27 Eylül 2024

Hapishane İçinde Hapishane: Yol

Bir film düşünün, yönetmeninden çok senaristiyle anılsın. Bir film düşünün, senaristin zihninde hayat bulan hikâyesi, kendisi hapiste olduğu için tamamen onun istekleri ve direktifleri doğrultusunda çekilsin. Bir film düşünün, ülkesindeki karanlığı tüm çıplaklığıyla yansıttığı için 17 yıl yasaklı kalsın. Evet, Yılmaz Güney’in senaryosunu hapishanede yazdığı, Şerif Gören’in yönettiği Yol’dan bahsediyoruz. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülüne uzanan Yol’dan…

Bugüne dek yapılmış birçok En İyi 10 Türk Filmi soruşturmasında, listelerin üst sıralarında yer almayı başaran Yol, sinemamızın övünç kaynaklarından biri. Peki, filmin bu başarısında rol oynayan etmenler nelerdi? Yaşayan karakterleri, karakterlerin içimize dokunan çarpıcı hikâyeleri, ülke gerçeklerini sunmadaki cesareti, politik duruşu, kurgusu ve yönetmenlik sanatının parmakla gösterilecek örneklerinden biri olması gibi özelliklerini bir çırpıda sayabiliriz. Ama öncelikle filmin ne anlattığına ve nasıl anlattığına bir bakalım.

Hapishane İçinde Hapishane

İmralı yarı açık cezaevinde yatan bir grup mahkûmun hikâyesidir Yol’da anlatılan. Ülkede sıkıyönetim uygulanmakta ve cezaevindeki kötü koşullar daha da çekilmez bir hal almıştır. Mahkûmlar, umutla bayram izinlerinin çıkmasını beklerken karakterlerimizi tanıyor, hikâyelerine ortak oluyoruz. Karakterlerimizi tanırken, otoritenin sadece bir ses aracılığıyla aksettirildiğini görüyoruz. İçerdeyken soyutlaştırılan otorite, dışarı çıktığımızda askerler üzerinden somutlaştırılıyor. Yılmaz Güney’in iktidar karşıtlığını da net bir biçimde somutlaştırdığı Yol, kendi deyişiyle memleketiyle hesaplaşmasını yaptığı filmidir.

Bayram havası estiren izin haberiyle birlikte beş mahkûm yollara düşüyor, hapisten çıkan mahkûmların, başka bir hapishanedeki yolculukları da böylece başlıyor. Gören, ana karakterimizin hikâyelerini birbirine paralel olarak anlatıyor. Bir haftalık iznin karakterleriz için anlamının ne kadar büyük olduğunu gözlerinden anlıyoruz. Ancak çok geçmeden onları bekleyen kötü sürprizlere şahit oluyoruz. Dışarıda çok geçmeden hem kendi acı gerçeklikleriyle hem de ülkenin gerçekleriyle yüzleşiyorlar. Dışarısının en az içerisi kadar rahatsız edici olduğunun altını çiziyor yönetmen Gören. Zaten Yılmaz Güney’in anlatmak istediği hikâyenin özü de bu. Dışarısının, içeriden hiçbir farklının kalmadığını, özgürlüklerin topyekûn askıya alınarak, ülkenin koca bir hapishaneye dönüştüğünü iç burkan insan manzaraları eşliğinde anlatmak… Yol’u izlerken politik bir film olduğunu unutmamalıyız. Güney’in politik duruşunun filmin politik duruşuna dönüştüğünü ve fakat politik duruşun sanatın önüne geçmediğini de belirtmemiz gerekiyor. 

Karakterlimiz, izinlerine başladıklarında, sokağa çıkma yasağı ve ardı arkası kesilmeyen kontrollerle nefes alamıyorlar. Darbenin toplum üzerinde yarattığı travmayı, her karakterin öyküsünde görebiliriz. Ana hikâye karakterlerimizinkidir, darbe arka fona yerleştirilmiştir fakat fon olarak kaldığını söyleyemeyiz. Çünkü Yol, beş mahkûmun kişisel hikâyelerini, dramlarını ele alır ancak bu karakterler üzerinden toplumsal bunalımımızı anlatmaya soyunur. Film, ülkenin içinde olduğu bunalımı, mahkûmların dramatik hikâyeleriyle pekiştiriyor ve bir bütünlük kazanıyor. Şimdi beş mahkûmun kişisel hikâyelerini sırasıyla inceleyelim.

Toplumsal Esaretimizin Hikâyesi

Karakterlerimizden hikâyesi en kısa tutulan Yusuf, eşine kavuşmak için yollara düşüyor. Yolculuk ettiği otobüs kimlik kontrolü için çevriliyor ve tam da bu sırada izin belgesini kaybettiğini fark ediyor Yusuf. Eşine kavuşma, özlem giderme hayalleri suya düşüyor. Kimliğini doğrulanmasını beklerken bir haftalık iznini gözetim altında geçirecek ve bahtsızlığına içerleyecektir. Hapishane içerisinde hapishane vurgusunun bir başka örneğini Yusuf’un yaşadıklarında bulabiliriz. Filmde Yusuf’un kuşunun bir metafor olarak kullanıldığını görüyoruz. Başta Yusuf olmak üzere tüm mahkûmların ve hatta toplumun esaretini kafesteki kuşa vermek istemiştir Güney. Filmde hangi taşın altına baksak aynı temalara ulaşıyoruz.

Sevdiği kızı istemeyen giden Mevlat, beş mahkûm arasında geleceğe umutla bakabilen tek karakterimiz dersek yanılmış olmayız. Sevdiği kızı istemeye giden Mevlat, amacına ulaşır. Cezasını çektikten sonra bir yuva kurabilecektir. Mevlat’ın derdi, sözlüsüyle yalnız kalamamaktır. Kızın ailesi buna izin vermez. Kızın çarşaflı akrabaların -hafiyelerin- gözetimi altındadırlar. Bu gözetim altında tutulma durumunu da ülkedeki sıkıyönetim haliyle bağdaştırabiliriz. Mevlat’ın gözetim altında tutulmaktan bu denli rahatsız olmasının sebebi, kısa özgürlüğü süresince hapis hayatından uzaklaşabilme arzusudur. Ancak dışarıda bunu başaramaz ve bunalır. Bir diğer karakterimiz Ömer, Urfa’nın Suriye sınırında yaşadığı ücra köye yaptığı uzun yolculuğu tamamladığında kısa süreli bir mutluluk yaşar. Mutluluğunu bölen silah sesleridir. Çatışmaların hiç eksik olmadığı bölge, Ömer için başka bir hapishanedir. Sınırı aşıp gidemez, hapishaneye de dönmek istemez. Ömer’in çaresizliği ülke insanın çaresizliğidir.

Mehmet Salih ile Seyyit Ali’nin yaşadıklarını birer trajedidir ve bu yönleriyle diğer karakterlerimizden ayrılıyorlar. Yol’un dramatik yapısında yük, bu iki karakterin sırtına verilmiş diyebiliriz. Mehmet Salih (Halil Ergün’ün karakteri), eşinin ailesi tarafından nefretle karşılanır, hakarete uğrar ve eşini görmesine izin verilmez. Trende eşiyle ilişkiye girmek istediği için yolcuların onları linç etmeye kalkması ve sonrasında yaşananlar, gerçek bir trajedidir. İktidarın toplumu anlamamasını, sorunlarına cevap bulamaması ve daha yaşanabilir bir Türkiye yaratamamasını eleştirirken, insanın insanı anlamamasına da bir parantez açıyor Güney. Üzerinde en çok durulan karakter ise kuşkusuz ki, Tarın Akan’ın canlandırdığı Seyyit Ali’dir. Hapisteyken eşi Zine kötü yola düşen Seyyit Ali, töre gereği namusunu temizlemelidir. Nefret ve acıma duygusuyla yanıp tutuşan, içinde fırtınalar kopan Seyyit Ali’nin Zine’yle karşılaşması insanın boğazında bir yumru oluşturacak kadar etkilidir. Seyyit Ali’nin içsel savaşı, içine düştüğü ikilemler bir hayli şaşırtıcıdır. Karısını öldürmeli midir öldürmemeli midir, törelere uymalı mıdır uymamalı mıdır, karısını affetmeli midir, affetmemeli midir? Tüm bu ikilemlerle dondurucu soğukta yapılan çetin yolculukta kafamızdaki soruların cevaplarını alıyoruz.

Seyyit Ali’nin öyküsüyle çember tamamlanıyor, parçalardan bütüne ulaşıyoruz. Beş mahkum üzerinden bir Türkiye mozaiği resmediyor Yılmaz Güney. Yola 11 karakterle çıktığını, sonra bunu 6 karaktere kadar indirdiklerini biliyoruz. Altıncı karakter kurguda çıkarılıyor. Yol’a son şeklini filmi tekrar kurgulayan Güney veriyor. Film, beş karakterli son kurgusuyla amacına ulaşıyor. Mehmet Salih’in korkusu, Seyyit Ali’nin ikilemleri, Mevlat’ın yaşadıklarından tat alamaması, Yusuf’un umutsuzluğu ve Ömer’in sıkışmışlığı Sıkıyönetim altındaki halkın duygularının birer dışavurumudur. Darbeyle birlikte Türkiye’de yaşamın bir eziyete dönüşmesi, Yol’da mahkûmların bayram izinlerinin eziyete dönüşmesi biçiminde tezahür ediyor. Yol’un bazen düz bazense metaforlara başvuran bir anlatısını olduğunu görüyoruz. Bu şüphesiz ki ilginç bir tercih ve bu tercihte filmin çekimlerinin yasakların, tutuklanmaların ve işkencelerin sürüp gittiği bir ortamda gerçekleştirilmiş olmasının etkisi düşünülebilir.

Sinemamızda 60’lı yıllarda görmeye başladığımız toplumsal gerçekçi filmlerin 80’li yıllardaki nadide örneklerinden biri olan filmin başarısının sırrı, Yılmaz Güney ve Şerif Gören’in cesareti, anlatıdaki ustalıkları ve eriştikleri olgunlukta yatıyor.

19 Eylül 2024

İlk İzlenim: Mickey 17

Bong Joon-ho, Parasite ile sükse yaptıktan beş yıl sonra iddialı bir bilimkurgu filmiyle geri dönüyor. İlk bilimkurgu çalışması Snowpiercer, 2010'ların en dikkate değer post apokaliptik bilimkurgusuydu. Joon-ho'nun türde kendini kanıtladıktan sonra dümeni yeniden bilimkurguya kırması sevindirici açıkçası.  Edward Ashton'un 2022'de çıkan ve seriye dönüşen Mickey7 adlı romanından uyarlanan Mickey 17, esasında bu yıl vizyona girecekti ama yönetmen ile Warner Bros arasında çıkan anlaşmazlıklar filmin ertelenmesine sebep olmuştu. Filmin ilk fragmanının yayınlanmasını fırsat bilerek, 31 Ocak'ta gösterime girecek Mickey 17 ile ilgili ilk izlenimlerimi paylaşmak istedim.

Film, insanlığın uzaya uzun yolculuklar yaptığı bir zamanda geçiyor. Buz dünyası Niflheim'i kolonileştirmek için yapılan bir keşif gezisinde, hayatı pek de yolunda gitmeyen Mickey Barnes'ın, ne olduğunu bilmeden Expendable yani harcanabilir olmayı kabul etmesiyle gelişen bir hikaye anlatılıyor. Mickey farkında olmadan şirket için tehlikeli işlerde kullanılacak tek kullanımlık bir çalışan olmayı, ölmeyi ve öldükçe klonlanarak görevine devam etmeyi kabul ediyor. Mickey 17'nin bu tehlikeli görevlerden birinden canlı kurtulmasıyla klonlardan ikisi aynı anda hayatta olduklarını anlıyor ve bu asla olmaması gereken bir durum.

Mickey 17'nin, bilimkurgu temalarından uzay kolonizasyonunu ve klonlamayı odağına aldığını görüyoruz. Uzayda kolonileşme bilimkurgu sinemasında genelde katı kurallarla yönetilen, çalışanlarına ama daha ziyade kolonileştirecekleri gezegendeki canlılara karşı acımasız bir tutum içinde olan bir şirket (Alien ve Avatar'daki şirketleri hatırlayalım) üzerinden ele alınır. Mickey 17'de de benzer durumlarla karşılaşacağız gibi görünüyor. Bong Joon-ho bir mesaj verecekse veya eleştirel bir tutum takınacaksa, bunu büyük ölçüde şirket ve şirketin politikaları üzerinden vereceği kanısındayım. Zira fragmanın sonlarında yer alan aksiyon sahnelerinde, Niflheim gezegenindeki ürkütücü canlıları görmemiz tesadüf değil. 

Klonlama teması ise daha yaratıcı bir biçimde ele alınmış gibi görünüyor. Bunu ölen klonun tüm hafızasını, deneyimlerini bir sonraki klona aktarabilmesinden anlayabiliyoruz. Uzay ve klonlama denince aklımıza 2009 yapımı Moon geliyor ister istemez. Orda da klonuyla karşılaşma durumu vardı. Elbette çok farklı bilimkurgulardan söz ediyoruz. Mickey 17 büyük bütçeli, gösterişli bir bilimkurgu filmi. Fragmana baktığımızda filmde mizahın önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Bir tür kara komedi izleyeceğimizi söyleyebiliriz. Çünkü fragmanda Mickey'lerin korkunç sayabileceğimiz ölümlerini görüyoruz ama bu bize herhangi bir rahatsızlık vermiyor. Filmde tercih edilen anlatım, tutturulan ton komediye alan açıyor. Robert Pattinson, senaryoyu çok komik bulduğunu söylemiş. Filmin geneline sinmiş mizahi bir yaklaşım var belli ki. Oldukça eğlenceli bir bilimkurgu izleyeceğimizi düşünüyorum. Kamera arkasında Bong Joon-ho'nun olması güven veriyor. Snowpiercer'da el attığı temalara yaklaşımı, alt türe kattıklarının es geçilmemesi gerekiyor. Snowpiercer önemli bir referans kesinlikle.