The Fountain etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
The Fountain etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2014

Aronofsky Tufanı: "Noah"


Sinema açısından fazlasıyla tatmin edici 2013 geride bırakıp 2014’e girerken yeni yıldan daha fazlasını bekliyordum. Bu beklentiyi yaratan filmlerden ikisi Nymphomaniac ve Noah’tı. Trier ve Aronofsky’nin yeni filmlerinden beklediğimi bulamadım. Özellikle yazımızın konusu Noah, pek çok açıdan başarıılı bulmama rağmen seyir sırasında şok üstüne şok yaşatarak deyim yerindeyse dumura uğrattı beni. Bundan yaklaşık bir yıl önce ilk değerlendirmemi yaptığımda tanrısının olmadığını söyleyen Aronofsky’nin Nuh Tufanı tutkusunun hikayenin kutsallığından değil, sinemaya hakkıyla aktarılamamış olması ve görsel karşılığını bulma isteği olduğununun ve dolayısıyla da tufana mit olarak yaklaşacağının altını çizmiştim. Yanılmamış ama böyle bir yaklaşımla tufanın mit olarak sorunsuz bir biçimde anlatılamayacağını hesaba katmamıştım.

Dini Epik’e Fantezi Epik aşısı

50’li ve 60’lı yıllarda altın dönemini yaşayan epik sinemanın alt türü dini epikler genellikle kutsal metinlere bağlı kalınarak üretildi. Çok fazla ürün vermeyen bu alt tür bahsettiğimiz dönemlerde The Ten Commandments ve The Bible: In the Beginning gibi gerçek manada dini epik olarak niteleyebileceğimiz (pek çok kez sinemaya uyarlanan Hz. İsa temsillerini epik kısımları sorunlu olduğundan dini epik olarak görmüyorum) klasikler üretti. Günümüzde bu tür dini epik çekilmez oldu derken Aronofsky, Noah ile çıkageldi. Noah’ın bir kolu bu klasiklere uzanıyor. Diğer kolu ise The Lord of the Rings’in devreye soktuğu yeni fantezi epik modelinden etkilenerek dini epik’in içine nüfuz ediyor. Aronofsky’nin türlerle oynayarak epik sinemanın farklı uçlarında yer alan bu iki alt türü bir araya getirme düşüncesi -belki daha sonra aşının tuttuğu örnekleri de göreceğiz- Noah’a olumsuz yansımış.

Aronofsky'nin The Bible: In the Beginning’dekine benzer bir kronoloji takip etmese de tufana sebep olan insanoğlun kötülüğünü, ilk günah ve akabindek Habil-Kabil meselesiyle desteklemesi yerinde olmuş. Bununla birlikte hızlı geçilen yaratılış sekansı ve açılış kısmında bir bocalama seziyoruz. Devreye kendi kurguladığı hikaye girdiğinde daha hakim bir Aronosfky var ama Ent’lerden etkilendiği açıkla görülen Gözcüler, fantezi epik aşısının tutmamasının en büyük sebebi. Özellikle de filmdeki işlevleri düşündürücü.

Aronofsky’nin Nuh ve Tufan yorumu tartışmalı

Darren Aronofsky, insanlık tarihinin en popüler hikayelerinden biri olan Nuh Tufanı’nı alıp yeniden kurgulamış. Noah için Nuh Tufanı uyarlaması dememiz oldukça güç. Ancak Nuh Tufanı’nı temel alıp, onun üzerine oldukça serbest bir uyarlama yapıldığını belirtmemiz gerekiyor. Yazımın başlığını “Aronofsky Tufanı: Noah” koymamın sebebi de bu. Aronofsky için Nuh’un Yunan mitolojisindeki yarı tanrılar Perseus ya da Herkül’den bir farkı yok. İşte sorun da burada çıkıyor. Böyle düşündüğünüz zaman Nuh’u anlayamazsınız. Aronofsky de anlamamış. Dramatik etki arttırma ve çelişkileri olan bir karakter yaratma adına çok tartışmalı bir Nuh profili çizmiş yönetmen. Oysaki The Fountain’de Adem ve Havva’yı, Hayat Ağacı’nı nasıl da adapte edebilmişti hikayesine. Düşünce aynı ama Nuh Tufanı’nı keskin değişimleri kaldırabilecek bir hikaye değil. Bir varoluş ve yokluş hikayesi olarak her şey olması gerektiği gibi işlense de, meselenin özü kavransa da evlere şenlik durumlar Noah’ın en büyük sıkıntısı diyebiliriz. (spoiler vermemek için detaylarını yazmıyorum)

Stüdyo Aronofsky’i bozdu mu?

Genel kanı bu olsa da yanlış bir değerlendirme olduğunu düşünüyorum. Aronofsky, Pi’yi çektikten sonra Noah’a atlamadı. The Fountain, bir stüdyo filmiydi. Bütçesinin çok yüksek olmaması önemli değil. Orada hikayesini istediği gibi kurgulamış, kafasındakini perdeye aktarabilmişti. Noah’a bakasak hemen hemen aynı durumu görürüz. Filmin sıkıntıları büyük bütçe, efektler ya da stüdyo baskı değil. Eğer epik film çekiyorsanız bu türün gereksinimi olan; bütçe, bol figürasyon, dev setleri kullanmanız gerekecektir. Ve de fantezi epik çekiyorsanız efektlere de bel bağlayacaksınız. Ayrıca kurgu açısından da epik filmler düz hikayeleri sever. Aksi takdirde hezimete uğrayabilirsiniz (Bkz: Alexander). Zaten filmi istediği kurguyla vizyona çıkarmayı başardı Aronofsky. E o zaman Noah’a başarısızlık gözüyle bakacaksak, bunu stüdyoda aramak büyük yanlış olacaktır. Aronosfky hemen hemen kafasındaki filmi çekmiş. Filmin temel sorunu Nuh Tufanı’nı mit olarak ele alması ve yeniden kurgulanan hikayenin tam oturmamış olması diye düşünüyorum.

Son söz: Noah’ın gösterdiği bir şey varsa o da Ateist Aronofsky’i daha çok sevidiğimiz sanırım 7\10

17 Mart 2014

Aronofsky'nin Rüya Projesi: "Noah"

 
Darren Aronofsky, şu sıralar 'Noah' adını verdiği Nuh Tufanı projesiyle meşgul. Russell Crowe'u Hz. Nuh rolünde izleyeceğimiz filmde; Anthony Hopkins, Jennifer Connelly ve Emma Watson  öne çıkan oyuncular. Senaryoyu Ari Adel'le birlikte kaleme alan Aranofosky'nin arkasında Paramount gibi büyük bir yapım şirketi bulunuyor. Kariyerine bağımsız bir filmle (Pi) başlayan genç usta Aranofosky, adım adım Hollywood'a yelken açtı. Ancak ilk Hollywood prodüksiyonu olan The Fountain gösterdi ki, Aronofosky'nin bağımsız ruhundan ve sinema anlayışından vazgeçmeye, taviz vermeye niyeti yok. Şüphesiz ki, Noah çok daha büyük bir proje, bir Hollywood Blockbuster'ı. Bu da demek oluyor ki; Noah, yönetmenin geniş kitlelere en kolay ulaşacağı ve anlatı olarak da kolay hazmedilebilir bir film olacak.

"Benim Tanrım yok" diyen Aronofsky'nin, Adem ve Havva mitine sırtını dayadığı The Fountain'in ardından yine tüm kutsal metinlerde yer alan Nuh Tufanı'na sarılması düşündürücü. Derine inmek gerekirse, 13 yaşından beri bu hikayenin hayalini kuran, bugün "Benim Tanrım yok" diyebilen ve Pi'de sayılarla hayatı anlamlandırma çabası, The Fountain'de ise ölümsüzlük ve ölümden sonra başka bir formda yaşamı sürdürme fikri, Aronofsky'nin uzun zamandır din-bilim ekseninde bir iç çatışma yaşadığının göstergesi. Bunu da sinemasına açıkça yansıtıyor. Bunları anlatmamın sebebi Aronofsky'nin Nuh Tufanı'na nasıl yaklaşacağının dair veriler içermesi. 'Büyük' hikayeler anlatmayı seven yönetmenin Nuh Tufanı tutkusu esasen hikayenin kutsallığından değil, 1966 yapımı The Bible ın the Begining (bakınız) dışında tufanın beyazperdede hakkıyla ele alınmamış olması ve tufanın görsel karşılığını bulma isteği... Kısacası Aronofsky sineması için biçilmiş kaftan olması diyebiliriz.

Noah, 50'li ve 60'lı yıllarda altın dönemini yaşayan Epik Sinemanın kollarından biri olan dini-epiklerin modern bir versiyonu olacak. Ancak yönetmenin dinlere bakışı, Nuh Tufanı'na kutsal bir hikaye olarak değil de bir mit olarak yaklaşmasına dolayısıyla da yine The Fountain'de olduğu gibi fantastik bir dokunuşla dini epiğin yanında fantastik sinemaya da göz kırpan bir film çıkmasına neden olabilir. Bu yorumu yaparken yönetmenin The Fountain'de Adem ve Havva'yı kutsal metinlerden bağımsız olarak bir aşk hikayesinin omurgası yapmasını temel alıyorum. Tabii bu kez birebir Nuh Tufanı'nı anlattığından bir 'sapma' çok da olası değil. Bu noktada Aronofsky'nin Nuh'un iç dünyasına da bakmak isteyeceğini ve görselliğinin altında ezilmeyen derinlikli bir film çıkarmak isteyeceğini öngörebiliriz.

Noah 3 Nisan'da vizyona giriyor.




5 Temmuz 2013

Sıkı tutunun: "Upside Down"


Christopher Nolan'ın bilimkurgu şaheseri Inception'ın gözle görülür ilk yansıması Upside Down, keşfe açık bir bilimkurgu. Yönetmenliğini Juan Solanas'ın başrolleri ise Jim Sturgess'la Kirsten Dunst'ın üstlendiği filmin hikayesine bakalım öncelikle. Big Bang yani büyük patlama sonucu ortaya bir gezegen çıkar. Aynı güneş etrafında dönen ikiz bir gezegen… Kafanızı kaldırdığınızda gökyüzünün yerinde başka bir gezegen olduğunu hayal edin. İki gezegenin de kendi yer çekimi ve kuralları vardır: Bir dünyadan diğerine geçmek yasaktır. Üst dünyadan Eden'le alt dünyadan Adam, çocukluklarında tanışır ve aşık olurlar..

Alt ve üst dünyaya bakış

Filmde resmedilen ikiz dünya yaşadığımız dünyanın bir aynası aynı zamanda. Üst dünya, yaşam biçimiyle aristokrasiyi, refah toplumları temsil ediyor. Alt dünya ise işçi sınıfının ve ezilenlerin temsili diyebiliriz. Alt dünyanın petrolü üst dünyaya ait Transworld adı verilen bir şirket vasıtasıyla emilmekte. İşte bu noktada şu yorumu yapabiliyoruz: Üst dünya bizim dünyamızdaki sömürgeci toplumlara işaret ediyor. Amerika ve Orta Doğu ülkeleri arasındaki petrol ve ona sahip olma yarışı burada gezegenler arası güç dengesinin belirleyici unsuru. Alt dünyadakiler ikinci sınıf insan olarak görülmekte ve aşağılanmakta. İki dünyayı birbirine bağlayan, bir nevi köprü görevi üstlenen Transworld şirketinde alt ve üst dünyadan insanlar çalışıyor ancak alt dünyadakilere önemli işler teslim edilmiyor. Yönetmenimiz Juan Solanas, ırkçılık ve sınıfsal farklılıklara odaklanmasa da yarattığı fantastik dünyayı gerçekçi meselelerle daha anlamlı kılmak istiyor ve hatta filmini ‘derdi’ olan bilimkurgulardan biri yapmaya çalışıyor. Ancak meseleyi derinleştirmediği için bunu başaramıyor.

Aşk merkezli bilimkurgu filmlerinin son örneği

Upside Down'da Adam ve Eden'in imkansız aşkını imkansız kılan sınıfsal farklılıklarından ziyade iki dünyanın da kendi yer çekimi kanunu olması. Dolayısıyla film, “Ya aşk yerçekiminden güçlü ise?” sorusunun peşinden gidiyor. "Farklı dünyaların insanlarıyız" klişesi çift anlamlı bir yapı içinde hayat bulurken, yaratıcı fikirlerle dolu film, aşkın tüm engelleri aşabileceği düşüncesiyle hareket ediyor. 2000'li yıllarda aşk merkezli bilimkurgu filmlerinde ciddi bir artış var. Eternal Sunshine of the Spotless Mind, The Fountain ve Wall-e'den sonra Upside Down da bu eğilimin son örneği oldu. Ancak az önce saydığımız filmler gibi aşkın büyüsünü hissedemiyoruz.

Inception etkisi çok belirgin

Inception'ın ucu bucağı olmayan bilinçaltında, rüyada şehrin katlanması hatta kutu gibi kapanması, Upside Down'ın çıkış noktası olmuş. Yalnız Christopher Nolan gibi bir yazar-yönetmen yoksunluğu, İnception gibi katmanlı bir bilimkurgu çıkmasını imkansız hale getirmiş. Film, bakış açısını sık sık değiştiriyor. Bazen alt dünyadaki karakterin gözünden üst dünyadaki karaktere bazen de tam tersi, tepetaklak biçimde bakıyoruz. İnception’da karakterler yerçekimine rüyalarda karşı koyabiliyordu. Upside Down ise Inception’ın rüya algısını desteklemek için kullandığı ‘sahte’ yerçekimini alıp, kendi gerçekliğinde daha somut ve işlevsel hale getiriyor. 

Son söz: Upside Down baştan sona hiçbir anında 'koşamıyor'. Tüm yaratıcı fikirlerine, cazibesine ve görselliğine rağmen temposuz bir bilimkurgu olmaktan kurtulamıyor. Ancak, artıları ve eksileriyle görülmeyi de hak ediyor. 6.6/10

28 Ocak 2013

Anket: 2000'li yılların en iyi 15 bilimkurgu filmi


2000'li yılların en iyi 15 bilimkurgu filmini seçtiğimiz anket sonuçlandı. Öngördüğümüz gibi Inception, birinciliği kimseye kaptırmazken, geçtiğimiz yılın ses getiren üç bilimkurgusu; Prometheus, Looper ve Cloud Atlas, listelerinizde olmasına karşın en iyi 15 film arasına giremedi. Kendi adıma en büyük sürprizin Star Wars efsanesinin son halkası Revenge of the Sith'in yeterli oyu alamaması diyebilirim. Filmlerin listedeki konumlarıyla ilgili kısa kısa değerlendirmelerimi paylaşıyor ve katılan arkadaşlara teşekkür ediyorum.

1- Inception: Christopher Nolan, The Matrix'in bilimkurgu\aksiyon anlayışını -aksiyon safhasının sanal ortamda vuku bulması- Inception'da bilinçaltına uygulayarak benzer bir etki bıraktı. Her ne kadar, vizyona girdiğinde 'Matrix çakması' diyenler olsa da son 10 yıllık dönemin yaratıcı-özgün bilimkurgu alanının demirbaşı olduğu gerçeği yadsınamaz. Sonuç olarak Inception'ın birinciliği hak ettiğini söyleyebiliriz. Açık ara kazandığını da belirtelim.

2- Eternal Sunshine of the Spotles Mind: "Eternal Sunshine..."ın elde ettiği ikincilik aslında büyük sürpriz. Neden derseniz, filmin bilimkurgusal yanının zayıflığı (bilimkurgu olarak değerlendirmeyenler de hiç az değil) derim. Ancak şöyle bir gerçek var ki, Eternal Sunshine of the Spotless Mind, 2000'li yılların en iyi filmlerinden ve bu beğeni de onu ikinciliğe taşıdı.

3- The Fountain: Darren Aronofsky'nin bilimkurgu sinemasında daha ne kadar ileri gidilebilir sorusunun peşinde gidip, görsel anlamda büyüleyici; geçmiş, bugün ve gelecekte geçen aşk öyküsüyle etkileyici; yönetmenliği ve kurgusuyla baş döndürücü filmi The Fountain, kısa zamanda kültleşti. Ben ve benim gibi fanlar, The Fountain'i üçüncülüğe taşıdı. Kısaca gönüllerin şampiyonu diyebiliriz.

4- Donnie Darko: Bilimkurgu sinemasının en popüler kavramlarından Zaman yolculuğunu, hiç de alışık olmadığımız bir kıyamet filmi anlatısıyla birleştiren Donnie Darko mütevazi bir başyapıt. The Fountain ile giriştiği üçüncülük yarışını kaybetti ancak anketimizde en fazla tam puan alan film oldu.

5- Artificial Intelligence: Kubrick'in mirası Steven Spielberg'in ellerinde muzzam bir bilimkurgu şaheserine dönüşmüştü. Ancak ankette bu kadar üst sıralara konumlanabileceğini tahmin edememiştim.

6- District 9: İstilacı uzaylı algısını mülteci ve tutsak uzaylıyla değiştiren ve bunu da sahte belgeselci bir üslupla farklı bir şekilde ambalajlayan District 9, son dönemin en yaratıcı bilimkurgularından biriydi. Anketteki sırasını hak ettiğini söyleyebiliriz.

7- Children of Men: Kısırlık sebebiyle insan soyunun tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı bir yakın gelecek portresi. Gerçekçi bir betimleme, çarpıcı bir anlatım ve umut dolu bir final... Children of Men'i ilk 15 içinde görmek güzel

8- Mr. Nobody: Yaptığımız seçimler ve olası sonuçları üzerine karmaşık ve fazla uzun tutulmuş bir bilimkurgu Mr. Nobody. Ancak finalde hikayelerin ustaca bağlanmasıyla karmaşa yerini basit bir gerçeğe bırakıyor. Bu gerçek de aslında filmin bilimkurgusal yanını zedeliyor. Netice itibariyle Mr. Nobody, son dönemin keşfe açık başarılı bilimkurgularından.

9- Melancholia: Trier'en 'arthouse' kıyameti Melancholia, görünen o ki, listedeki yerini düşündüğümüzde bilimkurgu algısı yaratmayı başarmış.

10- Avatar: Son dönemin major bilimkurgusu Avatar'ın bu kadar gerilerde kalması şaşırtıcı. Anlaşılan filmin popülaritesi ters tepki yaptı.

Son 5 film de şu şekilde sıralanmakta

11- Minorty Report:
12- Matrix Reloaded
13- The Man From Earth
14- Wall-e
15- The Buterfly Effect

3 Ocak 2012

The Fountain


Darren Aronofsky’nin altı yıl sinemadan uzak kalmasına sebep olan üçüncü uzun metraj filmi The Fountain’e Pi ve Requiem for a Dream ile kendini kanıtlayan ve özgüven kazanan yönetmenin meydan okuması olarak bakılabilir. The Matrix’i izlediğinde bilimkurgu sinemasında daha ne kadar ileri gidilebileceğini, bir sonraki aşamanın ne olacağını kendisine soran Aronofsky’nin, aradığı cevabı bulmak için çıktığı uzun ve sancılı yolculuk, The Fountain gibi eşsiz bir bilimkurgu filminin yaratılmasıyla tamamlandı. İlk gösterimi Venedik Film Festivali’nde yapılan ve yuhalanan, eleştirilen ve gişede zarar eden The Fountain; içeriği, anlatısı ve özellikle de görselliğiyle gerçekten de daha ne kadar ileri gidilebilir sorusuna verilmiş tatmin edici bir cevap olarak, bilimkurgu sineması tarihindeki yerini aldı. Her izleyenin farklı algıladığı ve anlamakta zorlandığı The Fountain, tam da Aronofsky’nin istediği gibi çeşitli tartışmalar yarattı. Bu tartışmaların başını da filmde kaç farklı zaman dilimi olduğu sorusu çekiyordu. Herkes farklı bir şey söylüyordu, bu hususta yorum yapmaktan imtina ile kaçınan Aronofsky, haklı olarak her izleyenin kendi cevaplarını bulmasını istiyordu. Filmi, hikâyeyi mantıklı ve gerçekçi bir zemine oturttuğumu düşündüğüm iki farklı biçimde analiz etmeye çalışacağım. 

Filmde kaç farklı zaman dilimi var? 

Girişte bahsettiğim gibi filmi çözümleyebilmek için öncelikle bu soruya net bir cevap verebilmek gerekiyor. The Fountain’de iki farklı zaman dilimi olduğu söyleyeyim. 16. yüzyılda geçen kısmın Izzi’nin kitabı ve dolayısıyla da sadece kurgudan ibaret olduğu düşünüldüğünde geriye iki seçenek kalıyor. Film, ya 21. yüzyıldaki gerçekliğin dışına çıkmıyor ya da 26. yüzyıl, 21. yüzyıldaki hikâyenin devamı… Hikâyenin yalnızca 21. yüzyılda geçtiği bir gerçeklik kurduğumuzda, 26. yüzyılı Tommy’nin içsel yolculuğu olduğunu varsayabilir veya bu bölümü 16. yüzyıldaki kurgusal hikâyenin devamı olarak düşünebiliriz. Sonuçta Izzi, kitabının İspanya’da başlayıp Xibalba’da son bulacağını söylemiş ve ölmeden önce son bölümü Tommy’nin yazması için ısrarcı olmuştu. Tommy de Izzi’nin son dileğini, onun istediği şekilde yerine getirmiş olabilir. Ne var ki, sözünü ettiğimiz kurgularda havada kalan çok fazla detay olduğunu ve taşların tam olarak yerine oturmadığını düşünüyorum. Yine de filmin çözümü 1 ve 2 olmak üzere iki farklı okuma yapacağım. 

Yazı bu noktadan itibaren spoiler içermektedir.

Filmin çözümü 1 

Izzi’yi kaybeden Tommy, ölümü alt etmek için çalışmalarını yoğunlaştırıyor. Guatemala’daki ağaçtan elde ettiği karışımın Donovan’ın tümörünü yok etmesi ve becerilerini geliştirmesi sebebiyle ağaçla ilgili her şeyi öğrenmek isteyen Tommy, ekibini seferber ediyor. Ancak tıpta çığır açtığını düşünebileceğimiz bu tedaviyi daha ileri götüremiyor, ölüme çare bulamıyor. Izzi’yi kurtaramaması, hastalık olduğunu düşündüğü ölümün tedavisini bulamaması ve Izzi’nin son isteğini yerine getirememesi, Tommy’yi farklı arayışlara yönlendiriyor. Yaşamaya devam edebilmesi, bu yenilgilerin üstesinden gelebilmesi için bakış açısını değiştirmesi gerektiğinin farkına varıyor. Arayışa giren Tommy, kurtuluşu Budizm’de buluyor. Zen Budizm’ini öğrenen Tommy’yi Lotus duruşuyla meditasyon yaparken görüyoruz. Bu noktada, filmin üç parçalı anlatısında 26. yüzyılda geçtiği varsayılan bölümün, Tommy’nin içsel yolculuğu olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Zen Budizm’i ile içine yönelen Tommy, bu meditasyon tekniğiyle egosu ve kişiliğiyle mücadele ediyor. Ne kadar olduğunu bilemesek de uzun bir sürecin sonunda kişiliğinde keskin bir dönüşüm meydana geliyor. Hayat ve varoluş hakkında yeni bir perspektif kazanıyor ve bir tür aydınlanma yaşıyor. 

Filmin üçüncü kısmının Tommy’nin iç dünyasını olduğunu söyledik. Peki, Aronofsky, Tommy’nin iç dünyasını, neden onu şeffaf bir kürenin içerisine yerleştirerek görselleştiriyor? Bunun tek bir sebebi yok. Filmin farklı okumalara açık olabilmesi için, seyircinin Tommy’nin yolculuğunu içsel ve dışsal bir yolculuk olarak değerlendirebilmesi gerekiyor. Dışsal bir yolculuk olabilmesi için de bu uzay yolculuğunun şartlarının yerine getirilmesi gerekiyor. Şeffaf küre, aynı zamanda meditasyon halindeki Tommy’nin dış dünyadan kopuşunun, kendi iç dünyasını yönelişinin bir simgesi. Kürede Tommy’nin bir türlü kaçamadığı anılarını ve içinde filizlenen yeni inancı görmekteyiz. Bu inanç, Moses Morales adlı rehberin Izzi’ye anlattığı mezara dikilen tohum ile ağaca dönüşme ve bu dönüşümün form değiştirerek devam ettiği bir hikâyeden ibaretti. Moses Morales’in babasının gerçekten bu döngüye girdiğine inandığı gerçek bir hikâye… Tommy, başta inanmasa da Izzi’nin mezarına bir tohum ekmişti. İnanmaya başlamasının sebebi Budizm’e yöneldiğinde aynı inancı görmesidir. Budizm’de de benzer bir yaşam döngüsü ve dönüşüm vardır. Aronofsky de zaten farklı kültürlerdeki ve mitlerdeki benzer hikâye ve inançları filmin tamamında iç içe geçirerek, sentezleyerek farklı bir yapı kuruyor. 

Ölümün bir hastalık olduğunu iddia eden bilim insanı Tommy, Zen Budizm’i ile bu iddiasından vazgeçiyor. Ölümün hayatın kaçınılmaz bir gerçeği olduğuna ve bununla birlikte ölümün bir son olmadığına inanmaya başlıyor. Tommy, ölümün yaklaştığını biliyor ve korkmaya başlıyor. Ölmeden önce Izzi’nin kitabını bitirmesi gerekiyor ama sonunu bilmiyor. Tommy, kitabı Nirvana’ya ulaştığında bitiriyor. Xibalba’ya ulaşması, esasında Nirvana’ya ulaştığını gösteriyor. Çünkü Tommy’nin içsel yolculuğu, Nirvana’ya ulaştığı takdirde anlam kazanabilecektir. Burada önemli bir husus daha var. O da Tommy’nin, Izzi’nin kitabını bitiriş şeklidir. Thomas, Hayat Ağacı’na ulaşıyor, ölümsüzlük veren reçinesinden içiyor ama ne kendisinin ne de kraliçesinin hayal ettiği gibi ölümsüzlüğe ulaşamıyor. Tommy’nin Izzi’yi kurtaramaması ve ölümsüzlüğe erişememesi gibi Thomas da kraliçeyi kurtaramıyor ve ölümsüzlüğe erişemiyor. Thomas, ölümsüzlük verdiğine inanılan reçineden kana kana içtiğinde çiçeğe dönüşüyor. Çünkü Tommy artık buna inanıyor. 

Filmin çözümü 2 

21. yüzyıldaki hikâyenin sonunda Tommy’yi ölüme çare bulabilmek için Guatemala’daki ağaçla ilgili her şeyi bilmek istediğini söylediği ve kendisini bilime adadığı anda bırakmıştık. 26. yüzyılda dev bir baloncuk içerisinde Xibalba’ya yolculuk eden Tom’un, 21. yüzyılda bıraktığımız Tommy olduğunu düşünmek zorundayız. Sebeplerine geçmeden önce şunu söyleyelim: böyle düşündüğümüzde Tommy’nin bir hastalık olduğunu düşündüğü ölüme çare bulduğunu, ölümsüzlüğü keşfettiğini kabul etmiş oluyoruz. Şimdi bu sonuca nasıl vardığımızı en başa dönerek açıklamaya çalışalım. Hastalığı sebebiyle kriz geçiren Izzi, son günlerinde Tommy’ye gerçekliğine inandığı bir hikâye anlatıyor. Çıktığı bir seyahatte, Moses Morales adlı Mayalı bir rehber, Izzi’ye ölen babasından bahsediyor. Moses, babasının öldüğüne inanmıyor. Mezarı kazarlarsa babasını orada bulamayacaklarını söylüyor. Babasının mezarının üzerine bir tohum ekmişler. Tohum ağaç olmuş. Moses, babasının o ağacın bir parçası olduğuna inanmış. Moses’ın babası önce ağaç oluyor, sonra ağacın çiçeğine dönüşüyor. Bir serçe ağacın meyvesinden yediğinde kuşlarla uçuyor. Bir bilim insanı olan Tommy, bu hikâyeyi dinlediğinde doğal olarak inanmıyor ve saçmalık olduğunu düşünüyor. Ancak Izzi öldükten sonra mezarını kazıp bir tohum dikiyor. 21. yüzyıl ile 26. yüzyıl arasında, elimizdeki tüm bilgileri kullanarak -Tommy özelinde- neler olduğunu düşünmek ve boşlukları doldurmak bize düşüyor. Hayattaki nihai amacına -ölümsüzlüğe- ulaşan Tommy’yi 26. yüzyılda Buddha’yı andırırcasına bir bilgeye dönüşmüş olarak görüyoruz. Hikâyenin önceki çözümünde olduğu gibi Tommy’nin Zen Budizm’ine yöneldiğini burada da söyleyeceğiz. Tommy’nin Zen Budizm’ine yönelme sebepleri de aynı. Xibalba’ya yaptığı yolculuk esnasında da meditasyon yapmaya devam eden Tommy, Izzi’nin son isteğini yerine getirememenin ve onsuz yaşamanın verdiği ıstırabın üstesinden gelmeye çalışıyor. O, 21. yüzyılda bıraktığımız, sadece bilime ve bilimsel gerçeklere inanan Tommy değildir artık. Beş yüz yıldan uzun bir süredir yaşayan, içgörüsü kuvvetli, ruhani tarafını keşfetmiş bilge bir insandır. 

Tommy, neden bir ağaçla yolculuk etmektedir? Ağaçla konuşmasının, ona sarılmasından nasıl bir sonuç çıkarmalıyız? Cevap basit: Tommy, ağacın Izzi olduğuna inanıyor. Beş yüz yıl önce Izzi’nin mezarına diktiği tohum ağaç oldu. Izzi anlattığında, Tommy’ye safsata gibi gelse de zamanla kişisel olarak bilimde daha ileriye gidemeyeceği bir noktaya ulaştığında, kendisini aştığında, alternatif inançlar alternatif olmaktan çıkıverdi onun için. Yine de ölümsüzlüğe erişmiş bir insan olarak, Izzi’nin anlattığı ve inandığı biçimiyle ebediyen var olma fikrini, alternatif bir ölümsüzlük fikrini benimsemesi oldukça zordu. Kırılma noktası Tommy’nin Budizm felsefesiyle hayatına yeni bir yön verdiğinde gerçekleşti. Çünkü aynı inancı, aynı döngüyü Budizm’de de gördü ve koşulsuzca bağlandı. Bir ağacın bedeninde de olsa Izzi’nin var olduğu bir dünyada yaşayan Tommy, Izzzi’yi ikinci kez kaybetmeden evvel (Ağacın yaşlanması ve ölümünün yaklaşması) Xibalba’ya gitmesini sağlayacak imkânların da oluşmasıyla ağacı küresine alarak son yolculuğuna çıkıyor. Peki, Tommy’nin Xibalba’ya gitme amacı nedir? Yine geri dönelim. Teleskobuyla ölmekte olan bir yıldızın etrafındaki Nebula’yı gözlemleyen Izzi, bu esnada yanına gelen Tommy’ye Xibalba’dan bahsediyor. Orada gördükleri Nebula’ya Mayalıların Xibalba dediklerini ve Xbalba’nın Mayalıların öteki dünyası olduğunu anlatıyor Izzi. Ölü ruhların Xibalba’da yeniden doğduğu bilgisini de ekliyor. Ağacın yaşlanması ve ölmesinin, Izzi’yi yeniden kaybetmek anlamına geldiğini söylemiştik. Tommy, bir noktadan sonra bu dünyadaki ölümsüzlüğün Izzi olmadan bir anlamı olmayacağını fark ediyor ve Izzi ile sonsuza kadar birlikte olabilecekleri Xibalba’da yeniden doğuş inancına tutunurken buluyor kendini. Tommy’nin yolculuğu bu motivasyonla başlıyor. 

26. yüzyıldaki kısmın 21. yüzyıldaki hikâyenin devamı olduğunu işaret eden çok önemli başka veriler de var. Bunların biri Tommy’nin sağ koluna mürekkeple işlediği ince ve kalın halkaların, kendi deyimiyle aradan geçen zamanı gösteriyor oluşudur. 21. yüzyılda Donovan’ı ameliyat etmeden önce çıkardığı evlilik yüzüğünü kaybeden Tommy, Izzi’ye olan bağlılığının simgesi olan yüzüğü bulamadığı için acı çekiyor. Izzi öldükten sonra, Izzi’nin kitabını tamamlaması için hediye ettiği kalemle mürekkebi parmağına işliyor Tommy. Parmağında mürekkeple oluşturduğu halkayı 26. yüzyılda da görüyoruz. Hatta yılları koluna işleme fikri de buradan çıkıyor. Tommy’nin kolundaki halkalardan bahsederken, “Bütün bu yıllar, bu anlılar, hep sen vardın” dediğini duyuyoruz. Izzi, öldükten sonra da hep yanında olmuştur. Ruhuyla, anılarıyla ve yeni yaşam formuyla… Tommy’nin “bütün bu yıllar”dan kastı şüphesiz ki, aradan geçen beş yüz yıldır. 

Tommy’nin yolculuğu sırasında Izzi ile olan anılarının onu yalnız bırakmadığını görürüz. Hasta yatağında Izzi, ilk kar yağdığı için Tommy ile yürüyüş yapmak isteyen Izzi ve kitabının bitirilmesini isteyen Izzi… Aronofsky, Tommy’ye acı veren anıları yerleştirmiştir Küreye. Yüzyıllar geçse de unutamadığı, üstesinden gelemediği anılar… Adına Tom denen 26. yüzyıldaki karakterin anılarının 21. yüzyıldaki Tommy’nin anıları olması ikisini birbirine bağlayan en önemli ayrıntılardan biri. Çünkü anılarımız geçmişimizdir, yaşanmışlıklarımızdır, gerçekliğimizdir. 

En büyük korkusunu, ölümü yenmeyi başaran Tommy, Xibalba’ya vardığında ölüp yeniden doğacağına inansa da korktuğunu söylüyor. Ancak Izzi ile sonsuza kadar yaşama fikrine sıkıca sarılarak küresinden ayrılıyor. Vicdan azabını dindirmek, huzur bulabilmek için ise yapması gereken son şeyi yerine getiriyor. Izzi’nin kitabını bitiriyor. 

The Fountain’i neden bir bilimkurgu gibi okumalıyız? 

Çünkü bir bilimkurgu filmi The Fountain. Bunu nerden çıkartıyoruz? Filmin yazarı, yönetmeni, her şeyi Darren Aronofsky öyle söylüyor. En başta The Matrix’i izlerken bilimkurgu filmi yapmayı kafasına koyan Aronofsky, “Uzayı dıştan çok, içten ele alan bir film çekmeyi karar verdik. Uzayın dışı, teknoloji delisi filmler tarafından esir alınmıştı çoktan. Daha canlı, farklı ve minimalist bir bilimkurgu filmi yapmanın mutlaka bir yolu olmalıydı.” diyor. Bu sebeple ikinci çözüme inanıyorum. The Fountain’in bir bilimkurgu olabilmesi için Tommy’nin ölümsüzlüğü bulması şart. Ölümsüzlüğü bulduğunu kabul ettiğimizde de 26. yüzyıla kadar yaşadığını ve Xibalba’ya doğru o uzay yolculuğunu yaptığını doğal olarak kabul etmiş oluyoruz. 26. yüzyılı Tommy’nin içsel yolculuğu olarak okuduğumuzda Aronofsky’nin minimalist bilimkurgu yapmak için yola çıktık söylemiyle çelişiriz. Ayrıca bu kısım içsel bir yolculuk olarak kabul ettiğimizde, Tommy içsel yolculuğunu neden 26. yüzyılda yapma ihtiyacı duyuyor sorusuyla karşı karşıya kalıyoruz. Izzi’nin kitabını bir türlü bitiremeyen Tommy’nin kurgusal bir hikaye yaratmada pek de iyi olmadığını anlıyoruz. Peki, hikaye kurgulamadaki eksikliğini bildiğimiz Tommy, acılarını dindirmek için meditasyon yapan Tommy, iç dünyasına kapandığında neden kendisini 26. yüzyılda olduğu bir kurgunun içerisine yerleştiriyor? Görüldüğü gibi bu ve benzeri mantıksızlıklar, bizi Aronofsky’nin de işaret ettiği bilimkurgusal okumaya yönlendiriyor. Bu sebeple minimalist bilimkurgu söylemi The Fountain okumasında anahtarımızdır. Bilimkurgu sınırları dışına çıkmadan alternatif bir yorumda bulunmak isterseniz; The Fountain’in bir paralel evren bilimkurgusu olduğunu da iddia edebilirsiniz. Ancak 16. yüzyıldaki hikâyenin Izzi’nin kitabı olması ve bu bilginin kesinliği üçlü değil, ikili bir paralel evren okumasını zorunlu kılıyor. Yine de hikâyenin çözümünde bahsettiğimiz gibi 21. ve 26. yüzyıl arasındaki güçlü bağ, paralel evren olasılığını zayıflatıyor. 

Aronofsky’nin Beslendiği Kaynaklar 

The Fountain üç temel kaynaktan besleniyor: Gençlik Çeşmesi efsanesi, Maya Mitolojisi ve Eski Ahit’ten alınan hikâyeler… Aronofsky, bu mitik hikâyeleri birbirine kusursuzca bağlayarak benzersiz bir sanat eseri yarattı. Çıkış noktası Gençlik Çeşmesi efsanesiydi. Ölümsüzlük arayışının anlatıldığı bu efsaneyi, başka bir ölümsüzlük kaynağı olarak bilinen Hayat Ağacı içerisine yerleştiren Aronofsky, Hayat Ağacı’nı ise Eski Ahit’ten alıp Mayalardaki Hayat Ağacı inancıyla birleştiriyor. Filmin üç parçalı anlatısı ve hikâye kurgusuyla Hayat Ağacı, somut ve soyut anlam ifade ederken, gerçeklik ve fanteziye hizmet edecek şekilde kullanılıyor. Aronofsky’nin Hayat Ağacı’na bağlı olarak, Eski Ahit’ten Âdem ve Havva’yı ve Keruv adı verilen meleği birer mit olarak hikâyesine eklediğini görüyoruz. 16. yüzyıldaki kurgusal hikâyede, piramidinin tepesinde Hayat Ağacı’nı koruyan Mayalı karakter, Keruv meleğini temsil ediyor. Tevrat’ın Yaratılış babında, Tanrının Eden Bahçesi’nin doğusuna Keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdiğinden bahsediliyor. The Fountain’e baktığımızda Mayalı koruyucunun elinde alevli bir kılıç görüyoruz. Aronofky’nin koruyucu meleğe ve kılıca kendi yorumunu getirdiğini, meleğin ve kılıcın hikâyeye adapte edilirken her ikisinin de Tevrat’taki anlamını ve işlevini yitirmediğini söylememiz gerekiyor. 

Izzi’nin kitabı ve araştırmaları aracılığıyla hikâyeye dâhil olan Maya mitolojisine ait unsurlar, The Fountain’de önemli bir yer tutuyor. Filmin çıkış noktası ve temel dayanağı sonsuza dek yaşama düşüncesi denilebilir. Aronofsky, ilginç bir şekilde sonsuz yaşam temasını, iki farklı sonsuzluk inancı üzerinden irdeliyor. Maya inanışındaki yaşam döngüsü, doğanın ayrılmaz bir parçası olduğumuzu söylüyor. Bu inanışta, dönüşümün sürekliliğiyle sağlanan bir yaşam ve Xibalba’da sonsuza dek var olunacağına yönelik bir inanç var. Aronofsky, diğer kaynakları değiştirerek adapte ederken Maya mitolojisinde buna pek gerek duymuyor. Sadece Mayalardan alınan unsurlar üzerinden bir gerçeklik yaratılmaya çalışılıyor. Örneğin 21. yüzyılda, Tommy’nin, Izzi’nin mezarına bir tohum ekmesi ve daha sonra bu inanca sımsıkı tutunması ve 26. yüzyılda Xibalba’ya yapılan yolculuk, mitlerin gerçeklik yaratmak için kullanıldığının göstergeleri.