3 Ocak 2012

The Fountain


İlk filmi Pi (1998) ve ardından gelen Requiem for a dream (2000) ile büyük bir hayran kitlesi edinen genç usta Darren Aronofsky'nin uğruna 6 yıl sinemadan uzak kaldığı filmi The Fountain (Kaynak) beklendiği gibi kült bir filme dönüştü. 1000 yıllık bir zaman diliminde merkezlerine aşkı yerleştirdiği üç hikaye anlatmaya girişen Aronofsky, hikayeleri iç içe geçiriyor ve lineer bir akıştan ziyade karmaşık bir kurgu anlayışıyla hareket ediyor. Bu tercih filmi ne kadar unutulmaz kılsa da, genel kitle için zorlayıcı bir deneyime dönüşmesine sebep oldu.

16 yüzyıl İspanya'sında yaşayan Tomas, kraliçesinin hayatını kurtarmak amacıyla sonsuz yaşam sağladığına inanılan Hayat Ağacı'nı bulmak için yollara düşer. Günümüzde yaşayan Tommy ise eşi İzzi'yi yakalandığı amansız hastalıktan kurtarmak için çabalayan bir bilim adamıdır. 26. yüzyılda astronot olan Tom ise şeffaf bir küre içinde ölmekte olan bir yıldıza doğru bir tür uzay yolculuğu yapmaktadır.

Bilimkurgu sinemasında denenmemiş pek bir şey kalmadığını düşünen ve görsel olarak da daha ne kadar ileri gidilebilir sorusundan yola çıkan Aronofsky, minimalist ve mistik bir Bilimkurgu şaheseri yarattı. Görsel olarak da benzersiz bir işe imza attı. Filmin 26. yüzyılda, uzayda geçen bölümlerinde öyle renkler kullanılmış ki unutmak mümkün değil. Formalist (biçimci) bir sinemacı olan Aronofsky, The Fountain'de yine önceki filmlerinde gördüğümüz tekrarlanan sahneler ve çeşitli biçimsel numaralarla başımızı döndürmeye devam ediyor.

Hikayenin aslı

Filmde üç farklı zaman dilimi ve üç ana karakter var: Tomas, Tommy ve Tom. Bu üç karaktere de Hugh Jackman hayat veriyor. Üç karakterin de aşkları için yapmayacağı şey yok. 16. yüzyılda Tomas, kraliçesi için Hayat Ağacının ve dolayısıyla ölümsüzlüğün peşine düşüyor sonsuz bir sadakatle. Gözünü karartarak Güney Amerika'ya gidiyor. Tabi hikayenin bu kısmı kurgusal, İzzi'nin yazdığı bir hikaye sadece. Günümüzde yaşayan Tommy, ölümün bir hastalık olduğunu düşünmekte ve İzzi'yi kurtarabilmek için ihtiyacı olan tek bir şey var. O da zaman. 26. yüzyılda geçen hikayenin gerçek mi yoksa hayal ürünü mü olduğu filmdeki en büyük soru işareti kuşkusuz. Aronofsky, bu sorunun kafasında net bir cevabının olduğunu söylüyor ama bunu kimseyle paylaşmıyor. Herkesin kendi cevabını bulmasını istiyor. Açıkçası ben, 26. yüzyılda geçen kısmın gerçek olduğuna inanıyorum. Şöyle ki: Bilim adamı Tommy, araştırmaları sonunda ölümü yenmeyi başarıyor ama İzzi'yi kurtaramamış olmanın verdiği acının üstesinden gelemiyor bir türlü. Yıllar birbirini kovalıyor. Tommy de Xibalba'ya (ölmekte olan bir yıldız, Mayalara göre ahirettir ve fiziki olarak Orion Bulutsusu'nda yer aldığına inanılır) doğru bir yolculuğa çıkıyor. İzzi ile bir olmak için. Tommy, sonsuz bilgeliğe ulaşsa da görüyoruz ki İzzi'ye verdiği sözü tutamamış. The Fountain adlı öykünün sonunu yazamamış. Tommy'nin bu öyküyü bitirmeyi başardığı an ve devamında gelen Hayat Ağacı sahnesi filmin belki de en etkileyici anları.

The Fountain'in bilimkurgu sinemasındaki yeri


Kendi 2001: A Space Odyssey'ini yaratmak için kolları sıvayan Aronofsky, büyük ölçüde başarmış bunu. The Fountain; 2001, Solaris, Stalker gibi felsefik ve düşünsel yanı ağır basan Bilimkurgular içinde yer alıyor. Film, tür içerisinde nerede duracak ve daha da önemlisi bundan 20-30 yıl sonra hangi Bilimkurgu filmlerinin atası olacak bekleyip göreceğiz. The Fountain'i 2000'li yılların en iyi 10 Bilimkurgu filmi listemde en tepeye yerleştirdim tahmin edebileceğiniz gibi. Aronofsky'nin The Fountain'in senaryosunu yazarken aklında hep 2001: A Space Odyssey varmış belli ki. İki filmde de 3 parçalı anlatım, zamanda yapılan büyük sıçramalar, uzay yolculukları, 2001'in maymunsu ilk insanlarına (Evrim Teorisi) karşılık The Fountain'in Adem ve Havva mitine sırtını yaslaması, ucu açık finalleri ve iki filmin de vizyona girdiklerinde tam olarak anlaşılamaması ve hak ettikleri değeri görememeleri ortak yönleri.


The Fountain'i Türk basını nasıl karşıladı ve bazı eleştirilere yanıt


Çok iyi biliriz ki herkes her filmi sevmez ve aksi de düşünülemez. Söz konusu deyim yerindeyse taptığınız bir filmse eğer olumsuz eleştirileri soğukkanlılıkla karşılamak daha zor olacaktır. Üstat olarak kabul ettiğimiz ve çok sevip saydığımız sinema yazarı Atilla Dorsay'ın The Fountain yorumu yenilir yutulur cinsten değil. Filmin aşk öyküsüyle dalga geçti ve gülünç olmakla nitelendirdi. (Kendisini severiz hala o ayrı bir konu)  Bunun dışında The Fountain'in buz gibi olduğunu söyleyenler ve sağlam bir hikayesinin olmadığını ve ayrıca bunun sinemasal bir blöf olduğunu savunanlar da var. Hayır! The Fountain, buz gibi bir film değil kesinlikle. Aksine insanın yüreğine dokunan bir aşk filmidir. Sinemasal bir blöf mü? Yine hayır! Sinemasal bir zirve bu. Darren Aronofsky'nin inanılmaz yönetmenlik becerisiyle oya gibi işlediği ve baş döndürücü bir kurguyla servis ettiği bol katmanlı, hazmı zor bir film. Peki hiç iyi eleştiri almadı mı derseniz aldı elbette. Başyapıt olarak selamlayan eleştirmenlerimiz de mevcut.

Soundtrack

Pi ve Requiem for a Dream'de olduğu gibi yine Clint Mansell ile çalışan Aronofsky hedefi 12'den vurmayı başarmış. The Fountain'in etkileyicilik dozunu artıran ve onu unutulamaz kılan bir başka öğe de Mansell'in filmin ruhuyla örtüşen eşsiz soundtrack çalışması. Unutulmaz parçalar: Death Is The Road To Awe, Tree of Life, Holy Dread ve Together We Will Live Forever..

Son söz: Görsel, işitsel ve düşünsel anlamda sinemanın doruk noktalarından biri The Fountain 10\10