11 Ekim 2013

Gümüş Çağa Altın Film: “Gravity”


Fragmanını izlediğim ilk günden bugüne dek devam eden heyecanlı, arzulu ve umut dolu Gravity bekleyişi nihayete erdi. Bu heyecanlı bekleyişin birçok sebebi vardı. Alfonso Cuaron’un ilk bilimkurgu çalışması Children of Men bunlardan sadece biri ve aslında en önemsiz olanıydı. Bilimkurgu hayranlığımın yanına uzay boşluğunda veya uzayın sonsuzluğunda yapayalnız kalan insanoğlu fikri beni baştan çıkarmaya yetiyor.

Filmin ön incelemesinde masaya yatırdığım konu Gravity’nin hangi yolu seçeceği üzerineydi: Bilim mi mistisizm mi? Children of Men aslında Cuaron’un bilimkurgusal hikayeleri gerçekçi bir zeminde işlemekten yana olduğunu açıkça gösteriyordu. Hemen söyleyelim Cuaron, Gravity’de de o yolda yürümeye devam etmiş. ‘Bilim’i seçmiş.

Uzay boşluğu böyle gerilim görmedi
Mekikleri parçalanınca uzayda asılı kalan deneyimli astronot Matt Kowalski ile ilk kez uzaya açılan tıp mühendisi Ryan Stone’un hayatta kalma savaşı, zamana da endekslenince Cuaron’un eline gerilim yaratmak için inanılmaz bir fırsat geçmiş. Senaryoyu bizzat oğluyla birlikte yazdığını da düşünürsek Gravity’i muadilleri arasından sıyrılmasını umduğu bir film olarak tasarladığını söyleyebiliriz. Bu ne demek peki? Yani Cuaron, uzayı -çok büyük oranda- gerilim yaratmak için kullandığı uçsuz bucaksız bir alan olarak düşünmüş. Mekiğin parçalanmasıyla birlikte başlayan gerilim son ana kadar devam ediyor. Öyle ki, tam derin nefes alıp rahatlayacağımız bir anda “daha bitmedi” diyebiliyor Cuaron.

Gravity = Anti-2001: A Space Odyssey

Gravity, insanoğlunun keşif tutkusuyla çıktığı uzayda bir hayatta kalma mücadelesini konu edindiğinden uzayın sonsuzluğuyla ilgilenmiyor. Bu da minimal bir kullanım demek oluyor. 2001: A Space Odyssey’in uzay boşluğunda salınan ve yalnız kalan karakterlerinden ilham alan ve etkilendiği açıkça gözlenen Cuaron, gerçekçilikten yana olduğu için yola 2001: A Space Odyssey ile çıkıp hemen yön değiştiriyor. Felsefeyle, inançla, tanrı veya onun yerine koyabileceğimiz bir varlık hatta farklı bir türle hiç ilgilenmiyor. Sözün özü 2001’de ne varsa tam tersini yapıyor ama Dr. Ryan’a cenin pozisyonu aldırarak 2001’in yıldız çocuğuna dolayısıyla da filme saygı duruşunda bulunmayı ihmal etmiyor. 

Esasen Cuaron’un seçtiği yol, onu ana akım bir bilimkurguya, bir Hollywood prodüksiyonu ulaştırmış. Büyük bir fırsatı tepmiş, yeni bir 2001: A Space Odyssey yaratmak varken -en azından denemek- yeni bir Apollo 13 yapmayı tercih etmiş Cuaron. Ama gelin görün ki, bu kaçırılan fırsat dahi Gravity’nin bir başyapıt olmasına mani olamamış. Gravity, kendi alanının uzayda hayat mücadelesi, kurtarma operasyonu gibi filmlerin en iyi örneği olmayı başarmış.

Karakter derinliği üzerine... 

Karakter yaratma konusunda Cuaron elinden geleni yapmış. Sandra Bullock’un hayat verdiği Dr. Ryan Stone karakteri klasik bir bilim insanı. Tanrıya inanmayan inançsız biri olarak çiziliyor. Bilimkurgularda eğer inançsız bir ana karakter varsa filmin sonunda bir din-bilim çatışması kaçınılmaz hale gelir. Bir klişe de diyebiliriz bu durum için ama Cuaron, o yola hiç girmeyerek doğru yapmış. Matt Kowalski’nin tecrübesi ve uzay boşluğundaki rahatlığıyla Dr. Ryan’ın çaresizce çırpınışı iki karakterin birbirlerini tamamlamaları açısından iyi düşünülmüş bir detay. Karakterler daha derinlemesine ele alınabilirdi muhakkak ama gerilim bu kadar ön plana çekilmişken daha fazlasını beklememek gerekiyor. Dramatik yapıyı zedeleyen bir durum olduğunu düşünmüyorum açıkçası.

Gümüş Çağa Altın Film: “Gravity”

Bilimkurgu sinemasının altın çağını geride bırakalı çok oldu. Son dönemdeki üretim bolluğunu ve nitelik olarak yakalanan ivmeyi ancak bir gümüş çağ olarak değerlendirebiliriz. Gravity’nin bu noktada bilimkurgu sinemasının gümüş çağındaki altın filmlerden biri olduğunu söylememiz gerek. İnception’ın yaratıcılığı, Avatar’ın görkemi varsa Gravity’nin de nefes kesen gerilimi var. Cuaron’un filmi 2000’li yıllar bilimkurgu sinemasında pek çok taşı yerinden oynatacak yetkinlikte. 3D teknolojisindeki kusursuzluğu, görselliği ve müzikleriyle unutulmayacak bir yolculuk Gravity…

Son söz: Bilimkurgu sinemasının ikinci altın çağına bir adım daha yaklaştık diyebiliriz 9.5\10

8 Ekim 2013

Sinemasal Serzenişler


Gerçekçilik takıntısı üzerine

Bir tiyatro oyuncusuyla yaptığımız sinema sohbetinde konu Reha Erdem’e geldiğinde Kosmos’u en iyi işi olarak bulduğumu söylediğimde, arkadaş mistik olmasını öne sürerek burun kıvırmıştı. Öncelikle sinemayı gerçekçi filmlerden ibaret sananları hiçbir zaman anlayamadığımı söyleyerek başlayayım. Nedir bu takıntı? Kosmos’a gelirsek, Türk sinemasının en önemli eksiği zaten gerçek dışı olanı gerçekçi gözlemlerle aktaramamak ya da fantastik ve mistik oluşlardan inandırıcı filmler çıkaramak değil mi? Kosmos, bu anlamda Türk sinemasına eşik atlatmış birkaç filmden biri. Elbette sinemanın gerçeği yakalayabilmesi, yansıtabilmesi ve bizim kendimizden – yaşadıklarımızdan kesitler görebilmemiz oldukça mühim. Ancak, hayal gücünden beslenen ve yeni ufuklar açan sinemaya dar bir pencereden bakmak hiç doğru değil.

Sinemanın ‘Güneş’i Oscar mı?

Gelelim Oscarlara… Bir benzetme ile nokta atışı yapmayı deneyeceğim. Astronomi biliminin emeklediği çağlarda Güneş’in Dünya etrafında döndüğü yanılgısını hepimiz biliriz. Gördüğüm kadarıyla yeni nesil sinemaseverlerde benzer bir algı Oscarlar için mevcut. Sinema, Oscar etrafında dönmüyor ve Oscarlardan ibaret değil. O heyecanı yaşamak güzel ama gerektiği kadar değer vermeli. Sadece Oscar sezonu ortaya çıkıp, sohbetlere iştirak eden arkadaşlar ya da her sohbeti Oscar’a bağlayan arkadaşlar sinemanın güneşi Oscar değil!

Entelektüel ya da marjinal görünme çabası ne demek arkadaşım!

Özellikle film listelerinde karşılaştığımız vahim bir durum. “Sinema Tarihinin En İyi 10 Filmi” listeme bakıp entelektüel kaygı taşımakla ya da En İyi 5 Coen filmi listemde The Man Who Wasn’t There’i ilk sıraya koyduğum için marjinal görünmeye çalışmakla suçlanıyoruz. Öyle bir şey olabilir mi?  Kendileri abuk sabuk filmlere başyapıt derken bir şey yok, biz yapınca marjinal oluyoruz. Çok matah bir şey mi sanki marjinal olmak! Ucuz yorumlar bunlar arkadaşım.

"Türkiye Sineması" mı, o da ne?

Efendim, ülke sinemaları iki şekilde ifade edilir. Bunlardan biri ülke adını başa koyarak, diğeri ise o ülkede yaşayan ulusun adıyla... Biz, Türk sineması diyoruz. İspanyol sineması, Fransız sineması, Amerikan Sineması gibi pek çok örnek var. Bununla birlikte Danimarka sineması, Arjantin sineması, İran sineması gibi ülke adıyla ifade edilen ülkeler de hiç az değil. Önemli nokta o ayrımın neden ve nasıl yapıldığı. Kendi dilimiz açısından değerlendirdiğimde Türkiye sineması şeklinde söylediğimizde kulağa bir garip geliyor. Madalyonun öteki yüzüne bakarsak "Türkiye sineması"nı kullanan arkadaşlara da hak veririz. Türk sineması dendiğinde etnik bir ayrımcılık yapıldığını düşünüyor olabilirler. O sebeple de ülkenin tamamını içine alan Türkiye'nin Türk'e tercih edildiğini düşünüyorum. Elbette kullanan arkadaşlar azınlıkta, hep de öyle kalacak. Ben de asla "Türkiye sineması"nı kullanmayacağım. Hiç bir art niyet taşımadan...