Korku filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Korku filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Haziran 2025

Bir Zamanlar Sinema Öneriyor: #79 The Devil's Backbone

Korku janrına hakim bir isim olan Guillermo Del Toro'nun üçüncü uzun metrajı The Devil's Backbone (Şeytanın Belkemiği), İç savaşın yerle bir ettiği İspanya'da bir yetimhaneye bırakılan 10 yaşındaki Carlos'un gözünden, bu ıssız yetimhanede yaşanan olayları anlatılıyor. Hayalet nedir sorusuyla açılan ve seyircisini bunu düşünmeye iten film, hikayesinin temelini trajik bir olay üzerine kurguluyor. Cinayete kurban gitmiş bir çocuğun hayaletinin dolaştığını ve hikayenin düğümünün de bu olayla bağlantılı olduğunu belirtelim. Del Toro, hayalet hikayesini, iç savaşta yetim kalmış çocukların dramına destekleyici bir unsur olarak kullanarak filmin dramatik yapısını güçlendirmiş. Zira, filmde klasik bir hayalet hikayesi olmasına ve alt türün klişeleri kullanılmasına karşın korku hep ikinci planda tutulmuş. Hatta The Devil's Backbone'un korku etiketini sadece hayalet temasının varlığından aldığını söyleyebiliriz. 

İç savaşın yarattığı karmaşayı filmin her anında hissedebiliyoruz. İç savaş arka fonda kalmış gibi görünmesine karşın, hikayenin önemli bir ayağını oluşturuyor. Gerçekçi ve minimal bir iç savaş portresi çizen yönetmen, korku filmi beklentisiyle yaklaşılmadığı takdirde seyircisini tatmin edebilen, samimi bir filmle baş başa bırakıyor. The Devil's Backbone, iç savaş fonunda bir korku hikayesi anlatmasıyla Del Toro'nun popülaritesi daha yüksek ve daha başarılı olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz Pan's Labyrinth'ini akla getiriyor. Fantastik ve korku değişkeni dışında hikayelerini birer çocuğun bakış açısıyla anlatmalarıyla da iki film arasındaki benzerlik gözden kaçacak gibi değil doğrusu. Sonuç olarak; atmosfer kurmadaki başarısıyla da dikkat çeken The Devil's Backbone'u dramatik korku sevenlere gönül rahatlığıyla önerebilirim.

8 Eylül 2024

Bir Zamanlar Sinema Öneriyor: #71 Byzantium


Interview with the Vampire (Vampirle Görüşme) gibi bir vampir filmi çekmiş usta yönetmen Neil Jordan’ın uzunca bir aradan sonra korku sinemasının eskimeyen alt türüne dönüş filmi Byzantium (Bir Vampir Hikayesi), 2000’li yıllarda değişim geçiren vampir filmlerine ayak uyduruyor. Jordan, 200 yıldır birbirlerine tutunarak, saklanarak ve sürekli yer değiştirerek var olma savaşı veren anne-kız vampirlerin hikayesiyle alt türe taze kan aşılayan önemli bir eserle çıkagelmişti.

Neil Jordon’ın filmi esasen Twillight’ın romantik vampir filmi denemesiyle açtığı yolu takip ediyor. Ancak hikâyeyi romantizm odaklı kurmak gibi bir gayesi olmadığından, yani dozunda kullandığı romantizmle Twillight ile olan ilişkisini minimumda tutarak, yönünü Let the Right One In’e çeviriyor. Bunun anlamı Byzantium'un dramatik yapısıyla da dikkat çeken bir vampir filmi olmaya çalışması diyebiliriz. Hayata farklı pencerelerden bakan anne-kızın ilişkisiyle dramatik altyapısını çok sağlam olmasa da en azından düzgün bir biçimde kurabilen Byzantium'da aşk hikayesi filmin ikinci yarısından itibaren devreye sokuluyor ve vampir anne-kızımızı bir kırılma noktasına doğru götürüyor. Genel olarak ise Jordan’ın zaman zaman Vampirle Görüşme tadı veren bir iş çıkarttığını düşünüyorum. Bu benzetmenin ana sebebi ise iki filmin de günümüzde açılıp, vampir karakterlerimizden birinin hikayesini anlatmaya başlamasıyla geçmişe yürümesi. Byzantium özellikle geçmişle bugün arasında git gelli bir yapı kuruyor. Burada geçmişin işlevi vampirliğin kökenini-kaynağı aydınlatmak olarak karşımıza çıkıyor.

Peki, Byzantium ne yapıyor da türe taze kan aşılıyor ona bakalım. Öncelikle filmin hali hazırdaki vampir mitolojisini kullanmak yerine kendi yarattığı mitolojiyi kullanması en önemli ayrıntı. Bu mitolojiye göre de vampir olabilmenin altın kuralı değiştirilmiş. -Spoiler olmaması için detayına girmeyelim- Filmi izlemeden önce yapmanız gereken şey vampirlere dair bildiklerinizi -ölümsüz olmaları, kanla beslenmeleri ve birkaç küçük ayrıntı dışında- unutmak olacaktır. Gün ışığına çıkamayan, soluk benizli, soğuk tenli, uzun dişli, kazıkla öldürülebilen, kutsal sudan ve sarımsaktan hazzetmeyen ve son olarak kanını emdiği kişiyi de bir vampire dönüştüren vampirlere sırtını dönebilen bir film Byzantium. Vampirliğin kökenine yönelik getirilen yeni yorum ise kuşkusuz ki, vampir külliyatı içinde çığır açabilecek bir çabanın ürünü. Ancak Neil Jordan, tüm yenilikçi fikirlerine rağmen Byzantium'u unutulmaz bir filmle dönüştürmeyi başaramamış. Fantezi ve korku unsurlarının yerini büyük oranda gerçekçi betimlemelere bırakması sorun yaratmasa da filmin düşük temposu Byzantium'un en büyük eksisi olmuş.

Yeni bir Vampir tanımıyla karşımıza çıkan Byzantium, kusurlarına rağmen türü sevenleri tatmin edebilecek yetkinlikte bir korku filmi.

19 Ocak 2019

Devrimci Yeniden Yaratım: Suspiria


Geçtiğimiz yıl Call Me by Your Name ile sükse yapan Luka Guaagnino’nun, Dario Argento’nun korku klasiğine dönüşen Suspiria’sını baştan tasarlayarak aynı adla yeninde çekme girişimi, şaşırtıcı bir sonuç verdi. 70’li ve 80’l yılların korku klasiklerinin ve kült filmlerinin Hollywood’da deyim yerindeyse yağmalandığı bir dönemde, devrimci olarak niteleyebileceğimiz bir yeniden çevrimle çıkageldi Guadagnino. 

Yeniden yapımlar; çoğunlukla kopyacıdır, derinlikten yoksundur ve gişeye yönelik hamleler olduğundan orijinal film basitleştirme yoluna gidilip tekrar çekilmiştir. Orijinalini aşan yeniden yapımların arkasında vizyoner bir yönetmen görürüz. Argento’nun Suspiria’sına hayranlığını gizlemeyen Guadagnino da böyle bir isim ve “Orijinal filmin uyandırdığı inanılmaz hisse bir saygı duruşu” olarak niteliyor filmini. Yönetmen 2018 model Suspiria’nın bir yeniden çevrim olmadığını belirtiyor ve haklı olduğunu söyleyebiliriz. Guadagnino’nun Suspiria’sına yeniden yaratım veya baştan yaratım desek daha doğru olacak. Zira senarist David Kajganich, orijinal hikâye iskeletini dahi büyük ölçüde değiştiriyor. Orijinal filmden geriye kalanlar; Cadılar (Üç Anne), Dans okulu, Amerika’dan bu okula gelen ana karakterimiz ve psikiyatrist… Bu dört öğe, hikâye iskeletini korumak için yeterli görülebilir ancak Suzie’ye yüklenen yeni anlamlar başta olmak üzere amaç ve mantalite değişimiyle bambaşka bir korku filmi çıkmış ortaya. Bu mantalite değişikliğini iki açıdan ele almak gerekiyor: Biri senaristin yazdığı yeni hikaye üzerinden, diğeri de yönetmenin tercihleri üzerinden. Kısaca hikâye ve tarz değişimi diyelim biz buna. Argento’nun filmi sıra dışı, kanlı ölümlerle ilerleyen bir Giallo idi. Hikâye basitti. Görselliği, müziği ve klasik korku motifleriyle hedefine ulaşmakta hiç zorlanmamıştı. Guadagnino’nun filmi ise hikâyeyi ve karakterleri olabildiğince derinleştiriyor. Bununla da kalmayıp yeni alanlar açıyor. Hikâye Berlin’e taşınıyor, Berlin Duvarı sıkça kadraja giriyor. Ülkenin içinde bulunduğu durum, kaos ortamı Baader-Meinhof olayları da arka fona yerleştirilerek ana hikaye destekleniyor. Dans okulundan kaçmanın zorluğuyla, bölünen ülkenin diğer tarafına geçmenin zorluğu, çıkışsızlık temasının daha iyi verilmesini sağlıyor. 152 dakikalık filmin pek çok uğrak noktası var. Bir bakıyorsunuz Suzie’nin geçmişine gidiyoruz, bir bakıyorsunuz psikayatrist Josef Klemperer’in çabalarını izliyoruz. Senarist Kajganich ve yönetmen Guadagnino, karakterlerin ayaklarının yere basmasını istedikleri için son derece detaycılar. Ancak filmin süresini ve yoğunluğunu hesaba katıp Gudagnino'nun risk aldığını söyleyebiliriz. Yan hikâyelerin, örneğin Josef Klemper’le açılan Nazi dosyasının filmin dramatik yapısına katkıda bulunacağını düşünmüşler. Haksız da sayılmazlar. Guadagnino’nun yepyeni bir Suspiria yaratma çabasının altında, Argento’nun klasiğinin altında ezilmeyen güçlü bir film çıkarabilme arzusu var şüphesiz. Bu yeni hikâyeyle Argento’yu taklit etmesi mümkün olmasa da görsel tercihleri ve stiliyle de 2018 model Suspiria’nın farklı görünmesini istemiş yönetmen. Bu hususta da nefis bir iş çıkarmış. Guadagnino'nun Suspiria'sına neden devrimci bir yeniden yaratım diyorum? Çünkü bu film, orijinal yapıma dair hemen hemen her şeyi elinin tersiyle itiyor. Filmin dünyasını orijinal filme saygıda kusur etmeden ve fakat onu bir anlamda yok sayarak yeniden yaratıyor. Argento, bu durumu Suspiria'nın ruhuna ihanet olarak görüyor ve kendi açısından haklı olabilir. Ancak seyirci cephesinden bakınca hiç öyle görünmediğini söyleyelim. 

Dikkat! Bu paragrafta spoiler var

Argento’nun filminde dans okulu cadıların işlerini perdelemek dışında bir işleve sahip değildi. Guadagnino’nun Suspiria’sında ise cadıların emellerine ulaşabilmesi için hayati bir öneme sahip. Zira volk türündeki toplu dans gösterisi, esasında bir ritüel.. Dolayısıyla da bu danslarla okuldaki tüm kızlar farkında olmadan bir ritüele hazırlanıyorlar. Ritüel bir yana, okulun sanat yönetmeni Blanc, Suzie’ye dans ederken ne hissettiğini soruyor. Suzie de bir hayvanla düzüşüyor gibi olduğunu söylüyor. Bu şaşırtıcı cevap, yapılan dansın danstan ibaret olmadığını, farklı bir amaca hizmet ettiğini gösteren dikkat çekici bir ayrıntı. Blanc, "Başka birinin dansını yaptığın zaman, onun görüntüsünde yeniden doğarsın" diyor. Suzie ise rüyasında "Kim olduğumu biliyorum" diyerek sayıklıyor. İşin aslı film boyunca Suzie'nin dönüşümünü tamamlamasını bekliyoruz. Suspiriorum'un yeniden doğuşu Suspiria'nın (filmin) yeniden doğuşuyla çift anlam taşıyor.

Dans örneğinden de görüldüğü üzere yeni Suspiria’nın farkı, orijinal filmden aldığı her öğeyi yeni fikirlerle geliştirerek, işlevsel hale getirerek hikâyeye derinlik katması. Bu yeni fikirlerin belki de en önemlisi Cadılar Meclisi… Cadılar arasındaki hiyerarşi savaşı Guadagnino’nun Suspiria’sını çok başka bir noktaya taşımış. Bu savaş, gerilim ve huzursuzluk hissi yaratmada etkin bir rol üstlenirken, filmin son bölümünde tam bir gövde gösterisine dönüşüyor. 12 dakikalık ritüel sekansı, korku sineması tarihinde eşine az rastlanan bir çekiciliğe sahip. Cadılar Meclisi’nin lideri Markos’u da gördüğümüz bu sekans, ortaya yeni sorular atarken, büyük resmi görmemize de olanak tanıyor. Senarist Kajganich’in mahareti de tam anlamıyla ortaya çıkıyor. Argento’nun üç anne üçlemesinin hiçbir filminde göremediğimiz annelikle ilgili nüans, anlama önem veren seyirci için çok kıymetli. 

Sonuç olarak; uzun süresini çarçur etmeyen, detaylara verdiği önemle son yılların The Wailing’le birlikte en zengin korku filmi diyebiliriz Suspiria için. Guadagnino hayatının filmi çekmiş. 9.3\10

13 Mart 2017

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #60 The Devil Rides Out


50’li ve 60’lı yıllarda İngiliz Hammer stüdyosu için birçok korku filmi çeken Terence Fisher’ın kariyerindeki en başarılı işlerden biri olan The Devil Rides Out, düşük bütçesine rağmen görselliğiyle göz dolduruyor ve okült imgeleriyle merak uyandırıyor. Dennis Wheatley’nin aynı ismi taşıyan romanından uyarlanan filmde Richeleau Dükünün yeğeninin ve bir arkadaşının bir grup satanist tarafından ayinlerinde kullanılmak üzere alıkonulması, dük ve arkadaşlarının da onları kurtarma çabaları işleniyor. Çoğunlukla yer aldığı filmlerin baş kötüsü olarak karşımıza çıkan Christopher Lee, burada şeytani kötülükle savaşan ana karakterimiz Richeleau Dükü Nicholas rolünde yine döktürüyor. Cast'ın tamamı için aynı şeyi söyleyemesek de performanslar genel olarak vasatın üstünde olduğu için filme zarar vermiyor. The Devil Rides Out, canlı renkleri ve gündüz çekimlerinin fazlalığıyla içeriğini de düşünürsek haddinden fazla renkli ve ışıltılı bir korku filmi diyebiliriz. Görselliğinin başarısını dile getirsek de atmosfer kurmada aynı şeyleri söyleyemiyoruz ve bu da filmin eksilerinden biri. Fisher, şeytani vaftiz töreni, kara büyü ve satanistik imgeleri görselleştirmede son derece iyi bir iş ortaya koyuyor. Özellikle de Mendes Keçisinin göründüğü anlar belki de filmin zirvesi… Eski çağlardan bu yana Baphomet ismiyle adlandırılan boynuzlu ve cinsiyetsiz keçi, şeytanın vücut bulmuş hali denilebilir. Filmde çok kısa bir süre görünmesine karşın en çok akılda kalan figür de Baphomet oluyor. Hatta keşke senaryo Baphomet’in hikâyede daha çok rol çalabileceği bir şekilde yazılsaymış demeden edemiyorsunuz. Adı pek bilinmese de korku üstadlarından biri olan Terence Fisher, The Devil Rides Out’ta göz ve hipnozu bir gerilim öğesi olarak ustaca kullanıyor. Karakterlerimizin kendilerini şeytani güçlerden korumak için çizdikleri çember içinde kısılıp kaldıkları anların da korku severleri tatmin edeceğini düşünüyorum. Pek bilinmeyen The Devil Rides Out, türü sevenler için iyi bir keşif olacaktır.

12 Ocak 2017

Şeytan bilinçaltında gizlidir: Incarnate


William Friedkin’in klasiği The Exorcist, şeytan çıkarma filmlerini korku sineması içinde özel bir alan açtı. 70’lerden bugüne farklı temsillerle bu filmler varlığını sürdürse de, şeytan çıkarma filmlerinin yaratıcı fikirlerle kendisini yenilediğini söyleyemeyiz. Ülkemizde 2016’nın son haftasında vizyona giren Incarnate’in ise alt türe yenilik getirme iddiası var. Brad Peyton’ın yönetmenliğini üstlendiği film, ne kadar iddiasız bir yapım olsa da türsel açıdan ne yapmaya çalıştığına bakmakta fayda var.

Ana karakterimiz Dr. Seth Ember, bedeni şeytan veya kötü ruhlar tarafından ele geçirilmiş insanların zihinlerine girerek onları kurtarabiliyor. Incarnate, şeytan çıkarma ritüeline dinsel değil, bilimsel yöntemle yaklaşıyor. Tanrının sözleri, haç ve kutsal su yerini insanın sözlerine ve bilime bırakıyor. Kötü ruhla savaşı bilinçaltına taşımak kuşkusuz ki iyi bir fikir ama uygulamadaki sorunlar ve filmin küçük düşünmesi Incarnate’in vasatın üstüne çıkmasını engelliyor. Senarist Ronnie Christensen, hikâyesini yazarken bilimkurgu sinemasının son dönem örnekleri The Cell ve Inception’dan açıkça etkilenmiş. The Cell’de katilin zihnine girerek esir tuttuğu kurbanını kurtarma fikri, burada şeytanın esir tuttuğu insanları kurtarma biçiminde hayat buluyor. Inception’ın ise aksiyonun ve heyecanın bilinçaltına taşınma düşüncesi, Incarnate’de korku yaratmaya hizmet ediyor. Ele geçirilmiş kişinin zihnine girmeden evvel, Dr. Ember’ın o kişiyi gerçekliğine döndürebilmek için kişisel bir nesne belirlemesi, Inception’da totem olarak kullanılan topacı akla getiriyor. Incarnate, bilimkurgu kadar korku sinemasından da etkiler taşıyor. A Nightmare on Elm Street’in rüyada öldürülenin gerçek hayatta da ölmesi fikri kopyalanıyor. Tıpkı Fallen’da kötü ruhun sadece dokunarak başka bir bedene geçebilmesinin kopyalanması gibi. Incarnate, pek çok filmden faydalansa da kullandığı fikirlerin üzerine yeni bir şey koyamadığı için seyircide çoğunlukla “Biz bu filmi çok gördük” hissiyatı yaratıyor. Kötü ruhun bir çocuğun bedenine girmesi gibi klişelerden bahsetmiyorum bile.

Rahiplerin kötü ruhla savaşma konusunda yetersiz kalmaları, şeytan çıkarma ayininin başarısız olması sonucunda bilimsel bir metottan medet umulması alt tür açısından iyi bir çıkış noktası esasında. Ancak metafiziğin alanına giren varlıkların, o varlıklarla savaşan bilim insanınca reddedilmemesi, bunun yerine bilimsel bir açıklama getirmeye çalışılmaması çok ilginç bir tercih. Belki de din-bilim çatışması ve inancın geri kazanılması gibi klişelere girilmek istenmediği için bu topa girilmemiş. Bu bir yandan olumlu bir tercihken, diğer yandan filmin dramatik yapısının zayıf kalmasına da yol açan sebeplerden biri. 

Dr. Ember’ın kötü ruhla kişiselleşen savaşıyla olaya zenginlik katılmak istenmesine rağmen ana karakterimiz başta olmak üzere tüm karakterlerin yeterince derinleştirilmemesi filmin belki de en büyük sorunu. Yönetmenin de ortalama bir iş çıkartması, Incarnate’in ilginç ama sıradan bir korku denemesi olarak kalmasına yol açmış. Son bölümündeki şaşırtmaca (sürpriz değil) fena olmasa da filmin, The Exorcist gibi bir korku klasiğinin yeşil kusmuk ve kafa çevirme numaralarına ciddiyetten uzak yaklaşımı hoş değil. The Exorcist'i temel alıyorsanız ve bir parodi de değilseniz saygı duymak zorundasınız.  5.5\10

25 Ocak 2016

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #40 Shadow of the Vampire


F. W. Murnau’nun sessiz korku filmi şaheseri Nosferatu: Bir Dehşet Senfonisi, Bram Stoker’ın Dracula’sının serbest bir uyarlamasıydı. Vampir alt türünün hala en iyisi olarak kabul ettiğimiz film, türe yön vermiş, sayısız sinemacıyı etkilemiştir. Bahsettiğimiz etkinin gözle görülebilen en bariz örneği ise E. Elias Merhige’nin yönettiği Shadow of the Vampire (Vampirin Gölgesi)’dır.

Shadow of the Vampire, Murnau’nun klasiği Nosferatu’yu alarak fantastik bir zemine oturtmaya çalışıyor diyebiliriz. Yönetmen Merhige, Murnau’nun Dracula’yı alıp, ondan daha somut, daha korkutucu bir canavar yaratması gibi o da Nosferatu’yu filmsel gerçeklik içinden çekerek gerçek bir kişilik haline getiriyor. Sinemada genelde bir film, başka bir filmin gerçekliğini yok eder. (Örneğin Kick Ass’te süper kahraman olmak için çabalayan karakterin Supermen, Spider-Man gibi süper kahramanların kurgu olduğunu belli etmesi, kendi dünyasında onları gerçekliğinden koparması) Shadow of the Vampire ise tam tersini yapmaya yelteniyor. Nosferatu’nun kurgusal karakteri Kont Orlok, gerçek bir vampire dönüştürülüyor. Böylece Murnau’nun gerçekçi ve korkutucu bir vampir filmi çekme arzusunun içi doldurulmuş oluyor. 

Film, Nosferatu’nun çekim aşamasını hikâyelerken, fantastik, alternatif bir gerçeklik yaratıyor. Sessiz filmlerin hangi koşullarda, nasıl çekildiğiyle ilgili detayları görselleştirirken, usul usul kendi efsanesini yaratıyor. Shadow of the Vampire, yarattığı alternatif gerçeklikte Alman yönetmen Murnau’yu kötü bir karaktere dönüştürmekten çekinmiyor. Filmini tamamlayabilmek adına faust-vari bir anlaşma yapan Murnau üzerinden bir yönetmenin filmine duyduğu tutkuyu, filmini tamamlayabilme uğruna yapabileceklerini görmek kesinlikle şaşkınlık verici gelecektir sizlere de.

Bir vampir filmi olarak da son derece yaratıcı ve ürkütücü bir iş çıkarıldığını rahatlıkla söyleyebileceğimiz Shadow of the Vampire’ı, tutkuyla sevdiğimiz Nosferatu’ya başka bir gözle bakmamıza imkân vermesi, estetiği, atmosferi, John Malkovich ve Willem Dafoe’nun müthiş performansları gibi artıları sebebiyle ne kadar övsek az diye düşünüyorum. Bu filmi Nosferatu’yu izlememiş olsanız da görebilir ve beğenebilirsiniz. Ancak önce Nosferatu’yu izlerseniz çok daha özel bir deneyim yaşayacağınız kesin.

21 Kasım 2015

Pitof - Jean Christophe Grange A. Ş. Sunar: Vidocq


Memoirs of Vidocq adlı anı kitaplarıyla polisiye edebiyatın gelişiminde ciddi bir katkısı olan ve tarihteki ilk dedektiflik bürosunu açan Eugene François Vidocq’un hayatı çeşitli film ve dizilere konu oldu ama bu önemli şahsiyet hiçbir zaman popüler bir figüre dönüşmedi. 2001’de görsel efektler konusunda uzman bir isim olan Pitof, korku edebiyatının son dönemde parlak işlerle adından söz ettiren yazarlarından Jean-Christophe Grange ile birlikte senaryosunu yazdığı Vidocq’un kamera arkasına da geçti. İlk yönetmenlik denemesini gerçekleştiren Pitof, sinema tarihinin tamamı dijital çekilmiş ilk filmine imza attı. Dedektif Vidocq rolünde Fransız sinemasının dev oyuncularından Gerard Depardieu’yu izlediğimiz film, vizyona girdiğinde ortalama tepkiler almıştı.

Baştan söyleyelim Vidocq, biyografik bir film değil. Pitof, Vidocq’u tamamen kurgusal bir dünyanın içine yerleştiriyor. Elbette bunu yaparken onu kendi dünyasının dışına çıkarmıyor. Zaman ve mekân Vidocq’un hayatının bir parçası, olaylar ise alabildiğine kurgusal. Polisiye, korku ve fanteziyle iç içe geçirilerek ilginç bir tür kırması ortaya çıkarılıyor. Bilmeyenler için filmin hikâyesinden bahsedelim biraz. 1830’un Paris’indeyiz. Sokaklarda esrarı çözülemeyen cinayetler işlenmektedir. Aynadan bir maske takan ve kurbanlarının ruhlarını çalan bir katilin sokaklarda gezindiği söylentileri ortalıkta dolaşmaktadır. Dedektif Vidocq, bu olayı araştırmaya başlar ve Simyacı adı verilen katili enselemek üzereyken ölür. Bunun üzerine genç bir gazeteci Etienne olayı araştırmaya koyulur.

Korku sinemasın maskeli seri katil külliyatına bir yenisini daha ekliyor Vidocq. Freddy Krueger, Jason Voorhees ve Michael Myers gibi maske takan doğaüstüne meyleden seri katilleri örnek alan Simyacı’nın farkı gücünü bilimden alması diyebiliriz. Yüzüne geçirdiği cam maske ile kurbanlarının ruhlarını çalıyor Simyacı. Kapkara pelerini ve maskesiyle de Paris sokaklarına korku salıyor. Evet bilimden faydalanan ama bakire kanı kullanmak gibi batıl inançları da olan bir seri katil kendisi. Pitof, hikâyeyi flashback sahneleriyle sürdüren ve bu şekilde filmin ivme kazanmasını umduğu bir anlatım yeğliyor. Finaldeki sürprizle taşlar yerine oturtuluyor ve o sürprizin hikâyenin bel kemiğini oluşturduğunu da söylememiz gerekiyor. İşte bu noktada bir sorun ortaya çıkıyor. Maskesi ve peleriniyle oldukça gizemli ve korkutucu bir seri katil portresi çiziliyor ama sürpriz açıklandığında yerini koskoca bir hayal kırıklığına bırakıyor. Bu konuda daha fazla detay vermeyelim.

Vidocq, daha çok sanat yönetimi ve görselliğiyle hafızalarda yer edebilecek bir film. Tamamının dijital kamerayla çekilmesinin bir handikaba dönüşmesini saymazsak, başarılı efektleri ve kurduğu görsel dünya fazlasıyla ilgiye değer. Dönemin Paris’inin boğucu, kaotik bir yer olarak tasvir edilmesi türün bir gereği. Filmi izlenebilir kılan unsurların başında da atmosferi geliyor. Maalesef aynı özenin karakterlere gösterilmemesi Vidocq’un en büyük sorunu denilebilir. Evet, Pitof ve Grange’ın senaryosu kurgusal açıdan belli ölçüde başarılı ama dedektif Vidocq dahil karakterlerin iyi yazılamaması ve filmin Pitof’un ilk yönetmenlik deneyimi olması gibi etkenler Vidocq’un bekleneni verememesine sebep olmuş. Yine de Amerikan sineması anlatısına sahip bir Fransız filmi izlemek, özellikle de melez tür filmlere meraklı olan seyircilere iyi gelecektir. 6\10

17 Kasım 2015

Önermediklerimiz - #5 Devil


The Sixth Sense ile başladığı sürpriz sonlu korku filmleri kuşağı ile kendisini Hollywood'a kabul ettiren Hint asıllı yönetmen M. Night Shyamalan, yazdığı özgün hikayelerle kısa sürede büyük bir hayran kitlesi edindi ancak son yıllarda yaratıcılığını kaybetmesi ve yanlış proje seçimleriyle kariyer intiharına giriştiğini hep söylüyoruz. Shyamalan'ın ilk kez kendi yazdığı bir korku hikayesinin yönetmenlik koltuğuna oturmadığı 2010 yapımı Devil'ın kamera arkasında türe hiç de yabancı olmayan (Quarantina ve 30 Days of Night'ın yönetmeni) John Erick Dowdle var.

Sıradan bir günde hiç de masum olmayan 5 yabancı bir şirketin asansöründe mahsur kalır.  Kısa bir süre sonra asıl sorunun asansörde mahsur kalmak olmadığını fark eden kurbanlarımız aralarından birinin Şeytan olduğunu da bilmemektedir. Tek tek her birine korkunç şeyler olmaya başlayacaktır.

Filmi dört maddede özetlemek mümkün:

1- Devil, Saw (Testere) serisiyle 2000'li yıllarda patlayan; kapalı bir mekanda sıkışmış-tuzağa düşürülmüş, bilmediği bir tehlike ile karşı karşıya kalmış ve ölüm kalım mücadelesi veren bir grup insanın hayatta kalma mücadelesini işliyor.
2- Klostrofobiyle gerilim yaratan filmlerin izinden gidiyor.
3- Klasik bir şeytan filmi olmayı reddedip 'katil kim?' sorusunu 'şeytan kim?' sorusuyla değiştirerek merak unsurunu ayakta tutuyor.
4- Olayı çözmeye çalışan dedektif karakteriyle de polisiye örgüyü kurup heyecan katsayısını artırmaya çalışıyor.

Görüldüğü gibi Shyamalan, ilginç bir korku filmi modeliyle karşımıza çıkıyor çıkmasına ama yeni veya orijinal bir şey sunamıyor. Sorun serim ve düğüm bölümlerinin bu hikayeye yaraşır bir finalle bağlanamamasından kaynaklanıyor aslında. İnanç ve kader gibi klasik temalar tekrarlanıyor. Karakter gelişimine vakit ayrılmaması da filmin elini zayıflatıyor. Dar alanda karakter merkezli bir korku filmi çekiyorsanız daha enteresan tiplemeler yaratmanız gerekir. Ve bununla birlikte filmin dramatik yapısına da gerekli önemi vermeniz şart. Devil bunların hiçbirini yapmadığı gibi katil\şeytan kim sorusuna verilecek cevabın tahmin edilebilir olmasıyla da sınıfta kalıyor. Bu tahmin edilebilirliğe karşın Shyamalan'ın bir sürpriz son olmasa da küçük bir hile ile seyircisinin sadece yüzünü güldürmekle yetindiğini söyleyebiliriz.

6 Kasım 2015

Öldüren Kelimeler: Pontypool


Tony Burgess’ın senaryosunu bizzat kendi çok satan romanından uyarlayarak kaleme aldığı Pontypool, bağımsız bir korku filmi denemesi. Kanadalı sinemacı Bruce McDonald’ın kamera arkasına geçtiği Pontypool, tek mekânda geçen bir salgın filmi. Evet, kulağa çılgınca ve aynı zamanda deneysel bir çalışma gibi geliyor ama işin aslı öyle değil. 

Olayın tamamı Pontypool adlı bir kasabanın mütevazı radyosunda cereyan ediyor. DJ’likte dikiş tutturamayan deneyimli bir radyocu Grant Mazy, kar fırtınasının kasabayı esir aldığı sıradan bir günde patronu ve yardımcısıyla iyi bir haber yakalama umuduyla yayına ara vermeden özveriyle işlerini yapmaya çalışıyorlar. Ve çok geçmeden kasabada şiddet olayları baş gösterdiği haberiyle ne olup bittiğini anlamaya ve dinleyicilerine aktarmaya başlıyorlar. Biz de sanki radyo dinliyormuşcasına hikâyeye ortak oluyoruz. Duyduklarımızı zihnimizde canlandırıyoruz tüm film boyunca. Elbette sonlara doğru seyirciyi memnun edecek görseller de kullanılıyor.  McDonald, çok küçük bir bütçeyle harikalar yaratıyor. Bağımsızlığını büyük bir avantaja dönüştürüyor. Elindeki hikâyeyi Hollywood’da hayata geçirse eminim aynı etkiyi elde edemezdi.

Filmi içeriğiyle ilgili bir şey bilmeden izlediğinizde, ilk başlarda klasik bir zombi hikâyesiyle baş başa olduğunuzu sanıyorsunuz. Zira virüsün insanlar üzerinde yarattığı saldırganlık zombi salgınıyla örtüşüyor. Yönetmen McDonald bilinçli olarak karakterlerine zombi dedirtmiyor ama seyircisini zombi salgını kanısına varacağını çok iyi biliyor. Bu yanlış yönlendirme de hikâye ilerledikçe başka tür bir salgının varlığının anlaşılmasıyla seyir keyfini yukarı çeken bir unsura dönüşüyor. Bu noktada Pontypool’un özgün bir salgın filmi olduğunun altını çizelim. Kelimelerle bulaşan bir virüs söz konusu çünkü. Salgının ve hikâyenin gelişimine bakarsak zombi filmlerinden beslendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Virüsü kapan kişinin onu sağlıklı kişilere bulaştırma arzusuyla hareket etmesi ve genel olarak virüslü kişilerin hal ve davranışlarıyla zombiler örnek alınıyor. Kapalı mekânda sıkışıp kalan ve bir çıkış arayan karakterler de zombi filmlerinin olmazsa olmaz öğelerinden biridir. Pontypool zaten bu sıkışmışlık halini esas alıyor. 

Mcdonald’ın dört karakterli ve tek mekânda geçen bir korku filminde merak unsurunu ve gerilimi filmin tamamında ayakta tutmayı başarması en büyük meziyeti denilebilir. John Carpenter başyapıtlarından The Fog’dan pek çok öğeyi ödünç aldığını söylememiz gerekiyor. Küçük bir kasabanın fon alınması, kasabanın radyosunun burada ana mekâna dönüşmesi, kilise faktörü -ki Pontypool’daki radyo kilisenin bodrumunda- yani esasen kilise de sıkışıp kalan karakterlerimiz ve kasabayı esir alan lanetin bir felaketle yer değiştirmesi gibi bir çırpıda sayılabilecek benzerlikler mevcut.

Pontypool, özetle seyircinin hayal gücüne daha çok ihtiyaç duyacağı filmlerden. Salgın filmleri içerisinde özel bir yer edinen bu özgün yapım, eminim ki bazı sinemasever arkadaşlar için katlanılmaz ve epey sıkıcı bir seyirlik olarak karşılanacak ama geveze, yaratıcı ve minimal bir korku filmi izlemek isteyenler için de önemli bir keşif olacaktır. 8\10

9 Ekim 2015

Cat People (1942) vs. Cat People (1982)


Hikayesini öpüştüklerinde Panter’e dönüşen insanlara ait bir efsaneye dayandıran 1942 tarihli, Jacques Tourneur imzalı korku filmi Cat People, döneminin başarılı yapımlarından biriydi. 40 yıl sonra çekilen remake’i orijinal yapımın üzerine çıkan nadir örneklerden biridir. Şimdi bu iki filmi karşılaştıralım, hangi yönlerden benzeşiyor ve ayrışıyorlar bakalım.

Orijinal film, sinemada korku geleneği yeni yeni oluşmaya başladığından, bırakın 80’leri 60’lı yılların korku filmleriyle karşılaştırdığınızda dahi oldukça sadedir. Yönetmen Tourneur, göstermekten ziyade ima eder ve bu şekilde gerilim yaratır. Bu anlamda başarılı olduğunu söyleyebiliriz belki, ancak o günün şartlarında bir pantere dönüşme sahnesinin çekilemeyecek olması sebebiyle filmde yer almadığını veya panterle mücadele sahnesinin de kolaya kaçılarak gösterilmeden çekilmesi filmin seyirci üzerinde bıraktığı etkiyi minimuma düşürür. Paul Schrader’in yönetmen koltuğuna oturduğu yeniden yapıma baktığımızda alabildiğine cesur olduğunu görüyoruz. Dönüşüm sahneleri 80’ler efekt teknolojisinin elverdiği oranda inandırıcı, panterin insanlara saldırdığı sahneler de bir o kadar tatmin edicidir.

1982 tarihli Cat People, orijinal filmin hikâyesini yeniden yaratarak yola çıkmış. Açılış sekansından itibaren yeni bir film izlediğiniz hissine kapılmanız olasıdır. İlk filmdeki Kedi insanlar efsanesi, yeniden yapımda altı doldurularak bir mite evrilmiştir. Schrader, yarattığı mite dair görseller de sunarak, filme zenginlik katar. İlk filmde diyaloglarla sınırlı tutulmuş bir efsane vardır. Yine imkânsızlıklar… 1942 tarihli Cat People’da Irena, erkeklerden uzak durur. Öpüşmekten de kaçınır. Evlenir ama yakınlaşmak için eşinden zaman ister. Irene Kedi insanlardan biridir ve efsaneye göre öpüştüğünde bir Panter’e dönüşecektir. Panter’e dönüştükten sonra tekrar insan formuna nasıl girebildiği açıklanmaz. Kurbağa-Prens hikâyesine benzer haliyle komik bir efsanedir bu. 1982 yapımında ise Kedi insanların dönüşümü için cinsel birleşme şarttır. Hatta pantere dönüşmemenin tek koşulu da kendi türleriyle birlikte olmalarıdır. Ensest ilişki boyutu mitolojinin önemli bir parçasıdır.

Simone Simon’un Irena’sı ile Nastassja Kinski’nin Irena’sını karşılaştırırsak, Kinski’nin açık ara önde olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Hem performans, hem karaktere bürünme hem de cüretkar yorumuyla Kinski tek başına filmi yukarıya çekmeyi başarmış. Kinski’nin vücudunu cömertçe sergilemesini ve filmin yer yer erotik olmasını eleştirenler olacaktır ama yeniden yazılan hikayenin bunu gerektirdiğini izlediğinizde anlayacaksınız eminim. Simone Simon’un içindeki şeytandan kurtulmak istemesinin yeniden yapımda yerini Kinski’nin özgürleşme arzusuna bırakması da isabetli bir tercih olmuş.

12 Eylül 2015

Neden overrated, neden underrated?


Overrated: It Follows

Bu yıl izlediğimiz It Follows (Peşimeki Şeytan), korku sineması adına yeni fikirlerin tükenmediğini açıkça gösteen başarılı bir işti. Ancak afişe de taşınan “Korku severlerin rüyaları gerçek oluyor”, “bir korku klasiği” gibi son derece abartılı yorumlar ve eleştirmenler cephesinden gelen övgüler beklentilerin yükselmesine sebep olmuştu. Filmi gördüğümde ise o kadar da yenilikçi ve korkunç bulmadım. Ve bu da onu overrated filmler listeme eklememe neden oldu. İlgi çekici bir lanet hikayesi anlatan David Robert Mitchell, 70’lerin sonunda Halloween’la parlayan teen-slasher alt türünün klişeleriyle hınzırca oynuyor. Sevişen gençlerin önce öldürülmesini, sevişirsen hayatta kalırsın biçiminde tersine çeviriyor yönetmen. Seksin lanetten kurtulmanın yolu olması kadar, kılık değiştirebilen doğaüstü katil tanımıyla da seyircisini etkilemeyi başaran Mitchell, özellikle ikinci yarısından itibaren filmin düşüşe geçmesini engelleyemiyor. İlk yarıda yeni fikirlerle ilgimizi ayakta tutuyor ama fikirler tükendiğinde bocalamaya başlıyor. Sonuçta bir grup genç lanetten kurtulmak için çabalıyor. Birkaç iyi çekilmiş korku sahnesi ağzımıza bir parmak bal çalıyor ancak beklenen korku filmi çıkmıyor. Atmosfer ve hoş müzikler de bir yere kadar… It Follows’u övgüye boğarken sık sık korku referanslarından ve başarılı atmosferinden bahsediliyor. Referanslara ve filmler arası etkileşimlere ne kadar değer versem de It Follows’u iyi bir denemeden öteye geçirecek kadar değerli bir şey göremedim ben. Klasikler ait oldukları türler veya alt türlerde yeni eğilimler başlatabilecek yetkinliktedirler. It Follow’un harcanmış iyi fikirleriyle bunu başarması söz konusu değil. Unutulmaya yüz tuttu bile.. 

Underrated: Trance

Son derece istikrarlı bir sinemacı olan Danny Boyle’un hali hazırdaki son filmi Trance’ın üzerinden iki yıl geçti. Film vizyona girdiğinde ortalama tepkiler aldı. Benim gibi çok az sayıda sinefil-yazar hakkını teslim etti. Hakkı neydi peki? Öncelikle Trance’ın yönetmenin 90'larda ürettiği Trainspotting ve Shallow Grave'in ardından en iyi üçüncü filmi olduğunu söyleyeyim ve sebeplerine geçeyim. Tüm filmi bir yap-boz gibi kurgulayan Boyle, klasik bir suç-gerilimini bilinçaltına açarak Inception-vari bir iş ortaya koyuyor ve muadillerinden ivedilikle ayrılmasını biliyor. Bilinçaltına açılan suç filmi tanımı onu değerli kılıyor. Hikayeye baktığımızda elbette birçok filmden parçalar görmek mümkün. Ancak Trance, “ben bu filmi - bu sahneyi hatırlıyorum” hissiyatı yaratsa da kopyacı bir film değil. Bilinçaltında geçen sahnelerin bir noktadan sonra muğlaklaştırılması içinden çıkamadığımız bir gizemle sarmalanmamıza sebep oluyor ve tırmanan gerilime hizmet ediyor. Film, Boyle’un birçok filmi gibi dinamik kurgusuyla büyük keyif verirken, sürprizlerini açık etmemeye özen gösteriyor ve seyircisini adeta finale hazırlıyor. Tekrarlanan kilit sahneleri, müzikleri, hipnotik anları ve Boyle’un sinema diliyle hatırlanacak bir film bu. Aslında Trance’ın genel kitleyi avucunun içine almakta zorlanmayacak bir anlatısı var ancak kafa karıştırıcı yapısı ve hızlı kurgusu beğeni seviyesini düşürmüş olmalı. Sinefil cenahının fazla yüz vermemesinin sebebi ise son dönemde benzerlerini çok gördüğümüz oyunlu-sürprizli filmlerden bıkkınlık gelmiş olması sanırım. Sonuç olarak; tekrar tekrar izlenecek ve yeni bir şeyler keşfedilebilecek üstün bir yapım olduğunu düşünüyorum Trance’ın. Hala izlememiş olanları da keşfe davet ediyorum.

11 Ağustos 2015

Önermediklerimiz - #3 Haunter


Türlerle oymayı seven Vincenzo Natali, 90’lı yılların kayda değer bilimkurgularından Cube ile yaptığı çıkışın, 2000’li yıllarda devamını getiremese de çıtasını çok düşüren bir isim değil aslında. 2009’da bilimkurgu-korku kırması Splice’ı çeken Natali, ilk saf korku filmi Haunter (Hayaletli Ev) ile filmografisinin en zayıf işine imza atmıştı.

Natali, Haunter’da hayaletli ev filmlerinin bir hayli esnek bir uygulamasıyla çıkıyor karşımıza. 16 yaşında ailesiyle birlikte öldürülen Lisa, hep aynı günü yaşamak zorunda kalıyor. Ancak ölü olduğunu anladığında bu döngüyü kırıp esrar perdesini aralamaya başlıyor. Ölü olduğunu anlayan karakterli korku filmlerinin modasının çoktan geçtiğini biri öncelikle senaristimize söylemeli. Haunter, daha önce kullanılan birçok orijinal fikri alıp hayaletli ev omurgası üzerinde bu fikirleri teker teker kullanıyor. İlki ailemizin ölü olduklarını fark etmeleri bu alt türü ters yüz eden The Others’tan devşiriliyor. Hep aynı günü yaşama durumu ise 90’lı yılların unutulmaz komedisi Groundhog Day’den... Yaşadığı yerden kaçamama, kaçmaya çalıştığında başa dönme durumları da In the Mouth of the Madness’tan alınıyor. Peki yönetmen Natali bununla yetiniyor mu? Hayır, bedenin şeytan veyahut kötü bir ruh tarafından ele geçirilmesi, öteki boyuta açılan seri katil hikayesi gibi daha pek çok korku filmi eskisi, yeni bir hikaye yaratma amacıyla bir araya getiriliyor. Zamanının tüm bu yaratıcı fikirleri tutarlı bir bütün olabiliyor mu peki? Pek sayılmaz. İzlediğinizde eminim fazlasıyla zorlama bir korku denemesi olduğuna kanaat getireceksiniz Haunter’ın. Tematik anlamda bir korku kolajı denemesine girişen Natali'den eğer özgün bir hikaye bulamıyorsa komplike senaryolardan ivedilikle kaçınmasını öneriyorum. Korku seyircisi genel olarak bu numaraları yemiyor artık. Hatta artık görselliği ikinci plana atan minimal işler bir anda parlamaya başladı. Sonuç olarak kafa bulandıran Haunter'ı türün her filmini izlemeyi kendinize bir görev edinmemişseniz önermiyorum. Çok daha kötüleri olduğunu da ekleyeyim. 4.5\10

13 Temmuz 2015

Carrie (1976) vs. Carrie (2013)


Stephen King’in 1974’te yayımlanan ilk romanı Carrie, iki yıl sonra Brian De Palma yönetmenliğinde sinema uyarlamasıyla seyirci karşısına çıktı ve büyük bir başarı yakalayarak klasikleşti. Hollywood’un son 10-15 yıldır iyiden iyiye yeniden çevrimlere sırtını yasladığı bir dönemde, Carrie gibi bir korku başyapıtının remake haberini duymak şaşırtıcı olmamıştı. Üzerine yeni bir şey koyulamayacağını bildiğimizden vizyona girdiğinde pek yüz vermedik. Gelin şimdi başarılı da bulunmayan 2013 model Carrie ile orijinali arasında ne gibi farklar ve benzerlikler olduğuna bir bakalım.

* En başta söylememiz gereken şey hikayenin 70’li yıllardan günümüze taşınması sonucunda inandırıcılığını kaybetmiş olmasıdır. Açmak gerekirse; bağnaz annesiyle büyüyen Carrie’nin ilk adet kanamasını okulda duş aldığı sırada yaşaması ve cehaleti sebebiyle panikleyip, tüm okulu diline düşmesi 70’li yıllarda pekala olabilecek bir şey. Sonuçta annesinin katı tutumu ve dogmatik düşünceleri sebebiyle kapalı büyüyen bir kız kendisi. Ancak ne olursa olsun 2013’te, her an her bilgiye ulaşabildiğimiz internet çağında ve Amerika gibi bir ülkede böyle bir olayın yaşanması pek olası değil. İşte bu detay filmin en büyük handikaplarından biri. Hikayenin güncel bir versiyonunu çekelim derken, bir çuval incir berbat edilmiş.

* Carrie’nin telekinetik güçlerinin farkına varması ve onları kontrollü bir biçimde kullanmaya başlaması açısından bakarsak, yeni filmin en olumlu yönlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz. Farklılığını daha çabuk özümseyen, kabullenen bir Carrie var karşımızda. Telekinetik gücün kullanıldığı sahnelerde ise ciddi bir farklılık söz konusu. Yeni nesil korku filmi izleyicisi düşünülerek, el hareketleri ve çeşitli yönlendirmelerle etrafa dehşet saçan bir Carrie görüyoruz.

* De Palma’nın Carrie’sinde anne-kızı oynayan Sissy Spacek – Piper Laurie ikilisiyle Kimberly Peirce’ın remake’inde Chloe Grace Moretz – Julianne Moore çiftini karşılaştırırsak kazanan açık ara orijinal film olacaktır. Sissy Spacek gerek duruşu gerek oyunculuğu, gerekse de naifliği ve personasıyla Carrie rolüne cuk oturuyor. Annelere baktığımızda Julianne Moore’un bağnazlık anlamında evet ama karakterinin deliliğiyle Piper Laurie’nin unutulmaz performansını arattığını düşünüyorum.

* İki filmin de en önemli ve akılda kalan sahnesi kuşkusuz ki uzun balo sahnesidir. De Palma, ekran bölme tekniğini de kullanarak öyle bir gerilim yaratır ki, türün neden en yetkin sinemacılarından biri olduğunu hemen anlarsınız. 2013 model Carrie’de ise yönetmen Peirce, malum sahneyi 3 farklı açıdan tekrarlayarak heyecanı ayakta tutmaya çalışıyor. Sahnenin devamında görsel efektlerden medet umarak, gösterişli bir işe imza atar. Yine de De Palma’nın versiyonundan fersah fersah uzakta kaldığı bir gerçektir. Seyirciyi huzursuz etmeyi sürdüren finalin ise yeni filmde ufak bir değişikliğe gidilerek tekrar edildiğini söyleyebiliriz. 

Sonuç: Kimberly Peirce’ın Carrie’si orijinalinin kötü bir kopyası olmaktan öteye geçemiyor.

22 Nisan 2015

Suçlu Zevkler - #1 Mother of Tears


İtalyan korku sinemasının en önemli temsilcisi Dario Argento’nun 1977’de Suspiria, 1980’de Inferno ile sürdürdüğü ‘Üç Anne’ üçlemesini uzunca bir aranın ardından Mother of Tears (Gözyaşlarının Annesi) ile nihayete erdirdiği çalışması, usta yönetmenin parlak işler ortaya koyduğu 70’li ve 80’li yıllardaki filmlerini aratsa da ilgiye değer bir korku denemesi olduğunu düşünüyorum.

Hikâye

Roma dışında yer alan eski bir mezarlıktan çıkarılan ve içerisinde pagan döneme ait eşyalar bulunan bir kutu, bir sanat restorasyonu öğrencisi olan Sarah Mandy ve arkadaşlarına ulaştırılır. Kutu açılınca Gözyaşlarının Annesi adlı çok güçlü bir cadı gün yüzüne çıkar. Roma’da şiddet ve kaos hakim olmaya başlar. Annesi gibi bazı doğaüstü güçleri olan Sarah, Cadı ve müritlerinin Roma’yı yıkmasını ve ikinci cadılar çağını başlatmasına engel olmaya çalışır.

Neden suçlu zevk?

Öncelikle Mother of Tears’ın vizyona girdiğinde kötü eleştiriler aldığını ve genel olarak korku filmi seven kitlenin de beğenisini kazanamadığını söyleyeyim. Dolayısıyla da sıkı bir Argento hayranı olarak Mother of Tears’ı da belli ölçüde beğendiğim için bu benim suçlu zevkim diyebilirim. Filmin eleştirilecek birçok noktasının olduğunun ve Argento’nun yeteneklerinin çok altında bir işe imza atmış olmasının farkındayım fakat zevk aldığımı gizlemeyeceğim.

Yorum

Argento aslında çok sağlam bir korku hikâyesi yazmış. Bu senaryoyu 80’ler veya düşüşe geçtiği 90’larda çekebilseydi inanın ortaya daha iyi bir film çıkacaktı. Çünkü bu hikâyenin görsel olarak karşılığını bu dönemde bulması zor. Elbette yaşlanmasının ve filmini düşük bütçeyle çekmek zorunda kalmasının da istediği etkiyi yakalayamamasında etkisi olduğunu düşünüyorum. Pandora’nın kutusu açılıp, Cadı eski gücüne kavuştuğunda Roma sokaklarında salgın gibi yayılan şiddet gösterilerine şahit oluyoruz. Argento, bu sahneleri bir annenin bebeğini öldürmesiyle açarak seyircisini nasıl bir şiddete maruz bırakacağının da sinyallerini veriyor. Ve evet, Mother of Tears önceki Argento filmlerinin hepsinden daha sert bir korku filmi. Yönetmenin filmin yapımcısı olmasının da etkisiyle kendisine geniş bir özgürlük alanı yarattığını görüyoruz.

Ana karakterimiz Sarah, bulaştığı beladan kurtulabilmek ve bu kaosa bir son verebilmek için olayı araştırmaya başlıyor. Burada üçlemenin diğer filmleriyle organik bir bağ da kurulmuş oluyor. İç Çekişlerin Annesi, Acıların Annesi ve Gözyaşlarının Annesi adlı üç cadıyla cadılığın kökenlerine doğru gidiyoruz. Sarah’nın ölen annesi ile iletişim kurması, güçlerinin farkına varması gibi detayların yama gibi durması ve görsel efekt kullanılan bazı sahnelerin düşük bütçe sebebiyle olmamışlığı filme ciddi zarar veriyor. Fantezilerinin peşinden fütursuzca giden Argento, sevenlerinin alışık olduğu zorlayıcı birçok ölüm sahnesi tasarlamış. Bazıları irite edici, bazıları yönetmene şapka çıkaracağınız nefis sahneler denilebilir. İşte bu dengesizlik filmin bütününün üzerine sinmiş durumda. Argento stilini konuştursa da cadı ve müritlerini yer altında gösterdiği sahneler dışında estetik açıdan vasat bir iş ortaya koymaktan kaçamamış.

29 Mart 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #20 The Stendhal Syndrome


Suspiria, Inferno, Profondo Rosso gibi iz bırakmış korku filmleriyle tanınan türün ustalarından Dario Argento'nun daha az bilinen ve düşüşe geçtiği döneme denk gelen çalışması The Stendhal Syndrome'da; tecavüzcü bir seri katilin peşine düşen dedektif Anna Manni'nin Floransa'daki Uffizi Müzesi'nde bu sapık tarafından tuzağa düşürülmesi ve daha sonra da kaçırılmasıyla gelişen ve ilginç noktalara varan bir polisiye hikaye anlatılıyor.

Kadın dedektiflerin merkeze yerleştirildiği polisiyelere pek rastlamıyoruz. Bu anlamda The Stendhal Syndrome önemli bir örnek denilebilir. Tabi dedektif karakterimizin avcıyken av durumuna düşmesi, kadına yine kurban rolü biçilmesi sonucuna götürüyor bizi. Argento filmlerinde kurbanlar zaten çoğunlukla kadındır. Ana karakter bir dedektif olsa da bu durumun değişmediğini görüyoruz. Dedektifimizin Stendhal Sendromu'na yakalanması hikayenin çekiciliğini artırırken, estetik açıdan hep hatırlanacak bir polisiye filmin doğuşunu olanaklı kılıyor. Film, ilk dakikasından başlayıp son anına dek merak duygusunu ve gerilimi ayakta tutan, diğer Argento filmlerinde olduğu gibi kanlı sahnelerle bezeli ve doğa üstüne de göz kırpan şaşırtıcı bir deneyim. Korku\gerilim\polisiyenin yanı sıra resim\heykel\mimari gibi sanat dallarına da ilgi duyuyorsanız Stendhal Sendomu tam size göre. Filmin aksayan tek yönü oyunculukları diyebiliriz. Daria Argento'nun kızı Asia Argento, Anna Mannia rolü ile tatmin etse de diğer oyuncular vasatı aşamadığını söyleyelim.

Stendhal Sendromu'nun Uffizi Müzesindeki açılış sekansı görmelere seza. Anna Manni müzeyi gezmeye başlıyor ve resim sanatının en gözde örneklerinden oluşan koleksiyona baktıkça fenalaşıyor ve tabloların içinde kayboluyor, bir çeşit kabus görüyor. Argento, Rönesans ve Barok tabloları birer gerilim öğesine dönüştürüyor. Filmin bütününde gerilime hizmet eden Ennio Morricone'nin ezgileri bu sahneyi unutulmaz kılıyor.

Son söz: 90'lı yılların bu az bilinen polisiyesini türü seven herkese tavsiye ediyorum.  8\10

Not. Fransız yazar Stendhal, 1817 yılında Floransa'daki Santa Croce kilisesini ziyaret eder ve sanat eserlerini gördüğünde kendinden geçer. Sanat eserleri karşısında heyecana kapılmak, yanılsamalar görmek ve baygınlık geçirmek gibi semptomları olan bu hastalık daha sonraları Stendhal Sendromu olarak adlandırılmıştır.

2 Şubat 2015

Bad Taste


Bugün tüm dünyanın tanıdığı bir yönetmen olan Peter Jackson, bu şöhretini Yüzüklerin Efendisi üçlemesine borçlu. Artık stüdyoların peşinden koştuğu bir isme dönüşen Jackson’ın ilk yönetmenlik deneyimini gerçekleştirdiği 1987 yapımı Bad Taste, katıksız bir b filmi. Ve ayrıca Jackson’ın kat ettiği mesafeyi, yaşadığı zorlukları ve amatörce çektiği ilk filmiyle bile yeteneklerini sergileyebildiği önemsenmesi gereken bir bilimkurgu filmi bu. İlk filmi Bad Taste’yi imkansızlıklar nedeniyle ancak dört yılda tamamlayabilen Jackson, senaryosuz başladığı bu maceradan, nasıl oldu da zamanla kültleşen bir film çıkarabildi ona bakacağız. Ama gelin öncelikle bu absürd filmin hikayesine bir göz atalım.

Fast food işinde yükselmek için yeni bir tada ihtiyaç duyan bir grup uzaylı, aradıkları tadı (insan eti) dünyamızda bulur. İnsan kılığına girerek küçük kasabalardan et temin eden fast foodçular, çok geçmeden karşılarında hükümet için çalışan eli silahlı görevlileri bulacaklardır.

Peter Jackson, henüz ilk filminde türlerle hınzırca oynamış. Uzaylı istilası alt türüyle akrabalık kurabileceğimiz bir hikayeyi olabildiğince absürt bir biçimde hayata geçirmiş. İnsan formuna bürünen uzaylı düşüncesi ve dolaylı yoldan ulaştığımız uzaylı istilası filmi şablonu (eğer insan etleri fast food ürünlerinde sevilirse geri gelecekler), zombi filmleriyle çiftleştiriliyor. Korku ve bilimkurgu sinemasının bu gözde iki alt türü baştan sona mizahi bir bakış açısıyla ele alınıyor. Hatta Jackson’ın parodi yapmaya giriştiğini de söyleyebiliriz. Bad Taste hem zombi filmi parodosi hem de uzaylı istilası parodisi olarak okunabilir. Belirtmekte fayda var ilk filmini çeken yönetmenlerin ilginç buldukları her fikri filmlerine yedirmeye çalışmaları Jackson’ın da düştüğü bir tuzak olmuş. Ama şansı yaver gitmiş ve filmde havada kalan bir şey olmamış.

Bad Taste’yi dönemine göre değerlendirirsek 80’li yıllar korku filmlerinin özellikliklerini bünyesinde taşıdığını söyleyebiliriz. Özellikle 70’li yılların şiddetin ön planda olduğu sert korku filmlerinden sonra komedi ağırlıklı hafif seyirliklerde ciddi bir artış oldu. Bununla birlikte gore sahnelerde iyice arttı (The Evil Dead, Evil Dead 2 en önemli örnekler). Gençlik dönemi 80’li yıllara denk düşen Peter Jackson da bu dönemin korku filmlerinden fazlasıyla etkilenmiş. Filmde türlü iğrençlikler mevcut. Midesi sağlam olmayanların kaldıramayacağı sahnelerle dolu.

Zombi mevzusuna dönersek 80’li yılların The Return of the Living Dead serisinde komediyle iç içe geçirilen ve bayağı kaçan filmlerin izinden gittiğini söyleyebiliriz Jackson’ın. Tek fark kendi yolunu çizip oradan yürümesi. Bunun anlamı da esnek bir zombi filmine imza atmış olması. Uzaylılarla zombilerin aynı filmde bir araya getirilmeleri Ed Wood’un Plan 9 from Outer Space’ine kadar uzanıyor elbette ama burada daha enteresan bir uygulama var.

Peki nasıl kült oldu derseniz, cevabı 80'li yılların kültleşen pek çok filmi gibi Jackson'ın türlerle kafasına göre oynaması ve parodi yaklaşımında aramak gerekir. Özellikle arkadaş ortamında doyumsuz bir eğlenceye dönüşeceğini düşündüğüm Bad Taste, tüm iğrençliğine rağmen, sona erdiğinde ağızda hoş bir tat bırakan filmlerde olmayı başarıyor.

19 Kasım 2014

Yılın en iyi korku filmi: The Babadook


Geçtiğimiz yaz sinemalarımıza uğrayan korku filmi The Babadook (Karabasan), 2005’te çektiği kısa filmi Monster’ı, uzun metraja dönüştüren Avustralyalı sinemacı Jennifer Kent’in ilk filmi olma özelliğini taşıyor. Çocuğunun doğduğu gün eşini kaybeden bir kadının, bu olaydan 7 yıl sonra oğlunun kitapları arasında Mister Babadook adlı esrarengiz bir çocuk kitabı bulup okuması neticesinde adı geçen canavarın kendilerine musallat olması hikayenin özeti. Anne-oğul ilişkisinden beslenen ve klişelerle, yeni fikirler arasında gidip gelen The Babadook, yılın en iyi korku filmi diyebileceğimiz yetkinlikte bir iş.

Dramatik yapı sağlam olunca…

Kent, filmin omurgasını trajik bir olay üzerine kurmuş. Amelia, oğlu Samuel’i dünyaya getirdiği gün eşini kaybediyor. Mutluluk acının gölgesinde kalıyor ve hiç yaşanamıyor. Samuel’in her doğum günü, bir yas gününe dönüşüyor ve kutlanamıyor. Samuel cephesinden baktığımızda ise babasız büyümek onu olumsuz etkiliyor. Rüyalarına giren canavardan, tek varlığı annesini korumak için çeşitli oyuncaklar\silahlar yapıyor. Yaşıtlarıyla da pek anlaşamadığını, farklı bir çocuk olduğunu anlıyoruz. Anne-oğul arasındaki ilişkinin iyi kurulması ve hikaye ilerledikçe derinlik kazanması, karakterlerimizle sıkı bir bağ kurmamızı kolaylaştırıyor. Canavar ortaya çıkıp korku saldığında, dramatik yapının önemi daha da artıyor.

Bir canavar yaratmanın abecesi

Jennifer Kent, Mister Babadook’u yaratırken pek çok kaynaktan beslenmiş. Korku sinemasının kültleşmiş canavarları ciddi bir esin kaynağı olmuş ona. Canavarın ilk olarak Samuel’in rüyalarında belirmesi Freddy Krueger’ı anımsatırken, çocuk kitabının okunmasıyla adını üç ya da beş kez söylediğinizde Beetlejuice ve Candyman’in ortaya çıkması, The Babadook’ta biraz daha farklı bir uygulama alanı bulmuş. Canavarın korkutucu bir şekilde “Baba dook dook dook” diyerek belirdiğini görüyoruz. Babadook’un nasıl bir canavar olduğu hakkında çok fazla detay verilmese de doğa üstü, ya da şeytani bir varlık olduğu sonucuna varabiliriz. Canavarın hedefine ulaşabilmek için insanların korkularını, özlemlerini kısacası geçmişlerini kullanmasını, daha da ileri giderek bedeni ele geçirmesini de düşünürsek şeytan figürünün yeni bir yorumla karşımıza çıktığı sonucuna varabiliriz. Diğer yandan senarist-yönetmenimizin, Babadook’a bir amaç ve belli bir hedef yüklediğini ama onu bir şehir efsanesine dönüştürmediğini görüyoruz. Belki de Babadook’un kendi mitini yaratması için muhtemel bir devam filmini beklememiz gerekiyor. Sonuç olarak filmin yeni bir canavar yaratırken önemli bir parçasını eksik bıraktığını ama bunun film üzerinde çok da olumsuz bir etki bırakmadığını belirtmek istiyorum.

Klişe kullanan ama onlardan medet uman bir korku filmi değil

Hayaletli ev veya şeytan çıkarma filmlerinde olduğu gibi korku anlarının ve olayın tamamen evde cereyan ettiği The Babadook, çeşitli klişelere başvursa da klişelerden medet uman bir korku filmi değil. Yönetmen Kent, elinde özgün bir hikaye olmadığını biliyor ve olay akışı üzerinde yaptığı birtakım hamlelerle fark yaratmayı başarıyor. Öncelikle korkuyu anne-oğul ve canavar arasında tutuyor. Karakterlerimizin dışardan yardım almasının önüne geçiyor. The Babadook, korku filmlerinde kendisine musallat olan kötü ruh, hayalet veya yaratıktan kurtulmak için karakterlerimizin araştırmaya girişme safhasına da yer vermeyerek, bu klişeye sığınmayarak takdirimizi kazanıyor. Çözümün içerden gelmesi de The Babadook’un bağımsız korku filmi etiketiyle örtüşüyor.

Son söz: Atmosfer oluşturma ve korku yaratma açısından da oldukça başarılı olan The Babadook, korku sineması adına vasat geçen yılın en iyi örneği 8.4\10

12 Kasım 2014

‘Korku’dan yükselen epik\fantezi: Dracula Untold


Son dönemde Twilight serisi, Thirst, Byzantium ve Only Lovers Left Alive gibi yapımlarla korku sinemasının vazgeçilmez figürleri vampirlere yeni bir kimlik kazandırma çabası içine girildiğini gözlemliyoruz. Daha da ileri gidilerek Vampir mitolojisini baştan yazma misyonuyla hareket eden filmlerin de üretildiği ama daha çok mitolojinin deşildiği ve böylelikle de vampir alt türünün taze kalmaya çalıştığı bir dönemde geçiyoruz. Untold yani anlatılmamış hikayeler ise son yıllarda Hollywood’da artan önbölüm hüviyetindeki filmlerle benzer bir nitelik taşıyor. Buradan baktığımızda mitolojisi ve tarihsel kişiliğini düşünürsek Dracula, anlatılmamış bir hikaye için oldukça isabetli bir karakter diyebiliriz.

Bir canavardan anti-kahraman yaratmak

Son yıllarda Hollywood’un sıkça başvurduğu bir yöntem bu. Masalları eğip bükmek, tarihe bakıp oradan kurgusal yeni bir tarih yazmak-çıkarmak ve hepimizin bildiği karakterleri aslında yanlış tanıdığımızı, onların geçmişlerine ışık tutarak gerçek hikayelerini anlatma adı altında yeni filmler üretmenin yolunu bulmuş Hollywood. Yakın zamanda Cadı Maleficent’i kötü yola iten süreci, özündeki iyiliğe işaret ederek önümüze sürmüşlerdi. Bram Stoker’ın yarattığı ve sayısız kez sinemaya konuk olan Kont Dracula da geçmişe doğru benzer bir yolculuğa çıkıyor. Ancak, Bram Stoker’ın esin kaynağı olan Kazıklı Voyvoda olarak da bildiğimiz Eflak prensi III. Vlad Tepeş, binlerce insanı kazığa geçirmesiyle adını tarihe zalimliğiyle yazdırmış tarihsel bir kişilik. Filmde ise halkını ne pahasına olursa olsun koruyan bir prens, iyi bir eş ve sorumluluk sahibi bir baba olarak çiziliyor. Buradan varacağımız nokta, ister Dracula dönüşümüyle olsun, isterse de Eflak prensinin tarihsel kişiliği olsun, Hollywood’un ondan bir kahraman yaratmayı kafasına koymuş olması.

Vampirizmin kökenine doğru…

Dracula filmleri genel olarak vampir mitiyle pek ilgilenmez ve nasıl başladığı üzerine kafa yormaz. Bram Stoker’ın eserinden yapılan uyarlamalar olduğundan belli bir olay akışını takip ederler çünkü. Geçtiğimiz yıl izlediğimiz Byzantium ise elini taşın altına koyup, vampirizmin köklerine inme cesaretini göstermiş, kendince bu fenomeni yorumlamıştı. Gözünü 15. yüzyılda açan Dracula Untold ise vampirizmin kökenini, tüm kötülüklerin anası Şeytan’a bağlıyor. Şaşırtıcı olansa bunu Faustvari bir biçimde yapması. Güç elde etme amacıyla Şeytanla yapılan bir antlaşma, vampir mitinin doğuşu ve akabinde benzer şekilde güce ihtiyaç duyan Prens Vlad’ın Vampir Dracula’ya dönüşümüne uzanmamızı sağlıyor. Vampirliğin şeytani bir kötülük olarak sunulmasına itirazımız olmamasına karşın, bugün genelgeçer olmaktan çıkan vampir kurallarının nedenlerine inilebilseymiş, Dracula Untold, vampir filmleri külliyatı içinde daha önemli bir yer edinebilirmiş kendisine.

'Korku'dan yükselen epik\fantezi

Korku figürü Dracula’yı esin kaynağı olan tarihsel kişiliğiyle ele almak, hikayeyi 15. yüzyıla taşımak demek. Osmanlı boyunduruğu altındaki Eflak’ın devşirme usulüne karşı çıkmasıyla patlak veren savaş ve yönetmen Gary Shore’un anlatısı, Hollywood’un sıkça ürün verdiği tarihi\epik dediğimz türe ulaştırıyor bizleri. Dracula’nın doğuşu ise korkunun epikle buluşmasına ve filmin de epik\fanteziye dönüşmesine imkan tanıyor. Şunu da söylemekte fayda var: Dracula Untold, her ne kadar bir vampir filmi olsa da, korku öğesinin epik anlatı içerisinde tamamen eridiğini görüyoruz. Fatih ve Vlad’ın birlikte büyümeleri, kardeşlik sözleri ve günün birinde karşı karşıya gelmeleri durumunu Ben-Hur başta olmak üzere bazı epik filmlerden anımsıyoruz.

Tarihsel gerçek aramak abes olur

Osmanlı’nın, Fatih Sultan Mehmet’in ve devşirme usulünün yansıtılışında bir gerçeklik aramamak gerekiyor. Zira, Darren Aronofsky’nin Noah’taki Nuh karakteri kutsal metinlerdekinden ne kadar uzak, kabul edilemez ve peygamberlik vasıflarından arındırılmış ise Dracula Untold’un Fatih’i de aynı şekilde bir Hollywood prodüksiyonunun klasik bir kötü karakterine dönüştürülmüş. İki film de epikte kalsa işin içine fanteziyi karıştırmasa ciddiye alabilirdik ama bu şartlarda karakterleri sadece filmlerin kendi gerçekliğinde kabul etmemiz gerekiyor.

Son söz: Korkudan beslenerek, epik\fantezinin hakkını veren Dracula Untold, Dracula efsanesine ilgiye değer bir ön bölüm sunuyor. 6.9\10

1 Ağustos 2014

Deliver Us from Evil 29 Ağustos'ta vizyona çıkarılıyor


The Exorcism of Emily Rose ve Sinister ile ticari başarı yakalayan iki korku filmine imza atan Scott Derrickson, korkuya devam diyor ve kötü ruh veyahut şeytanın insan bedenini ele geçirerek kötülük saçmasını bir suç filminde kullanmayı deniyor. Ülkemizde 29 Ağustos'ta vizyona girecek olan Deliver Us from Evil (Bizi Kötüden Koru), türün meraklıları için oldukça cazip bir seçenek.

Bir Irak çölünde palmiyelik bir alan; yıl 2010. Üç çarpışmanın ardından, ABD deniz piyadeleri ürkütücü bir yeraltı odasına inmek zorunda kalırlar; kendilerini yukarıdaki muharebe alanından çok daha dehşet verici bir şeyin beklediğinden habersizdirler…

…Dört yıl sonra, New York şehrinde, bir anne, adeta hipnotize olmuş gibi, küçük oğlunu birden bire hayvanat bahçesindeki aslanın inine savurur; bu sırada, yakınlarda kapüşonlu bir siluet gezinmektedir…

…Bodrumdan gelen garip sesler ve diğer tuhaf olaylar şehrin kalabalık bir yerinde yaşayan bir aileyi korkutur…

…Çeşitli yerlerde eski Latince yazılar ve tuhaf simgeler bulunur; bunlar, belki de keşfedilmesi fazla korkutucu bir gizemin kapılarını aralar...

Tesadüf nedir? Hayali nedir? Ve dünyanın bir ucundan diğer ucuna uzanan şeytani zincirle birbirine bağlanan şeyler nedir?

New York Polis Departmanı'nda çalışan kıdemli polis memuru Ralph Sarchie'nin üzerine aldığı son dava diğerlerine hiç benzemez. Bir yandan kişisel sorunlarıyla uğraşırken diğer yandan da bir dizi açıklanamayan olaydan oluşan bu karmaşık olayları çözmeye çalışmaktadır. Ancak cinayetler serisi bildiği yöntemlerle çözebileceği türden değildir. Araştırma safhasında Mendoza isimli bir rakiple karşılaşması ise soruşturmanın tüm akışını değiştirir. Kötülük tüm diriliğiyle karşısında dikilmektedir; davayı çözebilmesiyse Mendoza ile yapacağı işbirliğinden geçmektedir.

Yönetmenin görüşleri:

“The Exorcism of Emily Rose” adlı filmde şeytan tarafından ele geçirilme ve şeytan çıkartma olgusuna ciddi yaklaşımıyla büyük saygı toplayan Derrickson, “Deliver Us From Evil/Bizi Kötüden Koru” için daha da derin araştırmalara girdi. “Canavar filmleri gerçek olmayan fenomenlere dayanır. Şeytan çıkarmalar gerçektir. Sık sık gerçekleşirler. Ve siz bu konuda ne düşünürseniz düşünün, çok etkileyici ve korkutucudurlar. Vakalara ilişkin pek çok belge okudum ve çok sayıda video kaset izledim. İnanılmaz rahatsız edici ve zorlayıcılar. Bana göre, bu tür filmlerin dünyadaki gerçek bir fenomene bağlantılarına doğal bir ilgi ve merak var” diyen Derrickson, şöyle devam ediyor:

“İnsanların iblislerin gerçekliğine inanma ya da inanmamalarını sağlamakla pek ilgilenmiyorum, ama şeytan çıkarma fenomeninin insanların ciddiye alması gereken bir şey olduğunu kesinlikle düşünüyorum. Dini inanç pek çok kişinin konuşmak istemediği bir konu çünkü ahlak, değerler, ölümden sonrası, nasıl yaşamamız gerektiği gibi sorular doğuruyor ve tüm bunlar harika sorular.”

30 Haziran 2014

Oculus bu hafta vizyonda!


İlk gösterimini Toronto Film Festivali'nde yaptıktan sonra çeşitli ülkelerde vizyona giren ve genellikle olumlu tepkiler alan korku filmi Oculus, Göz adıyla bu hafta ülkemizde gösterime giriyor.

Yönetmen Mike Flanagan Oculus ile seyirciye yepyeni bir tarzda terör gösteriyor; anlam veremeyeceğimiz kadar korkutucu bir ayna… Bu muhteşem, antika ayna aslında sıradan kötü bir karakter değil. Aynanın nereden geldiği, ilk sahibinin yok oluşuyla tam bir sırra dönüşüyor. Zararsız gibi görünen yansıma, doğa üstü güçlerle, kendisine bakanın aklını ele geçirebiliyor.

Aynanın son sahipleri olan Kaylie ve Tim, ailelerinin ölümleri üzerine ilişkilerini düzeltmeye çalışan iki kardeştir. Kaylie, yaşanan trajediye aynanın neden olduğunu düşünerek, bu olayı çözmeye karar verir. Kaylie olayları araştırmaya başladıkça, tarih kendini tekrarlayacaktır. Kardeşlerin ilişkileri daha da kötüleşir, neyin gerçek olduğunu anlayamaz bir hale gelirler; çünkü onlarda aynanın tutsağı haline gelmişlerdir.

Yönetmen Flanagan’ın hikâyesi aslında aynı ismi verdiği ve 2005 yılında çektiği kısa bir filmle başlamış. Filmin maliyeti 1500$ altındaymış ve sadece 4 günde çekilmiş. Filmin sonucundan o kadar etkilenmiş ki, aynı konu üzerinden uzun metraja geçiş tamamen bu fikir etrafında şekillenmiş. Bütçesi ve konusu itibariyle olumsuz etkiler bırakabileceği kısa film, festivallerde büyük bir başarı elde etmiş ve birçok ödül kazanmış. Bütün cesareti veren de bu sonuçlar olmuş tabii ki. Yönetmene göre; bu film tamamen korku filmi olmanın dışında derinliği olan yan hikâyeleri de içinde barındırıyor. Flanagan; “Seyirci gerilim dolu dakikalar yaşarken aynı zaman da iki kardeşin de trajedisine tanıklık edecek” diyor.

Geçmişle geleceği içinde barındıran hikâye de yapım ekimini zorlayan birçok konu olmuş. Psikolojik boyutun yoğun olduğu hikaye de aynadan yansıtılan bir dünyanın yaratılması için bir çok efekt kullanılmış. Farklı zamanların en doğru aktarılması için kostüm ve yapım tasarım ekibine büyük önem verilmiş. Zaman ve mekân geçişlerinin fazla olduğu filmde devamlılık en dikkat edilmesi gereken öğe olduğu için, ekibin zorlandığı sahneler olmuş.

Film tamamlandıktan sonra yönetmene göre özenli çalışmalarının meyvesini vermiş. Ekip olarak hedefledikleri tek nokta ise; klasik korku filminden uzak durup, beklenmedik bir korku deneyimi yaratmak için çok çalışılması olmuş.