Korku Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Korku Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2024

2024'ün En İyi 5 Korku Filmi

2024'ün korku sineması adına oldukça iyi geçtiğini söyleyebilirim. Saf korkuların yanı sıra bilimkurgu korkular (The Substance, Alien: Romulus) dikkat çekti bu yıl. MadS gibi ilginç fikirlerle yola çıkan korku filmleri izledik. Fransız aşırılığının tipik bir örneği olan MadS, plan sekans çekilmesi gibi teknik özelliklerinin yanında zombi alt türünü salgın filmi gibi ele almasıyla farklı bir noktada duruyor. Güney Kore'den gelen Exhuma listeme giremese de yılın en dikkate değer işlerindendi. Oddity yine bu yılın en başarılı korku filmlerindendi. Eski usul bir doğaüstü korkuydu ve mütevazı yapısı, onu daha değerli kılıyor diyebilirim. The Watcher, Abigail, MaXXXine, I saw the Tv Glow ve Lowlifes gibi işlerin de adını anmak gerekiyor.

Robert Eggers'in yeniden yapım Nosferatu'su ise yeni yılda gösterime gireceği için değerlendirme dışında kaldı.

1- The Substance

The Substance, kadınlara dayatılan güzellik algısını, Hollywood'un vefasızlığını ve şov dünyasının kokuşmuşluğunu\ikiyüzlülüğünü eleştirirken, yönetmen Coralie Fargeat, diyalogları minimumda tutup yer yer metaforlar kullanmış. Bu, Crononberg, Kubrick ve Lynch etkili, sinema tarihinden sayısız referans barındıran, bazen çok tanıdık gelse de özgün fikirleri de olan bir body horror şaheseri... Hatta bir body horror olarak Cronenberg'in en iyi işleriyle karşılaştırabileceğimiz yetkinlikte diyebilirim. Hikaye özünde bir bilimkurgu olsa da, korku filmi olarak türün klasik korkutma hileleri deneyen örneklerinden ivedilikle ayrılan, bilinç, benlik ve ego üzerine düşündüren zengin bir sinema deneyimi The Substance. İlk uzun metrajı Revenge ile yetenekli olduğunu göstermişti Fargeat. The Substance'da çok daha fazlası olduğunu kanıtladı. Uzun zamandır hikayesine bu kadar hakim bir yönetmen görmedim desem yeridir.

2- Alien: Romulus

Korku-bilimkurgunun en özel serisi Alien, son dönem korku sinemasında yaptıklarıyla rüştünü ispatlayan Fede Alvarez yönetiminde bir ara bölüm ile geri döndü. Esasında serilere ara bölüm çekmek risklidir ama Alvarez bu riskleri lehine çevirmesini bilmiş. Serinin ilk filmiyle uzay gemisi ve Ash karakteri aracılığıyla organik bir bağ kurularak, yeni karakterler ve bağımsız bir hikaye anlatılmasına rağmen, o çok iyi bildiğimiz Alien coğrafyasından uzaklaşılmak istenmediğini anlyoruz. Yeni karakterlerimiz ve onların yolculuğunun ilk filmle sorunsuzca entegre olabilmesi serinin hayranları için kuşkusuz ki mühim bir artıydı. İlk filmin klostofobisini, ikinci filmin daha aksiyon içeren dinamik sekanslarını Alien: Romulus'ta da görüyoruz. Alvarez'in atmosfer ve gerilim yaratmadaki mahareti de övgüyü hak ediyor. Sonuç olarak hiç beklemediğimiz kadar iyi bir devam filmi Alien: Romulus.

3- Heretic

Film, iki genç Mormon misyoner kadının, yaşlı bir adam olan Bay Reed'in evini ziyaret ederek, onu Mormonluğa döndürme umuduna odaklanıyor. Çok geçmeden, mormonluk ve diğer dinler üzerine başlayan sohbet, dini inancın doğası ve kutsal kitapların kökenlerine uzanıyor ve Hollywood'da pek görmediğimiz semavi dinlerin eleştirisine soyunuyor. Yönetmenlerimiz Barnes ve Paxton, daha ileri gitmiyorlar. İlk yarısında bu tartışmaları odağına alıp, seyircisini ikinci yarısında yaşanacaklara hazırlıyor gibiler. Zira ikinci yarısında dümeni kırıp kapalı alan gerilimine açılıyor film. Heretic, dinler hakkında çeşitli argümanlar sunarak seçim yanılsaması üzerine düşündüren, sık rastlamadığımız türden bir korku filmi.

 4- Longlegs

Dış basında aldığı kimi övgülerle ve özelikle de tanıtım kampanyasıyla seyircide büyük beklenti yaratan ve bunu bir nebze karşılayabilen Longlegs, polisiye şablonunu kullanan ama nihayetinde üçüncü perdesinde bir korku filmi olduğu açıkça görülen yılın değerli yapımlarındandı. Yönetmen Oz Perkins, beslendiği kaynakları özümseyerek pek sık karşılaşmadığımız bir tür kırması çıkarmış. Ana karakterini yaratırken Silence of the Lambs'tan, seri katilini yaratırken Seven ve Zodiac'tan esinlenildiğini görüyoruz. Bunun ötesinde bir karşılaştırma yapmanın gereksiz olacağını düşünüyorum. Longlegs'in anlatısının merkezinde ana karakterlimizle birlikte çözmemiz gereken bir gizem yerleştiren Perkins, karmaşık bir labirent bulmacası yaratmaktan çok, bitmek bilmeyen bir dehşet duygusu yaratmaya çalışmış.

5- The First Omen

Richard Donner'ın 1976 tarihli korku klasiği The Omen, devam filleriyle bir seriye dönüşmüş ama her filmde geriye gitmişti. Orijinal filme bir prequel (ön bölüm) çekme düşüncesi de başta heyecan verici gelmese de, ortaya çıkan iş korku severleri fazlasıyla memnun etti. The First Omen, ayakları yere sağlam basan, beklediğimizden daha zeki bir film. Şeytan'ın eliyle bir çocuk doğurması üzerine kurulan komplosu ustalıkla örülmüş ve bu planın arkasındaki karakterler oldukça ürkütücü bir grup olarak çizilebilmiş. The First Omen, seyircinin beklentileriyle oynayan, hafızalarda yer edebilecek nitelikte etkileyici korku sekansları barındıran ve dramatik yapısı da iyi kurulmuş bir korku denemesi. Orijinal filmin seviyelerine ulaşabilecek yetkinlikte olmamasına rağmen, bir prequel olarak kusursuz diyebilirim.

18 Aralık 2018

The Evil Dead vs. Evil Dead


Teen-Slasher dediğimiz alt tür, The Texas Chainsaw Massacre ile 70’lerin ilk yarısında doğmuş olmasına rağmen bu alt türü formülüze eden ve daha çok örnek alınan film Sam Raimi’nin oldukça düşük bir bütçeyle çektiği The Evil Dead’idir. Bir grup gencin ormandaki bir kulübeye tatil veya başka bir sebeple gidişinin ve orada tek tek kötülüğün kurbanı olmalarının ele alındığı hikâye kurgusunu doğaüstüne açan Sam Raimi, The Exorcist’in şeytanın bir genç kıza musallat olma durumunu kendine özgü bir biçimde The Evil Dead’e uyarladı. İki devam filmi de çeken Raimi, orijinal filmin yeniden yapımında yapımcı koltuğuna da oturarak, başarılı bir iş çıkması için elinden geleni ardına koymadı. Şimdi Raimi’nin kült korkusu ile Fede Alvarez’in yazıp yönettiği 2013 model Evil Dead’i karşılaştıracağız. 

Karakterlerin Değişimi 

Sam Raimi’nin The Evil Dead’inde beş arkadaş eğlenceli bir yolculuğun ardından tatillerini geçirecekleri kulübeye gelirler. Şeytani kötülük serbest kaldığında Ash karakteri öne çıkar. Arkadaşları birer birer şeytanın eline geçer, Ash ise ayakta kalmayı başarır ve film boyunca verdiği hayatta kalma savaşını izleriz. Fede Alvarez’in yeniden yapımında ise filmin merkezine bir abi-kız kardeş ilişkisinin yerleştirildiğini görüyoruz. Uyuşturucu bağımlılığından kurtulmaya çalışan Mia, abisi ve arkadaşları tarafından aileden kalma izbe bir kulübeye getiriliyor. Mia ve abisi arasında geçmişe dayanan sorunlar olduğunu öğreniyoruz. Yönetmen Alvarez, iki kardeş arasındaki ilişkiyi filmin dramatik yapısını sağlamlaştırma amacıyla örüyor. Böylelikle saf kötülükle karşılaştıklarında seyirciye de tutunabileceği bir dal uzatmış oluyor. Bunun dışında filmin aslına fazla zarar vermeden yapılacak en mantıklı güncellemenin de karakterleri yeniden yazmak olduğunu söyleyebiliriz. Bu değişim şüphesiz ki bazı eksiler de getiriyor. Çünkü Evil Dead’in kült mertebesine erişmesinde Ash karakterinin ve o karaktere hayat veren Bruce Campbell’ın büyük bir payı var. 

Kan ve Şiddetin Sunumu 

Raimi’nin filmi kan gösterme hususunda sınır tanımamıştı. Kesilen uzuvlardan fışkıran ve Ash’in yüzüne boşalan kanların korku seyircisini rahatsız etmediğini iddia edebiliriz. Ancak gözlerin oyulması, kesilen vücutlardan kan dışında başka sıvıların fışkırması gibi detaylarla yer yer kitch estetiğine sahip sahneler irite edici olabiliyor. Ama şu da bir gerçek ki; Raimi filmin sertliğini parodiye de kayan bir mizah anlayışıyla dengelemesini bildi. The Evil Dead’in döneminin korku\komedi örneklerine yakın durduğunu ve fakat filmin atmosferi ve kameranın ormanda hızlı hareket ettirilmesi gibi teknik maharetleriyle tedirgin etmeyi başardığını ve korkuyu hissettirebildiğini söylemek lazım. 2013 model Evil Dead’e baktığımızda yazar-yönetmenimizin söylemlerinden de destek alarak mümkün olduğunca korkunç bir film yaratmak için yola çıktığını belirtelim. Orijinal film, dönemi 80’lere göre bir aşırılıklar sineması örneğiydi. Yeniden yapım da 2000’lerin diyebiliriz. Ancak 2000’lerde kan ve şiddet oranı 70’lerin de üzerinde olduğundan ve Alvarez de iddialı bir iş ortaya koymak istediğinden orijinalinden daha sert bir film çekti. Prodüksiyon kalitesine ve görsel efektlere de güvenen Alvarez, yeni nesil korku seyircisini tatmin edebilmek için elinden geleni yaptı. Kesilen veya koparılan uzuvlar kimi zaman perdeden gözünüzü kaçırmanıza sebep olacak derecede zorlayıcı, fışkıran kanlar ise koyu kırmızı olması sebebiyle gerçeğe daha yakın denilebilir. Yeniden yapımın sertliği esasında sıfır mizah anlayışıyla doğrudan ilintili. Ne var ki Alvarez’in bu tercihi, Evil Dead’i Evil Dead yapan unsurların yok edilmesi anlamına geldiğinden yeniden yapımın elini zayıflatıyor. 

Diğer Farklılıklar 

Yeniden yapım, Raimi’nin filminde olmayan önemli bir ek sahne ile açılıyor. Malum kulübenin bodrumunda bir grup insan tarafından bağlanan ve bizzat babası tarafından yakılarak öldürülen bir genç kız var. Şeytanın ele geçirdiği kızın yok edildiği açılış sekansı ana hikâyenin öncesine götürüyor bizi. Alın size yeniden yapımın aleyhine işleyen bir detay daha. Bu sekans karakterlerimizin başına gelecek felaketleri baştan açık ederek, orijinal filmden habersiz seyircinin merak duygusuna sıkı bir darbe indiriyor. Ölülerin kitabının bulunduğu bodrumun keşfi de iki film arasındaki uçurumu net bir biçimde gözler önüne seriyor. Alvarez’in filminde peydah olan köpek, kötü kokuyu alarak bodruma açılan girişi bulurken, Raimi’nin filminde kitabın bulunma, kötü ruhun uyanma isteğinin bir göstergesi olarak bodruma açılan kapı kendiliğinden açılıyor. Bir klişe olarak düşünülebilir ama daha etkileyici olduğu kesin. Ölülerin kitabı demişken, yeniden çevrimde kitabın ve içindeki çizimlerin çok daha sanatsal ve çarpıcı olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Bir başka artı da ölülerin kitabının yakılarak yok edilememesi. Kitabın Cehennem’e ait olduğunu düşündüğümüzde yakılarak yok edilememesi daha mantıklı bir tercih oldu açıkçası. Evil Dead filmlerinin en önemli ve akılda kalıcı sahnelerinden biri de şeytanın ele geçireceği kıza ormanın canlanarak tecavüz etmesidir. Bu sahnede iki filmin de hakkını teslim edelim. Orijinal ve yeniden yapım Evil Dead’in final sahnelerinin tamamen farklı olduğunu görüyoruz. Bu farklılığın sebebi karakterlerin değiştirilmesi. The Evil Dead daha karamsar bir final ile noktayı koyarken, farkını da ortaya koyuyor. Yeniden yapım ise oldukça klişe bir sona imza atıyor. 

Sonuç 

The Evil Dead, Sam Raimi’nin elindeki kısıtlı imkânlara rağmen yeteneklerini sergilediği bir korku başyapıtıdır. Ait olduğu alt tür içinde yenilikçi tavrıyla sivrilir. Yeniden yapım ise orijinalinin altında ezilmek istemeyen, kimi tercihleriyle takdir ettiğimiz ama nihayetinde daha basit düşünen, efektlere ve klişelere bel bağlayan bir korku denemesi. Dolayısıyla da yeniden yapım furyasının göze batmayan ortalama işlerinden biri olduğunu ve orijinal filmin hayranlarının tepkisini fazla çekmediğini söyleyelim.

21 Ocak 2013

Korku Sinemasının Altın Çağı

Alt türleri ve  zengin temalarıyla sinemanın genel olarak en sevilen türlerinden olan 'korku', henüz sinemanın ilk yıllarında ilk örneklerini de vermeye başlamış. 1896 Fransız yapımı bir kısa film olan Şeytan'ın Şatosu (Le Manior du Diable) ile start alan janr, korku edebiyatının desteği ve seyircinin de hiç eksilmeyen ilgisiyle inişli-çıkışlı -daha çok çıkış- bir grafik sergilemiş ama sürekli bir değişim içerisinde olagelmiştir. Sessiz sinema döneminde tür ilk başyapıtını ancak 1920'de verebilmiştir. Alman Dışavurumcu sinemasının da en önemli örneklerinden olan Doktor Caligari'nin Muayenehanesi ve hemen ardından gelen 1922 yapımı F.W. Murnau başyapıtı Nosferatu, bugün baktığımızda 20'li yıllarda iz bırakmış nadir korku filmleri olarak karşımıza çıkmakta.

Sinemanın sese kavuşmasının ardından 30'lu yıllarda; Frankestein, Dracula, Mummy, King Kong ve Freaks gibi klasik olarak adlandırdığımız filmlerin önderliğinde, korku sineması üretim açısından bir altın dönem yaşamıştır. Ancak üretimde yaşanan bolluk, bir türün altın çağını belirlerken tek başına yeterli değildir ve ana kriterim olmamıştır (Western istisnadır).

Korku sinemasının Altın Çağı'ndaki 'Altın' daha çok filmlerin niteliğiyle alakalı bir yakıştırmadır. Bu bağlamda, 1968-1987 arasını kapsayan 20 yıllık dönemin türün 'Altın Çağı' olduğunu düşünmekteyim.

Altın Dönem öncesi

Thriller, yani bizdeki karşılığıyla 'gerilim' sinemasının babası Alfred Hitchcock, özellikle 40'lı yıllardan itibaren kalburüstü filmleriyle türe gönül vermiş tüm yönetmenleri derinden etkileyecektir. Hitchcock filmleri gerilime yakın dursa da has korku filmleri Psycho (1960) ve The Birds (1963), altın dönem öncesinin ve türün en yetkin örneklerinden. 40'lı yıllarda II. Dünya Savaşı'nın da muhtemel etkileriyle türde gözlenen düşüş, 50'li yıllarda İngiltere'de Hammer stüdyosunun Gotik korkunun vazgeçilmezi Dracula ve Frankenstein'ı Terrence Fisher yönetmenliğinde, daha canlı biçimde yeniden çekmesiyle büyük başarı yakalamıştır. 60'lı yıllara gelindiğinde kimi yönetmenlerin kişisel çabaları gözlemlenmekte. 50'lerde ve 60'lı yıllarda düşük bütçeli pek çok film üreten dönemin en önemli isimlerinden olan Roger Corman ve filmleri, Peeping Tom (1960) ile Michael Powell, Herk Harvey'in Carnival of  Souls'u, Robert Wise'ın The Haunting'i, İtalya'dan Mario Bava filmleri gibi farklı alt türlerden beslenen korku filmleri üretilmiş ve modern korku sinemasının temelleri de atılmıştır.

Rosemary's Baby
Altın Çağ (1968-1987)

George A. Romero'nun küçük bir bütçeyle çektiği bağımsız film Night of the Living Dead, ilk örneğini 30'lu yıllarda gördüğümüz zombi filmlerine ve türe yenilikçi yaklaşımıyla klasik korkudan moderne geçişte katalizör görevini üstlenmiştir. 60'lı yıllarda Psycho ve Carnival of Souls'un alışılmış olan korku filmi algısını ve kurallarını yıkmaya yönelik girişimleri, Romero'nun filmiyle tam manasıyla sonuca ulaşmıştır. Night of the Living Dead'in uluslar arası başarısı 1978'de Dawn of the Dead, 1985'de Day of the Dead ile bir üçlemeye dönüşürken pek çok yeni zombi filminin türemesini ve zombileri tür içinde önemli alt türlerden biri konumuna gelmesini de sağlamıştır.

1968'in eğilim yaratan bir diğer filmi de Roman Polanski'nin apartman üçlemesinin ikinci filmi Rosemary's Baby idi. 70'li yıllarda patlak verecek olan şeytan temalı korku filmlerinin fitilini ateşleyen bu film gişede de başarılı olunca Night of the Living Dead'le birlikte 70'li yıllarda tür adına en parlak dönemin yaşanmasına önayak olmuşlardır.

The Exorcist
70'li yıllarda neler oldu?

70'li yıllarda korku sinemasına şiddet ve kanın hakim olduğunu görüyoruz. Hatta bu aşırı kullanımın İstismar sinemasına yakın durduğunun altını çizmeli. Wes Craven'in 1972'de çektiği Last House on the Left, bir korku filminden daha çok istismar filmidir. Bugün baktığımızda efektler yerine şiddetin ön plana çıktığı 70'li yıllar neden korku sinemasının en parlak dönemi? İşte bu sorunun cevabı dönemin filmlerinde gizli. Korku sinemasının en iyilerini belirlediğimizde, oluşturduğumuz listedeki filmlerin bir çoğunun sözünü ettiğimiz 20 yıllık sürecin filmleri olduğunu görürüz. 70'li yıllara ve türe damgasını vuran film hiç şüphesiz ki William Friedkin'in başyapıtı The Exorcist'dir. O günlerde küçük çaplı bir infial yaratan film, 1973'ün diğer iki klasiği The Wicker Man ve Don't Look Now'la birlikte sinema seyircisinin görmeye alışık olmadığı birtakım imgeler sunarak iz bıraktılar. Bu filmler modern korku sinemasının ana hatlarını da iyiden iyiye belirginleştirmişlerdir. 1974'te Tobe Hooper'ın filmi The Texas Chainsaw Massacre teen-slasher alt türünün ilk örneklerinden biri olmakla beraber istismar sinemasına yakın duran tavrıyla 70'li yıllar korku sinemasını en iyi tanımlayan filmlerin başında geliyor.

John Carpenter's Halloween
70'li yıllarda adını büyük puntolarla yazmamız gereken isimlerin başında Jaws ile büyük başarı yakalayan Steven Spielberg geliyor. Müziğin gerilim yaratmada ne kadar etkili bir unsur olduğunu göstermesi ve Spielberg'in köpek balığını uzun zaman göstermeyerek daha büyük bir etki yaratmasıyla Jaws dönemin kilit filmlerinden. Brian De Palma ise Sisters (1973) ve özellikle Carrie (1976) ile hem eleştirel hem de gişe bazında başarıyı yakaladı. 70'li ve 80'li yıllarda korku\gerilim türünde çok sayıda filme imza atan De Palma, oluşturduğu görsel stil ve Hitchcock'a yaptığı göndermelerle üzerine ayrıca durulması gereken bir sinemacı. İtalya'dan Daria Argento (Profondo Rosso, Suspiria, İnferno, Tenebre), Kanada'dan David Cronenerg (Rabid, Shivers, The Brood ve 80'lerde The Fly) bu dönemde türe çok önemli filmler armağan ettiler. Richard Donner'ın 1976 tarihli klasiği The Omen, kimi anlarında yarattığı inanılmaz gerilimle akıllardan çıkmayacak bir film. Bütün olarak baktığımızda da türün en çarpıcı örneklerinden hala.

80'li yıllara geçerken

Bugün korku sinemasının en büyük ustalarından biri olan John Carpenter, 1978'de Halloween'ı çekerek 80'lerde yeni bir eğilim başlattı. Gençlerin kesilip-biçilerek kurban edildiği filmler için kullanılan teen-slasher terimi 80'li yıllara hakim olan alt türdür. 1980'de Friday the 13th, 1984'te A Nightmare on Elm Street, Halloween serisiyle beraber korku sinemasını artık geri dönülmez bir biçimde değiştirecektir. Öldürülemeyen seri katilleriyle sinemaya bir çok anti kahraman kazandıran bu filmler 80'li ve 90'lı yıllarda çekilen sayısız devam filmiyle bugün bıkkınlık veren devam filmleri furyasının da baş aktörleridirler.

The Shining
1979'da Ridley Scott'ın bilimkurgu başyapıtı Alien, korku\bilimkurgu birlikteliğini hızlandırmasıyla 80'ler korku sineması içinde özel bir film. Alien'ın peşi sıra The Thing, The Fly ve Aliens gibi korku\bilimkurgu başyapıtlarıyla janr, ciddi bir değişim daha yaşadı. Sam Raimi'nin The Evil Dead ile başlattığı seri bu dönem patlayacak korku komedilere (onlardan biri olmasa da) hizmet etti. Teen-Slasher alt türünün doğaüstüyle farklı bir ifade biçimi bulduğu bu film aynı zamanda bir korku parodisiydi. Serinin ikinci ve üçüncü filmlerinde komedinin öne çıkartıldığını görmekteyiz. Bir kısmı B tipi olsa da çok sayıda korku komedi üretildi 80'li yıllarda: An American Werewolf in London (1981), Creepshow (1982), Gremlins (1984), Ghostbusters (1984), The Return of the Living Dead (1985), Fright Night (1985), Bad Taste (1987) The Last Boys (1987) ve son olarak Beetlejuice (1988) örneklenebilir. 80'li yıllara ve türe damgasını vuran film ise tüm türlerin babası olarak tabir ettiğimiz Stanley Kubrick'in şaheseri The Shining şüphesiz. Stephen King'in romanından bambaşka bir film çıkaran Kubrick, o çokça bahsettiğimiz mükemmelliyetçiliğiyle farklı okumalara açık bir korku hikayesi anlattı. The Shining'i bu dosya kapsamında anlatamayacağım için hiç girmemeyi yeğliyorum. 

Bu dönem korku filmlerinin 70'li yılların ana eğilimi 'şiddet'ten bir nebze uzaklaştığını ve yeni alt türlerle birlikte daha 'soft' korku örneklerinin üretildiğini görmekteyiz.

Bu yirmi yıllık süreci 'Altın Çağ' olarak niteleyip adını anmadan edemeyeceğim çok sayıda film var: Romero'nun Martin ve The Crazies'ı, Wes Craven'in Hill Have Eyes'ı, De Palma'nın Dressed To Kill'i, The Changeling, Altered States, Poltergeist, Cat People, Cujo, Hunger, The Fog, Re-Animator, The Hitcher, Hellraiser, Near Dark, Angel Heart, Prince of Darkness ve tabii daha fazlası.. 

Son söz: Bu dosyadaki amacım dönemin genel bir portresini çizmek ve 1968-1987 yılları arasının neden 'Korku Sinemasının Altın Çağı' olduğu sorusunun cevaplarını aramak, kendi süzgecimden geçirip bir değerlendirmesini yapmaktı. 

5 Eylül 2012

Korku Sineması tökezliyor

Son yıllarda seyircinin vazgeçemediği iki türden bilim kurgu yükselişe geçerken korku sineması kendini tekrar etmeye devam ediyor. İşin üretim kısmında hiçbir sorun yok. Her yıl onlarca korku filmi sinema salonlarında boy gösteriyor, bir kısmı ise doğrudan dvd piyasasına sürülüyor. Son izlediğim korku sineması örneği, türe yabancı olan önemli bir yönetmenin elinden çıkmış: Jim Sheridan'ın. Yönetmenin 2011 yapımı filmi Dream House (Korku Evi), bu değerlendirmenin çıkış noktası-sebebi oldu. Deyim yerindeyse bardağı taşıran son damla oldu.

Eğer korku sinemasından bahsediyorsak klişelerle yaşamaya alışacağız (tüm türler için söylenebilir ama korku sinemasında durum daha vahim). Klişeler hep oldu her zaman da olacak. Özgün fikirler-hikayeler arıyorsak bugünün korku filmlerinden uzak durmakta fayda var (İstisnai örnekler mevcut) ancak hikayenin orijinal olması şart değil, ne anlattığı değil nasıl anlattığı veya korkutması\germesi kafi diyorsanız sizi böyle alalım. Yıllık korku filmi üretiminin büyük kısmını karşılayan Hollywood sizin için çalışıyor. Uzakdoğu veya Avrupa'dan gelen ve kısa sürede başarıyı yakalayan korku örnekleri hiç vakit kaybetmeden kopyalanıyor. Hollywood bununla da yetinmiyor. Yeni neslin pek bilmediği kült ve klasikleşmiş filmleri güncellemeyi kendisine dert edinip (!) bu çarkı döndürmeyi sürdürüyor.

Korku sinemasında birçok konu, tema veya alt türün cılkı çıkmaya başladı. Hayaletli ev hikayelerinden bıkkınlık geldiği bir anda, 2001 yılında İspanyol sinemacı Amenabar,  The Others ile bildiklerimizi tersten okutup tükenmiş perili ev filmlerinin dahi yenilenebileceğini kanıtladı fakat sonrasında geçen 10 yılda bu alt türe ait ciddi ve özgün bir işe rastlamadık desek yeridir. Zombi filmleri; Shaun of the Dead, Zombieland gibi işin parodisini yapan filmlerle, 28 Days Later gibi Post Apokaliptik bilim kurgu örnekleriyle ve aksiyon, bilim kurgu, korku kırması Resident Evil serisiyle popülaritesini sürdürmeye devam ederken Vampir alt türü ise kısa süreli de olsa geçirdiği değişimle ayakta kalmayı başardı. Let the Right One In ve Thirst gibi Avrupa ve Uzakdoğu'dan gelen ciddi filmlerin yanında, Twilight tarzı sulandırılmış Hollywood popcornlarına alışmalıyız. Hollywood gişeye bakar ve tutan formüller üzerine gitmekten çekinmez. Bahsettiğimiz kendini tekrarlama mevzusunun yapımcılar da farkında ki yeni ve denenmemiş formüller peşinde koşuyorlar. Önümüzdeki yıllarda karşımıza çıkacak Pride and Prejudice and Zombies ve Zombies vs. Gladiators bu arayışın sonuçları. Nasıl tepkiler alırlar ve gişeleri ne olur kestirmek zor.


Türün kendini tekrarlamasına; efekt hilelerinden çocukların korku unsuru olarak kullanılmasına hatta sürpriz son merakına kadar bir çok örnek verebiliriz. Sürpriz son demişken ve başta Dream House ile söze girmişken filme kısaca bakalım. İlk bakışta yönetmeni ve oyuncu kadrosuyla dikkat çekici bir proje olarak görünüyor film fakat gelin görün ki bir yeniden çevrim olmamasına karşın çok tanıdık bir öykü var önümüzde. Karısı ve iki küçük kızıyla yeni evlerine taşınan mutlu bir aile ve evin kötü geçmişiyle ortaya çıkan yeni-tedirgin edici durumlar. Film, sana bir sürprizim var diye bağırıyor adeta. Sürprizleri bulmaya çalışmam genellikle ama filmin ilk yarım saati tamamlanırken emin olamasam da tahminim doğru çıktı. Yalnız beklenen sürpriz ilk 45 dakika tamamlanırken ifşa ediliyor ve ikinci yarı boyunca e n'olcak şimdi demekle geçiyor. Ucuz bir finalle noktalanacak olan Dream House'u kafada çok önceden bitiriyoruz. 2000'ler vasat korku filmleri arasına katılmakta hiç zorlanmıyor dolayısıyla.

Son söz: Jennifer's Body'de olduğu gibi (filmin iki ana karakterinin güzel ve seksi Megan Fox-Amanda Seyfried ikilisinden oluşması) Hollywood filmine göre bazen erkek seyirciyi bazen kadın seyirciyi (Twilight) bazen de her ikisini birden tavlamanın hesaplarını yapıyor. Dikkat!

15 Temmuz 2012

Prince of Darkness

Kariyerine 70'li yılların ilk yarısında Dark Star adlı bir bilim kurgu filmiyle başlayan John Carpenter, bugüne kadar korku ve bilim kurgu türleri arasında git gelli bir kariyer inşa etti. Kendisine korkunun efendisi denmesi bu türdeki benzersiz yeteneğinden kaynaklanıyor. Tarif etmesi zor bir hayranlık beslediğim Carpenter en parlak dönemini 80'li yıllarda yaşadı. Art arda çektiği; The Fog, Escape From New York, The Thing gibi hepsi birer külte dönüşmüş filmlerin ardından 1987 yılında imza attığı Prince of Darkness (Karanlıklar Prensi), üstadın en başarılı korku çalışmalarından biri.

Los Angeles'ta eski bir kilisede garip olaylar gerçekleşmektedir. Kilisenin rahibi, yakın arkadaşı Profesör Birack'tan ve ekibinden yardım ister. Profesör ve rahip, kilisenin bodrumunda tuhaf bir şey bulurlar. Antik bir silindir içinde saklanan ve kendi etrafında dönmekte olan yeşil bir sıvı. Silindirdeki sıvı giderek insan formuna dönüşmektedir. Şeytan, dünyaya insan formunda dönmektedir. Grubun tek amacı Karanlığın efendisini durdurmaktır artık!

Rosemary's Baby ile başlayan Şeytan filmleri furyası The Exorcist ile zirveye ulaşmıştı. Bu furya 80'li yıllarda da devam etti ve 1987'de Angel Heart ve Prince of Darkness gibi türsel anlamda ve hikaye açısından yenilikçi iki film çıkageldi. John Carpenter, Prince of Darkness'ta dinsel kaynaklı ama dinleri karşısına alan bir fenomeni bilimin ışığında irdeliyor. Filmin merkezine, korku sinemasının klasik temalarından bilim-din çatışması alınarak bilim ve dinin el ele verip dünyayı kötülükten kurtarma girişimine dönüştürülüyor. Ana karakterlerimizin biri din adamı geri kalanları bilimin farklı alanlarında hizmet veren bilim insanları. Olayın geçtiği yerin bir kilise olması ve Şeytanın da bu kilisede dünyaya dönme çabası ironik diyebiliriz. Çünkü Şeytan filmlerinde Şeytan, çoğunlukla kendisine inançsız, zayıf ve masum (örneğin bir bakire) kurban seçer ve kendisine bu tip insanların vücuduna hapseder. Dolayısıyla ayna vasıtasıyla da olsa cehenneme açılan kapı için bir kilisenin seçilmesi olaya farklı bir boyut kazandırıyor. Şeytan dünyaya hükmetmek için başlangıç noktası olarak Tanrının evini seçiyor ve insan formuna bürünürken planını bilime endeksliyor. Kağıt üzerinde tuhaf duran bu tercihlerin sebepleri üzerine gidilmiyor, seyirciye düşünmesi için zaman tanınmıyor. Karanlıklar Prensi; hedefine kilitlenmiş bir füze gibi ilerliyor diyebiliriz. Hikaye doruk noktası olan Şeytanın dönüşü sahnesine kadar seyircisini korkutmak ve germekten başka bir şey düşünmüyor. İnceden inceye verilmeye başlanan gerilim, sona yaklaştıkça artıyor ve unutulmaz bir finale yelken açıyor.


Karanlıklar Prensi'nin tür açısından başka özellikleri de var. Bilim kurguya göz kırpan yapısının yanında uzaktan da olsa Zombi alt türüne akraba diyebiliriz. Kilisenin dışında cisimlenmekte olan Şeytanın etkisine girmiş bir grup insan boş gözlerle ve donuk bir ifadeyle kilisedeki gruba düşmanca bir tavır takınmakta ve birer yaşayan ölü izlenimi vermekte. Kilisede ise yeşil sıvının gruptakilerden birine bulaşmasıyla Şeytanın uşağına dönüşmesi, diğerlerini de ağzından sıvı püskürterek dönüştürmeye başlaması (bilhassa bu dönüşüm kısmı) ve dışarıdakilerle aynı eğilimi göstermeleri Zombilerden esinlenildiğini açıkça belli ediyor. Silindirdeki sıvı neden yeşil diye sorduğumuzda cevabını da sanırım The Exorcist'ta aramak gerek. The Exorcist'in hafızalarımıza kazınan yeşil kusmuğu referans alınmış.

Karanlıklar Prensi'nin zayıf karnı oyuncu ve oyunculukları. Çok düşük bütçelerle çalışan Carpenter, B tipi filmlerde görebileceğimiz oyunculara yer vermek durumunda kalmış. Film; mütevazi ama başarılı makyajı, bizzat Carpenter'ın bestelediği müzikleri ve tüm hünerlerini sergilediği yönetmenlik çalışmasıyla efekt bombardımanına alışmış seyirci için sıradan gelebilecek ancak kült korku filmlerini sevenler ve yönetmenin hayranları için bir korku ziyafetine dönüşecektir.

23 Mayıs 2012

En iyi 10 Şeytan filmi

 
1968 yılı bilimkurgu sinemasında olduğu kadar korku sineması için de bir kırılma noktasıydı. Modern korku sinemasının doğuşunda önemli rol üstlenen iki korku başyapıtından Rosemary's Baby, (diğeri Night of the Living Dead) 70'li yıllarda patlak verecek olan Şeytan temalı korku filmlerinin öncüsü diyebiliriz. Ancak 'öncü' kelimesi yanlış anlaşılmasın. Daha eski tarihli Şeytan filmleri var elbet ancak hiçbirisi bir eğilim başlatacak kapasitede değil ve başlatamadı da... Korku sinemasının vazgeçilmez alt türlerinden Şeytan filmleri genellikle iki şekilde karşımıza çıkar. Birincisi The Exorcist'ın şablonunu kullanır. Şeytan, çocuk veya bir ergenin vücuduna hapseder kendisini ve kötülüklerini günahsız bireyler üzerinden gerçekleştirir. İkincisi ise Rosemary's Baby ve Angel Heart gibi Faust uyarlamalarını temel alır. Bunun dışında Şeytanın dünyaya egemen olma çabalarını işleyen Prince of Darkness (Karanlıklar Prensi) ve mahkeme filmi alt türünü kullanan Devil's Advocate (Şeytanın Avukatı) gibi sıra dışı örnekler üretildi. Angel Heart (Şeytan Çıkmazı) ise kara film ve dedektiflik filmlerini Şeytan filmiyle birleştirerek unutulmazlar arasında girdi.

1- The Exorcist (1973)
2- The Omen (1976)
3- Angel Heart (1987)
4- Rosemary's Baby (1968)
5- Prince of Darkness (1987)
6- Devil's Advocate (1997)
7- Exorcist II: The Heretic (1977)
8- The Exorcism of Emily Rose (2005)
9- Fallen (1998)
10- Omen II (1978)

10 Mart 2012

2000'li yılların en iyi 15 korku\gerilim filmi


Korku sineması 2000'li yıllarla birlikte kabuk değiştirdi diyebiliriz. 70'li yılların bol şiddet içeren ve yer yer istismar sinemasına yakın duran korku filmlerine keskin bir dönüş yaşandı. Sürpriz sonların hiç eksik olmadığı, tutan korku filmlerinin de hızlıca birer seriye dönüştüğü, klasiklerin ve başta Uzak Doğu ve ardından da Avrupa'da üretilen başarılı korku filmlerinin yeniden çevrimlerinin alıp başını gittiği bir dönem 2000'li yıllar. Artık korku sinemasında söylenebilecek fazla bir şey kalmadığından özgün örneklerle karşılaşamaz olduk. (Yılda bir iki film çıkıyor) Türe olan ilginin azalmaması son 10 yılda korku filmi üretimindeki artışı da açıklıyor. Yalnız aynı şeyi nitelik açısından söylemek oldukça güç. Değerlendirmemi yaparken gerilimi korkudan ayırmamaya çalıştım çünkü listedeki bazı filmler korku ve gerilimin harmanlanmasından oluşturulmuş. Ayrıca şöyle bir ayrımı da yapmak durumundaydım. Draması ağır basan gerilim filmlerini değerlendirme dışında tuttum. (The Machinist ve Shutter Island gibi) 15'lik listem bir hayli kişisel. Listeme almadığım ama adını da anmadan geçemeyeceğim dönemin bazı başarılı korku örnekleri de şunlar: Wolf Creek, El Ofranto, The Devil's Backbone, Rec, Shadow of the Vampire, The Skeleton Key, Orphan, Joy Ride, Cloverfield, Drag Me To Hell, The Host, Cabin in the Woods...

1- The Others (2001)
2- High Tension (2003)
3- Identity (2003)
4- Saw (2004)
5- The Village (2004)
6- Final Destination (2000)
7- Thirst (2009)
8- The Ring (2002)
9- Let The Right One In (2008)
10- 28 days Later (2002)
11- Stoker (2013)
12- From Hell (2001) 
13- Insidious (2010) 
14- The Descent (2005)
15- The Mist (2007)

4 Aralık 2011

Sürpriz sonlu en iyi 20 film


Sinemada sürpriz sonlara 1980 ve 90'lı yıllarda bugünkü kadar sık başvurulmuyordu. 1999 yapımı The Sixth Sense (Altıncı His) 2000'li yıllarda bu eğilimde bir patlama yaşanmasına sebep oldu. Seyircinin her daim çok sevdiği bu tip filmlerde sürpriz hikayeye hizmet etmeli, hikayenin gizemini açığa çıkarırken filmin o ana kadar izlediğimiz bölümüyle çelişmemeli ve yaşattığı şok olabildiğince büyük olmalı. En iyi 20 filmi 50 filmlik bir liste içerisinden seçtim. Donnie Darko, The Devil's Advocate, Obre Los Ojos (Aç Gözünü) ve Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004) gibi kalburüstü örnekleri istemeyerek de olsa liste dışında bırakmak zorunda kaldım. Sıralamaya çok takılmamanızı ve filmlerin kalitesi bir yana sürpriz finalin büyüklüğünün benim için asıl kriter olduğunu belirtmek isterim.

En iyi 20 film
1. Angel Heart (1987)
2. The Sixth Sense (1999)
3. The Game (1997)
4. Planet of the Apes (1968)
5. Fight Club (1999)
6. The Others (2001)
7. The Usual Suspects (1995)
8. Seven (1995)
9. İdentity (2003)
10. Don't Look Now (1973)
11. Jacob's Ladder (1990)
12. Oldboy (2003)
13. Saw (2004)
14. The Village (2004)
15. The Life of David Gale (2003)
16. The Prestige (2006)
17. Memento (2000)
18. High Tension (2003)
19. Unbreakable (2000)
20. The Skeleton Key (2005)