irtibata geçtiği, bilgi topladığı herkes canice katlediliyor. Filmi izlerken kafamızda dönüp duran soru işaretleri şunlar: 1- Johnyy Favorite yaşıyor mu? 2- Cinayetleri o mu işliyor? 3- Louis Cyphre onu neden arıyor? 4- Olayın aslı, bizden gizlenen gerçek nedir? Tüm soruların cevaplarını son 10 dakikada eksiksiz biçimde alıyoruz. Hikaye bizi büyük bir sürpriz finalle sarıp sarmalıyor, baştan düşünmemize sebep olurken karakterler ve olaylar arasındaki bağlantıyı kavramak için tekrar filme geri dönme isteğiyle yanıp tutuşuyoruz

Angel Heart, sürprizini bozmamak için rahat rahat konuşamadığımız filmlerin başını çekiyor. İçerikten kıstığım yorumu biçim ve simgelerle kapamaya çalışayım. Işık ve gölge oyunlarıyla tarifi zor bir görsellik yakalayan Alan Parker, filmin temposunu ne zaman ve nasıl artıracağını çok iyi biliyor. Aralara serpiştirilen flashback sahnelerinin her seferinde biraz daha fazlası gösteriliyor. Yüzünü göremediğimiz siyahlı figüre de bir türlü ulaşamıyoruz. Tüm bunlar gerilimi ve merak unsurunu artıran küçük detaylar olarak karşımıza çıkıyor. Hikayedeki sürpriz sebebiyle açıklayamasam da Parker'ın bolca simge kullandığını belirteyim. Ayna bunların başında geliyor ve kilit bir rol üstleniyor hikayede. Pervane ve asansör de dikkat edilmesi gereken diğer önemli simgeler.

1950'lerin Amerika'sını fon alan, kurduğu dönem atmosferi ve klasik bir dedektiflik hikayesi şeklinde başlayan Angel Heart, serbest bir Faust uyarlaması esasen. Harry Angel adlı dedektifimiz bir iş alıyor ve araştırma safhasında film bir seri katil  hikayesine dönüşüyor. Seri katil dönemeci ile polisiyeye göz kırpan ama kara film estetiğiyle polisiyeden ayrılan; şeytan figürü, voodoo büyüsü ve cinayetlerle korku filmi etiketini alan şaşırtıcı bir bileşim kısacası. Angel Heart özel bir korku filmi; 80'li yılların slasher'ları, korku-komedileri ve serileri arasında parlayan, döneminin şok edici işlerinden.

Oyunculardan söz etmeden olmaz. Mickey Rourke neden 80'li yılların en karizmatik oyuncularından biri bu filmi izlemek yeterli anlamak için. Robert De Niro kısa ama etkili bir oyun sergiliyor. Beyazperdenin en karizmatik şeytanı. Lisa Bonet ise kışkırtıcı tek kelimeyle. Rourke'la otel odasında geçen seks sahnesi filmin belki de en unutulmaz bölümü: sert ve cüretkar...

Son söz: Bugün bir benzerine rastlayamayacağınız filmlerden Angel Heart. Dedektiflik hikayelerini ve korku filmlerini seviyorsanız ıskalamayın bu kült filmi. 10\10

15 Ekim 2012

En iyi 25 Gangster filmi

Yılın iki gangster filmi Lawless ve Gangster Squad yaklaşırken türün en iyi örneklerine bakmak istedim. Yasa dışı işler yapan ve bunu yaşam şekline dönüştüren çete üyesi olarak tanımlayabileceğimiz Gangsterler, sinemada bir alt tür oluşturmakla beraber hemen hemen her türde karşımıza çıkabilen figürlerdir. 40'lı ve 50'li yıllarda Altın Çağını yaşayan Kara filmlerin vazgeçilmezleridir onlar. The French Connection ve Manhunter gibi polisiyelerde, komedi öğeleri içeren Bugsy Malone (1976) ve tamamıyla bir komedi olan Analyze This (1999) gibi filmlerde de varolmuşlardır. Dolayısıyla listede yer alan David Cronenberg'in son başyapıtı History of Violence gibi farklı yapıdaki filmler de 'Gangster filmi' etiketi altına alınabilir yadırganmamalı bu.

Düşüş ve yükseliş hikayelerinin anlatıldığı Gangster filmlerinde bazen Al Capone gibi gerçek gangsterler bazen de Scarface'in Tony Montana'sı gibi kurgusal karakterler yaratıldı. Hollywood, Tony Montana ve Bonnie and Clyde gibi gangsterlerden birer kahraman yarattı. Seyirci yaptıkları işe bakmadan ve sorgulama ihtiyacı hissetmeden bağrına bastı onları. Listeye almadığım-alamadığım ama adını da anmadan edemeyeceğim filmler de şunlar: Angel With Dirty Face (1938), The Roaring Twenties (1939), High Sierra (1941), White Heat (1949), The Godfather III (1990), Heat (1995) ve The Departed (2006) ve tabi daha fazlası.

1- The Godfather (1972)
2- Once Upon A Time in America (1984)
3- The Godfather II (1974)
4- Bonnie and Clyde (1967)
5- Scarface (1983)
6- Chinatown (1974)
7- Pulp Fiction (1994)
8- Godfellas (1990)
9- The Maltase Falcon (1941)
10- The Big Sleep (1946)
11- Reservoir Dogs (1992)
12- Carlito's Way (1993)
13- The Untouchables (1987)
14- The Usual Suspect (1995)
15- Scarface (1932)
16- The Big Heat (1953)
17- History of Violence (2005)
18- Mean Street (1973)
19- The French Connection (1971)
20- Cidade De deus (Tanrı Kent) (2002)
21- Gangs of New York (2002)
22- Rififi (1955)
23- Miller Crossing (1990)
24- Road To Perdition (2002)
25- Casino (1995)