Darren Aronofsky etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Darren Aronofsky etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ekim 2017

Tanrı'nın kayıtsızlığı: mother!


Darren Aronofsky, insanoğlunun içinden bir türlü çıkamadığı, varoluş problemiyle ilgilenmeye devam ediyor. Pi’de sayılardaki anlam arayışı ve hayatın sırrına vakıf olabilme arzusu, The Fountain’de ise ölümsüzlük arayışından girip sonsuza dek yaşama düşüncesiyle insanın varoluş problemine farklı noktalardan yaklaşmıştı. Aronofsky, yedinci uzun metraj çalışması mother! ile sinemasının temel direği olan varoluş meselesine geri dönüyor. Kendisinin de belirttiği gibi bu kişisel bir film. Buradan çıkan sonuç da ateist olan yönetmenin sanatını kendi iç çatışmasından besliyor oluşudur. Yalnız, ilk kez bu kadar ileri gittiğini düşünüyorum.

Issızlığın ortasında gösterişli bir ev ve o evin pek de sevimli olmayan sakinleri… Bir sanatçı ve o sanatçının gölgesinde yaşayan bir kadın, bir eş, bir anne… Eve gelen sürpriz misafirlerle gelişen olaylar, tırmanan gerilim, sinir bozucu bir anlatı ve her şeyi açıklığa kavuştururken kafamızı allak bullak eden soruların oluşmasına neden olan unutulmaz bir final… mother!’ı nasıl anlatmalı, nereden başlamalı?

Yazı bu noktadan itibaren spoiler içermektedir, izlemeden okumayınız!

Öncelikle Aronosfky’nin -ateist olduğunu bilmemize karşın- bir zamanlar, bu kanıya varmadan evvel, tanrının varlığıyla ilgili içine düştüğü derin ikilemin izlerini, ister istemez sanatına yansıttığını belirtelim. Aronofsky şu soruyla yola çıkmış: Eğer bir tanrı varsa, insanı ve bu hayatı bir tanrı yaratmışsa, bu nasıl bir tanrıdır? Bu soruya tekrar döneceğiz ama yönetmenin hikâyesini yazarken hangi fikrin üzerine gittiğine bir bakalım. Aronosfky, tıpkı Kubrick gibi tanrının varlığına inanmazken dahi Yaratılış’tan uzak duramıyor, kendisi için bir teori olsa da bu teorinin cazibesinden besleniyor. Yaratılış’a göre ilk insan Âdem’dir. Peki, bu Âdem, ilk Âdem’midir? Bu tartışma oldukça eskidir. Tanrı, insanı yaratmış ancak yarattığı insandan hoşnut olmamıştır. Tekrar ve tekrar denemiş ve bugün yeryüzünde yaşayan insanoğlunun atası olan Adem’i yaratana dek pek çok nesil yok etmiştir. Sürekli başa sarıp, arzuladığı insanı yaratmak için uğraşmıştır. Peki, Tanrı nasıl bir insan yaratmak istemişti, amacına ulaşmış mıydı, ulaşamadıysa neden ulaşamamıştı? İşte Aronofsky, mother!’ın hikâyesini bu sorular etrafında şekillendirmiş. Ancak yönetmenin alegorik bir anlatımı tercih etmiş olması -bu hikâye başka türlü anlatılamazdı- filme duyulan nefretin ve hayranlığın müsebbibi diyebiliriz. Elbette insanın yeniden yaratımından önce, dünyanın pek çok kez yok edilip, yaratıldığı düşüncesi, bir yeniden yaratım döngüsü Aronofsky'nin daha çok ilgisini çekmiş. Ama buna rağmen konunun insan-tanrı ilişkisi özelinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Zaten yeniden yaratımın başka bir sebebi olamaz.

Eğer bir tanrı varsa, insanı ve bu hayatı bir tanrı yaratmışsa, bu nasıl bir tanrıdır? Aronofsky, ortaya attığı bu soruya daha önce kimsenin cüret edemediği bir sertlikte cevap veriyor. Bütün suçu tanrıya atarken, tanrının tüm denemelerine rağmen insanoğlunun bir başarısızlık abidesine dönüşmesini engelleyemediğinin altını çiziyor. Kusurlu, yetersiz ve ancak azimli tanrı temsiliyle çok tartışılacaktır mother! Tanrının insan bedeninde vücut bulduğu bir başka filmden, Pier Paolo Pasolini’nin Teorema’sından esintiler taşıyan mother!, olanca sertliğine rağmen sevgi arayışı ve tanrının sanatçı yönünü işaret etmesiyle bir denge kurmayı da deniyor sanki. Aronofsky, tanrının var olduğu fikri üzerinden giderek, kötülüğün kaynağını bulmaya çalışıyor. İnsan hamurunda kötülük varsa, bunun sebebi tanrıdan başkası olamaz. Şu halde insanın insana yaptıklarını, tanrının insana yaptıkları veya yapılmasına izin verdikleri şeklinde yorumlayabiliriz. Ama niçin? Tüm acılar, Tanrı, sevilmek ve el üstünde tutulmak istediği için mi çekiliyor? Bizler, tanrının oyun bahçesindeki önemsiz yaratıklar mıyız? Aronofsky’nin bu sorulara verdiği cevap koca bir “Evet”. Ve siz, tanrıya ve dinlere mi inanıyorsunuz, alın öyleyse diyor adeta.

Yaşayan bir organizmaya dönüştürülen evin dünyamızı temsil ettiği çok açık. O halde bu evde yaşananlar da dünyada yaşananlar olmalı. Tanrıyla insanoğlunun hikâyesinde en can alıcı kısımların es geçilmesi beklenemezdi Aronofsky’den. Tanrının, kendisine tapınan kullarının, oğlunu kurban edişi ve tanrının kayıtsızlığı… Tanrı, her şeye rağmen insanoğlundan vazgeçemiyor. Ya insanoğlu?

Oldukça zengin bir içeriğe sahip olan mother!, biçimiyle de Aronofsky’ye yakışan bir film. İkinci yarısından itibaren yönetmenin tavizsiz bir sertlikle, bir çılgınlığa doğru sürüklediği mother!, seyircisini rahatsız etmeyi, hatta boğmayı başarıyor. Anne karakterinin çaresizliği, çırpınışları, seyircinin çaresizliğine dönüşüyor. Tıpkı anne gibi bu sürreal çılgınlığa teslim olmaktan başka çaremiz kalmıyor. Kapalı alan geriliminde birinci sınıf bir iş çıkaran yönetmen, karakterlerinin psikolojisi üzerine yeterince kafa yorduğunu da belli ediyor.

Öte yandan Aronofsky’nin, The Fountain ve Noah’ta olduğu gibi Yaratılış’tan aldığı hikâyeleri ve mitolojik unsurları bir potada eritmeye devam ettiğini görüyoruz. The Fountain’de Adem ve Havva mitini ve Hayat Ağacı efsanesini, Maya mitolojisindeki Xibalba ile eşlerken, Noah’ta Nuh Tufanı’nı mitolojik bir yaklaşımla ele almıştı. Mother!’da ise Yaratılış’ı temel alırken, içine mitolojik bir karakter yerleştirmekten geri durmuyor Aronofsky. The Fountain’de olduğu gibi yüzde yüz uyumlu olduğu söylenemez ama bu formülü yine başarıyla uyguladığını söyleyebiliriz. 

Son söz: Sinema, Darren Aronofsky gibi yönetmenlerle diri kalmaya devam edecek. İzleyenleri derin düşüncelere sürükleyen mother! gibi filmler de  baş tacı edilmeye... 9.7\10

7 Nisan 2014

Aronofsky Tufanı: "Noah"


Sinema açısından fazlasıyla tatmin edici 2013 geride bırakıp 2014’e girerken yeni yıldan daha fazlasını bekliyordum. Bu beklentiyi yaratan filmlerden ikisi Nymphomaniac ve Noah’tı. Trier ve Aronofsky’nin yeni filmlerinden beklediğimi bulamadım. Özellikle yazımızın konusu Noah, pek çok açıdan başarıılı bulmama rağmen seyir sırasında şok üstüne şok yaşatarak deyim yerindeyse dumura uğrattı beni. Bundan yaklaşık bir yıl önce ilk değerlendirmemi yaptığımda tanrısının olmadığını söyleyen Aronofsky’nin Nuh Tufanı tutkusunun hikayenin kutsallığından değil, sinemaya hakkıyla aktarılamamış olması ve görsel karşılığını bulma isteği olduğununun ve dolayısıyla da tufana mit olarak yaklaşacağının altını çizmiştim. Yanılmamış ama böyle bir yaklaşımla tufanın mit olarak sorunsuz bir biçimde anlatılamayacağını hesaba katmamıştım.

Dini Epik’e Fantezi Epik aşısı

50’li ve 60’lı yıllarda altın dönemini yaşayan epik sinemanın alt türü dini epikler genellikle kutsal metinlere bağlı kalınarak üretildi. Çok fazla ürün vermeyen bu alt tür bahsettiğimiz dönemlerde The Ten Commandments ve The Bible: In the Beginning gibi gerçek manada dini epik olarak niteleyebileceğimiz (pek çok kez sinemaya uyarlanan Hz. İsa temsillerini epik kısımları sorunlu olduğundan dini epik olarak görmüyorum) klasikler üretti. Günümüzde bu tür dini epik çekilmez oldu derken Aronofsky, Noah ile çıkageldi. Noah’ın bir kolu bu klasiklere uzanıyor. Diğer kolu ise The Lord of the Rings’in devreye soktuğu yeni fantezi epik modelinden etkilenerek dini epik’in içine nüfuz ediyor. Aronofsky’nin türlerle oynayarak epik sinemanın farklı uçlarında yer alan bu iki alt türü bir araya getirme düşüncesi -belki daha sonra aşının tuttuğu örnekleri de göreceğiz- Noah’a olumsuz yansımış.

Aronofsky'nin The Bible: In the Beginning’dekine benzer bir kronoloji takip etmese de tufana sebep olan insanoğlun kötülüğünü, ilk günah ve akabindek Habil-Kabil meselesiyle desteklemesi yerinde olmuş. Bununla birlikte hızlı geçilen yaratılış sekansı ve açılış kısmında bir bocalama seziyoruz. Devreye kendi kurguladığı hikaye girdiğinde daha hakim bir Aronosfky var ama Ent’lerden etkilendiği açıkla görülen Gözcüler, fantezi epik aşısının tutmamasının en büyük sebebi. Özellikle de filmdeki işlevleri düşündürücü.

Aronofsky’nin Nuh ve Tufan yorumu tartışmalı

Darren Aronofsky, insanlık tarihinin en popüler hikayelerinden biri olan Nuh Tufanı’nı alıp yeniden kurgulamış. Noah için Nuh Tufanı uyarlaması dememiz oldukça güç. Ancak Nuh Tufanı’nı temel alıp, onun üzerine oldukça serbest bir uyarlama yapıldığını belirtmemiz gerekiyor. Yazımın başlığını “Aronofsky Tufanı: Noah” koymamın sebebi de bu. Aronofsky için Nuh’un Yunan mitolojisindeki yarı tanrılar Perseus ya da Herkül’den bir farkı yok. İşte sorun da burada çıkıyor. Böyle düşündüğünüz zaman Nuh’u anlayamazsınız. Aronofsky de anlamamış. Dramatik etki arttırma ve çelişkileri olan bir karakter yaratma adına çok tartışmalı bir Nuh profili çizmiş yönetmen. Oysaki The Fountain’de Adem ve Havva’yı, Hayat Ağacı’nı nasıl da adapte edebilmişti hikayesine. Düşünce aynı ama Nuh Tufanı’nı keskin değişimleri kaldırabilecek bir hikaye değil. Bir varoluş ve yokluş hikayesi olarak her şey olması gerektiği gibi işlense de, meselenin özü kavransa da evlere şenlik durumlar Noah’ın en büyük sıkıntısı diyebiliriz. (spoiler vermemek için detaylarını yazmıyorum)

Stüdyo Aronofsky’i bozdu mu?

Genel kanı bu olsa da yanlış bir değerlendirme olduğunu düşünüyorum. Aronofsky, Pi’yi çektikten sonra Noah’a atlamadı. The Fountain, bir stüdyo filmiydi. Bütçesinin çok yüksek olmaması önemli değil. Orada hikayesini istediği gibi kurgulamış, kafasındakini perdeye aktarabilmişti. Noah’a bakasak hemen hemen aynı durumu görürüz. Filmin sıkıntıları büyük bütçe, efektler ya da stüdyo baskı değil. Eğer epik film çekiyorsanız bu türün gereksinimi olan; bütçe, bol figürasyon, dev setleri kullanmanız gerekecektir. Ve de fantezi epik çekiyorsanız efektlere de bel bağlayacaksınız. Ayrıca kurgu açısından da epik filmler düz hikayeleri sever. Aksi takdirde hezimete uğrayabilirsiniz (Bkz: Alexander). Zaten filmi istediği kurguyla vizyona çıkarmayı başardı Aronofsky. E o zaman Noah’a başarısızlık gözüyle bakacaksak, bunu stüdyoda aramak büyük yanlış olacaktır. Aronosfky hemen hemen kafasındaki filmi çekmiş. Filmin temel sorunu Nuh Tufanı’nı mit olarak ele alması ve yeniden kurgulanan hikayenin tam oturmamış olması diye düşünüyorum.

Son söz: Noah’ın gösterdiği bir şey varsa o da Ateist Aronofsky’i daha çok sevidiğimiz sanırım 7\10

17 Mart 2014

Aronofsky'nin Rüya Projesi: "Noah"

 
Darren Aronofsky, şu sıralar 'Noah' adını verdiği Nuh Tufanı projesiyle meşgul. Russell Crowe'u Hz. Nuh rolünde izleyeceğimiz filmde; Anthony Hopkins, Jennifer Connelly ve Emma Watson  öne çıkan oyuncular. Senaryoyu Ari Adel'le birlikte kaleme alan Aranofosky'nin arkasında Paramount gibi büyük bir yapım şirketi bulunuyor. Kariyerine bağımsız bir filmle (Pi) başlayan genç usta Aranofosky, adım adım Hollywood'a yelken açtı. Ancak ilk Hollywood prodüksiyonu olan The Fountain gösterdi ki, Aronofosky'nin bağımsız ruhundan ve sinema anlayışından vazgeçmeye, taviz vermeye niyeti yok. Şüphesiz ki, Noah çok daha büyük bir proje, bir Hollywood Blockbuster'ı. Bu da demek oluyor ki; Noah, yönetmenin geniş kitlelere en kolay ulaşacağı ve anlatı olarak da kolay hazmedilebilir bir film olacak.

"Benim Tanrım yok" diyen Aronofsky'nin, Adem ve Havva mitine sırtını dayadığı The Fountain'in ardından yine tüm kutsal metinlerde yer alan Nuh Tufanı'na sarılması düşündürücü. Derine inmek gerekirse, 13 yaşından beri bu hikayenin hayalini kuran, bugün "Benim Tanrım yok" diyebilen ve Pi'de sayılarla hayatı anlamlandırma çabası, The Fountain'de ise ölümsüzlük ve ölümden sonra başka bir formda yaşamı sürdürme fikri, Aronofsky'nin uzun zamandır din-bilim ekseninde bir iç çatışma yaşadığının göstergesi. Bunu da sinemasına açıkça yansıtıyor. Bunları anlatmamın sebebi Aronofsky'nin Nuh Tufanı'na nasıl yaklaşacağının dair veriler içermesi. 'Büyük' hikayeler anlatmayı seven yönetmenin Nuh Tufanı tutkusu esasen hikayenin kutsallığından değil, 1966 yapımı The Bible ın the Begining (bakınız) dışında tufanın beyazperdede hakkıyla ele alınmamış olması ve tufanın görsel karşılığını bulma isteği... Kısacası Aronofsky sineması için biçilmiş kaftan olması diyebiliriz.

Noah, 50'li ve 60'lı yıllarda altın dönemini yaşayan Epik Sinemanın kollarından biri olan dini-epiklerin modern bir versiyonu olacak. Ancak yönetmenin dinlere bakışı, Nuh Tufanı'na kutsal bir hikaye olarak değil de bir mit olarak yaklaşmasına dolayısıyla da yine The Fountain'de olduğu gibi fantastik bir dokunuşla dini epiğin yanında fantastik sinemaya da göz kırpan bir film çıkmasına neden olabilir. Bu yorumu yaparken yönetmenin The Fountain'de Adem ve Havva'yı kutsal metinlerden bağımsız olarak bir aşk hikayesinin omurgası yapmasını temel alıyorum. Tabii bu kez birebir Nuh Tufanı'nı anlattığından bir 'sapma' çok da olası değil. Bu noktada Aronofsky'nin Nuh'un iç dünyasına da bakmak isteyeceğini ve görselliğinin altında ezilmeyen derinlikli bir film çıkarmak isteyeceğini öngörebiliriz.

Noah 3 Nisan'da vizyona giriyor.




29 Haziran 2013

Noah'ın Ayak Sesleri

Nuh Tufanı'nı epik bir sinema şölenine dönüştürmek için şu sıralar yoğun mesai harcayan genç usta Darren Aronofsky, görsel anlamda da kusursuz bir iş çıkartacağının ilk sinyallerini verdi. Filmde yer alan 6 karaktere ait yeni yayınlanan görseller aklımızı almaya yetti. Açıkçası Anthony Hopkins'i Hannibal filmlerinden bu yana hiç bu kadar karizmatik görmemiştim. Onun yanına iliştirdiğim görselde filmin kötü adamı da oldukça heybetli duruyor. Jennifer Connelly de 'olmuş' dedirtiyor. Yeni görseller, ağzımıza çalınan bir parmak baldan daha fazlası değil ancak her yeni detay heyecanımızı artırmaya yetiyor. Noah'ın 28 Mart 2014'te gösterime gireceğini hatırlatayım. Daha önce kaleme aldığım detaylı "Darren Aronofsky'nin Rüya Projesi: Noah" yazıma buradan ulaşabilirsiniz.






1 Kasım 2012

Yeni Kuşağın Altın Adamları: En iyi 15 yönetmen


Uzun metraj kariyerlerine 1980 ve sonrasında başlayan yeni nesil sinemacılar, 60'lardan itibaren modern sinemanın ana hatlarını belirleyen yönetmenlerin mirasını devralıp bugünün sinemasını şekillendirdiler. 1895-1930 arası yönetmenlere ilk kuşak, 1930-1960 arası ikinci. kuşak, 1960-1980 aralığına da üçüncü kuşak dersek 1980'lerden bugüne uzanan süreci 4 ve 5. kuşaklar olarak adlandırabiliriz. Kuşaklar muğlak elbette, arada kalan ve iki farklı kuşak içinde değerlendirilebilecek isimler var. Yeni kuşağı belirlerken bu zorluğu yaşadım. Başlangıç noktam 1980'ler olunca; Pedro Almodovar, Oliver Stone ve Michael Haneke gibi büyük yönetmenleri dışarıda tutmak durumunda kaldım. Seçtiğim isimlerin yönetmenlik becerileri en önemli kriterim oldu. Onun dışında filmografilerini ve kişisel zevklerimi göz önünde tuttum.  Park Chan-Wook'u biraz zamanı olduğunu düşündüğümden, Tim Burton ve Luc Besson'u ise düşüşe geçen kariyerleri sebebiyle listeye alamadım. Wong Kar Wai de ilk 15 için düşünmediğim ama sevdiğim yönetmenlerden biri...

1- Darren Aronofsky
2- Quentin Tarantino
3- Christopher Nolan
4- Paul Tomas Anderson
5- David Fincher
6- Coen Brothers
7- Lars Von Trier
8- Spike Jonze
9- Kim Ki-Duk
10- Alejandro Gonzalez Inarritu
11- Alejandro Amenabar
12- Peter Jackson
13- Wes Anderson
14- Sam Mendes
15- Jim Jarmusch

25 Nisan 2012

Requiem for A Dream


Amerikan Bağımsız Sineması'nın medar-ı iftiharı ve bugün ana akım sinemaya yaklaşan ama bağımsız ruhundan hiçbir şey kaybetmeyen genç usta Darren Aronofsky ilk filmi 'Pi'nin ardından asıl çıkışını ikinci yönetmenlik denemesi Requiem For a Dream ile yaptı. Hubert Selby'nin aynı adlı romanından bizzat Selby ve Aronofsky tarafından senaryolaştırılarak sinemaya uyarlanan  Requiem For a Dream, Aronofsky filmografisinin hala en nadide parçası. İzleyen hemen herkeste 'duvara çarpmış' hissi veren bu başyapıtı bilmeyenler için hikayesini kısaca hatırlatalım.

Sara Goldfarb, televizyon bağımlısı, yaşlı ve yalnız bir kadındır. Oğlu Harry ise güzel kız arkadaşı Marion ve uyuşturucu dağıtıcısı Tyrone'la takılan madde bağımlısı bir gençtir. Sara, bir Tv şovuna çıkmaya hak kazanır ve çok heyecanlanır. Gençliğinde giydiği ve büyük anısı olan kırmızı elbisesine girebilmek için kilo vermeye çalışır ve diyet haplarından kullanmaya başlar. Öte yandan Harry ve arkadaşları, hiç durmadan uyuşturucu almaya devam etmektedir. Bu bağımlılıklar zamanla hepsini bir felakete sürükleyecektir.

Kısa özetten de anlaşılacağı üzere filmin ana teması bağımlılık. Yalnız Aronofsky klasik bir uyuşturucu bağımlılığı öyküsü anlatmaktan ziyade, bağımlılık kavramına toptan bir bakış atmayı deniyor. Aronofsky, karakterlerin geçirdiği değişimi belirgin kılmak için hikayesini zamana yayıyor. Üç faklı mevsime: Yaz, Sonbahar ve Kış'a... Film, yazın başlıyor ve bu bölümde karakterlerimiz için işler yolunda gidiyor denilebilir. Hepsinin bir hedefi, bir umudu var. Aronofsky, bu bölümde daha fazla gündüz çekimi, canlı renkler ve daha günlük güneşlik bir dünya resmediyor. Mevsim sonbahara dönünce film de tonunu koyulaştırıyor. Kış ise çarçabuk geliyor ve gitmeye de hiç niyeti yok gibi görünüyor. Mevsimler karakterlerin ruhlarına ayna tutuyor. Yazdan kışa gelindiğinde Sara, Harry, Marion ve Tyrone'ın geçirdikleri ruhsal ve bedensel deformasyonu sahici bir şekilde yansıtıyor yönetmen. Darren Aronofsky, Sara Goldfarb'ın sürekli izlediği ve müptelası olduğu yarışma programıyla sert bir medya eleştirisi getirirken uyuşturucu batağına saplanmış gençlik üzerinden de başta Amerika olmak üzere toplum eleştirisine soyunuyor diyebiliriz.

Aronofsky, daha ilk filmi Pi'de ortaya koyduğu görsel stilini ve tarzını Requiem For a Dream'de tam anlamıyla oturtmuş. Ekranı ikiye bölme, hızlandırılmış çekimler ve video klip estetiği gibi biçimsel atraksiyonların yanında kumanda ile televizyonun açılıp kapama görüntüsü, uyuşturucunun hazırlanışı ve alınışını aynı kurguyla veriyor. Yönetmenin dinamik anlatımı ve hızlı kurgusu özellikle son 10 dakikada nefes almamıza fırsat vermiyor, adeta başımızı döndürüyor. Kurgu, başınızı döndürürken karakterlerimizin dibe vurduğu final bölümü fena halde sersemletiyor bizi. Midemize yumruk yemiş gibi hissediyoruz. Requiem For a Dream'in bu kadar çarpıcı bir film olmasında öncelikle Clint Mansell'in Soundtrack çalışmasının etkisi çok büyük. Bu etkinin diğer bir sebebi de Jared Leto, Jennifer Connelly ve Marlon Wayans ama özellikle de Ellen Burstyn'in parmak ısırtan performansları şüphesiz. Ellen Burstyn, öyle bir oyunculuk sergilemiş ki akıllara seza. Şahsen daha iyisini görmedim.

Son söz: Requiem For a Dream, rahatız edici ve sert tavrıyla seyircisini depresif hale sokan, buna rağmen her sinemaseverin görmesi gereken büyük başyapıtlardan. Asla unutamayacaksınız... 10\10

3 Ocak 2012

The Fountain


Darren Aronofsky’nin altı yıl sinemadan uzak kalmasına sebep olan üçüncü uzun metraj filmi The Fountain’e Pi ve Requiem for a Dream ile kendini kanıtlayan ve özgüven kazanan yönetmenin meydan okuması olarak bakılabilir. The Matrix’i izlediğinde bilimkurgu sinemasında daha ne kadar ileri gidilebileceğini, bir sonraki aşamanın ne olacağını kendisine soran Aronofsky’nin, aradığı cevabı bulmak için çıktığı uzun ve sancılı yolculuk, The Fountain gibi eşsiz bir bilimkurgu filminin yaratılmasıyla tamamlandı. İlk gösterimi Venedik Film Festivali’nde yapılan ve yuhalanan, eleştirilen ve gişede zarar eden The Fountain; içeriği, anlatısı ve özellikle de görselliğiyle gerçekten de daha ne kadar ileri gidilebilir sorusuna verilmiş tatmin edici bir cevap olarak, bilimkurgu sineması tarihindeki yerini aldı. Her izleyenin farklı algıladığı ve anlamakta zorlandığı The Fountain, tam da Aronofsky’nin istediği gibi çeşitli tartışmalar yarattı. Bu tartışmaların başını da filmde kaç farklı zaman dilimi olduğu sorusu çekiyordu. Herkes farklı bir şey söylüyordu, bu hususta yorum yapmaktan imtina ile kaçınan Aronofsky, haklı olarak her izleyenin kendi cevaplarını bulmasını istiyordu. Filmi, hikâyeyi mantıklı ve gerçekçi bir zemine oturttuğumu düşündüğüm iki farklı biçimde analiz etmeye çalışacağım. 

Filmde kaç farklı zaman dilimi var? 

Girişte bahsettiğim gibi filmi çözümleyebilmek için öncelikle bu soruya net bir cevap verebilmek gerekiyor. The Fountain’de iki farklı zaman dilimi olduğu söyleyeyim. 16. yüzyılda geçen kısmın Izzi’nin kitabı ve dolayısıyla da sadece kurgudan ibaret olduğu düşünüldüğünde geriye iki seçenek kalıyor. Film, ya 21. yüzyıldaki gerçekliğin dışına çıkmıyor ya da 26. yüzyıl, 21. yüzyıldaki hikâyenin devamı… Hikâyenin yalnızca 21. yüzyılda geçtiği bir gerçeklik kurduğumuzda, 26. yüzyılı Tommy’nin içsel yolculuğu olduğunu varsayabilir veya bu bölümü 16. yüzyıldaki kurgusal hikâyenin devamı olarak düşünebiliriz. Sonuçta Izzi, kitabının İspanya’da başlayıp Xibalba’da son bulacağını söylemiş ve ölmeden önce son bölümü Tommy’nin yazması için ısrarcı olmuştu. Tommy de Izzi’nin son dileğini, onun istediği şekilde yerine getirmiş olabilir. Ne var ki, sözünü ettiğimiz kurgularda havada kalan çok fazla detay olduğunu ve taşların tam olarak yerine oturmadığını düşünüyorum. Yine de filmin çözümü 1 ve 2 olmak üzere iki farklı okuma yapacağım. 

Yazı bu noktadan itibaren spoiler içermektedir.

Filmin çözümü 1 

Izzi’yi kaybeden Tommy, ölümü alt etmek için çalışmalarını yoğunlaştırıyor. Guatemala’daki ağaçtan elde ettiği karışımın Donovan’ın tümörünü yok etmesi ve becerilerini geliştirmesi sebebiyle ağaçla ilgili her şeyi öğrenmek isteyen Tommy, ekibini seferber ediyor. Ancak tıpta çığır açtığını düşünebileceğimiz bu tedaviyi daha ileri götüremiyor, ölüme çare bulamıyor. Izzi’yi kurtaramaması, hastalık olduğunu düşündüğü ölümün tedavisini bulamaması ve Izzi’nin son isteğini yerine getirememesi, Tommy’yi farklı arayışlara yönlendiriyor. Yaşamaya devam edebilmesi, bu yenilgilerin üstesinden gelebilmesi için bakış açısını değiştirmesi gerektiğinin farkına varıyor. Arayışa giren Tommy, kurtuluşu Budizm’de buluyor. Zen Budizm’ini öğrenen Tommy’yi Lotus duruşuyla meditasyon yaparken görüyoruz. Bu noktada, filmin üç parçalı anlatısında 26. yüzyılda geçtiği varsayılan bölümün, Tommy’nin içsel yolculuğu olduğunu düşünmemiz gerekiyor. Zen Budizm’i ile içine yönelen Tommy, bu meditasyon tekniğiyle egosu ve kişiliğiyle mücadele ediyor. Ne kadar olduğunu bilemesek de uzun bir sürecin sonunda kişiliğinde keskin bir dönüşüm meydana geliyor. Hayat ve varoluş hakkında yeni bir perspektif kazanıyor ve bir tür aydınlanma yaşıyor. 

Filmin üçüncü kısmının Tommy’nin iç dünyasını olduğunu söyledik. Peki, Aronofsky, Tommy’nin iç dünyasını, neden onu şeffaf bir kürenin içerisine yerleştirerek görselleştiriyor? Bunun tek bir sebebi yok. Filmin farklı okumalara açık olabilmesi için, seyircinin Tommy’nin yolculuğunu içsel ve dışsal bir yolculuk olarak değerlendirebilmesi gerekiyor. Dışsal bir yolculuk olabilmesi için de bu uzay yolculuğunun şartlarının yerine getirilmesi gerekiyor. Şeffaf küre, aynı zamanda meditasyon halindeki Tommy’nin dış dünyadan kopuşunun, kendi iç dünyasını yönelişinin bir simgesi. Kürede Tommy’nin bir türlü kaçamadığı anılarını ve içinde filizlenen yeni inancı görmekteyiz. Bu inanç, Moses Morales adlı rehberin Izzi’ye anlattığı mezara dikilen tohum ile ağaca dönüşme ve bu dönüşümün form değiştirerek devam ettiği bir hikâyeden ibaretti. Moses Morales’in babasının gerçekten bu döngüye girdiğine inandığı gerçek bir hikâye… Tommy, başta inanmasa da Izzi’nin mezarına bir tohum ekmişti. İnanmaya başlamasının sebebi Budizm’e yöneldiğinde aynı inancı görmesidir. Budizm’de de benzer bir yaşam döngüsü ve dönüşüm vardır. Aronofsky de zaten farklı kültürlerdeki ve mitlerdeki benzer hikâye ve inançları filmin tamamında iç içe geçirerek, sentezleyerek farklı bir yapı kuruyor. 

Ölümün bir hastalık olduğunu iddia eden bilim insanı Tommy, Zen Budizm’i ile bu iddiasından vazgeçiyor. Ölümün hayatın kaçınılmaz bir gerçeği olduğuna ve bununla birlikte ölümün bir son olmadığına inanmaya başlıyor. Tommy, ölümün yaklaştığını biliyor ve korkmaya başlıyor. Ölmeden önce Izzi’nin kitabını bitirmesi gerekiyor ama sonunu bilmiyor. Tommy, kitabı Nirvana’ya ulaştığında bitiriyor. Xibalba’ya ulaşması, esasında Nirvana’ya ulaştığını gösteriyor. Çünkü Tommy’nin içsel yolculuğu, Nirvana’ya ulaştığı takdirde anlam kazanabilecektir. Burada önemli bir husus daha var. O da Tommy’nin, Izzi’nin kitabını bitiriş şeklidir. Thomas, Hayat Ağacı’na ulaşıyor, ölümsüzlük veren reçinesinden içiyor ama ne kendisinin ne de kraliçesinin hayal ettiği gibi ölümsüzlüğe ulaşamıyor. Tommy’nin Izzi’yi kurtaramaması ve ölümsüzlüğe erişememesi gibi Thomas da kraliçeyi kurtaramıyor ve ölümsüzlüğe erişemiyor. Thomas, ölümsüzlük verdiğine inanılan reçineden kana kana içtiğinde çiçeğe dönüşüyor. Çünkü Tommy artık buna inanıyor. 

Filmin çözümü 2 

21. yüzyıldaki hikâyenin sonunda Tommy’yi ölüme çare bulabilmek için Guatemala’daki ağaçla ilgili her şeyi bilmek istediğini söylediği ve kendisini bilime adadığı anda bırakmıştık. 26. yüzyılda dev bir baloncuk içerisinde Xibalba’ya yolculuk eden Tom’un, 21. yüzyılda bıraktığımız Tommy olduğunu düşünmek zorundayız. Sebeplerine geçmeden önce şunu söyleyelim: böyle düşündüğümüzde Tommy’nin bir hastalık olduğunu düşündüğü ölüme çare bulduğunu, ölümsüzlüğü keşfettiğini kabul etmiş oluyoruz. Şimdi bu sonuca nasıl vardığımızı en başa dönerek açıklamaya çalışalım. Hastalığı sebebiyle kriz geçiren Izzi, son günlerinde Tommy’ye gerçekliğine inandığı bir hikâye anlatıyor. Çıktığı bir seyahatte, Moses Morales adlı Mayalı bir rehber, Izzi’ye ölen babasından bahsediyor. Moses, babasının öldüğüne inanmıyor. Mezarı kazarlarsa babasını orada bulamayacaklarını söylüyor. Babasının mezarının üzerine bir tohum ekmişler. Tohum ağaç olmuş. Moses, babasının o ağacın bir parçası olduğuna inanmış. Moses’ın babası önce ağaç oluyor, sonra ağacın çiçeğine dönüşüyor. Bir serçe ağacın meyvesinden yediğinde kuşlarla uçuyor. Bir bilim insanı olan Tommy, bu hikâyeyi dinlediğinde doğal olarak inanmıyor ve saçmalık olduğunu düşünüyor. Ancak Izzi öldükten sonra mezarını kazıp bir tohum dikiyor. 21. yüzyıl ile 26. yüzyıl arasında, elimizdeki tüm bilgileri kullanarak -Tommy özelinde- neler olduğunu düşünmek ve boşlukları doldurmak bize düşüyor. Hayattaki nihai amacına -ölümsüzlüğe- ulaşan Tommy’yi 26. yüzyılda Buddha’yı andırırcasına bir bilgeye dönüşmüş olarak görüyoruz. Hikâyenin önceki çözümünde olduğu gibi Tommy’nin Zen Budizm’ine yöneldiğini burada da söyleyeceğiz. Tommy’nin Zen Budizm’ine yönelme sebepleri de aynı. Xibalba’ya yaptığı yolculuk esnasında da meditasyon yapmaya devam eden Tommy, Izzi’nin son isteğini yerine getirememenin ve onsuz yaşamanın verdiği ıstırabın üstesinden gelmeye çalışıyor. O, 21. yüzyılda bıraktığımız, sadece bilime ve bilimsel gerçeklere inanan Tommy değildir artık. Beş yüz yıldan uzun bir süredir yaşayan, içgörüsü kuvvetli, ruhani tarafını keşfetmiş bilge bir insandır. 

Tommy, neden bir ağaçla yolculuk etmektedir? Ağaçla konuşmasının, ona sarılmasından nasıl bir sonuç çıkarmalıyız? Cevap basit: Tommy, ağacın Izzi olduğuna inanıyor. Beş yüz yıl önce Izzi’nin mezarına diktiği tohum ağaç oldu. Izzi anlattığında, Tommy’ye safsata gibi gelse de zamanla kişisel olarak bilimde daha ileriye gidemeyeceği bir noktaya ulaştığında, kendisini aştığında, alternatif inançlar alternatif olmaktan çıkıverdi onun için. Yine de ölümsüzlüğe erişmiş bir insan olarak, Izzi’nin anlattığı ve inandığı biçimiyle ebediyen var olma fikrini, alternatif bir ölümsüzlük fikrini benimsemesi oldukça zordu. Kırılma noktası Tommy’nin Budizm felsefesiyle hayatına yeni bir yön verdiğinde gerçekleşti. Çünkü aynı inancı, aynı döngüyü Budizm’de de gördü ve koşulsuzca bağlandı. Bir ağacın bedeninde de olsa Izzi’nin var olduğu bir dünyada yaşayan Tommy, Izzzi’yi ikinci kez kaybetmeden evvel (Ağacın yaşlanması ve ölümünün yaklaşması) Xibalba’ya gitmesini sağlayacak imkânların da oluşmasıyla ağacı küresine alarak son yolculuğuna çıkıyor. Peki, Tommy’nin Xibalba’ya gitme amacı nedir? Yine geri dönelim. Teleskobuyla ölmekte olan bir yıldızın etrafındaki Nebula’yı gözlemleyen Izzi, bu esnada yanına gelen Tommy’ye Xibalba’dan bahsediyor. Orada gördükleri Nebula’ya Mayalıların Xibalba dediklerini ve Xbalba’nın Mayalıların öteki dünyası olduğunu anlatıyor Izzi. Ölü ruhların Xibalba’da yeniden doğduğu bilgisini de ekliyor. Ağacın yaşlanması ve ölmesinin, Izzi’yi yeniden kaybetmek anlamına geldiğini söylemiştik. Tommy, bir noktadan sonra bu dünyadaki ölümsüzlüğün Izzi olmadan bir anlamı olmayacağını fark ediyor ve Izzi ile sonsuza kadar birlikte olabilecekleri Xibalba’da yeniden doğuş inancına tutunurken buluyor kendini. Tommy’nin yolculuğu bu motivasyonla başlıyor. 

26. yüzyıldaki kısmın 21. yüzyıldaki hikâyenin devamı olduğunu işaret eden çok önemli başka veriler de var. Bunların biri Tommy’nin sağ koluna mürekkeple işlediği ince ve kalın halkaların, kendi deyimiyle aradan geçen zamanı gösteriyor oluşudur. 21. yüzyılda Donovan’ı ameliyat etmeden önce çıkardığı evlilik yüzüğünü kaybeden Tommy, Izzi’ye olan bağlılığının simgesi olan yüzüğü bulamadığı için acı çekiyor. Izzi öldükten sonra, Izzi’nin kitabını tamamlaması için hediye ettiği kalemle mürekkebi parmağına işliyor Tommy. Parmağında mürekkeple oluşturduğu halkayı 26. yüzyılda da görüyoruz. Hatta yılları koluna işleme fikri de buradan çıkıyor. Tommy’nin kolundaki halkalardan bahsederken, “Bütün bu yıllar, bu anlılar, hep sen vardın” dediğini duyuyoruz. Izzi, öldükten sonra da hep yanında olmuştur. Ruhuyla, anılarıyla ve yeni yaşam formuyla… Tommy’nin “bütün bu yıllar”dan kastı şüphesiz ki, aradan geçen beş yüz yıldır. 

Tommy’nin yolculuğu sırasında Izzi ile olan anılarının onu yalnız bırakmadığını görürüz. Hasta yatağında Izzi, ilk kar yağdığı için Tommy ile yürüyüş yapmak isteyen Izzi ve kitabının bitirilmesini isteyen Izzi… Aronofsky, Tommy’ye acı veren anıları yerleştirmiştir Küreye. Yüzyıllar geçse de unutamadığı, üstesinden gelemediği anılar… Adına Tom denen 26. yüzyıldaki karakterin anılarının 21. yüzyıldaki Tommy’nin anıları olması ikisini birbirine bağlayan en önemli ayrıntılardan biri. Çünkü anılarımız geçmişimizdir, yaşanmışlıklarımızdır, gerçekliğimizdir. 

En büyük korkusunu, ölümü yenmeyi başaran Tommy, Xibalba’ya vardığında ölüp yeniden doğacağına inansa da korktuğunu söylüyor. Ancak Izzi ile sonsuza kadar yaşama fikrine sıkıca sarılarak küresinden ayrılıyor. Vicdan azabını dindirmek, huzur bulabilmek için ise yapması gereken son şeyi yerine getiriyor. Izzi’nin kitabını bitiriyor. 

The Fountain’i neden bir bilimkurgu gibi okumalıyız? 

Çünkü bir bilimkurgu filmi The Fountain. Bunu nerden çıkartıyoruz? Filmin yazarı, yönetmeni, her şeyi Darren Aronofsky öyle söylüyor. En başta The Matrix’i izlerken bilimkurgu filmi yapmayı kafasına koyan Aronofsky, “Uzayı dıştan çok, içten ele alan bir film çekmeyi karar verdik. Uzayın dışı, teknoloji delisi filmler tarafından esir alınmıştı çoktan. Daha canlı, farklı ve minimalist bir bilimkurgu filmi yapmanın mutlaka bir yolu olmalıydı.” diyor. Bu sebeple ikinci çözüme inanıyorum. The Fountain’in bir bilimkurgu olabilmesi için Tommy’nin ölümsüzlüğü bulması şart. Ölümsüzlüğü bulduğunu kabul ettiğimizde de 26. yüzyıla kadar yaşadığını ve Xibalba’ya doğru o uzay yolculuğunu yaptığını doğal olarak kabul etmiş oluyoruz. 26. yüzyılı Tommy’nin içsel yolculuğu olarak okuduğumuzda Aronofsky’nin minimalist bilimkurgu yapmak için yola çıktık söylemiyle çelişiriz. Ayrıca bu kısım içsel bir yolculuk olarak kabul ettiğimizde, Tommy içsel yolculuğunu neden 26. yüzyılda yapma ihtiyacı duyuyor sorusuyla karşı karşıya kalıyoruz. Izzi’nin kitabını bir türlü bitiremeyen Tommy’nin kurgusal bir hikaye yaratmada pek de iyi olmadığını anlıyoruz. Peki, hikaye kurgulamadaki eksikliğini bildiğimiz Tommy, acılarını dindirmek için meditasyon yapan Tommy, iç dünyasına kapandığında neden kendisini 26. yüzyılda olduğu bir kurgunun içerisine yerleştiriyor? Görüldüğü gibi bu ve benzeri mantıksızlıklar, bizi Aronofsky’nin de işaret ettiği bilimkurgusal okumaya yönlendiriyor. Bu sebeple minimalist bilimkurgu söylemi The Fountain okumasında anahtarımızdır. Bilimkurgu sınırları dışına çıkmadan alternatif bir yorumda bulunmak isterseniz; The Fountain’in bir paralel evren bilimkurgusu olduğunu da iddia edebilirsiniz. Ancak 16. yüzyıldaki hikâyenin Izzi’nin kitabı olması ve bu bilginin kesinliği üçlü değil, ikili bir paralel evren okumasını zorunlu kılıyor. Yine de hikâyenin çözümünde bahsettiğimiz gibi 21. ve 26. yüzyıl arasındaki güçlü bağ, paralel evren olasılığını zayıflatıyor. 

Aronofsky’nin Beslendiği Kaynaklar 

The Fountain üç temel kaynaktan besleniyor: Gençlik Çeşmesi efsanesi, Maya Mitolojisi ve Eski Ahit’ten alınan hikâyeler… Aronofsky, bu mitik hikâyeleri birbirine kusursuzca bağlayarak benzersiz bir sanat eseri yarattı. Çıkış noktası Gençlik Çeşmesi efsanesiydi. Ölümsüzlük arayışının anlatıldığı bu efsaneyi, başka bir ölümsüzlük kaynağı olarak bilinen Hayat Ağacı içerisine yerleştiren Aronofsky, Hayat Ağacı’nı ise Eski Ahit’ten alıp Mayalardaki Hayat Ağacı inancıyla birleştiriyor. Filmin üç parçalı anlatısı ve hikâye kurgusuyla Hayat Ağacı, somut ve soyut anlam ifade ederken, gerçeklik ve fanteziye hizmet edecek şekilde kullanılıyor. Aronofsky’nin Hayat Ağacı’na bağlı olarak, Eski Ahit’ten Âdem ve Havva’yı ve Keruv adı verilen meleği birer mit olarak hikâyesine eklediğini görüyoruz. 16. yüzyıldaki kurgusal hikâyede, piramidinin tepesinde Hayat Ağacı’nı koruyan Mayalı karakter, Keruv meleğini temsil ediyor. Tevrat’ın Yaratılış babında, Tanrının Eden Bahçesi’nin doğusuna Keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdiğinden bahsediliyor. The Fountain’e baktığımızda Mayalı koruyucunun elinde alevli bir kılıç görüyoruz. Aronofky’nin koruyucu meleğe ve kılıca kendi yorumunu getirdiğini, meleğin ve kılıcın hikâyeye adapte edilirken her ikisinin de Tevrat’taki anlamını ve işlevini yitirmediğini söylememiz gerekiyor. 

Izzi’nin kitabı ve araştırmaları aracılığıyla hikâyeye dâhil olan Maya mitolojisine ait unsurlar, The Fountain’de önemli bir yer tutuyor. Filmin çıkış noktası ve temel dayanağı sonsuza dek yaşama düşüncesi denilebilir. Aronofsky, ilginç bir şekilde sonsuz yaşam temasını, iki farklı sonsuzluk inancı üzerinden irdeliyor. Maya inanışındaki yaşam döngüsü, doğanın ayrılmaz bir parçası olduğumuzu söylüyor. Bu inanışta, dönüşümün sürekliliğiyle sağlanan bir yaşam ve Xibalba’da sonsuza dek var olunacağına yönelik bir inanç var. Aronofsky, diğer kaynakları değiştirerek adapte ederken Maya mitolojisinde buna pek gerek duymuyor. Sadece Mayalardan alınan unsurlar üzerinden bir gerçeklik yaratılmaya çalışılıyor. Örneğin 21. yüzyılda, Tommy’nin, Izzi’nin mezarına bir tohum ekmesi ve daha sonra bu inanca sımsıkı tutunması ve 26. yüzyılda Xibalba’ya yapılan yolculuk, mitlerin gerçeklik yaratmak için kullanıldığının göstergeleri.