Türk Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2024

Hapishane İçinde Hapishane: Yol

Bir film düşünün, yönetmeninden çok senaristiyle anılsın. Bir film düşünün, senaristin zihninde hayat bulan hikâyesi, kendisi hapiste olduğu için tamamen onun istekleri ve direktifleri doğrultusunda çekilsin. Bir film düşünün, ülkesindeki karanlığı tüm çıplaklığıyla yansıttığı için 17 yıl yasaklı kalsın. Evet, Yılmaz Güney’in senaryosunu hapishanede yazdığı, Şerif Gören’in yönettiği Yol’dan bahsediyoruz. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülüne uzanan Yol’dan…

Bugüne dek yapılmış birçok En İyi 10 Türk Filmi soruşturmasında, listelerin üst sıralarında yer almayı başaran Yol, sinemamızın övünç kaynaklarından biri. Peki, filmin bu başarısında rol oynayan etmenler nelerdi? Yaşayan karakterleri, karakterlerin içimize dokunan çarpıcı hikâyeleri, ülke gerçeklerini sunmadaki cesareti, politik duruşu, kurgusu ve yönetmenlik sanatının parmakla gösterilecek örneklerinden biri olması gibi özelliklerini bir çırpıda sayabiliriz. Ama öncelikle filmin ne anlattığına ve nasıl anlattığına bir bakalım.

Hapishane İçinde Hapishane

İmralı yarı açık cezaevinde yatan bir grup mahkûmun hikâyesidir Yol’da anlatılan. Ülkede sıkıyönetim uygulanmakta ve cezaevindeki kötü koşullar daha da çekilmez bir hal almıştır. Mahkûmlar, umutla bayram izinlerinin çıkmasını beklerken karakterlerimizi tanıyor, hikâyelerine ortak oluyoruz. Karakterlerimizi tanırken, otoritenin sadece bir ses aracılığıyla aksettirildiğini görüyoruz. İçerdeyken soyutlaştırılan otorite, dışarı çıktığımızda askerler üzerinden somutlaştırılıyor. Yılmaz Güney’in iktidar karşıtlığını da net bir biçimde somutlaştırdığı Yol, kendi deyişiyle memleketiyle hesaplaşmasını yaptığı filmidir.

Bayram havası estiren izin haberiyle birlikte beş mahkûm yollara düşüyor, hapisten çıkan mahkûmların, başka bir hapishanedeki yolculukları da böylece başlıyor. Gören, ana karakterimizin hikâyelerini birbirine paralel olarak anlatıyor. Bir haftalık iznin karakterleriz için anlamının ne kadar büyük olduğunu gözlerinden anlıyoruz. Ancak çok geçmeden onları bekleyen kötü sürprizlere şahit oluyoruz. Dışarıda çok geçmeden hem kendi acı gerçeklikleriyle hem de ülkenin gerçekleriyle yüzleşiyorlar. Dışarısının en az içerisi kadar rahatsız edici olduğunun altını çiziyor yönetmen Gören. Zaten Yılmaz Güney’in anlatmak istediği hikâyenin özü de bu. Dışarısının, içeriden hiçbir farklının kalmadığını, özgürlüklerin topyekûn askıya alınarak, ülkenin koca bir hapishaneye dönüştüğünü iç burkan insan manzaraları eşliğinde anlatmak… Yol’u izlerken politik bir film olduğunu unutmamalıyız. Güney’in politik duruşunun filmin politik duruşuna dönüştüğünü ve fakat politik duruşun sanatın önüne geçmediğini de belirtmemiz gerekiyor. 

Karakterlimiz, izinlerine başladıklarında, sokağa çıkma yasağı ve ardı arkası kesilmeyen kontrollerle nefes alamıyorlar. Darbenin toplum üzerinde yarattığı travmayı, her karakterin öyküsünde görebiliriz. Ana hikâye karakterlerimizinkidir, darbe arka fona yerleştirilmiştir fakat fon olarak kaldığını söyleyemeyiz. Çünkü Yol, beş mahkûmun kişisel hikâyelerini, dramlarını ele alır ancak bu karakterler üzerinden toplumsal bunalımımızı anlatmaya soyunur. Film, ülkenin içinde olduğu bunalımı, mahkûmların dramatik hikâyeleriyle pekiştiriyor ve bir bütünlük kazanıyor. Şimdi beş mahkûmun kişisel hikâyelerini sırasıyla inceleyelim.

Toplumsal Esaretimizin Hikâyesi

Karakterlerimizden hikâyesi en kısa tutulan Yusuf, eşine kavuşmak için yollara düşüyor. Yolculuk ettiği otobüs kimlik kontrolü için çevriliyor ve tam da bu sırada izin belgesini kaybettiğini fark ediyor Yusuf. Eşine kavuşma, özlem giderme hayalleri suya düşüyor. Kimliğini doğrulanmasını beklerken bir haftalık iznini gözetim altında geçirecek ve bahtsızlığına içerleyecektir. Hapishane içerisinde hapishane vurgusunun bir başka örneğini Yusuf’un yaşadıklarında bulabiliriz. Filmde Yusuf’un kuşunun bir metafor olarak kullanıldığını görüyoruz. Başta Yusuf olmak üzere tüm mahkûmların ve hatta toplumun esaretini kafesteki kuşa vermek istemiştir Güney. Filmde hangi taşın altına baksak aynı temalara ulaşıyoruz.

Sevdiği kızı istemeyen giden Mevlat, beş mahkûm arasında geleceğe umutla bakabilen tek karakterimiz dersek yanılmış olmayız. Sevdiği kızı istemeye giden Mevlat, amacına ulaşır. Cezasını çektikten sonra bir yuva kurabilecektir. Mevlat’ın derdi, sözlüsüyle yalnız kalamamaktır. Kızın ailesi buna izin vermez. Kızın çarşaflı akrabaların -hafiyelerin- gözetimi altındadırlar. Bu gözetim altında tutulma durumunu da ülkedeki sıkıyönetim haliyle bağdaştırabiliriz. Mevlat’ın gözetim altında tutulmaktan bu denli rahatsız olmasının sebebi, kısa özgürlüğü süresince hapis hayatından uzaklaşabilme arzusudur. Ancak dışarıda bunu başaramaz ve bunalır. Bir diğer karakterimiz Ömer, Urfa’nın Suriye sınırında yaşadığı ücra köye yaptığı uzun yolculuğu tamamladığında kısa süreli bir mutluluk yaşar. Mutluluğunu bölen silah sesleridir. Çatışmaların hiç eksik olmadığı bölge, Ömer için başka bir hapishanedir. Sınırı aşıp gidemez, hapishaneye de dönmek istemez. Ömer’in çaresizliği ülke insanın çaresizliğidir.

Mehmet Salih ile Seyyit Ali’nin yaşadıklarını birer trajedidir ve bu yönleriyle diğer karakterlerimizden ayrılıyorlar. Yol’un dramatik yapısında yük, bu iki karakterin sırtına verilmiş diyebiliriz. Mehmet Salih (Halil Ergün’ün karakteri), eşinin ailesi tarafından nefretle karşılanır, hakarete uğrar ve eşini görmesine izin verilmez. Trende eşiyle ilişkiye girmek istediği için yolcuların onları linç etmeye kalkması ve sonrasında yaşananlar, gerçek bir trajedidir. İktidarın toplumu anlamamasını, sorunlarına cevap bulamaması ve daha yaşanabilir bir Türkiye yaratamamasını eleştirirken, insanın insanı anlamamasına da bir parantez açıyor Güney. Üzerinde en çok durulan karakter ise kuşkusuz ki, Tarın Akan’ın canlandırdığı Seyyit Ali’dir. Hapisteyken eşi Zine kötü yola düşen Seyyit Ali, töre gereği namusunu temizlemelidir. Nefret ve acıma duygusuyla yanıp tutuşan, içinde fırtınalar kopan Seyyit Ali’nin Zine’yle karşılaşması insanın boğazında bir yumru oluşturacak kadar etkilidir. Seyyit Ali’nin içsel savaşı, içine düştüğü ikilemler bir hayli şaşırtıcıdır. Karısını öldürmeli midir öldürmemeli midir, törelere uymalı mıdır uymamalı mıdır, karısını affetmeli midir, affetmemeli midir? Tüm bu ikilemlerle dondurucu soğukta yapılan çetin yolculukta kafamızdaki soruların cevaplarını alıyoruz.

Seyyit Ali’nin öyküsüyle çember tamamlanıyor, parçalardan bütüne ulaşıyoruz. Beş mahkum üzerinden bir Türkiye mozaiği resmediyor Yılmaz Güney. Yola 11 karakterle çıktığını, sonra bunu 6 karaktere kadar indirdiklerini biliyoruz. Altıncı karakter kurguda çıkarılıyor. Yol’a son şeklini filmi tekrar kurgulayan Güney veriyor. Film, beş karakterli son kurgusuyla amacına ulaşıyor. Mehmet Salih’in korkusu, Seyyit Ali’nin ikilemleri, Mevlat’ın yaşadıklarından tat alamaması, Yusuf’un umutsuzluğu ve Ömer’in sıkışmışlığı Sıkıyönetim altındaki halkın duygularının birer dışavurumudur. Darbeyle birlikte Türkiye’de yaşamın bir eziyete dönüşmesi, Yol’da mahkûmların bayram izinlerinin eziyete dönüşmesi biçiminde tezahür ediyor. Yol’un bazen düz bazense metaforlara başvuran bir anlatısını olduğunu görüyoruz. Bu şüphesiz ki ilginç bir tercih ve bu tercihte filmin çekimlerinin yasakların, tutuklanmaların ve işkencelerin sürüp gittiği bir ortamda gerçekleştirilmiş olmasının etkisi düşünülebilir.

Sinemamızda 60’lı yıllarda görmeye başladığımız toplumsal gerçekçi filmlerin 80’li yıllardaki nadide örneklerinden biri olan filmin başarısının sırrı, Yılmaz Güney ve Şerif Gören’in cesareti, anlatıdaki ustalıkları ve eriştikleri olgunlukta yatıyor.

19 Ekim 2014

Türkiye sineması mı, Türk sineması mı?


Türk sineması mı, Türkiye sineması mı tartışmaları 51. Altın Portakal Film Festivali ödül töreninde hortlayınca, ben de neden Türk sinemasını kullandığımı ve kullanmaya da devam edeceğimi belirtmek istedim. 

Efendim, ülke sinemaları iki şekilde ifade edilir. Bunlardan biri ülke adını başa koyarak, diğeri ise o ülkede yaşayan ulusun adıyla. Biz, Türk sineması diyoruz. İspanyol sineması, Fransız sineması, Amerikan sineması gibi pek çok örnek var. Bununla birlikte Danimarka sineması, Arjantin sineması, İran sineması gibi sineması ülke adıyla ifade edilen ülkeler de hiç az değil. Önemli nokta o ayrımın neden ve nasıl yapıldığı. Kendi dilimiz açısından değerlendirdiğimde Türkiye sineması şeklinde söylediğimizde kulağa bir garip geliyor. Bu garipliğin sebebi ise tamamen fonetik. Benim ve birçok insanın Türk sinemasını tercih etmesinin asıl sebebi de bu. Aradığınız cevapları derinlere inseniz de bulamazsınız bazen, çünkü cevap çok daha basittir. Türkiye sineması ifadesinin çıkış noktasının farklı etnik kökene sahip vatandaşlarımızın Türk sineması dendiğinde ırkçılık veya ayrımcılık yapıldığını düşünmeleri. Ama gerçekten öyle mi, işte üzerinde durulması gereken de bu.

Geçmişe doğru gidersek, Yılmaz Güney filmlerini dahi Türk sineması kapsamına alırken, bugün neden Türk sineması dendiğinde ırkçılıkla ya da ayrımcılıkla suçlanalım ki? Evet, Yılmaz Güney Kürt olabilir ama çektiği filmler Kürt filmi mi? Burada öncelikli kıstasımız filmim dili olmalı. Eğer film Türkçe çekilmişse Türk filmidir. Amerika, Fransa gibi ülkelerin farlı etnik kimliğe sahip vatandaşları yok mu sanıyorsunuz, elbette var ama nedense tartışma konusu olmuyor. Özetle biz Türk sineması derken yönetmenin etnik kimliğine değil, filmin diline bakıyoruz.

En önemli nokta ise bir Yılmaz Güney filmini Türkiye sineması değil de Türk sineması ifadesini tercih ederek kullanan kişi bunu kötü niyetli olarak söylüyorsa, evet Türkiye sinemasını savunanlar haklı olabilir. Ancak, hiçbir şekilde bu tip art niyet taşımadan, kuruluşundan bugüne söylenegelen Türk sinemasını kullanan bizler de haklı değil miyiz? Aslında mesele kimin haklı, kimin haksız olduğu değil. Mesele mevcut duruma kimin ne şekilde yaklaştığı. Türkiye sineması daha kapsayıcı olsa da -ya da öyle görünse de- Türk sinemasını kullanmaktan asla vazgeçmeyeceğim çünkü biçime önem veriyorum. Yazıda bahsettiğim "fonetik" sorunu Türkiye sineması ifadesini kullanmamam için yeterince önemli bir sebep.

Son söz: 90'lı yıllarda ortaya atılan ve yerleştirilmeye çalışılan Türkiye sineması ifadesini kullananlara saygı duymakla birlikte, aynı saygıyı beklediğimizi belirtmek istiyorum.

10 Aralık 2013

2013'ün En İyilerinden: "Jin"


7. uzun metraj filmi Jin’de; A Ay, Beş Vakit ve Hayat Var’da olduğu gibi odağına yine bir genç kızı yerleştirerek, bize ve hayata dair umutla umutsuzluk arasında gidip gelen bir hikaye anlatmaya koyulan Reha Erdem, filmi doğadan nefis enstantenelerle açıyor, kamerasını ağır ağır gezdiriyor ve ormanda kamufle olmuş ana karakterimiz Jin’le tanıştırıyor bizi. İlk 25 dakikanın diyalogsuz geçmesini yadırgamadığımız gibi yer yer bir belgeselci edasıyla yaklaşılan doğaya, mizansenlere ve Jin’in umuda kaçış öyküsüne sarılıp filmin içine çekiliyoruz.

Filmde 17 yaşında bir genç kızın Pkk militanları arasındaki varlığını sorguluyoruz. Jin'in babasının o militanlardan biri olduğunu ve öldürüldüğünü biliyoruz. Belki intikam duygusuyla, belki sığınacak bir liman aradığı için dağa çıktı. Jin’in yaralı bir askerle baş başa kaldığı anlarda intikam duygusuna dair hafif bir hissiyat oluşsa da daha öteye gitmiyor. Erdem’in serpiştirdiği ipuçlarının izini sürmekten başka yapacak bir şey yok. Az diyalog kullanımı ve aralara giren Kürtçe konuşmalar elimizi bağlıyor. Daha önemlisi Jin’in kaçış yolculuğu aslında. Her ne kadar, şartlar onu dağa çıkmaya zorlasa da yaşıtları gibi okuma ve normal bir yaşam özlemi içinde olduğunu görüyoruz. Örgütten kaçışının sebebi açıklanmasa da (Kürtçe konuşmaların azizliği de olabilir) aidiyet duygusunun olgunlaşmamış olması veyahut düşlediği hayatın bu olmamasıyla ilintili olduğunu varsayabiliriz. Kaçış yolculuğunda kıyafet değişimi hayallerine doğru atılmış önemli bir adım ama dağdan ovaya indiğinde daha savunmasız bir Jin var karşımızda. Dağda; örgütten, askerden, bombalardan kaçabilen, vahşi doğada zor yaşam koşullarına bir şekilde adapte olabilen Jin, ovaya indiğinde kamuflajsız, bir nevi ‘çıplak’ kalıyor.


Jin'in hayvanlarla ilişkisi, bir atın onu korumaya çalışması, vahşi hayvanlarla arasındaki mesafeyi koruması, unutulmaz final vb. detaylar masalsı bir doku oluşturmada önemli bir işleve sahip. Erdem'in özellikle hayvan etkileşimi veya hayvanlara biçtiği rolle Kosmos'un simgeselliğine yakın duran bir eser yarattığını belirtmek lazım. 

Filmde Erdem’in altını çizdiği en dikkat çekici husus büyük şehir,  taşra ya da daha ıssız bir coğrafya fark etmeksizin hiçbir şeyin değişmediği, insanın her yerde kendisinden farklı olanı dışladığı ve bunun böyle sürüp gittiği. Ancak, bana kalırsa filmin can damarı çıkışsızlık teması. Jin'in çaresizliği ve onun sadece aynı durumlarla yüzleşen yüzlercesinin bir simgesinden ibaret olması seyirci olarak bizleri de o çıkışsızlığa ortak ediyor.

Reha Erdem’i Türk sinemasının yeni kuşak yönetmenleri içerisinde en tepeye yerleştirmemin ve onu diğerlerinden ayırmamın nedeni sinema gramerinin benzersizliğinden ziyade daha çok fantastik dokunuşu, mistik oluşları ‘bizden’ hikâyeler içerisine adapte edebilmesi, yadırgatıcı bir duruma dönüştürmemesi diyebilirim. Filmin finalinde ayyuka çıkan durum, Jin’in hayatın dışına itilmişliğiyle birlikte düşündüğümüzde benzersiz bir etki yakalıyor.

Son söz: Reha erdem, yer yer Kosmos'un seviyesine çıkabilen bir başyapıta imza atmış. 9.5\10

28 Mart 2012

2000'li yılların en iyi 15 Türk filmi


Sinemamızın 90'lı yıllarda yaptığı atılımın olumlu ve olumsuz yönleriyle devam ettiği bir süreci yaşıyoruz. Türk sinemasının 100. yılını yaşadığımız 2014'ü geride bırakırken, son 15 yıllık dilimin en iyi filmlerini listeleme ihtiyacı hissettim. Yılda 70 film üretebildiğimiz, uluslararası festivallerden büyük ödüllerle dönebildiğimiz ve gişede 6-7 milyon gibi sansasyonel seyirci rakamlarını görebildiğimiz bir dönem bu. Gişe yapan komedi filmlerinin seriye dönüşmesi, çöp film üretimini artırdı ve sinemamıza zarar veren en ciddi sorun oldu. Sektörleşememe, televizyon kökenli işler, sansasyon yaratıp gişe elde etmeye çalışan yapımlar, yeterli devlet desteğinin sağlanamaması ve destek için çeşitli kriterlerin getirilmesi ve sansürcü zihniyeti aşamamamız gibi etkenler, "Yeni Türk Sineması'nın"önünü tıkıyor.

Öte yandan, tür sinemasındaki beceriksizliğimizi de kırmaya çalışıyoruz. Korku filmi üretimimizin ilerisi için umut verdiğini söylememiz gerekiyor. Evet, islami korkunun dışına çıkmamız, batıyı örnek almamız şart ancak deneye-yanıla daha iyilerini yapacağımızı düşünüyorum. Biraz daha zamana ihtiyacımız var. Teknoloji ihtiyacının arttığı bilimkurgu ve animasyon denemelerimiz ise katedeceğimiz çok yol olduğunu gösteriyor. Bizim öncelikle tarihimize bakmamız, oradan yürümemiz gerekiyor. Osmanlı ve Cumhuriyet Tarihi'nden son yıllarda yaptığımız uyarlamalar çeşitlilik kazandığında, aynı olayı farklı bakış açılarından anlatmaya başladığımızda daha iyi bir noktaya ulaşacağız. Fetih 1453, en azından prodüksiyon kalitesiyle iyi bir örnek olarak önümüzde duruyor.

Reha Erdem, Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Çağan Irmak, Semih Kaplanoğlu, Fatih Akın, Derviş Zaim, Yılmaz Erdoğan, Ferzan Özpetek ve daha pek çok ismin sinemamızı ayakta tuttuğunu ve ileriye taşıdığını söyleyebiliriz.  

1- Kosmos, Reha Erdem (2010)
2-  Kış Uykusu, Nuri Bilge Ceylan (2014)
3- İtiraf, Zeki Demirkubuz (2001)
4- Jin, Reha Erdem (2013)
5- Bir Zamanlar Anadolu'da, Nuri Bilge Ceylan (2011) 
6- Karşılaşma, Ömer Kavur (2003)
7- Sen Aydınlatırsın Geceyi, Onur Ünlü (2013)
8- Yazgı, Zeki Demirkubuz (2001)
9-  Duvara Karşı, Fatih Akın (2004)
10- Nar, Ümit Ünal (2011)
11- Takva, Özer Kızıltan (2006)
12- Babam ve Oğlum, Çağan Irmak (2005)
13- Kusursuzlar, Ramin Matin (2014)
14- Gözetleme Kulesi, Pelin Esmer (2012)
15- Kaybedenler Kulübü, Tolga Örnek (2011)

11 Aralık 2011

Garip ülkemin garip gişe macerası

Aşağı yukarı her konuda olduğu gibi gişe rakamları konusunda da ilginç bir noktada duran güzide bir ülkemiz var. Son yıllarda Türk Sinemasının gerçekleştirdiği atılımla birlikte Türk filmleri seyirci rakamları ile Amerikan filmlerinin hakimiyetine son verdi. Dünya'da bir kaç ülke dışında Hollywood filmlerinin önüne geçebilen ülke yok denecek kadar az. Bu durum bizi olduğu kadar Amerikalı yapımcıları da bir hayli şaşırtmış. Bu gişe getirisini topu topu 5-6 isime borçluyuz. Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Şahan Gökbakar, Ata Demirer, Yavuz Turgul, Çağan Irmak ve Mahsun Kırmızıgül. Bunun yanına Kurtlar Vadisi, Asmalı konak gibi dizilerin sinema uyarlamalarını da ekleyebiliriz. Türk Sineması gişede son yıllarda büyük sürprizlere gebeydi. Sessiz sedasız ve reklamsız vizyona giren Babam ve Oğlum'un tahmin edilemez seyirci rakamı (3.837.885) gerçek reklamın  kulaktan kulağa yayılanı olduğunu ve ağlatma potansiyeli yüksek filmlerin de gişe başarısını getirebildiğini gösterdi. Çağan Irmak'ın bir diğer filmi Ulak büyük reklam kampanyaları ile vizyona girdi. Yüksek bütçeli film 600 bin civarı bir seyirciyi ancak çekebildi sinema salonlarına. Neden Peki? Sanırım genel seyirci kitlesinin alışık olmadığı bir anlatısının olmasından kaynaklandı bu durum. Dedemin İnsanları en iyi Çağan Irmak açılışını yapsa da hayal kırıklığı yarattı bende. Babam ve Oğlum'un izinden gidiyor gibi görünse de 1.5 milyonun üzerine çıkması zor görünüyor.

Hollywood filmlerinin gişelerinde de ciddi gariplikler var. Örneğin Yüzüklerin Efendisi serisinin ilk filmi Yüzük Kardeşliği 1.755.812 rakamına ulaşırken ikinci film İki Kule 1.456.646 bin ve serinin en iyisi olan son film Kralın Dönüşü'nün 1.248.367 gibi bir rakamda kalması işin en garip kısmı. Amerika ve Avrupa'da serinin gişesi her filmde artarken (Doğal olanı da bu) bizde büyük bir düşüş gözlenmekte. Bahsettiğimiz durumun farklı bir boyutu daha var. Karayip Korsanları, Alacakaranlık ve Testere gibi serilerin ilk filmleri vizyona girdiklerinde henüz bir efsaneye dönüşmediklerinden 250-350 bin arasında bir seyirci yakalayabildiler (Testere'ninki çok daha düşük) ancak. Daha sonra Alacakaranlık ve Karayip Korsanları devam filmleriyle 1 milyonun üzerine çıkmayı başardı. Testere serisi ise devam filmleriyle 500 binleri gördü. Bu ne demek? Seyirci (Özellikle devam filmlerinde) filmin iyi olup olmadığına pek bakmıyor. (İstisnalar mevcuttur) Belki de koşulsuzca bağlandığı karakterleri yeni maceralarıyla tekrar görebilmek için. (Karayip Korsanları için geçerli bir sebep)

Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde
Tüm Dünya'yı kasıp kavuran çizgi roman uyarlamaları aynı başarıyı ülkemizde gösteremiyor. Örümcek Adam ortalama 700-800 bin rakamıyla en başarılı çizgi roman uyarlaması oldu. Batman ve Süpermen filmleri 250-300 binini üzerine çıkmakta zorlanıyor popülaritelerine rağmen. (The Dark Knigth istisnadır) Epik filmler ise rahatlıkla 500 bin barajını geçebiliyor. Topraklarımızda geçen hikayesiyle Truva, 1.700.000 bine yakın seyircisiyle şaşırtıcı bir örnek oldu. Oscar yarışındaki filmler ise genellikle 150-200 binlerde takılıp kalıyorlar. (Oyuncu kadrosu yıldız isimlerden oluşsa dahi) Hemen hemen herkesin sevdiği korku\gerilim filmleri de beklenenin çok altında kalıyor. Altıncı His gibi sansasyonel işler 1 milyonun üzerine çıkabilirken ortalamanın üzerinde bir korku filmi 400 bin civarında geziniyor genellikle. Korku filmlerinin vasatlaştığı ve yeniden çevrimlerle dolduğu günümüzde 250-300 binleri normal karşılamak gerekiyor.

Bir Zamanlar Anadolu'da
Türk filmlerine dönecek olursak Fatih Akın, Nuri Bilge Ceylan gibi dünyaca tanınan yönetmenlerimizin filmleri de 200-250 binin üzerine çıkamıyorlar. Aldıkları ödüllere rağmen. Semih Kaplanoğlu, Reha Erdem ve Zeki Demirkubuz'un yaptıkları minimalist filmler 100 bini görürse başarılı sayılabiliyor. Bunun yanında birer diziden farksız Çılgın Dershane gibi sözde gençlik filmlerimizin şaşırtıcı gişe rakamlarına ulaşması endişe verici. Sonuç olarak seyirci rakamlarımız Avrupa ülkeleriyle kıyaslanamayacak kadar geride hep övündüğümüz genç nüfusumuza rağmen. Eğitim seviyemizi ve ekonomik durumumuzu yukarıya çekemedikçe değişim beklemek hayalcilik olur.