11 Ekim 2014

Bir Zamanlar Sinema öneriyor #7 - Cashback


18 dakikalık kısa filmi Cashback ile Akademi ödüllerinde En İyi Kısa Film kategorisinde adaylık elden eden Sean Ellis, bu başarının ardından parlak fikirlerle dolu kısa filmini aynı adla uzun metraja dönüştürdü. Filmde sevgilisinden ayrılmanın verdiği acıyla uykusuz geceler geçiren ve sonunda da uykuya karşı bağışıklık kazanan Ben Willis'in zamanı dondurma yetisi kazanması veya bu yetisini keşfetmesiyle değişen hayatı ele alınıyor. Evet Cashback, İngiliz mizahından nasibini alan bir romantik bilimkurgu denemesi. Görünen o ki, Sean Ellis de romantik bilimkurgu akımının cazibesine kapılmış. Filme dönersek, ana karaktermiz Ben'in zamanı dondurma yetisini pek de ulvi bir amaç için kullandığını görmüyoruz. Tabi öte yandan kirli işlere de bulaşmadığını belirtelim. Güzelliğe ve kadın vücuduna olan bitmek bilmez tutkusunu, yetenekli olduğu resim sanatıyla dışa vuran Ben, yaşıtlarından ayrılan farklı romantik bir genç. Hayattaki amacını arıyor, sorguluyor, başına açtığı sorunlarla boğuşuyor ama gençliğin de verdiği tecrübesizlikle çoğunlukla yanlış yerlere bakıyor. Yönetmen Ellis, romantik\bilimkurgu tanımının hakkını verircesine dingin bir anlatım yeğliyor, dramatik açıdan temiz bir iş ortaya koyuyor, dozunda mizahıyla da seyirciyi tavlamasını iyi biliyor. İşin bilimkurgu ayağına bakarsak, zaman kavramıyla ilgili söyledikleri dışında çok da önemsenebilecek bir fikir veya teori üretemediğini görürüz. Cashback'in geniş kitlelere ulaşamadığını düşünürsek, estetiğiyle aklımızda yer etmeyi başaran bu eğlenceli filmin iyi bir kefiş olacağını söyleyebiliriz.

8 Ekim 2014

Tanrıyı Oynamak: Transcendence


Christopher Nolan’ın görüntü yönetmenliğini yaparak pişen Wally Pfister’ın, gerek son dönem bilimkurgu sinemasının revaçta olan sosyal ağa veya başka bir dünyaya bağlanma durumunu ve yapay zeka temasını konu ediniyor oluşuyla gerekse de fragmanlarıyla ilgi odağı haline gelen ilk yönetmenlik çalışması Transcendence; beklentilerin uzağında seyretmesine karşın ele aldığı temalara yaklaşımıyla kendi türü içinde takdir edilesi yönleri de olan ama çoğunlukla hayal kırıklığı gözüyle bakılacak bir bilimkurgu filmi.

Yapay Zeka alanında çalışmalarıyla yeni bir çağın kapısını aralayan Will Castler, teknolojinin ulaştığı noktadan rahatsız olan terörist bir grup tarafından saldırıya uğradığında, mutlak olan ölümle yüzleşmesine bir ayı kaldığını öğreniyor. Hikayemiz de burada başlıyor aslında. Castler’ın özbilincinin Pinn adlı yapay zekaya sahip bir bilgisayara bağlanmasıyla bilinç düzeyinde varolan ve sürekli evrilen bir form kazanıyor karakterimiz.

Yapay Zeka ve ‘Bağlanma’ fikrini sentezlemek

Transcendence; Ghost in the Shell, The Matrix ve Existenz ile bilimkurguya yeni alanlar açan, Inception ve Avatar (başka bir bedene veya bilinçaltına)’a kadar sürekli evrim geçirerek varolan kablolarla sanal bir aleme bağlanma fikrini alıp, bunu yine sinemadaki kökeni 60’lı yıllara kadar uzanan ve makine-insan savaşından yeni ufuklara yelken açan yapay zeka düşüncesiyle sentezliyor. Bilimkurgunun alt tür melezleşmeleriyle ilerlediği bir dönemde tam da beklenen film Transdendence. İnsan-makine bütünleşmesinin RoboCop’tan Elysium gibi örneklere uzanan birlikteliğini önce bilinç düzeyine transfer edip, oradan yine insan bedenine döndürmek gibi ilginç fikirleri de var filmimizin.

Bu yıl izlediğimiz Spike Jonze bilimkurgusu “Her”de olduğu gibi her zaman her yerde bulunabilen yapay zekanın, insanoğlu için gezegeni daha yaşanabilir kılma ve insan yararı gözetilerek yaratılması fikrinin, Transcendence’da tekrarlandığını görüyoruz ancak yapay zekanın insan bilinciyle bütünleşmesi insani olanı yok edecek, sanaldan gerçeğe akın edecek bir savaşı doğuruyor burada. “Her”ün teknoloji çağında yarattığı yeni ilişki formu da biçimsel olarak tekrarlanırken, evrim geçirme ve daha büyük bir plana dahil olma sebebiyle yine aynı sonuca bağlanıyor.

Tanrıyı oynamanın dayanılmaz çekiciliği

Konferansta “Tanrıyı mı oynamak istiyorsun, kendine ait bir Tanrı mı yaratmak istiyorsun?” diye sorulduğunda, Castler’ın cevabı “başından beri insanın yaptığı bu değil mi?” oluyor. Böylece insanlık cephesinden baktığımızda yaratma eylemine daha büyük bir anlam yükleniyor. Castler’ın yanıldığı nokta özbilinci ve özgür iradesi olan bir varlık yaratmakla, insanoğlunun ezelden beri tüm edimlerini –burada yaratmak yerine üretmeyi kullanalım- bir tutması. Castler ve aynı hedef doğrultusunda çalışan bilimadamlarının amacı varoluşsal bir sorgulamaya dayanıyor esasında. Ruhumuzun olup olmadığı, bilincimizin kaynağı gibi sorular yani temel olarak hayatın sırrına vakıf olabilme isteği diyebiliriz. Kendi özbilinci olan bir varlık yaratmak tam da insanoğlunun kendisini Tanrı yerine koyması anlamına geliyor. Dr. Frankenstein’ın yaptığından pek farklı değil buradaki durum.

Modern dünyanın tamamen teknolojiye bağımlı oluşu ve bu bağın her geçen gün kuvvetlenmesi yeni kıyamet senaryolarının üretilmesini olanaklı kılarken, gerçekleşme olasılığını da gözardı etmememiz gerektiğini hatırlatıyor. Filmde, Castler’ın bilinç düzeyinde yapay zeka ile bütünleşerek tanrı rolü oynamaya başladığını görüyoruz. Yalnız modern dünyada varolabilecek, ona hükmedebilecek bir Tanrı… Sözde insanoğlunu daha üstün bir varlığa dönüştüren ama insana dair ne varsa alıp götüren bir evrimden söz ediyoruz.

Çaylak yönetmen – çaylak senarist ikilisiyle nereye kadar?

Projenin arkasında Nolan gibi bir isim olsa da Wally Pfister, ilk filmini çeken bir çaylak. Buna ilk senaryosunu yazan Jack Paglen’in hikaye yaratma becerisini iyi senaryoya dönüştürememesi de eklenince kaçınılmaz bir şekilde olamamış bir film izliyoruz. Alt tür bazında ve el attığı temaları kullanma anlamında yaratıcı fikirleri, ilginç kombinasyonları olan Transcendence neden bir hayal kırıklığına dönüştü sorusunun cevabı bu iki isimde gizli. Film, düşünsel olarak iyi noktalara değinse de en büyük sorunu ritmini bir türlü bulamıyor oluşu. Senarist ve yönetmen tecrübesizliği kurgu masasında kurtarılamayacak bir film çıkarmış. Transcendence; yeni fikirlerle sürekli yön değiştiren bir bilimkurgu ama tüm bu değişkenleri lehine çeviremeyerek iddiasının altında ezilmekten kurtulamıyor.

Son söz: Heyecan verici fikirlerle yola çıkan Transcendence, belli ölçüde ilgiye değer bir deneme. 5.8\10