açılış sekansı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
açılış sekansı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2016

Açılış sekansındaki başyapıt #2 - Antichrist


2009’da Cannes Film Festivali’nde gösterildiğinden bu yana hayranlıkla nefret arasında değişkenlik gösteren çok farklı uçlarda tepkiler alan Antichrist, açılış sekansıyla da uzun zaman konuşuldu. Lars von Trier’ın sanatında tam anlamıyla olgunluğa eriştiği filmin, genel olarak seyri de okuması da oldukça zorlayıcı olmasına karşın açılış sekansı için aynı şeyleri söyleyemeyiz. 

Trier’ın Önsöz (Prologue) adını verdiği yaklaşık 6 dakikalık girizgâhı, filmin önüne geçmeyi başardı. Bu başarıda yönetmenin filmsel anlatının, seyircinin gözüne hoş gelebilecek ve ruhunu okşayacak tüm gerekliliklerinin yerine getirilmesi var şüphesiz. Siyah-beyaz tercihi, sekansın slow-motion çekilmesi, klasik müzik kullanımı, sözlerin yerini anlamlı bakışlara bırakması yani bakışların ve ifadenin gücü ve de tüm bu özelliklerin kusursuzca bir araya gelerek bir benzerini Melancholia’da göreceğimiz estetik doygunluğuyla iz bırakan bir açılış sekansından söz ediyoruz. Ama sadece biçimsel yetkinliğiyle değil, filmin en can alıcı kısmı olması ve hikâyenin temelini oluşturması da bu açılış sekansını tüm zamanların en iyileri arasına almamızda büyük paya sahip. O halde öncelikle açılışta anlatılan hikâyeye bir bakalım.

Çiftimiz birlikte duşa girer ve tutkuyla sevişir. O sırada evin pencerelerinden biri kendiliğinden açılır. İsimsiz ana karakterlerimiz yatak odasına geçip sekse devam eder. Bebek telsizinin sesi kısılmıştır. Ve çiftimizin biricik oğlu Nick uyanmıştır. Yatağından atlar. Evde dolaşmaya başlar. Anne-babasını yatakta görür. Oradan uzaklaşır. Açık pencereden içeri dolan kar taneleri onu pencereye yönlendirir. Kendisini belki de ilk kez gördüğü karın büyüsüne kaptırmıştır. Pencerenin önünde kısa bir süre dikilir ama fazla dayanamayıp, oyuncağıyla birlikte düşer. Nick’i ölüme götüren süreci, çiftimizin sevişmesiyle paralel olarak izletir bize Trier. Sekansla ilgili en önemli detayı ise filmin ancak ikinci yarısında seyircisiyle paylaşır. Kadın, oğlunu tam da pencerenin önündeki masaya çıkarken görmüştür ama o esnada hazzın doruklarında olduğundan onu kurtarmak için herhangi bir girişimde bulunmaz. Yüzünden korku veya keder okunmaz, bakışları bir şey ifade etmez. Nick, pencereden düştükten sonra ise yüzünde acı dolu bir ifade belirir ve sonrasında anlamsızca boşluğa bakar. Artık onlar için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. 

Trier, Antichrist’i tasarlarken onu biçimsel olarak bir kitap gibi düşünmüş olmalı. Filmin Yas, Acı ve Umutsuzluk adlı ana bölümleri dışında Önsöz’ünün ve Sonsöz’ünün olması bunun açık bir göstergesi. Önsöz kısmı, yani açılış sekansımız bir kitabın önsözü gibi eserle ilgili bilgilendirici detaylar veriyor. Üzerilerinde filmdeki bölüm başlıklarının isimleri Pain, Grief ve Despair (Acı, Yas ve Umutsuzluk) yazan üç biblo yeterince uzun bir süre kadrajda kalır. Çiftimiz duşta birlikte olurken, üç dilenciyi temsil eden hayvanları (Ceylan, Karga ve Tilki) da ilk kez açılış sekansında görürüz. Trier, Önsöz olarak adlandırdığı açılış sekansına birçok önemli ayrıntı yerleştirmiştir. Nick’in ters yerleştirilen ayakkabıları da bunlardan biridir. Filmin ilerleyen bölümlerinde kadının bir anne olarak yetersizliği, çocuğunun ayakkabılarını daima ters giydirmesi ve bunun da ölümünde rol oynaması üzerinde durulur.

Açılıştaki pornografi kullanımı dikkat çekici olsa da özel bir anlam yüklenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Trier, belki de sahneyi olduğu gibi vererek doğallık yakalamak istedi. Ya da sinemada pornografik sahnelerle ilgili tabuların yıkılmasını arzulamasının bir sonucudur bu. Zaten filmin sonlarına doğru kadın cinsel organını göstererek tabu tanımazlığını da göstermiş olur.

Antichrist’in açılış sekansının büyüsü Georg Friedrich Handel’in Rinaldo Operası’ndaki Lascia ch’io pianga parçasında ve sekansın slow motion verilmesinde gizlidir. Trier, Handel’in klasik eserini, yavaşlatılmış görüntüler üzerine bindirdiğinde öyle bir etki yakalıyor ki, gözlerimizi perdeden/ekrandan alamıyoruz. Nasıl ki, karakterlerimizin aldıkları haz sebebiyle gözleri hiçbir şey görmüyorsa, biz seyirciler de sanatsal bir haz duyuyoruz.

18 Haziran 2016

Açılış sekansındaki başyapıt - #1 Gangs of New York


Martin Scorsese’nin En İyi Film dâhil 10 dalda aday olduğu Oscar ödüllerinden eli boş dönen çalışması Gangs of New Yok, yönetmenin New York sevgisini görkemli bir tarihi/drama ile bir kez daha gösterdiği başyapıtlarındandı. Kamerasını 19. yüzyılın Amerika’sına çeviren ve çeteler arasındaki kanlı savaşları peliküle aktaran Scorsese, filmin 15 dakikalık açılış sekansını epik bir şölene çevirmişti. Kendi içinde bir finali de olan bu uzun açılış bir gövde gösterisi olmasının ötesinde oldukça anlamlı ve zengindir. Şimdi ayrıntılara bir bakalım.

İlk sahnede usturasıyla yüzüne bir çizik atan Rahip Vallon usturayı oğluna verir. Çocuk usturadaki kanı kendi elbisesine silmeye hazırlanırken Vallon oğlunu uyarır: “Hayır oğlum, asla! Kan her zaman kılıçta kalır!” Kanın kılıçta kalması; onuru, namusu veya idealleri için savaşan savaşçının o uğurda akıttığı kanın kutsiyetinin bir göstergesi olmalı. Rahibin oğluna öğretebileceği belki de son şeydir bu. Çünkü az sonra er meydanına çıkacak ve ölümüne savaşacaktır. Oğluyla el ele, son hazırlıklarını yapan çetesini de peşine takıp gururla yürüyerek karla kaplı sokaklara adım atan çete, rakiplerini beklemeye geçer. Tüm korkutuculuğuyla Kasap Bill ve çetesi de arz-ı endam eder. Çarpışmadan evvel, Rahip Vallon ve Kasap Bill’in birbirlerine meydan okumalarını ve atışmalarını izleriz. Burada girilen söz düellosu, hem karakterlerimiz hem de 1800’lü yılların New York’u hakkında seyirciyi bilgilendirir. İki çetenin karşı karşıya gelmesinin sebebi Five Point bölgesinin kimin olacağına karar vermektir. Bu kararı savaş belirleyecektir. Amerika’da doğdukları için kendilerine yerliler diyen ve bu toprakların asıl sahibi olduklarını düşünen Kasap Bill ve çetesi, İrlanda asıllı olan rakiplerini ise istilacı olarak görmektedir. Ellerindeki palalar, bıçaklar ve sopalarla birbirlerine giren iki çete de ölümüne bir savaş içerisinde olduğunu bilmektedir. 

U2’nin nefis parçası eşliğinde başlayan savaşı slow motion tekniğiyle ve oldukça estetik bir biçimde çekmiştir Scorsese. Karla kaplı zemin kana bulanırken, rahibin oğlu da tüm bu olup biteni korku dolu gözlerle izler. Kasap Bill, Vallon’u öldürür ve savaş sona erer. Ezeli rakibini alt eden Bill, çetesini uyarır: "Kulaklar ve burunlar günün ganimeti olacak ama hiçbir el ona dokunmayacak!” Bill er meydanın da onuruyla savaşan Vallon’un oradan tek parça halinde çıkmasına izin vererek, eskinin savaş kurallarına sadık olduğunu gösterir. Rahip Vallon’un oğluna son sözleri “Asla başka yöne bakma!”olur. Altın değerindeki bu son öğüt, babasız büyüyecek olan Amsterdam Vallon’un kurnaz Bill tarafından kendi saflarına çekilmesinden duyulan endişe yüzünden verilmiştir. Scorsese’in az sözle, çok şey anlattığını söyleyebiliriz. Geniş planda 19. yüzyılın New York’unu görürüz ve sekans sonlanır.

Gangs of New York, kanlı çete savaşları üzerine yükselen New York’un hikâyesidir. Scorsese, bu hikâyeye içerden bakarken, intikam hikâyesini merkeze alır. Çocuk büyüyecek, intikamı için yaşayacak ve babasının öldüğü topraklara geri dönecektir. Baba-oğul arasındaki ilişkiye dair tüm sahneler açılış sekansındadır. Filmin dramatik çatısı intikam hikâyesinin üzerine kurulduğu ve onun da temeli açılışta atıldığı için ayrı bir öneme sahiptir bu bölüm. Sekansı filmden bağımsız olarak değerlendirdiğimizde, karşımızda epik bir kısa film başyapıtı durduğunu söyleyebiliriz. Karakterlerimizin seyirciye tanıtılmasından, karakteristik özelliklerinin bir çırpıda verilişine ve aralarındaki ilişkinin boyutlarına kadar pek çok detayı 15 dakika içine sığdırabilmiştir Scorsese.