Terrence Malick etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Terrence Malick etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2025

Öze Yolculuk: Knight of Cups

Terrence Malick’in yedinci uzun metraj çalışması Knight of Cups, ilk gösterimini 65. Berlin Film Festivali’nde yapmış, ana yarışma filmleri içinde yer almış ama ödül kazanma başarısı gösterememişti. Vizyon sürecini de görece sessiz tamamlayan film, izinden gittiği The Tree of Life gibi ses getirmeyi başaramamış ve çok konuşulmamıştı. Seyircinin ana karakterimiz Rick’in uyanış hikayesini belki anlamlandıramaması, belki karakterle empati kuramaması veya Malick’in anlatısı filmin içine girilememesine sebep olmuştu. İlk izlediğimde değerini anlayamadığım, derinliğini kavrayabildiğimde ise büyük bir başyapıt olarak selamladığım Knight of Cups’ın özüne inmek ve filmi analiz etmek istedim.

Filmi izlemeden okumayınız!

Hollywood ve kayboluş

Filmin başlarında Rick’in babası, küçükken oğluna anlattığı bir hikayeden bahsediyor ve onu hatırlamasını istiyor. Bu hikayeye göre; bir prens, Doğu'nun kralı olan babası tarafından denizin derinliklerinde bulunan bir inciyi aramak için Mısır’a gönderiliyor. Prens oraya vardığında, yöre halkı prensi hafızasını kaybetmesine yol açan bir kupaya koyuyor. Prens, kralın oğlu olduğunu unutuyor. İnciyi de unutup derin bir uykuya dalıyor. Film, bir bakıma bu masalsı hikayenin modern çağdaki bir uyarlaması denebilir. Babanın, oğlunun bu hikayeyi hatırlamasını istemesinin sebebi, yaşadıklarıyla hikayedeki benzerlikleri görmesi ve oğlunun bunu görebilmesini ummasıdır. Hikayenin devamında kralın oğlundan vazgeçmediği anlatılıyor. Filmde de baba aynı rolü üstleniyor, bunu oğlunu uyarmasından anlıyoruz.

Rick, Hollywood’un kapılarını kendisine sonuna kadar açtığı başarılı bir senarist. Prensin inciyi arama hikayesinde olduğu gibi Rick’in bu yolda yürümesinde babasının bir rolü olmalı. Onu teşvik ettiğini, desteklediğini ve hatta yönlendirdiğini düşünebiliriz. Rick, “Olmak istediğim kişiyi unuttum.” diyor. Bu, üzerinde durmamız gereken önemli bir cümle. Rick ne olmak istiyordu? Bu yola hangi motivasyonlarla çıkmıştı? Hikayelerini kendi istediği gibi anlatabilmek, onlara ruhunu katabilmek istiyordu belki. Babası ise inciyi bulmasını istiyordu. Değerli bir taş olan incinin, modern dünyada yerini paraya bıraktığını söyleyebiliriz. Rick’in babasının, filmin bir yerinde “Seni ben kör ettim. Hayatını alt üst ettim.” dediğini duyuyoruz. Para kazanma hırsıyla oğlunun ideallerini hiçe sayan, onu yanlış yönlendirip Hollywood stüdyo sisteminin kucağına bırakan bir baba figürü çizebiliriz. Babaları ben böyle yetiştirildim diyor, çocuklarının da kendisi gibi olmasını istiyor, bu uğurda çaba gösteriyor. Hatasını ise oğlunun dönüştüğü insanı gördükten sonra fark ediyor.

Rick’in yolunu kaybetme sürecinde önemli iki husus var: Birincisi Hollywood stüdyo sisteminin çarklarında ezilmesi, özgürlüğünü kaybetmesi ve adeta bir köleye dönüşmesi diyebiliriz. Stüdyo patronları daha fazlasını talep ediyor. Önünde eşsiz bir fırsat olduğunu ve sadece evet demesi gerektiğinden bahsediyor. Hollywood’un cazibesine karşı koyabilmek kolay değil ama bu teklif geldiğinde Rick’in anlam arayışı çoktan başladığı için, seyirci olarak bizler kabul etmeyeceğini hissediyoruz. İkinci husus ise Hollywood'un cafcaflı yalan dünyasında yaşadıklarının getirdikleri ve götürdükleri... Babasının zampara olmuşsun dediği Rick’i, partilerde kadınlarla yarınlar yokmuşçasına eğlenirken veya baş başa vakit geçirirken görüyoruz birçok kez. Prensin hikayesine dönersek, gittiği ülkede insanlar onu, hafızasını kaybetmesine sebep olan bir kupaya koymuşlardı. Filme baktığımızda ise Rick’in Hollywood’da edindiği çevrenin, oradaki şaşaalı yaşamın ve dünyevi zevklerin kölesi olduğunu, onu hedeflerinden saptırdığını, bir anlamsızlığın içine sürüklediğini anlıyoruz. Rick’in yeni bir başlangıç için çareler aradığını, başarısızlıkla sonuçlanan evliliğinden de umduğunu bulamadığını söylersek yanılmış olmayız. Eşinin deyimiyle verdiği sözde sadıkmış. Evlilikle birlikte içinde bulunduğu ortamdan uzaklaşıyor ama evliliğine ve yeni hayatına da veremiyor kendisini. Evliliği kafasındaki bulutları dağıtamıyor, sürüklenmeye devam ediyor.

Uyanış ve anlam arayışı

Rick’i, hayatını sorgulamaya iten şey, bir müddet sonra hiçbir şeyden zevk alamaması, yaşadıklarının ona yetmemesi ve bunun da ötesinde içindeki boşluğu bir türlü dolduramaması… Bunun manevi bir açlık olduğunu varsayabiliriz. Rick’i yine partilerde, sokaklarda, striptiz kulübünde insanları seyrederken, bazen sohbet ederken ama çokça da onları gözlemlerken ve farklı bir gözle bakarak anlamlandırmaya çalışırken izliyoruz. Çevresindeki insanlar ondaki karanlığın farkına varıyor, aralarında bir gölge gibi dolanıyor. Yeniden başlama isteğiyle yanıp tutuşuyor ancak hangi yoldan gideceğini, nereden başlayacağını ve ulaştığı yerde aradığı her ne ise onu bulup bulamayacağını bilememenin endişesini taşıyor. Uyanışın başlamasıyla, öncelikle geçmişi, ailesi ve sevdikleriyle yüzleşmesi gerektiği sonucuna varıyor. Filmde sırasıyla kardeşi, babası, eski eşi ve bir zamanlar âşık olduğu kadınla vakit geçirmesine, yüzleşmesine tanık oluyoruz. Babası, Rick’in hayatını, Rick ise hem kendi hayatını hem de başkalarının hayatını mahvettiğini düşünüyor. Onca yıl boyunca başka birinin hayatını yaşadığının ve bunun farkında bile olamadığı sonucuna varıyor. Ailesini suçlamıyor. Çektiği acılar ve anlam arayışına çıktığı bu yolculuk, yaşadıklarını olgunlukla karşılamasını sağlıyor. Artık çok daha büyük bir şeyin peşinde. Bu arayış, onu doğaya yönlendiriyor. Sessizliğe, kendini dinlemeye ihtiyacı var. Otuz yıl hayatımı yaşamadım diyor. Doğadan uzaklaşmanın, insanın özünden uzaklaşması anlamına geldiğini de söyleyebiliriz. Dolayısıyla Rick, nereden başlayacağımı bilmiyorum demesine karşın içgüdüleri onu doğaya çekiyor.

Geçmişiyle yüzleşti, korkularını yendi, özüne dönme adına doğaya açıldı. Yeniden başlayabilmek ve yolunu bulabilmek için yapması gereken son bir şey daha var: Maneviyatına yönelmek… Filmin sonlarına doğru Rick’in bir rahibe gittiğini, ondan tavsiyeler adlığını görüyoruz. Filmi bölümlere ayıran Malick, bu bölüme Ölüm adını vermiş. Esasında oldukça anlamlı bir seçim. Rick’in yeniden başlayabilmesi için eski benliğini öldürmesi gerekiyor. Rahibin vaazında, Rick’in duymak isteyeceği her şey var diyebiliriz. “Acı çekmek seni olduğundan yüksek şeylere bağlar. Seni bu dünyadan alır, arkasında yatan şeyleri bulmanı sağlar” diyor mesela. Rick, anlamlandıramadığı ruhsal acılar sebebiyle kaybolmuştu. Bu yolculuğu başlatan, acılarının ve yoksunluk hissinin doğurduğu anlam arayışıydı. Rahibin konuşması sonrasında zihnine, çektiği acıların bir amaca hizmet ettiği fikrinin tohumları ekiliyor. Kendisiyle yabancılaşmıştı ve başka birinin hayatını yaşamaktan yakınıyordu. O kişiyi geride bıraktı ve ruhsal dönüşümünü tamamladı.

Filmin Özgürlük adlı son bölümünde babanın oğluna son nasihatlerini duyuyoruz: “Doğudaki aydınlığı bul, bir çocuk olarak.” Ve ekliyor: “Oğlum, hatırla” Burada oğuldan hatırlaması istenen şey çocukluğun masumiyeti, yaşama sevinciyle dolup taşılan, geleceğe umutla bakılan, hatta gelecek kaygısı taşınmayan zamanlar diyebiliriz. Rick, yeniden doğmaya ve başlamaya hazır. Yeni görüsüyle daha önce deneyimlediği tecrübeleri bir çocuk gibi keşfetmeli ve kaybettiği zamanı düşünmeden, içini doldurarak yaşamalıdır. Filmde son söz Rick’e ait: “Başla” diyor. Bu noktada Malick yol görüntüleri veriyor. Ana karakterimizin öze yaptığı içsel yolculuk yeni bir aşamaya geçerken, doğanın rehberliğinde doğudaki aydınlığı bulmaya doğru dışsal yolculuğu da başlamış oluyor.

11 Ocak 2023

The Tree of Life Ne Anlatıyor?

Usta sinemacı Terrence Malick’in Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ödülüyle döndüğü beşinci filmi The Tree of Life, yönetmenin belki de en kişisel çalışması. İncil öğretilerinden beslenen, doğumu, ölümü, hayatı, kısacası varoluşumuzu sorgulayan ve bunu da üç parçalı anlatısı ve hipnotik bir sinema diliyle beyazperdeye taşıyan Malick, uhrevi bir başyapıta imza attı. Yönetmenin sinemasına aşina olanların dahi okumakta zorlandığı film, vizyona girdiğinde birbirinden oldukça farklı bakış açılarıyla yorumlandı. Malick’in şaheserini hayranlıkla izleyen sinemaseverlerin, şimdi bu okuma üzerinden The Tree of Life’a başka bir gözle bakacakları umuyorum.

Seçimlerimiz Kaderimizi Belirler

Filmin başında O’Brien ailesinin annesi Mrs. O’Brien’in ağzından bir insanın kalbinin hayatı boyunca iki şekilde attığını, bunun da doğayı seçmek ya da inayeti veya erdemi seçmek olduğu duyuyoruz. Hangisini seçeceğimiz tamamen bize kalmıştır. Seçimimiz kaderimizi belirleyecektir. Malick, 1950’li yılların Amerika’sında üç çocuklu bir aileyi merkezine alıyor. Doğanın yolunu seçen baba ile inayetin yolunu seçen annenin bu prensipler doğrultusunda nasıl bir hayat sürdürdüklerini, hangi zorluklara göğüs gerdiklerini ve çocuklarının seçimlerinde nasıl bir rol oynadıklarını izliyoruz film boyunca. Baba figürünün hayata bakışına ve çocuklarını yetiştirme tarzına bakmadan önce, doğanın seçilmesiyle ne denmek isteniyor bunu açıklayalım. Doğayı seçmek demek, hayatın doğanın yasalarına uyularak yaşanması demektir. Evrimin en önemli mekanizması olan doğal seleksiyon, güçlü olanın hayatta kaldığı doğa yasasının, modern çağda halen geçerliliğini koruduğunu söylüyor Malick. Ailenin babası, büyük bir müzisyen olmanın hayalini kurmuş ama onu yolundan alıkoymalarına izin vermiş. Bu sebeple kapitalist sistemin kölelerinden biri olmaktan kurtulamamış. Ne var ki, hiçbir iş gününü kaçırmasa da, her Pazar gününü feda etse de bir gün kapı önüne konmaktan kurtulamıyor. Sistemin çarklarında eziliyor. Bu sebeple de oğullarının köle değil efendi olması için çabalıyor. Babanın, büyük oğlu Jack’e verdiği öğütler son derece önemli. Bu dünyada ilerlemek için sert bir irade gerektiğini, başarılı olmak istiyorsa asla iyi olmamasını ve kimsenin kendisine ne yapmaması gerektiğini söylememesini öğütlüyor. Aslında Mr. O’Brien’ın, çocuklarını öğütlerin yanı sıra onlara sert davranarak, cezalar vererek, kurallara uymalarının salık vererek ve evin bahçesinde kimi görevler vererek sorumluluk bilincini yerleştirmeye çalıştığını ve onları birer yetişkin olduklarında ayakta kalabilmeleri için hazırladığını görüyoruz. Bu eğitim baba için o kadar önemli olmalı ki, bu uğurda çocuklarına kötü davranıyor ve sevgisini göstermemeyi göze alıyor. Yeter ki doğru seçimi yapsınlar, doğanın yolunda yürüsünler…

İnayetin Yolunda Yürümek

The Tree of Life, İncil’deki Eyüp kıssasından bir alıntı ile açılıyor. İlk bir saati geride bırakırken izlediğimiz, kilisedeki o uzun vaaz sahnesinin konusu yine Eyüp’tür. Yönetmen Malick’in Eyüp’ün hikâyesine dikkat çekmesinin sebebi, filmin üç parçalı anlatısında, ana bölümün Eyüp kıssasının serbest bir uyarlaması olmasıdır. Kutsal kitaplardaki anlatıya göre Tanrı, en sevdiği, kusursuz olarak nitelendirdiği kullarından biri olan Eyüp’ü önce sahip olduğu hayvan sürülerini, ardından çocuklarını elinden alarak ve en sonunda da elim bir hastalıkla sınadı. Eyüp, tüm acılara göğüs gerdi ve isyan etmedi. Eyüp kıssasının özeti budur. Filme baktığımızda, inayet yolundan ayrılmayan Mrs. O’Brien’in bir sınava tabii tutulduğunu eşinin işini kaybetmesi, evlerinden ayrılmak zorunda kalmaları ve ortanca oğullarının ölüm haberini almasıyla anlıyoruz. Filmin başında anne karakterinin, inayeti seçen insanın sevilmemeyi, unutulmayı, hakareti ve yara almayı kabullendiğini söylediğini duymuştuk. Tanrı’dan her ne gelirse açık olacağım demişti. Çünkü inandığı şey, inayetin yolunu seçenlerin sonunun asla hüsran olmayacağıydı. Tanrı’dan gelen her şeye açık olacağım demesine rağmen, oğlunu kaybettiğinde Tanrı’yı sorgulamaktan geri durmuyor Mrs. O’Brien. “Tanrım, neden?”, “Neredeydin?”, “Biliyor muydun?” sorularıyla oğlunun ölümünü kabullenmeyen bir annenin yakarışlarına şahit oluyoruz ama Eyüp’ün metanetini ve teslimiyetini Mrs. O’Brien’da göremiyoruz. Serbest uyarlamadan kastımız da bu. Sonuçta bu duruma, kıssanın 20. yüzyıla adapte edilmesinin bir sonucu olarak bakabiliriz. Şu bir gerçek ki; ailemiz 50’li yılların muhafazakâr Amerika’sında yaşamasına ve dini vecibelerini yerine getiren iyi Hıristiyanlar olmalarına karşın, 20. yüzyıl insanından Eyüp gibi metanetli bir duruş beklemememiz gerekiyor.

The Tree of Life’da anne karakteri, başka birinden duyduğu bir sözü aktarıyor: “Derler ki, inayetin yolunu seçen her kimsenin sonu, asla hüsran olmazmış.” Bu cümlede sonsuz hayattan ve nihai kurtuluştan bahsediliyor. Sevmedikçe hayatın bir değerinin olmadığını dile getiren anne, bu dünyadaki en değerli iki şeyin sevgi ve erdemli davranış olduğunun altını çiziyor. Bu yolu seçtiğinizde, hayat yolculuğunuz boyunca başınıza gelen acı verici olayların doğuracağı sonuçları baştan kabul etmiş olursunuz diyor. Kendi başına geldiğinde hem kendi varoluşunu hem de bir bütün olarak hayatı sorgulasa da önemli olanın sonsuz yaşam olduğuna inandığı için inayet yolundan şaşmadan yürümeye devam ediyor. Çünkü Mrs. O’Brien’a göre önemli olan o yolda olmaktır.

Doğanın Yolunda Yürümek

Jack karakterine odaklanılan filmin üçüncü bölümünü, ikiye ayırarak incelemek gerekiyor. Zira The Tree of Life’ın en anlaşılmaz bulunan bölümü tam da burası. Önce yetişkin Jack’e ardından da ailesiyle buluştuğu kısma bakacağız. O’Brien ailesinin büyük oğlu Jack, babasının işsiz kalıp da size sert davrandım, bundan gurur duymuyorum ama her şey sizin içindi minvalindeki itiraflarına karşılık olarak “Ben de senin kadar kötüyüm, ondan (annesini kast ediyor) daha çok senin gibiyim.” diyor. Babasından sevgi görmemesi, babasının soğuk ve sert davranışlarından annesinin de suçu olduğuna inanması gibi sebeplerin de etkisiyle Jack, babası gibi doğanın yolunu seçiyor. Henüz farkında olmasa da çocukluktan çıktığı dönemde bu seçimi yapıyor. Jack için kırılma anı ise havuzda yüzdükleri bir gün, kendi yaşlarında bir çocuğun boğulması, babasının müdahalesine rağmen çocuğun kurtarılamamasıdır. Bu olay, Jack’i derinden etkiliyor. Tanrı’yı bir çocuğu öldürmekle suçluyor ve şöyle bir sonuca varıyor: Eğer Tanrı iyi değilse, ben neden iyi olayım. Dolayısıyla da Jack’in inayetin yolunu seçme olasılığı kalmamış oluyor.

Malick, filmin günümüzde geçen kısmını Jack’in hikâyesine ayırıyor. Doğanın yolundan giden Jack, babasının eğitimi ve öğütlerinin sayesinde yürüdüğü yolda nasıl mücadele edeceğini iyi biliyor. Güçlü olduğu ve iyi olmamayı seçtiği için ayakta kalmayı başarıyor. Esasında ayakta kalmanın da ötesine geçerek babasının arzuladığı gibi kendi işinin patronu olduğunu söyleyebiliriz. Jack, doğanın yolunda ilerledi, mücadeleyi kazandı ama hiçbir zaman mutluluğu yakalayamadı. Çünkü doğanın kendini mutlu etmek istediğini, dahası, insanların da onu memnun etmesini istediğini öğrenmiştik filmin başında. Jack, doğa yasasına göre güçlü olduğu ve doğa yasasının kurallarına uyduğu için doğayı memnun ediyor. Babası, Jack’e tepedeki yöneticilerin oraya nasıl ulaştıklarını biliyor musun diye sormuştu. Jack, bu sorunun cevabını yaşayarak öğrendi. İnsani değerlerini kaybetti, yozlaştı ve en önemlisi de Tanrı’yı kaybetti. Havuzdaki çocuğun ölümünden Tanrı’yı sorumlu tuttu ve Tanrı’nın kötü olduğuna karar verdi. Jack’in iç sesini dinlediğimizde, Tanrı’nın kendisine kimi işaretlerle geldiğini ve fakat Jack’in ne olduğunu anlamadığı sonucuna varabiliriz. “Ama o sendin, hep beni çağırıyordun.”, “Bana nasıl geldin, hangi biçimde, hangi maskenin ardında?” Bu sorular, Jack’in artık hayattan hiçbir şekilde tat alamadığı, her şeyin anlamsızlaştığı yaşlılık döneminde hayatını ve yaptığı seçimi sorguladığı anlamına geliyor. Babası da doğanın yolunu seçmişti ama doğanın yolunu seçmek, Tanrı’ya yüz çevirmek değildi. Jack, doğanın yolunu seçtiğinde iyi olmamayı da seçmiş oldu ve böylece yetişkin olduğunda yalnızlaştı. Yine çocukluğunda Tanrı’nın kötü olduğuna karar verdikten sonra, Tanrı’yı da unuttu ve tamamen yalnızlaşmış oldu.

Öteki Taraf

Malick, filmin son kısmında artık sırtını tamamen sembolik anlatıya yaslıyor. Sembolleri anlamlandırarak bu bölümü anlamaya çalışalım. Jack, asansörle üst katlara doğru çıkıyor. Burada ilginç olan ayrıntı ise bir tür bipleme sesi duymamız. Yaşam destek ünitesine bağlı hastaların hayatta olduklarını ve kalplerinin attığını, asansörde duyduğumuz seslere benzeyen kısa kısa biplemelerden anlarız. Şimdi Jack’in asansörde yükselişini bu biplemelerle birlikte tekrar düşünelim. Yönetmen Malick, esasında ölümü ve göğe yükselişi metaforik bir anlatımla veriyor. Bu sahneyi takiben kanyonların olduğu bölgede gezinen Jack’i ölen kardeşine seslenirken duyuyoruz. Çünkü Jack de öldü ve özlem duyduğu kardeşine kavuşacağını umuyor artık. Genç bir kızı takip eden Jack, çölün ortasında derme çatma bir kapıyla karşılaşıyor. Kapı sembolizminin birçok anlamı olmakla birlikte burada bir dünyadan diğerine geçişi simgelediği çok açıktır. Jack’i kapıya götüren ise genç bir kadındır. Kadın, diğer tarafa geçişte, ölenlere yol gösteren bir melek olmalı. Sonraki sahnelerde “Beni takip et” demesiyle, kadının yol gösterici olduğunun altı çiziliyor. Üzerinde durulması gereken bir başka sembolizm örneği ise göğe yükselen bir merdiven kullanılmış olmasıdır. Sembolizmde merdiven, bilinçlenmeye yönelik kademeli bir yükseliş ve şekil değiştirmenin soyut bir ifadesidir. Merdivenin göğe yükselmesi de Tanrısallığa doğru bir tırmanıştır. Kamera merdivenden ağır ağır yukarı çıkar. Jack’in nihai yolculuğu sürer. Onu, başka bir kapıdan geçerken görürüz. Bu kez karanlığın içine dalar. Burada Jack’in bir bilinmezin içine girdiği anlatılmak isteniyor. Aralık bırakılan bir diğer kapıdan çıktığımızda dirilen insanların toplandığı yere -bir sahile- ulaşıyoruz.

Öbür tarafın bir sahil olarak tasvir edilmesi oldukça anlamlıdır. Çünkü su; yenilenmeyi, arınmayı ve yeniden doğumu simgeliyor. Ayrıca sahil ve denizle yakalanan atmosfer de seyircinin huzur dolu hissetmesinde önemli bir rol üstleniyor. Sahilin, bir buluşma noktası, bir toplanma yeri olduğunu söyleyebiliriz. Gündüz geceye dönüyor ve karakterlerimizin bekleyişi sürüyor. Jack’in, kardeşleri, annesi ve babasıyla buluşmasını duygusal yoğunluğu yüksek sahnelerle görselleştiren Malick, yolculuğun burada bitmediğini vurguluyor. Mekân bir anda değişiyor ve annenin, kaybettiği oğluna kavuşmuşken, Tanrı’ya “Onu sana veriyorum” demesi, ondan bir kez daha ayrılması ve daha sonra aynı istikamette tek başına ilerlemesi, toplanma ve arınma yerinden ebediyete yapılan son yolculuğa geçildiğini, ayçiçeği tarlası ise Cennet’e ulaşıldığını gösteriyor diyebiliriz.

Teistik Evrimi mi Savunuyor?

The Big Bang’ten başlayarak, dünyamızın, hayatın oluşumunun ve serpilişinin anlatıldığı 16 dakikalık sekansın, evrim yasasına bağlı olması sebebiyle filmin son kısmındaki öteki taraf temsiliyle çeliştiği düşünülebilir. İncil öğretilerinden beslenen, ebediyetten bahseden Malick’in yaratılışı anlatırken kutsal kitaplardan ayrılması ama bununla birlikte Tanrı’sız bir yaratılış da düşünemediği için Teistik Evrim modelini kendisine yakın bulduğu sonucuna varabiliriz. Teistik Evrim’de hayat, klasik evrimci görüşte olduğu gibi tek bir özden oluşmuştur. Buradaki temel farklılık Tanrı’nın müdahalesidir. Teistik Evrimde kendiliğindenlik yoktur, her şey Tanrı’nın arzusuyla gerçekleşmektedir. Ebediyete özgün bir yorum getiren yönetmenin, aynı özgünlüğü varoluşu Teistik Evrimle açıklayıp insanoğlunun hayat yolculuğunu dinlere yaslanarak anlatışında da görüyoruz. Zaten 20. yüzyılda doğal seleksiyonun sürdüğüne işaret edilmesi ve İncil’den Eyüp kıssasının serbest bir biçimde uyarlanarak, ikisinin bir arada verilmesi bahsettiğimiz özgün anlatının bir göstergesidir.

Malick, filmin bu bölümünü, malum olan sıfır noktasından başlatırken Mozart’ın Lacrimosa’sını kullanıyor. Filmin hemen hemen her anında arka fonda müzik var ama burada Lacrimosa tercihiyle, sanatsal bir yaratım işaret ediliyor. Evrenin genişlemesi, gezegenlerin oluşumu derken dünyamıza geçiyoruz. Bilimin doğrularıyla dünyada hayatın ortaya çıkabilmesi için uygun ortamın oluşmasını kronolojik olarak takip ediyoruz ve her an Tanrı’nın varlığını hissediyoruz. Elbette yönetmenimizin isteği olduğu için bu şekilde yorumluyoruz. Zira bu bölümde Mrs. O’Brien’in Tanrı’ya yakarışlarının verilmesi, Teistik Evrim düşüncesinin pekiştirilmesi işlevini görüyor. Tek hücrelilerden başlayıp okyanuslardaki küçük canlılara, suda yaşayanlardan kara canlılarına doğru evrimin Dinozorlara kadar olan aşamasını izliyoruz. Zayıf olanların yaşam savaşını kaybetmesini, vahşi doğada hayatta kalabilmenin zorluğunu dingin anlatımına zarar vermeyecek örneklendirmelerle veriyor usta sinemacı Malick.

Sonuç

Filmin ana bölümündeki “Tanrım neden?” gibi klasik yas süreci sorularının ardından gelen “Senin için biz kimiz?” suali, doğrudan yaratılış amacımızı sorguluyor. Tanrı için ne ifade ettiğimiz üzerine düşündürmesinden ziyade, daima kendi penceremizden bakarak cevaplamaya çalıştığımız varoluş amacımızın ne olduğu, hayatın anlamını nerede ve nasıl bulacağımıza yönelik sorulara alternatif ve daha önce (sinemada) sorulmamış başka bir soruyla yaklaşmamızı öneriyor bu film. Malick, insanın yolculuğunu, insanın doğumundan (varoluşundan) öncesini ve ölümünden sonrasını da kapsayacak bir anlatıyla beyazperdeye taşıyor. Sonuç olarak da, insanlığın zorlu hayat yolculuğunu, seçimlerimiz ve bu seçimlerin sonuçları üzerinden değerlendiren yönetmen, seyircisini, kendi seçimleri üzerine bir kez daha düşünmeye davet ediyor.

5 Mart 2015

‘Hayat Ağacı’nın köklerinde: The Tree of Life


Usta sinemacı Terrence Malick’in Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye ödülüyle döndüğü beşinci filmi The Tree of Life, yönetmenin belki de en kişisel çalışması. İncil öğretilerinden beslenen, doğumu, ölümü, hayatı, kısacası varoluşumuzu sorgulayan ve bunu da üç farklı zaman dilimine uzanıp, hipnotik bir sinema diliyle beyazperdeye taşıyan Malick, uhrevi bir başyapıta imza atmış. Yönetmenin sinemasına aşina olanların dahi okumakta zorlanacağı alt metinlerle dolu olan film, benzerine kolay kolay rastlayamayacağımız türde sinemasal bir deneyim vadediyor.

Seçimlerimiz kaderimizi belirler

Malick, filmin başında hayatta iki tür yol olduğunu ve bunlardan birisini seçmemiz gerektiğini söylüyor: Doğanın yolu ve inayetin yani iyiliğin, erdemin yolu… 1950'li yıllarda üç çocuklu bir aileyi merkezine alan yönetmen, doğanın yolunu seçen baba ile inayetin yolunu seçen annenin, bu prensipler doğrultusunda yaşamlarının ne yöne doğru gittiğine ve çocuklarının yaptığı-yapmak zorunda olduğu seçimler üzerinden hem sistemi eleştiriyor hem de doğal seleksiyonun bugün de devam ettiğinin altını çiziyor. Babasının yolundan giden büyük oğul ayakta kalabilmek için acımasız olmayı öğreniyor ve yetişkin bir birey olduğunda sistemin işleyen bir parçası olmayı başarıyor. Ne var ki, geçmişine, çocukluğun masumiyetine duyduğu özlemi dindiremiyor. Ayakta kalmak, başarılı olmak onu mutlu bir birey yapmıyor. Annesi gibi inayeti seçen ortanca oğul ise gençliğinin baharında ölüyor. Böylelikle Malick, evrimin en önemli mekanizması olan doğal seleksiyonun, güçlü olanın hayatta kaldığı doğa yasasının halen geçerliliğini koruduğuna ve de insanoğlunun evriminin sürdüğüne işaret ediyor.

Teistik evrim modelini savunuyor

Malick, evrenin oluşumunu, dünyanın ilk evrelerini ve hayatın doğup serpilişini görselleştirdiği bölüm başta olmak üzere genel olarak evrimci bir bakış açısına sahip. Ancak karakterleri aracılığıyla tanrı arayışını, tanrıya yakarışını dillendirmesi ve İncil’den yaptığı alıntılarla da bunu desteklemesiyle Evrim teorisi’nde tanrıya yer açan cenah içinde olduğunu belli ediyor. Teistik evrim denilen yaratılışı evrimle açıklayan modeli kendisine düstur ediniyor yönetmen. Bu noktada, İncil’den yapılan alıntılar ışığında filmin dinlere bakışına da değinmek gerekiyor. Yaratılışı evrimle açıklıyorsa neden İncil’den alıntı yapıyor ya da odağına aldığı O’Brian ailesi neden muhafazkar Hristiyan gibi sorular türetilebilir. Elbette hepsinin açıklaması var. İlk olarak yönetmenin İncil öğreti ve hikayelerini besleyici bir kaynak olarak görüp kullandığını varsayabiliriz. Darren Aronofsky’nin The Fountain’de Adem ve Havva hikayesini bir mit gibi görüp, onu evrimci bir yaklaşımla filmine yerleştirmesinin bir benzerini Malick’in de The Tree of Life’da uyguladığını söyleyebiliriz. Karakerlerimizi Hristiyan olması ise Teizmin dinlere yaklaşımı ve Teistik evrimin din-bilim çatışmasını kabul etmemesiyle önemsiz bir ayrıntı olarak kalıyor. İnayet vurgusunun önemi burada bir kez daha ortaya çıkıyor. İnsanoğlunun iyilikle, sevgiyle kurtuluşa ereceği mesajı veriyor Malick.

Varoluşçu damarı çok güçlü

Çocuğunu kaybeden annenin, seçimini inayetten yana kullandığından, bu acı olay sonrasında çekeceği acıya ve kaderine razı gelmesi kaçınılmaz. Ancak bu kabullenme hali, kendi varlığını, yaratıcısını ve hayatını sorgulamasına da mani değil. “Tanrım neden?” gibi klasik yas süreci sorularının ardından gelen “Senin için biz kimiz?” suali, doğrudan yaratılış amacımızı sorguluyor. Tanrı için ne ifade ettiğimiz üzerine düşündürmesinden ziyade, daima kendi penceremizden bakarak cevaplamaya çalıştığımız varoluş amacımızın ne olduğu, hayatın anlamını nerede ve nasıl bulacağımıza yönelik sorulara alternatif ve daha önce sorulmamış başka bir soruyla yaklaşmamızı öneriyor. Malick’in farkı da burada ortaya çıkıyor. Yönetmen, hayatın içinden en sıradan anları resmediyor, insan ve doğa manzaraları sunuyor, klasik müzik kullanıyor, ışık-gölge oyunları yapıyor. Ve tüm bunlar son bölümde doruk noktasına ulaşan mistisizmle The Tree of Life’ın varoluşçu damarına hizmet ediyor.

Yeniden doğuş üçgeni

İnsanoğlunun evrimini, insanın doğuşundan uzay çağına uzanışına değin inceleyen 2001: A Space Odyssey, içeriğinin yanı sıra biçimi ve anlatısıyla da günümüz sinemasını derinden etkilemeyi sürdürüyor. Kubrick’in destanında olduğu gibi hikayesini üç bölümde, farklı zaman dilimlerinde ve büyük zamansal sıçramalarla anlatmaya koyulan Malick, lineer akışı tercih etmeyerek bir başka 2001 temsili sunan The Fountain’e yakın durduğunu belli ediyor. Üç farklı zamanda birbiriyle sıkı sıkıya bağlı üç hikayeyi iç içe geçirerek anlatma düşüncesi, Malick sineması ve anlatısına daha uygun olduğundan yönetmen de seçimini bu yönde kullanmış. Bunu da özgün minimalist tarzı ve yaratıcı bir kurgu anlayışıyla örnek aldığı işlerden sıyrılmayı başararak uyguladığını söylememiz lazım. Farklı şekillerde olsa da yaratılıştan beslenip evrime bakan, bunu da üç parçalı anlatılarıyla yapan filmlerimiz; felsefeleri, hikayeleri ve yaklaşımlarıyla birbirlerinden ayrılıyor. Ancak her biri, yeniden doğuş düşüncesiyle üçgenin bir köşesini oluşturuyor. 2001’de Bowman’ın yıldızçocuğa evrilmesi, The Fountain’de İzy’nin bir ağacın bedeninde yeniden doğması ve The Tree of Life’da da insanların yeni ve ebedi hayatlarına kavuşmak için hazırlanması, filmlerin temel aldıkları evrim meselesini farklı bir ucundan yakaladıklarını gösteriyor.

Terrence Malick sinemasının doruk noktası

Doğayı bir belgeselci gerçekçiliği ve doğallığıyla sunuşu, karakterlerinin sıklıkla iç sesleriyle dertlerini anlatışı ve genellikle de karakterleriyle aramıza bir mesafe koyması gibi artık kemikleşmiş özellikleriyle tanıdığımız Malick, The Tree of Life ile yeni bir sürece girdi diyebiliriz. Hayatından da izler taşıyan bu filmle, yönetmenin oldukça kişisel bir eser ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Son filmi To the Wonder’da elinin ayarını kaçırmış olmasına karşın The Tree of Life’da, o hep bahsettiğimiz şiiirsel tonu, hipnotize edici bir anlatı, dumura uğratan bir kurgu anlayışı ve müzik kullanımıyla bir araya getirip yönetmenlik sanatının en kusursuz icraatlarından birini sunuyor Malick. Simgesel anlatının olanaklarını zorlayarak, artık seyircisinden çok daha fazlasını istiyor yönetmen.

Son söz: The Tree of life, Malick’in erdiğinin ispatı… 10\10