Johnny Depp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Johnny Depp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2014

Tanrıyı Oynamak: Transcendence


Christopher Nolan’ın görüntü yönetmenliğini yaparak pişen Wally Pfister’ın, gerek son dönem bilimkurgu sinemasının revaçta olan sosyal ağa veya başka bir dünyaya bağlanma durumunu ve yapay zeka temasını konu ediniyor oluşuyla gerekse de fragmanlarıyla ilgi odağı haline gelen ilk yönetmenlik çalışması Transcendence; beklentilerin uzağında seyretmesine karşın ele aldığı temalara yaklaşımıyla kendi türü içinde takdir edilesi yönleri de olan ama çoğunlukla hayal kırıklığı gözüyle bakılacak bir bilimkurgu filmi.

Yapay Zeka alanında çalışmalarıyla yeni bir çağın kapısını aralayan Will Castler, teknolojinin ulaştığı noktadan rahatsız olan terörist bir grup tarafından saldırıya uğradığında, mutlak olan ölümle yüzleşmesine bir ayı kaldığını öğreniyor. Hikayemiz de burada başlıyor aslında. Castler’ın özbilincinin Pinn adlı yapay zekaya sahip bir bilgisayara bağlanmasıyla bilinç düzeyinde varolan ve sürekli evrilen bir form kazanıyor karakterimiz.

Yapay Zeka ve ‘Bağlanma’ fikrini sentezlemek

Transcendence; Ghost in the Shell, The Matrix ve Existenz ile bilimkurguya yeni alanlar açan, Inception ve Avatar (başka bir bedene veya bilinçaltına)’a kadar sürekli evrim geçirerek varolan kablolarla sanal bir aleme bağlanma fikrini alıp, bunu yine sinemadaki kökeni 60’lı yıllara kadar uzanan ve makine-insan savaşından yeni ufuklara yelken açan yapay zeka düşüncesiyle sentezliyor. Bilimkurgunun alt tür melezleşmeleriyle ilerlediği bir dönemde tam da beklenen film Transdendence. İnsan-makine bütünleşmesinin RoboCop’tan Elysium gibi örneklere uzanan birlikteliğini önce bilinç düzeyine transfer edip, oradan yine insan bedenine döndürmek gibi ilginç fikirleri de var filmimizin.

Bu yıl izlediğimiz Spike Jonze bilimkurgusu “Her”de olduğu gibi her zaman her yerde bulunabilen yapay zekanın, insanoğlu için gezegeni daha yaşanabilir kılma ve insan yararı gözetilerek yaratılması fikrinin, Transcendence’da tekrarlandığını görüyoruz ancak yapay zekanın insan bilinciyle bütünleşmesi insani olanı yok edecek, sanaldan gerçeğe akın edecek bir savaşı doğuruyor burada. “Her”ün teknoloji çağında yarattığı yeni ilişki formu da biçimsel olarak tekrarlanırken, evrim geçirme ve daha büyük bir plana dahil olma sebebiyle yine aynı sonuca bağlanıyor.

Tanrıyı oynamanın dayanılmaz çekiciliği

Konferansta “Tanrıyı mı oynamak istiyorsun, kendine ait bir Tanrı mı yaratmak istiyorsun?” diye sorulduğunda, Castler’ın cevabı “başından beri insanın yaptığı bu değil mi?” oluyor. Böylece insanlık cephesinden baktığımızda yaratma eylemine daha büyük bir anlam yükleniyor. Castler’ın yanıldığı nokta özbilinci ve özgür iradesi olan bir varlık yaratmakla, insanoğlunun ezelden beri tüm edimlerini –burada yaratmak yerine üretmeyi kullanalım- bir tutması. Castler ve aynı hedef doğrultusunda çalışan bilimadamlarının amacı varoluşsal bir sorgulamaya dayanıyor esasında. Ruhumuzun olup olmadığı, bilincimizin kaynağı gibi sorular yani temel olarak hayatın sırrına vakıf olabilme isteği diyebiliriz. Kendi özbilinci olan bir varlık yaratmak tam da insanoğlunun kendisini Tanrı yerine koyması anlamına geliyor. Dr. Frankenstein’ın yaptığından pek farklı değil buradaki durum.

Modern dünyanın tamamen teknolojiye bağımlı oluşu ve bu bağın her geçen gün kuvvetlenmesi yeni kıyamet senaryolarının üretilmesini olanaklı kılarken, gerçekleşme olasılığını da gözardı etmememiz gerektiğini hatırlatıyor. Filmde, Castler’ın bilinç düzeyinde yapay zeka ile bütünleşerek tanrı rolü oynamaya başladığını görüyoruz. Yalnız modern dünyada varolabilecek, ona hükmedebilecek bir Tanrı… Sözde insanoğlunu daha üstün bir varlığa dönüştüren ama insana dair ne varsa alıp götüren bir evrimden söz ediyoruz.

Çaylak yönetmen – çaylak senarist ikilisiyle nereye kadar?

Projenin arkasında Nolan gibi bir isim olsa da Wally Pfister, ilk filmini çeken bir çaylak. Buna ilk senaryosunu yazan Jack Paglen’in hikaye yaratma becerisini iyi senaryoya dönüştürememesi de eklenince kaçınılmaz bir şekilde olamamış bir film izliyoruz. Alt tür bazında ve el attığı temaları kullanma anlamında yaratıcı fikirleri, ilginç kombinasyonları olan Transcendence neden bir hayal kırıklığına dönüştü sorusunun cevabı bu iki isimde gizli. Film, düşünsel olarak iyi noktalara değinse de en büyük sorunu ritmini bir türlü bulamıyor oluşu. Senarist ve yönetmen tecrübesizliği kurgu masasında kurtarılamayacak bir film çıkarmış. Transcendence; yeni fikirlerle sürekli yön değiştiren bir bilimkurgu ama tüm bu değişkenleri lehine çeviremeyerek iddiasının altında ezilmekten kurtulamıyor.

Son söz: Heyecan verici fikirlerle yola çıkan Transcendence, belli ölçüde ilgiye değer bir deneme. 5.8\10

1 Mayıs 2013

İlk İzlenim: "The Lone Ranger"

The Ring ve Pirates of the Caribbean serisiyle başarılı işler çıkaran yönetmen Gore Verbinski, Johnny Depp ile yeniden bir araya geldiği yeni filmi The Lone Ranger, 5 Temmuz'da Türkiye'de gösterime girecek. Aslında büyük prodüksiyonların adamı yapımcı Jerry Bruckheimer'la Verbinski ve Depp'in bir araya gelmesi yeni bir hit filmin doğuşu anlamına gelebilir. 

 The Lone Ranger  çizgi romanlarının bu ilk sinema uyarlaması değil. Maskeli Süvari olarak bildiğimiz çok da başarılı olmamış 1981 tarihli bir western filmi mevcut. Bu yeniden çevrimde hikayeye yeni bir bakış açısıyla yaklaşıldığı konuşuluyor. Ne kadar doğrudur bilemiyoruz ancak, bunun doğru olması temennimiz. Filmin hikayesi ise kısaca şöyle: Amerikan yerlisi (Kızılderili diyelim) Tonto ve kanun adamı John Reid'in tesadüfi bir şekilde bir araya gelmeleri ve Tonto'nun onu bir efsaneye dönüştürmesi, ana öyküyü oluşturmakta. Mizah ve aksiyonun hız kesmediği bir serüven filmi yaratma düşüncesiyle hareket edildiği çok açık. Birbirine zıt iki karakterin bir araya gelmesi zaten bolca malzeme çıkaracaktır. 

Artık western türünde söylenebilecek yeni bir söz, anlatılabilecek farklı hikayeler bulmakta ciddi sıkıntılar çekildiğini düşünürsek, yenilik getirme veya özgün olma iddiası taşamayan bir filmin bizi beklediğini söyleyebiliriz.  The Lone Ranger, bir yeniden yapım olmasına karşın Johnny Depp faktörüyle merakımızı artırıyor. Depp'in yine eksantrik bir karaktere büründüğü film, sırf onun varlığıyla seyirciyi sinema salonlarına çekecek gibi. Fragmana baktığımızda ise bir komedi westernin izini sürebiliyoruz. Bu yazın umut vaat eden filmlerinden biri var karşımızda. Ama tabi büyük beklentilere girilmemesi gerekir.


3 Ekim 2012

Dark Shadows

Son yıllarda filmleri çoğunlukla hayal kırıklığı yaratan Tim Burton, yine riskli bir proje seçmiş kendine. 60'lı yılların kült dizisi Dark Shadows (Karanlık Gölgeler) Johnny Depp, Michelle Pfeiffer, Eva Green ve Helena Bonham Carter'dan oluşan yıldız kadrosu ve görselliğiyle özellikle Burton hayranları için çok cazip bir film havasında. Hikayeyi fazla açık etmeden özetlemek gerekirse; Joshua ve Naomi Collins, küçük oğulları Barnabas'la bilikte yeni bir hayat kurmak üzere Amerika'ya gelirler ve bir balıkçılık imparatorluğu kurarlar. Aradan 20 yıl geçtiğinde Collinwood Malikanesi'nin efendisi olan Barnabas, zengin bir playboydur ve bir gün Josette adlı bir güzele aşık olup kendisine aşık cadı Angelique Bouchard'ın kalbini kırar ve lanetlenir.

Dark Shadows'un türü nedir diyerek meşhur Imdb sitesine baktığınızda Comedy\Fantasy yazdığını göreceksiniz. Bu doğru ancak eksik bir tanımlama. Tim Burton'ın yaptığı 1999 tarihli filmi Sleep Hollow'da olduğu gibi hafif bir korku başka bir şey değil. Dark Shadows, korku öğesi süzgeçten geçirilmiş ve komediyle yumuşatılmış ayrıksı bir Vampir filmi. 1770'li yıllardan 1970'lere sıçrayan bir hikayesi var filmin. Ana karakterimiz Barnabas'ın Vampir olduğunu düşündüğümüzde olağan bir sıçrama bu fakat Burton zamansal sıçramayı komedi yaratmak için kullanıyor. Geçmişten yabancısı olduğu geleceğe atlayan karakterleri ve yaşadıkları yabancılaşmaya pek çok kez tanık olduk. Elbette bu yabancılaşmayı bir Vampir'in gözünden ilk kez izliyoruz ve seçilen geleceğin 70'li yıllar olması da hikayeye daha tuhaf bir hüviyet kazandırıyor (Vietnam Savaşı, Hippiler vs.) Filmin bünyesinde yer alan Cadı-Vampir çatışmasına hayaletli ev ve Kurt adam alt türleri, gotik mimari içerisine yerleştirilmiş garip aile mizanseni gibi korku sinemasının alametifarikaları Burton usulü bir yapı içinde komediye hizmet ediyor.

Açılış sekansıyla hoş bir tat bırakan Dark Shadows, bu tatlılığı filmin geneline yaymayı başaramıyor. Karanlığın içinde rengarenk bir dünya resmeden Burton; Bettlejuice'da attırdığı kahkahaları, Edward Scissorhands'deki duygusallığı ve mütevazi fantastik yapıyı ve Big Fish'in büyüsünü aratıyor sevenlerine. Filme yönelik genel tatminsizliğin sebebi açık ve net: Dark Shadows, komedisi öne çıkarılmış bir  korku\komedi fakat komik değil, özgün mü o da değil. Tür sineması yapıyorsanız filmin ait olduğu türün\türlerin gereklerini yerine getirmeli eğer getirmezseniz -kurgu ve yönetmenlikte çığır da açamıyorsanız- kimseyi memnun edemezsiniz.

Son söz: Görselliği ve yıldızlarıyla yetinmemiz gereken vasat bir film Dark Shadows. Tim Burton'ın 2000'li yıllardaki en zayıf çalışması denilebilir. 5.7\10

11 Mart 2012

What's Eating Gilbert Grape


Kariyerine 1985 yapımı My Life as a Dog ile başlayan Lasse Hallström, çıkışını What's Eating Gilbert Grape (Gilbert'in Hayalleri) ile gerçekleştirmiş ve bir daha da bu filmin üzerine çıkamamıştı. To Leonardo DiCaprio, Johnny Depp ve Juliette Lewis'in döktürdüğü film 90'lı yılların popüler olamamış özel filmlerinden biri. Bu sebeple öneri listeme eklemek istedim.

Babasının ölümünün ardından ailesinin tüm sorumluluğunu omuzlarına alan Gilbert, yaşadığı üzüntüyü atlatamayıp obez olan ve kendini eve kapatmak durumunda kalan annesini doyurabilmek için çalıştığı markette mesai yapmak zorunda kalan, öte yandan 18 yaşına basmak üzere olan ve başını sürekli belaya sokan otistik erkek kardeşi Arnie ile de ilgilenmekte dolayısıyla da sıkıcı bir hayat sürmektedir. Günün birinde kasabaya gelen Becky adlı bir genç kıza aşık olan Gilbert'in hayatındaki tüm dengeler değişecektir.

Hayatını yaşamakla hayatını sürdürmek arasında sıkışıp kalmış bir karakter Gilbert. Omzuna yüklenen sorumluluklardan ve bu küçük kasabadan kaçıp kurtulmak istiyor. Aşk, hayatını renklendiriyor renklendirmesine ama tünelin ucunda ışık görünmüyor. Sıkça kullandığımız her işte bir hayır vardır sözü filmin finalini betimlemek için en uygun cümle belki de. Zira, Hallström umudun hep varolduğunun altını çiziyor. Lasse Hallström, sıradan insanların sıradan yaşamlarını yalın bir dille anlatarak içinizi ısıtacak, bazen güldürecek bazen hüzünlendirecek, duygusunu seyircisine geçirmekte hiç zorlanmayan bir film çıkarmış. Yönetmenimiz elindeki hikayeyi iyi etüt etmiş, hikayenin matematiğini iyi kurmuş. İlk bakışta basit gibi görünen incelikli senaryo ve her biri başarıyla çizilmiş ve oynanmış karakterleri -ki burda Hallström'ün oyuncu yönetimindeki mahareti gözden kaçırılmamalı- What's Eating Gilbert Grape'nin en büyük kozu. Gilbert ile Johnny Depp, Becky ile Juliette Lewis parlasa da asıl konuşulması gereken isim 18 yaşında  bir otistiğe hayat veren tıfıl Leonardo Di Caprio sanırım. Otistik Arnie performansıyla unutulmaz bir iş çıkaran Di Caprio'nın o yıl en iyi yardımcı erkek oyuncu kategorisinde Oscar'a aday gösterildiğini de not düşeyim.

Yalın bir anlatımıyla dikkat çeken bir aile draması olan What's Eating Gilbert Grape, 90'lı yılların minimal başyapıtlarından.