Vampir filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vampir filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2024

Bir Zamanlar Sinema Öneriyor: #71 Byzantium


Interview with the Vampire (Vampirle Görüşme) gibi bir vampir filmi çekmiş usta yönetmen Neil Jordan’ın uzunca bir aradan sonra korku sinemasının eskimeyen alt türüne dönüş filmi Byzantium (Bir Vampir Hikayesi), 2000’li yıllarda değişim geçiren vampir filmlerine ayak uyduruyor. Jordan, 200 yıldır birbirlerine tutunarak, saklanarak ve sürekli yer değiştirerek var olma savaşı veren anne-kız vampirlerin hikayesiyle alt türe taze kan aşılayan önemli bir eserle çıkagelmişti.

Neil Jordon’ın filmi esasen Twillight’ın romantik vampir filmi denemesiyle açtığı yolu takip ediyor. Ancak hikâyeyi romantizm odaklı kurmak gibi bir gayesi olmadığından, yani dozunda kullandığı romantizmle Twillight ile olan ilişkisini minimumda tutarak, yönünü Let the Right One In’e çeviriyor. Bunun anlamı Byzantium'un dramatik yapısıyla da dikkat çeken bir vampir filmi olmaya çalışması diyebiliriz. Hayata farklı pencerelerden bakan anne-kızın ilişkisiyle dramatik altyapısını çok sağlam olmasa da en azından düzgün bir biçimde kurabilen Byzantium'da aşk hikayesi filmin ikinci yarısından itibaren devreye sokuluyor ve vampir anne-kızımızı bir kırılma noktasına doğru götürüyor. Genel olarak ise Jordan’ın zaman zaman Vampirle Görüşme tadı veren bir iş çıkarttığını düşünüyorum. Bu benzetmenin ana sebebi ise iki filmin de günümüzde açılıp, vampir karakterlerimizden birinin hikayesini anlatmaya başlamasıyla geçmişe yürümesi. Byzantium özellikle geçmişle bugün arasında git gelli bir yapı kuruyor. Burada geçmişin işlevi vampirliğin kökenini-kaynağı aydınlatmak olarak karşımıza çıkıyor.

Peki, Byzantium ne yapıyor da türe taze kan aşılıyor ona bakalım. Öncelikle filmin hali hazırdaki vampir mitolojisini kullanmak yerine kendi yarattığı mitolojiyi kullanması en önemli ayrıntı. Bu mitolojiye göre de vampir olabilmenin altın kuralı değiştirilmiş. -Spoiler olmaması için detayına girmeyelim- Filmi izlemeden önce yapmanız gereken şey vampirlere dair bildiklerinizi -ölümsüz olmaları, kanla beslenmeleri ve birkaç küçük ayrıntı dışında- unutmak olacaktır. Gün ışığına çıkamayan, soluk benizli, soğuk tenli, uzun dişli, kazıkla öldürülebilen, kutsal sudan ve sarımsaktan hazzetmeyen ve son olarak kanını emdiği kişiyi de bir vampire dönüştüren vampirlere sırtını dönebilen bir film Byzantium. Vampirliğin kökenine yönelik getirilen yeni yorum ise kuşkusuz ki, vampir külliyatı içinde çığır açabilecek bir çabanın ürünü. Ancak Neil Jordan, tüm yenilikçi fikirlerine rağmen Byzantium'u unutulmaz bir filmle dönüştürmeyi başaramamış. Fantezi ve korku unsurlarının yerini büyük oranda gerçekçi betimlemelere bırakması sorun yaratmasa da filmin düşük temposu Byzantium'un en büyük eksisi olmuş.

Yeni bir Vampir tanımıyla karşımıza çıkan Byzantium, kusurlarına rağmen türü sevenleri tatmin edebilecek yetkinlikte bir korku filmi.

22 Temmuz 2019

Lirik Bir Korku Klasiği: Nosferatu


Bugün bir popüler kültür ürünü olan vampirlerin kökeni çok eskilere dayanır ve çıkış noktasıyla ilgili farklı inanışlar ve efsaneler vardır. Vampirleri popüler kültürün vazgeçilmez bir figürüne dönüştüren ise sinemadan önce edebiyattır. İlk vampir hikâyesi Johann Ludwig Tieck’in Wake not the Dead’i olsa da Bram Stoker’ın 1897’de yayımlanan Dracula adlı romanı öyle bir başarı yakaladı ki, kısa süre içinde vampir mitosuna yepyeni bir alan açtı. Bu alan da sinemaydı… İlk vampir filmi Nosferatu: Bir Dehşet Senfonisi (Nosferatu: eine Symphonie des Grauens), Dracula’nın ilk uyarlamasıydı ancak romanın hakları satın alınmadığı için efsanevi vampir Kont Dracula’nın adı, Kont Orlok yani nam-ı diğer Nosferatu olarak değiştirildi. Her ne kadar, karakterlerin adlarında ve hikâye örgüsünde bazı değişiklikler yapılmış olsa da Bram Stoker’ın eşi filmi dava etti. Dava kazanılınca, filmin gösterimi durduruldu, kopyaları yakıldı. Bu süreçte yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Nosferatu: Bir Dehşet Senfonisi, korku sinemasını derinden etkilemeyi başardı. 

Bir canavar yaratmak! 

Yönetmen F. W. Murnau, Nosferatu’yu Dracula’dan uyarlasa da sinemanın ilk vampirini yaratırken Bram Stoker’ın eserinden belli ölçüde uzaklaşmış. Stoker’ın pelerinli bir asilzade olarak tasarladığı Kont Dracula, Murnau’nun yaratmak istediği canavarın karşılığı değildi. Murnau, yaratacağı vampir için belli başlı özellikleri Dracula’dan ödünç alıp, onu bir ürkünçlük abidesine dönüştürdü. Kel kafası, uzun biçimsiz burnu, sivri uzun dişleri sebebiyle fareyi andıran yüzü, aksak yürüyüşü, kamburu, pençeye benzeyen elleri ve kapkara kıyafetiyle seyirciyi sadece görünümüyle ürkütmeyi başaran bir karakterdir Nosferatu. Murnau’nun ete kemiğe bürünen gerçek bir canavar yaratmak istediği çok bellidir. Gölgesi ve aynada yansıması olmayan Dracula’nın aksine, daha somut bir canavar düşlemiştir yönetmen. Murnau, ilk vampir filmini çektiğinin bilincinde olmasının da etkisiyle suretini göstermeden evvel seyircisini bilgilendirir. Ana karakterimizden Hutter, Kont Orlok’un şatosuna doğru yaptığı yolculuk esnasında tesadüfen eline aldığı bir kitaptan ilk vampir Nosferatu’yla ilgili bilgi edinir. Yöre halkının Kont Orlok’un şatosunun bulunduğu yeri hayaletler diyarı olarak bellemesi ve o bölgeden imtina ile uzak durması, seyirci üzerinde beklenen algıyı yaratır. Murnau, bir canavarda olması gereken tüm özellikleri incelikle düşünür ve Nosferatu’ya bir mit bahşeder. 

Nosferatu’nun başarısı sessizliğinde ve lirik anlatımında gizli 

Murnau, sessiz sinema döneminin akla ilk gelen isimlerinden biri. Bunu da büyük oranda Nosferatu ve Faust uyarlamalarına borçludur. Evet, Nosferatu’nun yaklaşık yüz yıldır sayısız vampir filmi çekilmesine karşın, aşılamamış olmasının ardında yatan gerçek, sessizliği ve lirik anlatımıdır. Murnau hikayesini anlatırken dilin heyecana bağlı işlevinden faydalanır. Nosferatu bir sessiz sinema örneği olduğundan karakterler duygularını sadece mimiklerle ifade etmek zorundadır. Murnau da korku ve gerilim yaratabilmek için coşkun bir anlatıma ihtiyaç duyar. Filmin adında senfoninin kullanılması da boşuna değildir. Çünkü senfoninin kelime anlamı ses ve renk uyumudur. Yönetmen benzer bir uyum yakalamak için çabalamıştır. Film de gücünü sessizliği ve lirizminin uyumundan alır. Diğer yandan özenle yaratılan Frankenstein’in canavarı gibi Nosferatu’nun konuşmaması da filmin lehinedir. Sessizlikleri üzerlerindeki gizemi artırıcı bir işleve sahiptir. 

Dışavurumcu Alman sinemasında gotik bir korku şaheseri 

Dışavurumcu akımın sinemadaki öncüsü Das Cabinet des Dr Caligari, Fritz Lang ve F. W. Murnau gibi Alman sinemasının o dönemki en önemli isimlerini etkiledi. Murnau, Das Cabinet des Dr. Caligari’nin izinden gitse de dışavurumcu sinemada kendi tarzını ortaya koydu. Robert Wiene’in filmi, ününü başta dekor olmak üzere sanat yönetimine borçluydu. Murnau ise aynı etkiyi gerçek mekan kullanarak elde etti ve gerçeküstü bir hikaye anlatsa da, onu olabildiğince gerçekçi kılmaya özen gösterdi. Işık ve gölge kullanımıyla o güne kadar görülmemiş bir estetik doygunluk yakaladı. Özellikle Nosferatu’nun duvara yansıyan gölgesiyle yaratılan gerilim veya pençeli elinin gölgesinin kurbanı üzerinde ilerleyişi gibi ürpertici sahneler, filmin korku sinemasının köşe taşlarından biri olmasında kilit bir role sahipti. 

Sessiz sinema – lirizm uyumunun yanı sıra, bir gotik edebiyat ürününün dışavurumcu bir anlayışla beyazperdeye uyarlanması neticesinde, birbirini her anlamda tamamlayan bir sanat eseri ortaya çıktı diyebiliriz. Gotik korkunun doğaüstü karakterler, şato, kale vb. yapılarda yaratılan tekinsizlik ve büyük oranda atmosfere dayalı bir yapı kurma gibi özellikleriyle, dışavurumcu sinemanın gölgeli ışıklandırmaları, karanlığın hakim olması, gerçeküstücü anlayışı ve şiddeti estetize etmesi gibi temelde benzer olan özelliklerini bir araya getiren Murnau, Nosferatu’yu üslubuyla ölümsüz kılmıştır. 

Bir uyarlama olarak Nosferatu 

Bram Stoker’ın karakterlerin günlükleri ve birbirlerine gönderdikleri mektuplar üzerinden kurguladığı Dracula, ince detaylarıyla dikkat çeken bir roman. Eserin ilk uyarlamasına baktığımızda Murnau’nun sadece belli bölümlerinde hikaye akışı bakımından esere sadık kaldığını görüyoruz. Sadık kalınan kısımlar da bir özet niteliğindedir diyebiliriz. İlginçtir ki, yönetmen bu durumu zekası ve yetenekleriyle lehine çevirebilmiştir. Murnau, öncelikle Van Helsing gibi bazı kilit karakterleri hikayeden çıkarmış ve genel olarak da karakterleri basitleştirme yoluna gitmiştir. Ardından da aralarındaki ilişkileri minimize ederek korku öğesine odaklanmıştır. Eserin özündeki romantizmi tamamıyla yok etmemiş ama erotizmden eser bırakmamıştır. Bunu da sinemanın çok yeni bir sanat oluşuna ve korku sinemasında böyle bir geleneğin henüz oluşmamış olmasına bağlayabiliriz. “Bir canavar yaratmak” alt başlığı içerisinde değindiğimiz gibi Murnau, daha klasik bir canavar yaratma eğiliminde olduğundan Bram Stoker’ın bir aristokratı vampire dönüştürerek sınıfsal farklılıklar üzerinden oluşturduğu alt metni çöpe atmıştır. Elbette asıl sebep Nosferatu’nun sonradan vampir olmaması, vampir olarak doğmasıdır. Ucubeliğini de bu lanetli doğuma bağlayabiliriz. Murnau, uyarlama sırasında bilinçli ya da bilinçsiz yaptığı bazı tercihlerle vampirizmi esnekleştirmiş ve hatta kendi kurallarını kabul ettirebilmiştir. Yönetmenin vampirlerin gün ışığında yanarak yok olması gerektiğine yönelik düşüncesi çok tutmuştur. 

Dracula’nın resmi uyarlamaları sonrasında sinemada iki farklı vampir ekolü oluştuğunu ve Nosferatu: Bir Dehşet Senfonisi’nin hemen hemen Bram Stoker’ın Dracula’sı kadar vampir alt türünü beslediğini ve ona yön verdiğini söyleyebiliriz. Bu yüzdendir ki, yaklaşık yüz yıldır korku sinemasının vazgeçilmez figürlerinden biri olmayı başaran vampirlerin geçirdiği değişimi daha iyi anlayabilmek ve bu alt türe hâkim olabilmek için Murnau’nun başyapıtını tekrar tekrar izlemek gerekiyor.

7 Temmuz 2016

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #49 Lifeforce


70’li yılların ilk yarısında çektiği The Texas Chainsaw Massacare ile korku sineması için önemli bir isim haline gelen Tobe Hooper’ın 1985’te imza attığı bilimkurgu\korku melezi Lifeforce, bugün tamamen unutulmuş bir film. Colin Wilson’ın 1976’da yayımlanan The Space Vampires adlı romanından uyarlanan Lifeforce, melez film düşüncesinin en cüretkar örneklerinden biri.. Halley adlı bir kuyruklu yıldızı araştırmak üzere görevlendirilen bir uzay gemisi ve mürettebatının, araştırma sırasında devasa boyutlarda, organik bir uzay aracının içinde birisi kadın ikisi erkek üç çıplak insan formu bulup gemilerine taşımalarıyla açılan hikayemiz, sürprizlerle dolu bir kabus biçiminde dünyamıza taşınacaktır.

Yolları sürekli kesişen bilimkurgu ve korku sineması, bunu çoğunlukla çeşitli yaratıklar aracılığıyla yapmakta. Frankenstein’in canavarından, The Fly’a, The Thing’e kadar pek çok örneği var. Şüphesiz ki, Alien’ın yaratık filmini uzaya taşıması ve büyük başarı yakalaması 80’li yıllarda bu alanda yeni arayışlara girilmesini de sağladı. Efekt teknolojisinin geldiği noktadan da güç alınarak Lifeforce hayata geçirildi. Özellikle açılış kısmıyla Alien etkisini hemen açık eden Lifeforce, yönünü dünyaya çevirerek, Alien’dan hızlıca uzaklaşıyor. Uzayda keşif görevine çıkan bir grup astronot hikayesinden, insan formlu uzaylı fikrini kullanıp, buradan korku sinemasının alt türleri vampir ve zombileri devreye sokan ve bütününden bir felaket öyküsü çıkarmayı deneyen kalburüstü bir tür kırması Lifeforce. Filmin tadını kaçırmadan biraz daha açmak gerekirse; nesli tükenmekte olan uzaylı yaratıkların hayatta kalan son üçünün insanların yaşam enerjisini emerek varlıklarını sürdürmeye çalışmaları hikayenin özü. Bu yaşam enerjisini emme işlemi, bir vampir tarafından kanı emilen insanın da bir süre sonra vampire dönüşmesi gibi bir etki bırakıyor. Uzaylı Vampirler tanımı buradan geliyor, doğru olmakla birlikte bizi zombi filmlerindeki gibi hızlıca yayılan ve insanlığı yok etmekle tehdit eden bir tür salgına ulaştırıyor. Zombiliğin ve vampirizmin, minimal bir uzaylı istilası filminde birlikte kullanılıyor oluşu ve uygulamasında bir sorun olmaması, bu cesur girişimin başarıya ulaşmasını sağlıyor.

Filmde insanoğlunun bilinmeze olan merakının yol açtığı kaos, ölümden sonra hayat olup olmadığı sorusuyla da ilişkilendirilerek, ruh-beden ikililiğinin fantastik bir biçimde görselleştirilmesine tanık oluyoruz. Elbette hepsi heyecan katsayısının giderek arttığı bilimkurgusal bir fantezi yaratma amacına hizmet ediyor. İşin felsefi veya varoluşsal yönü bir tür sos olmaktan öteye geçemiyor. Performansların genel olarak vasat olduğu Lifeforce; başarılı efekt çalışması, temposu ve yönetmen Hooper’ın vizyonuyla ayakta duran bir film. Yazıda bahsi geçen mevzular ilginizi çekiyorsa Lifeforce, sizin için ilginç bir keşif olacaktır. 

12 Kasım 2014

‘Korku’dan yükselen epik\fantezi: Dracula Untold


Son dönemde Twilight serisi, Thirst, Byzantium ve Only Lovers Left Alive gibi yapımlarla korku sinemasının vazgeçilmez figürleri vampirlere yeni bir kimlik kazandırma çabası içine girildiğini gözlemliyoruz. Daha da ileri gidilerek Vampir mitolojisini baştan yazma misyonuyla hareket eden filmlerin de üretildiği ama daha çok mitolojinin deşildiği ve böylelikle de vampir alt türünün taze kalmaya çalıştığı bir dönemde geçiyoruz. Untold yani anlatılmamış hikayeler ise son yıllarda Hollywood’da artan önbölüm hüviyetindeki filmlerle benzer bir nitelik taşıyor. Buradan baktığımızda mitolojisi ve tarihsel kişiliğini düşünürsek Dracula, anlatılmamış bir hikaye için oldukça isabetli bir karakter diyebiliriz.

Bir canavardan anti-kahraman yaratmak

Son yıllarda Hollywood’un sıkça başvurduğu bir yöntem bu. Masalları eğip bükmek, tarihe bakıp oradan kurgusal yeni bir tarih yazmak-çıkarmak ve hepimizin bildiği karakterleri aslında yanlış tanıdığımızı, onların geçmişlerine ışık tutarak gerçek hikayelerini anlatma adı altında yeni filmler üretmenin yolunu bulmuş Hollywood. Yakın zamanda Cadı Maleficent’i kötü yola iten süreci, özündeki iyiliğe işaret ederek önümüze sürmüşlerdi. Bram Stoker’ın yarattığı ve sayısız kez sinemaya konuk olan Kont Dracula da geçmişe doğru benzer bir yolculuğa çıkıyor. Ancak, Bram Stoker’ın esin kaynağı olan Kazıklı Voyvoda olarak da bildiğimiz Eflak prensi III. Vlad Tepeş, binlerce insanı kazığa geçirmesiyle adını tarihe zalimliğiyle yazdırmış tarihsel bir kişilik. Filmde ise halkını ne pahasına olursa olsun koruyan bir prens, iyi bir eş ve sorumluluk sahibi bir baba olarak çiziliyor. Buradan varacağımız nokta, ister Dracula dönüşümüyle olsun, isterse de Eflak prensinin tarihsel kişiliği olsun, Hollywood’un ondan bir kahraman yaratmayı kafasına koymuş olması.

Vampirizmin kökenine doğru…

Dracula filmleri genel olarak vampir mitiyle pek ilgilenmez ve nasıl başladığı üzerine kafa yormaz. Bram Stoker’ın eserinden yapılan uyarlamalar olduğundan belli bir olay akışını takip ederler çünkü. Geçtiğimiz yıl izlediğimiz Byzantium ise elini taşın altına koyup, vampirizmin köklerine inme cesaretini göstermiş, kendince bu fenomeni yorumlamıştı. Gözünü 15. yüzyılda açan Dracula Untold ise vampirizmin kökenini, tüm kötülüklerin anası Şeytan’a bağlıyor. Şaşırtıcı olansa bunu Faustvari bir biçimde yapması. Güç elde etme amacıyla Şeytanla yapılan bir antlaşma, vampir mitinin doğuşu ve akabinde benzer şekilde güce ihtiyaç duyan Prens Vlad’ın Vampir Dracula’ya dönüşümüne uzanmamızı sağlıyor. Vampirliğin şeytani bir kötülük olarak sunulmasına itirazımız olmamasına karşın, bugün genelgeçer olmaktan çıkan vampir kurallarının nedenlerine inilebilseymiş, Dracula Untold, vampir filmleri külliyatı içinde daha önemli bir yer edinebilirmiş kendisine.

'Korku'dan yükselen epik\fantezi

Korku figürü Dracula’yı esin kaynağı olan tarihsel kişiliğiyle ele almak, hikayeyi 15. yüzyıla taşımak demek. Osmanlı boyunduruğu altındaki Eflak’ın devşirme usulüne karşı çıkmasıyla patlak veren savaş ve yönetmen Gary Shore’un anlatısı, Hollywood’un sıkça ürün verdiği tarihi\epik dediğimz türe ulaştırıyor bizleri. Dracula’nın doğuşu ise korkunun epikle buluşmasına ve filmin de epik\fanteziye dönüşmesine imkan tanıyor. Şunu da söylemekte fayda var: Dracula Untold, her ne kadar bir vampir filmi olsa da, korku öğesinin epik anlatı içerisinde tamamen eridiğini görüyoruz. Fatih ve Vlad’ın birlikte büyümeleri, kardeşlik sözleri ve günün birinde karşı karşıya gelmeleri durumunu Ben-Hur başta olmak üzere bazı epik filmlerden anımsıyoruz.

Tarihsel gerçek aramak abes olur

Osmanlı’nın, Fatih Sultan Mehmet’in ve devşirme usulünün yansıtılışında bir gerçeklik aramamak gerekiyor. Zira, Darren Aronofsky’nin Noah’taki Nuh karakteri kutsal metinlerdekinden ne kadar uzak, kabul edilemez ve peygamberlik vasıflarından arındırılmış ise Dracula Untold’un Fatih’i de aynı şekilde bir Hollywood prodüksiyonunun klasik bir kötü karakterine dönüştürülmüş. İki film de epikte kalsa işin içine fanteziyi karıştırmasa ciddiye alabilirdik ama bu şartlarda karakterleri sadece filmlerin kendi gerçekliğinde kabul etmemiz gerekiyor.

Son söz: Korkudan beslenerek, epik\fantezinin hakkını veren Dracula Untold, Dracula efsanesine ilgiye değer bir ön bölüm sunuyor. 6.9\10

23 Nisan 2014

Vampyros Lesbos


Kariyeri boyunca 150'nin üzerinde film çektiğini bildiğimiz İspanyol yönetmen Jesus Franco, korku sinemasının önemli isimlerinden biri. Aralıklarla çektiği zombi ve vampir gibi alt tür filmlerinin yanı sıra çıplaklığı cesurca kullanmış, 'yetişkin' filmleri de üretmiş bir isim. Yönetmenin en meşhur filmlerinden biri olarak kabul edeceğimiz erotik vampir filmi Vampyros Lesbos, hikayesi İstanbul'da geçen ve çekimlerinin bir bölümü de ülkemizde gerçekleştirilen 1971 yapımı kült bir film. Ama neden kült olduğunu anlamakta zorluk çekebileceğimiz işlerden...

Her gece aynı rüyayı gören Linda, eşi Ömer'le birlikte gittiği gece kulübünde çıplak bir vitrin mankeniyle striptiz yapan kadının etkisi altına girer. Daha sonra çalıştığı firmadan gelen bir mektup üzerine Kontes Nadine adlı bir kadının mülküne gitmek için yola çıkar ve kontesin striptiz yapan kadınla aynı kişi olduğunu fark eder. Olaylar gelişir ama pek de sağlıklı geliştiğini söylememiz oldukça güç. Aynı zamanda bir vampir olan Kontes, söylediğine göre Kont Dracula'nın mirasçısı. Bu da Vampyros Lesbos için hep anlatılagelen Dracula filmlerinin sonrasına bakış atan bir vampir filmi yorumu yapmamıza olanak veriyor. Sırtını Dracula'ya yaslayıp vampir külliyatından uzak düşmemeye özen gösteren bir film bu ama sorun da tam bu noktada çıkıyor. Bildiğiniz gibi Dracula hikayeleri daima klasik vampir filmi şablonuna uymuştur. Gün ışığından şiddetle saklanırlar, aksi halde bu sonları olur. Şimdi kontesimizin Dracula ile birlikteliğini ve mirasçısı olduğunu düşündüğümüzde gün ışığında serbestçe dolaşmasının büyük bir çelişki yarattığını söylememiz gerekiyor. Hatta sahilde güneşlendiğini de görüyoruz kontesin. Franco, iki film arasında bağlantı kurmamış olsa, gün ışığına çıkabilen vampir tanımını yadırgamazdık şüphesiz. Yönetmenin vampir mitini çok da ciddiye almadığını görüyoruz.

Lezbiyen vampir Nadine'i sahnelerinin çoğunda çıplak ya da yarı çıplak olarak görüyoruz. Linda ile olan bağlılıkları erotik sahnelere gebe ama filmde çok önemli bir yer tuttuklarını söylememiz zor. Jesus Franco, çıplaklığın ve erotizmin estetik karşılığını bulmuş bulmasına ama işin vampir ayağı için aynı yorumu yapamıyoruz. Vampir filmi olarak zayıf kalan Vampyros Lesbos, bir kaç sahnesiyle akılda kalabilecek vasat bir film esasında. Franco filmlerinin çoğu gibi... Gündüz çekimlerinin çok fazla olması (kadraja sık sık cami vs. girmesi de cabası) hem vampir filmi hem de erotik film atmosferi oluşturma anlamında büyük bir handikaba neden olmuş. Olay örgüsünün dağınık ve zayıf kaldığı b tipi bir erotik korku filmi bu. Ağır temposu ve pek bir anlam çıkaramadığımız sembolleri de filmin aleyhine işleyen hususlar. Görüldüğü gibi anlatısı, hikayesi ve atmosferi zayıf ama nihayetinde iç gıcıklayan bir cazibesi de olan Vampyros Lesbos, türe özel ilgisi olmayanlar dışında öneremeyeceğim bir film.

Son söz: Vampyros Lesbos, neden kült bir film sorununun peşine takılıp izlenebilir ama fazla bir şey beklemeyin! 4.7\10

28 Ocak 2014

"Sadece Aşıklar Hayatta Kalır" 14 Şubat'ta gösterime giriyor


Jim Jarmusch'un ülkemizde ilk olarak Filmekimi kapsamında gösterilen son filmi Sadece Aşıklar Hayatta Kalır (Only Lovers Left Alive), Başka Sinema salonlarında 14 Şubat'ta gösterime giriyor.

Eve ve Adam, insanlık tarihine çok uzun zamandır tanıklık eden ve bunun etkisiyle çoğu şeye karşı inancını yitiren iki ölümsüz aşık, iki depresif vampirdir. Adam, iflas etmiş ve büyük ölçüde terk edilmiş hayalet bir şehir görünümünde olan Detroit'te yaşayan; tüm zamanını müziğe ve kimseye dinletmediği şarkılarına ayıran başarılı bir müzisyen, karamsar ve depresif bir vampirdir. Tek aşkı Eve ise uzun bir süredir Fas'ta bambaşka bir kültürün içinde yaşamaktadır. Eve'in Adam'ı ziyarete geldiği zamanlardan birinde kız kardeşi Ava'nın beklenmedik ziyaretiyle karşılaşırlar. Beladan başka bir şey getirmeyen Ava, bir kez daha işleri içinden çıkılmaz bir hale sokar.İnsanlığın bilinçli olarak, kendi elleriyle belirlediği yazgısı Eve ve Adam'ın penceresinden karamsar görünse de her zaman tutunabilecekleri bir umut ışığı bulurlar.

Sadece Aşıklar Hayatta Kalır, bakalım 2000'li yıllarda karşımıza çıkan, değişim geçirmiş vampir filmlerinden biri mi? Hep birlikte göreceğiz.



15 Kasım 2013

Yakında: "Byzantium - Bir Vampir Hikayesi"


Vampirle Görüşme’yi yaratan ekiple, Oscar ödüllü yönetmen Neil Jordan’ı tekrar bir araya getiren Bir Vampir Hikayesi/Byzantium, son dönemin gözde genç yeteneklerinden Gemma Arterton ve Saoirse Ronan’ı başrollere taşıyor. 200 yıldır insan kanıyla beslenen gizemli bir kadın olan Clara işlediği bir cinayetin ardından kızı Eleanor'la beraber bir kıyı kasabasına sığınır. Ancak onlar için artık hiçbir yer güvenli değildir çünkü ölen kişi Clara’ya daha önce ölüm fermanı veren ve senelerdir hesaplaşmayı bekleyen “Kardeşlik” adında bir vampir topluluğunun üyesidir. Striptizcilik yapan Clara, Noel ile tanışır ve onun Byzantium adlı pansiyonunda kalmaya başlarlar. Eleanor ise, yeni arkadaş edindiği Frank’ten etkilenerek ona ölümcül sırlarını anlatır. Bu bilginin kasabada yayılmasıyla Clara ve Eleanor, kaçmaya çalıştıkları karanlık geçmişleriyle bir kez daha yüzleşmek zorunda kalacaklardır. Sıra dışı atmosferiyle dikkat çeken filmin görüntü yönetmenliğinde Bafta ödüllü Sean Bobbitt imzası bulunuyor. 

Filmdeki iki kadın kahraman, aralarında pek fazla yaş farkı bulunmayan anne-kız’ı canlandıran Clara (Gemma Arterton) ve Eleanor (Saoirse Ronan)… İkisi de hayatının farklı evrelerinde ‘dönüşerek’ ölümsüzlük elde etmiş. 20’li yaşlarda bir anne ve ergenlik çağındaki kızı… Yaşları birbirine çok yakın vampir anne-kızın ilişkisinin merkezinde yer alan kibir ve şımarıklık unsurları, yapımcılardan Elizabeth Karlsen’i heyecanlandırmış. “16 yaşındaki bir kızın 24 yaşında, çok güzel bir annesi var. Gerçek hayatın doğal silsilesi tersyüz olmuş durumda. Karmaşık, şaşırtıcı, müthiş bir hikaye…” diyor Karlsen.

Byzantium 29 Kasım'da gösterime giriyor.


30 Ağustos 2013

Thirst ve Let the Right One In


Thirst
Güney Kore sinemasının son dönemde yetiştirdiği en yetkin yönetmenlerden Park Chan-wook, intikam üçlemesinin en önemli halkası Oldboy ile tanınıyor. Yönetmene Cannes’da Jüri Büyük Ödülü’nü getiren Kan Arzusu, 2000’li yıllarda Twilight serisiyle başlayan vampir alt türündeki değişimin ve romantizm aşısının son örneği oldu. Filmde, kendisini hastanelerdeki ölümcül hastalara adayan ve bu uğurda bir virüs kaparak ölen bir rahibin, farkında olmadan vampir kanı verilmesiyle hayata dönmesi ve yeni yaşamında vampirliğiyle rahipliğinin yarattığı çelişkiler üzerine gider Park Chan-wook. Lafı dolandırmadan söylemeliyiz ki, Kan Arzusu, vampir mitolojisine yeni bir yorum getirmekle kalmayan, onu yeniden yazacak kadar iddialı bir hikayeye sahip. Ancak Chan-wook’un böyle bir iddiası ve niyeti yok. İnsanlığa hizmet eden bir rahibin, gün gelipte vampire dönüşmesiyle içine düştüğü ikilem, korkuya değil dramatik yapıya hizmet ediyor. Usul usul ilerleyip, akıllara kazınan sahneleriyle seyirciyi neye uğradığını şaşırtan ve sona geldiğinde dokunaklı bir aşk öyküsüne dönüşen Kan Arzusu, Park Chan-wook’un usta işi yönetmenliğiyle devleşiyor. Korku sinemasının son dönem ürünlerinde, dramatik bir taban üzerine inşa edilen filmlerin en olgun ve kusursuz olanı Kan Arzusu...


Let the Right One In

John Ajvide Lindqvist’in kendi romanından aynı isimle senaryolaştırdığı ve Tomas Alfredson’un yönettiği İsveç yapımı bir vampir filmi olan Gir Kanıma, gösterildiği festivallerden sayısız ödülle dönmüş ve 7’den 70’e her kesimin beğenisini kazanmasını bilmişti. 1982 yılının Stockholm’ünde 12 yaşındaki Oskar ve bir vampir olan Eli’nin kapı komşusu olduktan sonra başlayan arkadaşlıkları, iki yalnız ruhun birbirini buldukları romantik altyapılı ve korku destekli bir dramaya dönüşüyor. Aslında film, ergenlik çağındaki Oskar’ın okul hayatı, arkadaşları tarafından tartaklanması ve bu durumun üzerine giderken ağırbaşlı tutumu ve anlatım tarzıyla Amerikan gençlik filmlerinin arthouse versiyonunu andırıyor. Alfredson’un vampir hikayesine yaklaşımı da aynı arthouse izlenimini veriyor. Dolayısıyla da korku janrına uzak olan bir yönetmenin vampirliği vahşet yaratmak için değil, hikayesini anlatmayı sağlayan bir araç olarak kullandığının altını çizmek gerekiyor. Film, vampir mitine modern bir bakış atıyor atmasına ama bu alt türün kurallarına da sadık kalıyor. Her ne kadar, bir drama gibi dursa da kan göstermekten çekinmeyen ve Stockholm’ün tekinsiz sokaklarında gerilimli sahneleri eksik etmeyen bir film Gir Kanıma. Amerikan versiyonu Let Me In’den önce görülmeli…

21 Mart 2013

Gün Batımından Şafağa


90'lı yılların başında çok küçük bir bütçeyle çektiği El Mariachi ile sinema dünyasına adım atan Robert Rodriguez'in üçüncü uzun metraj filmi olan Gün Batımından Şafağa (From Dusk Till Down) ait olduğu türe yaklaşımıyla ayrıksı olabilmeyi başarmış bir çalışma. B filmi anlayışıyla devam filmleri de üretilen Gün Batımından Şafağa, aslında yönetmen Robert Rodriguez'den çok Quentin Tarantino'nun senaristliği ve kendi sinemasını da anımsatan hınzır hamleleriyle akılda kalan ve Tarantino dokunuşuyla önem kazanan bir film. 

Gün Batımından Şafağa, her anında Tarantino parmağı değdiğini belli ediyor. Rezevoir Dogs bir soygun filmi olmasına karşın soygun anını değil sonrasında yaşananları anlatıyordu. Pulp Fiction'da ise lineer (düz) bir akış yoktu. Tarantino'nun yapmak istediği sinemanın izlerini bu filmde de fazlasıyla görüyoruz. Film, Seth ve Richard Gecko adlı iki kardeşin -iki kanun kaçağının- kanundan kaçışının hikayesi. Richard ağabeyi Seth'in hapisten kaçmasına yardım ediyor ve ikili kısa süre içinde bir düzine insan öldürüyor. Ancak biz bunların hiçbirini göremiyoruz. Film, kaçış anıyla ilgilenmiyor ve hikayesini ortasından bir yerden başlayarak anlatıyor.

Filmin ilk yarısı, kanun kaçağı iki kardeşin Meksika sınırını geçme çabasıyla bir yol filmi şeklinde ilerliyor. Bu ilk yarı daha çok katil aşıklar olarak adlandırdığımız filmlerin formülünü kullanıyor. Suç filmi külliyatını ve Gün Batımından Şafağa'nın bu külliyat içindeki yerini düşünmeye başlamışken, karakterlerimiz hedefledikleri yere ulaştıklarında film keskin bir U dönüşü yaparak seyirciyi büyük bir şaşkınlığa uğratıyor. Film ikinci yarısında korku sinemasının Vampir filmi alt türüne kayıyor. Burdan sonrası klişe ama oldukça keyifli. Vampirler ve bir grup insanın mücadelesi... Artık tür içinde kural halini alan kutsal su, haç, kazık saplama ve ışık huzmesi gibi detaylar vampir filmlerinin olmazsa olmazları olarak yerini alıyor. Tarantino'nun ilk kez uzun sayılabilecek bir rolde karşımıza çıktığı Gün Batımından Şafağa'nın vampir makyajlarının çok başarılı olduğu söylenemez. Ancak kendisini çok da ciddiye alan bir film olmadığından seyir keyfini olumsuz etkilediğini de söyleyemeyiz.

Son söz: 90'lı yılların 'kendi çapında' efsanesini yaratmayı başarmış filmlerinden Gün Batımından Şafağa, görülmeli... 7.5\10

3 Ekim 2012

Dark Shadows

Son yıllarda filmleri çoğunlukla hayal kırıklığı yaratan Tim Burton, yine riskli bir proje seçmiş kendine. 60'lı yılların kült dizisi Dark Shadows (Karanlık Gölgeler) Johnny Depp, Michelle Pfeiffer, Eva Green ve Helena Bonham Carter'dan oluşan yıldız kadrosu ve görselliğiyle özellikle Burton hayranları için çok cazip bir film havasında. Hikayeyi fazla açık etmeden özetlemek gerekirse; Joshua ve Naomi Collins, küçük oğulları Barnabas'la bilikte yeni bir hayat kurmak üzere Amerika'ya gelirler ve bir balıkçılık imparatorluğu kurarlar. Aradan 20 yıl geçtiğinde Collinwood Malikanesi'nin efendisi olan Barnabas, zengin bir playboydur ve bir gün Josette adlı bir güzele aşık olup kendisine aşık cadı Angelique Bouchard'ın kalbini kırar ve lanetlenir.

Dark Shadows'un türü nedir diyerek meşhur Imdb sitesine baktığınızda Comedy\Fantasy yazdığını göreceksiniz. Bu doğru ancak eksik bir tanımlama. Tim Burton'ın yaptığı 1999 tarihli filmi Sleep Hollow'da olduğu gibi hafif bir korku başka bir şey değil. Dark Shadows, korku öğesi süzgeçten geçirilmiş ve komediyle yumuşatılmış ayrıksı bir Vampir filmi. 1770'li yıllardan 1970'lere sıçrayan bir hikayesi var filmin. Ana karakterimiz Barnabas'ın Vampir olduğunu düşündüğümüzde olağan bir sıçrama bu fakat Burton zamansal sıçramayı komedi yaratmak için kullanıyor. Geçmişten yabancısı olduğu geleceğe atlayan karakterleri ve yaşadıkları yabancılaşmaya pek çok kez tanık olduk. Elbette bu yabancılaşmayı bir Vampir'in gözünden ilk kez izliyoruz ve seçilen geleceğin 70'li yıllar olması da hikayeye daha tuhaf bir hüviyet kazandırıyor (Vietnam Savaşı, Hippiler vs.) Filmin bünyesinde yer alan Cadı-Vampir çatışmasına hayaletli ev ve Kurt adam alt türleri, gotik mimari içerisine yerleştirilmiş garip aile mizanseni gibi korku sinemasının alametifarikaları Burton usulü bir yapı içinde komediye hizmet ediyor.

Açılış sekansıyla hoş bir tat bırakan Dark Shadows, bu tatlılığı filmin geneline yaymayı başaramıyor. Karanlığın içinde rengarenk bir dünya resmeden Burton; Bettlejuice'da attırdığı kahkahaları, Edward Scissorhands'deki duygusallığı ve mütevazi fantastik yapıyı ve Big Fish'in büyüsünü aratıyor sevenlerine. Filme yönelik genel tatminsizliğin sebebi açık ve net: Dark Shadows, komedisi öne çıkarılmış bir  korku\komedi fakat komik değil, özgün mü o da değil. Tür sineması yapıyorsanız filmin ait olduğu türün\türlerin gereklerini yerine getirmeli eğer getirmezseniz -kurgu ve yönetmenlikte çığır da açamıyorsanız- kimseyi memnun edemezsiniz.

Son söz: Görselliği ve yıldızlarıyla yetinmemiz gereken vasat bir film Dark Shadows. Tim Burton'ın 2000'li yıllardaki en zayıf çalışması denilebilir. 5.7\10

5 Eylül 2012

Korku Sineması tökezliyor

Son yıllarda seyircinin vazgeçemediği iki türden bilim kurgu yükselişe geçerken korku sineması kendini tekrar etmeye devam ediyor. İşin üretim kısmında hiçbir sorun yok. Her yıl onlarca korku filmi sinema salonlarında boy gösteriyor, bir kısmı ise doğrudan dvd piyasasına sürülüyor. Son izlediğim korku sineması örneği, türe yabancı olan önemli bir yönetmenin elinden çıkmış: Jim Sheridan'ın. Yönetmenin 2011 yapımı filmi Dream House (Korku Evi), bu değerlendirmenin çıkış noktası-sebebi oldu. Deyim yerindeyse bardağı taşıran son damla oldu.

Eğer korku sinemasından bahsediyorsak klişelerle yaşamaya alışacağız (tüm türler için söylenebilir ama korku sinemasında durum daha vahim). Klişeler hep oldu her zaman da olacak. Özgün fikirler-hikayeler arıyorsak bugünün korku filmlerinden uzak durmakta fayda var (İstisnai örnekler mevcut) ancak hikayenin orijinal olması şart değil, ne anlattığı değil nasıl anlattığı veya korkutması\germesi kafi diyorsanız sizi böyle alalım. Yıllık korku filmi üretiminin büyük kısmını karşılayan Hollywood sizin için çalışıyor. Uzakdoğu veya Avrupa'dan gelen ve kısa sürede başarıyı yakalayan korku örnekleri hiç vakit kaybetmeden kopyalanıyor. Hollywood bununla da yetinmiyor. Yeni neslin pek bilmediği kült ve klasikleşmiş filmleri güncellemeyi kendisine dert edinip (!) bu çarkı döndürmeyi sürdürüyor.

Korku sinemasında birçok konu, tema veya alt türün cılkı çıkmaya başladı. Hayaletli ev hikayelerinden bıkkınlık geldiği bir anda, 2001 yılında İspanyol sinemacı Amenabar,  The Others ile bildiklerimizi tersten okutup tükenmiş perili ev filmlerinin dahi yenilenebileceğini kanıtladı fakat sonrasında geçen 10 yılda bu alt türe ait ciddi ve özgün bir işe rastlamadık desek yeridir. Zombi filmleri; Shaun of the Dead, Zombieland gibi işin parodisini yapan filmlerle, 28 Days Later gibi Post Apokaliptik bilim kurgu örnekleriyle ve aksiyon, bilim kurgu, korku kırması Resident Evil serisiyle popülaritesini sürdürmeye devam ederken Vampir alt türü ise kısa süreli de olsa geçirdiği değişimle ayakta kalmayı başardı. Let the Right One In ve Thirst gibi Avrupa ve Uzakdoğu'dan gelen ciddi filmlerin yanında, Twilight tarzı sulandırılmış Hollywood popcornlarına alışmalıyız. Hollywood gişeye bakar ve tutan formüller üzerine gitmekten çekinmez. Bahsettiğimiz kendini tekrarlama mevzusunun yapımcılar da farkında ki yeni ve denenmemiş formüller peşinde koşuyorlar. Önümüzdeki yıllarda karşımıza çıkacak Pride and Prejudice and Zombies ve Zombies vs. Gladiators bu arayışın sonuçları. Nasıl tepkiler alırlar ve gişeleri ne olur kestirmek zor.


Türün kendini tekrarlamasına; efekt hilelerinden çocukların korku unsuru olarak kullanılmasına hatta sürpriz son merakına kadar bir çok örnek verebiliriz. Sürpriz son demişken ve başta Dream House ile söze girmişken filme kısaca bakalım. İlk bakışta yönetmeni ve oyuncu kadrosuyla dikkat çekici bir proje olarak görünüyor film fakat gelin görün ki bir yeniden çevrim olmamasına karşın çok tanıdık bir öykü var önümüzde. Karısı ve iki küçük kızıyla yeni evlerine taşınan mutlu bir aile ve evin kötü geçmişiyle ortaya çıkan yeni-tedirgin edici durumlar. Film, sana bir sürprizim var diye bağırıyor adeta. Sürprizleri bulmaya çalışmam genellikle ama filmin ilk yarım saati tamamlanırken emin olamasam da tahminim doğru çıktı. Yalnız beklenen sürpriz ilk 45 dakika tamamlanırken ifşa ediliyor ve ikinci yarı boyunca e n'olcak şimdi demekle geçiyor. Ucuz bir finalle noktalanacak olan Dream House'u kafada çok önceden bitiriyoruz. 2000'ler vasat korku filmleri arasına katılmakta hiç zorlanmıyor dolayısıyla.

Son söz: Jennifer's Body'de olduğu gibi (filmin iki ana karakterinin güzel ve seksi Megan Fox-Amanda Seyfried ikilisinden oluşması) Hollywood filmine göre bazen erkek seyirciyi bazen kadın seyirciyi (Twilight) bazen de her ikisini birden tavlamanın hesaplarını yapıyor. Dikkat!

24 Haziran 2012

Fright Night

Korku sineması adına çok da önemsenecek işlerin ortaya konmadığı bir yılda, 2011'de, türün vasat üstü sayılabilecek örnekleri de ilgiyle izlenebiliyor. Yönetmenliğini Craig Gillespie'nin yaptığı Fright Night (Korku Gecesi), 1985 tarihli aynı adlı komedi soslu Vampir filminin yeniden çevrimi. Fright Night'da Colin Farrell ve Toni Collette gibi tanıdık yüzlerin yanı sıra genç isimlerden kurulu bir kadro var.

Lise son sınıfta okuyan Charlie okulda popüler bir öğrencidir. Seksi kız arkadaşı sebebiyle okulun tüm erkekleri ona imrenmektedir. En yakın arkadaşı Ed'in etraflarında vampirlerin olduğu düşüncesine inanmayan Charlie, yeni komşuları Jerry ile tanıştıktan bir süre sonra onun vampir olduğunu keşfedecek ve bu beladan kurtulmak için amansız bir mücadeleye girişecektir.

Korku sinemasının vazgeçemediği Vampir alt türü son yıllarda; Let the Right One In ve Thirst gibi kalburüstü örneklerle farklı bir yöne saptı. Yenilikçi ve korkudan ziyade dramatik yapılarıyla öne çıkan bu filmler Vampir mitolojisine bakış açısıyla takdir topladı. Vampir klişelerini ters yüz eden bu iki filmden birinin Avrupa'dan diğerinin de Uzak doğudan gelmesi sürpriz değil. Hollywood da Twilight serisi ile bu değişime katkı yaptı. Eleştirel anlamda dikkate alınmayacak olsa da Twilight, yeni neslin Vampirlere olan ilgisini artırdı şüphesiz. Fright Night ise klasik bir Vampir filmi olmanın ötesine geçemeyen, türe herhangi bir yenilik getirmeyen ve dolayısıyla da çabuk unutulacak bir korku denemesi diyebiliriz. Filmin bir kaç artısı var. Örneğin klişeleşmiş Vampir özelliklerinden bazılarını olduğu gibi hikayeye yedirirken (kalbe kazık saplama, gün ışığına çıkamama gibi) bir kısmına da yüz çeviriyor. Haç,  Vampirler üzerinde etkisiz bir öğe olarak karşımıza çıkıyor. Filmde baş Vampir Jerry, hayatını sürdürebilmek için kanla besleniyor ama bira içmesi ve elma tutkusu alışık olmadığımız Vampir davranışları. Çelimsiz ve ürkek talebe Charlie'nin bir Vampir avcısına dönüşmesi, okulda kaybolan gençlerin soruşturulmaması gibi geçiştirilen veya üzerine kafa yorulmamış izlenimi veren ayrıntılar canınızı sıkabilir. Bir yeniden çevrim olarak baktığımızda, orijinal hikayede ufak tefek değişikler yapıldığını ve en önemlisi ilk filmin korku-komedi anlayışının tercih edilmediğini görüyoruz. Vampir görseli ve filmin genel olarak görsellikte başarılı olduğunu belirtmekle beraber düşük beklentiyle izlenilmesini öneriyorum.
Son söz: Fright Night, Colin Farrell'ın Vampir performansıyla hatırlanacak bir korku filmi. 5.6\10