Gravity etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gravity etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2018

Bilimkurgu Sineması ve Türsel Karmaşa


Sinema sohbetlerinde beğenilerimiz, ödüllerin dağılımı gibi çok tartışma yaratan hususların yanında süregiden tatsız bir tartışma daha var. Bu tartışma tür tartışması ve ana sebebi de kafaların haddinden fazla karışık olması. Sinemada türlerin belli bir noktadan sonra tamamen iç içe geçmesi seyircileri içinden çıkmakta zorlandıkları durumlarla karşı karşıya bıraktı. Bahsettiğimiz karmaşayı özellikle bilimkurgu filmlerinde sıklıkla görüyoruz. Bunun pek çok sebebi var: Türlere, alt türlere ve temalara hâkim olunamaması, melez türlerin yanlış yorumlanması ve bilimkurgunun kapsayıcı yapısının farkında olunamaması gibi. Geçtiğimiz aylarda 2000’li yılları kapsayan bir bilimkurgu filmi listesi yaptığımda olumlu-olumsuz birçok tepki aldım. Olumsuz eleştiride bulunan arkadaşların eleştirdikleri nokta zevkler ve renkler ve kişisel seçimlerden ziyade listedeki filmlerin bazılarının bilimkurgu olmadığıydı. Bunu söyleyen arkadaşların argümanları tatmin edici olmadığı için fazla ciddiye alamadım. Örneğin yorumların biri ana ekseni bilimkurgu olmayan filmlerin bilimkurgu filmi listesinde olmaması gerektiği üzerineydi. Bu yorumun müsebbibi olan filmler ise Her ve Eternal Sunshine of the Spotless Mind’dı şüphesiz. Aşkı odak noktasına alan, romantik bilimkurgu formülüyle yola çıkan bu iki filmi, ana ekseni bilimkurgu olmadığı için bilimkurgu olarak görmemek çok mantıksız. İki film de mevcut bilimkurgu tanımlarının dışına çıkmıyor ve hikâyelerini aşk merkezli kurmaları da onları bilimkurgu filmi olarak değerlendirmemeyi gerektirmez. Bir Star Wars filmini tartışabilirsiniz ama diğerlerini asla… Gravity’nin de bilimkurgu olmadığı vizyona girdiği zamanlarda sıkça dile getirildi. Haklılık payı olmakla birlikte Gravity’nin mevcut bilimkurgu tanımlarını esneten bir bilimkurgu filmi olduğu kanısındayım. Kurgulanan olayların günümüz gerçekliğinde vuku bulabileceği söyleniyor ama acaba aramızda buna gerçekten inanlar var mı? Dr. Ryan Stone’un dünyaya dönebilmek için yaptığı son girişimi ve sonuçlarını bir kez daha düşünelim ve öyle karar verelim derim. 

The Man from Earth 

Bilimkurgu olup olmadığı sosyal medyada uzun uzadıya tartışılan filmlerin başında The Man from Earth geliyor. 14 bin yıldır yaşadığını ve dünyaya bir cro mangon yani bir mağara adamı olarak geldiğini, yaşlanmadığını ve ölemediğini iddia eden bir adamın hikâyesinin anlatıldığı film, esasında saf bir bilimkurgudur. Tartışma konusu yapılması da abestir. Çünkü filmi bilimkurgu dışında başka bir türe dâhil etmek pek de mümkün değil. Çünkü film evrim teorisine sırtını yaslıyor. Evrim, bilimkurgu sinemasının ana temalarından biridir. Dolayısıyla bir mağara adamından, modern bir insana evrilen John Oldman’ın hikâyesinin de bilimkurgu olması kaçınılmazdır. Ama filmde bundan daha fazlası var. John Oldman’ı 14 bin yıldır hayatta tutan faktörü fantastik bir oluş veya tanrının bir mucizesi olarak değerlendiremeyiz. Bu olağanüstü durum ancak bilimle açıklanabilir. John Oldman’ın yaşlanmamasının ve ölmemesinin de bilimkurgu sinemasının alanına girdiğini söylememe gerek yok sanırım. Şimdi The Man from Earth’ün bilimkurgu olmadığını iddia edenlerin argümanlarına bir bakalım. Yani bu tartışmanın nereden çıktığına… Filmin tek mekânda geçmesi, tamamen diyaloglardan oluşması ve bilimkurgu algısı oluşturacak hiçbir görsel öğeye yer verilmemesi bunlardan bazıları. Hikâyenin tamamen geçmişe yönelik olmasını da ekleyebiliriz. Ancak atlanan nokta John Oldman’ın hikâyesi içinde bulunduğu koşulları göz önünde tutarsak geçmişe ve bugüne geleceği de ekleyecek. Filmin diyaloglardan oluşması ve bir tek mekân filmi olması, ana karakterimizin anlattıklarını bizim hayal gücümüzle zihnimizde canlandırmamızı zorunlu kılıyor. Ancak şu bir gerçek ki, bir filmin bilimkurgu olup olmadığına bazen bakarak karar verilemez. Önemli olan ortaya atılan fikirler, düşünceler ve teorilerdir. Tamam, John Oldman bir hikâye anlatıyor, biz de dinliyoruz ama film bu hikâyeyi kendi dünyasının sınırları içinde gerçek kabul ediyor. Seyirci bu gerçekliği kabul edip, filmin hala bir bilimkurgu olmadığını iddia ediyorsa yaman bir çelişkiye düşmüş demektir. 

Toparlarsak, The Man from Earth’ün bilimkurgu olmadığını iddia edenlerin elinde bilimkurgu olduğunu çürütebilecek herhangi bir argüman yoktur diyebiliriz. 

Melancholia 

Seyircide bilimkurgu algısı oluşturmakta zorlanan filmlerden bir diğeri de Lars von Trier’in Melancholia’sıdır. Bu algının oluşmamasının başlıca iki sebebi var. Birincisi filmin aldığı kıyamet filmi etiketi, ikincisi ise Trier’in kıyametin kendisinden ziyade ana karakterlerimiz üzerindeki etkisiyle ilgilenmesi. Trier’ın amacı dünyaya farklı pencereden bakan iki kız kardeşin, kıyamet yaklaşırken geçirdikleri ruhsal değişimlerinin görsel karşılığını bulabilmek ve iç dünyalarını yansıtabilmek olduğu için film son düzlüğe girene kadar bir drama izliyoruz. Ancak kaçınılmaz son gerçekleştiğinde filmin aslında ne olduğu, nasıl okunması gerektiği net bir biçimde ortaya çıkıyor. Eğer bir film, insanlığın veya dünyanın sonunun nasıl olacağına dair bir ortaya bir senaryo atıyor veya bir öngörüde bulunuyorsa o filmi bilimkurgu olmama gibi bir ihtimali yoktur. 

Star Wars 

Star Wars filmleri bilimkurgu\fantezinin en iyi örneklerinden biridir. Öncelikle ve ağırlıklı olarak bir fantastik sinema ürünü olmakla birlikte bilimkurgu sinemasına mal olmuştur. Türü etkilemiş ve gidişatını değiştirmiştir. Star Wars’un bilimkurgu yanını görmemek veya kabul etmemek demek bilimkurgu sinemasının baştan yazmayı zorunlu kılar ve Star Trek’i hatta Avatar’ı da yeniden tanımlamayı gerektirir. Var olan gerçekliğin dışına çıkıp, yeni bir evren tasarlamasıyla Star Wars bir fantezi ürünüdür. Ancak o evreni yaratırken bilimkurgusal bir taban kullanır. Bilimin ve insanlığın bugün ulaşmayı hedeflediği ışın silahları, gelişmiş yapay zekâ vb. bilimsel çalışmayı Star Wars’ta 1977’den bu yana görmekteyiz. Şöyle bir yaygın inanış var: “Star Wars, uzayı mesken tuttuğu için bilimkurgu filmi olduğu sanılıyor.” Hayır, bu doğru değil. Bunu biraz daha açıp, Galaktik Federasyon anlayışının onu bilimkurguya yaklaştırdığını söylemeliyiz. Bilimkurgu yazarlarından Philip K. Dick, bilimkurguyu fanteziden ayırmanın imkânsız olduğunu belirtiyor ve şöyle bir çıkarım yapıyor: “Olası olan veya olanaksız olan nesnel bir şekilde bilinemez, dolayısıyla da okuyucu veya seyircinin öznel inanışı belirleyici unsurdur.” Ben de diyorum ki, Star Wars bir fantastik sinema ürünüdür veya bir bilimkurgu filmidir diye diretirsek bu tartışma ilelebet sürer. Onun yerine her ikisinin kusursuz bir birleşimi olduğunu kabul etmek en mantıklı yaklaşım olacaktır.

6 Ekim 2015

The Martian - Marslı


Bilimkurgu sineması denince aklımıza gelen ilk yönetmenlerden biri Ridley Scott’tır. Dolayısıyla Scott’ın yeni bir bilimkurgu çalışmasıyla geri dönüyor oluşu başlı başına bir heyecan sebebiydi bizim için. Andy Weir’in 2011’de yazdığı heyecan dolu romanı The Martian, Gravity ve Interstellar sonrasına yakışan bir uyarlamayla karşımızda.

Mars’ta hayatta kalmanın ABECE’si

Ana karakterimiz Mark Watney, bir kaza sonucu öldü sanılarak Mars’ta bırakılıyor. Yaralı olarak uyanan karakterimiz hayat olmayan bir gezegende tek başına kalıyor. Bı noktadan sonra aklımıza cevabını merak ettiğimiz üç soru takılıyor: Nasıl hayatta kalacak, NASA ile nasıl irtibata geçecek ve nasıl kurtulacak? Gördüğünüz gibi Mark Watney’nin kurtulup kurtulamayacağına ilişkin kimsenin bir şüphesi yok. Zaten film de “nasıl”lar üzerine kurguluyor hikâyesini. Evet, ilk sorumuz yaşamın el vermediği bir gezegende nasıl hayatta kalınabileceğiydi. Çok geçmeden Mark’ın aynı zamanda bir botanist olduğunu öğreniyoruz. Bu bilgi kırıntısı Mark’ın Mars’ta tarım yapmanın bir yolunu bulacağını imliyor. Elbette ana karakterimizde çok daha fazlası var. Zekası, cesareti, iradesi, özgüveni ve azmiyle vazgeçmek nedir bilmeden arkasına NASA’yı da alarak nihai hedefine ulaşabilmek için çabalıyor Mark Watney. Film, Mark’ın hayatta kalma adına verdiği savaşı adım adım ele alıyor. Scott, hikâyeyi dramatize etmediği gibi mizahi bir dille anlatmayı seçmiş. The Martian’ın bütününe baktığımızda bunun kötü bir tercih olduğunu söyleyemeyiz. Ancak yalnızlık psikolojisine yer vermemesi, karakterimizin psikolojik durumunu es geçmesi gibi ayrıntılar filmin en büyük eksileri denilebilir.

Klasik bir kurtarma operasyonu filmi

Mark’ın NASA ile irtibat kurmasıyla birlikte klasik bir kurtarma operasyonu filmine geçiş yapıyoruz. Bir noktadan sonra Apollo 13 modeliyle hareket eden filmdeki en büyük farklılık ise kurtarma operasyonunun geniş bir zaman dilimine yayılması. Bu durum da filmin elini zayıflatıyor açıkçası. Evet, kurtarma planlarının havada uçuştuğu, çıkar yol arandığı bölümler ilgiye değer ama operasyonun kısa tutulup, kurtarma planlarına fazla zaman tanınması beklenen filmin çıkmamasına sebep olmuş. The Martian’ın her aşamasında Mark, NASA ve kurtarma ekibinin önüne çeşitli sorunlar çıkıyor. Film de genel olarak bu sorunların bir bir bertaraf edilerek gerçekleştirilen kurtarma operasyonun hikâyesi denilebilir. The Martian’ın ritmik bir sorunu yok, senaryo tıkır tıkır işliyor. Özellikle son bölümde heyecan yükseliyor. Çetrefilli ve biraz da uçuk kurtarma planı seyircinin salondan memnun ayrılmasını sağlayacak kadar iyi.

NASA’nın olası bir durumdaki tavrı filmde anlatıldığı gibi mi olurdu? Bu kadar şeffaf olamayacaklarını biliyoruz. Peki, The Martian NASA’nın reklamını mı yapıyor? Kesinlikle hayır. Reklama ihtiyacı olmayan bir kurum varsa o da NASA’dır. NASA’nın filme verdiği destek ise aşikâr. Bu anlamda filme bir NASA güzellemesi olarak da bakılabilir. Elbette Ridley Scott’ın hakkını yememek koşuluyla.

Gravity ile ilişkisi üzerine

Andy Weir’ın romanının sinemaya uyarlanmasında Gravity’nin ticari başarısının ve kazandığı ödüllerin ciddi bir rolü var. Karşımızda uzayda tek başına yaşam savaşı veren iki karakter var. Zamansal ve mekansal olarak birbirlerinden ayrı düşseler de hayatta kalma motivasyonları aynı. Gravity’de Dr. Ryan Stone belli bir noktadan itibaren tamamen kendi başına ve bu oldukça korkutucu. Karakterin yalnızlığını filmin her anında hisssetmek mümkündü. Cuaron da zaten dramatik açıdan güçlü, saf sinema duygusuyla filmi zirveye taşımıştı. The Martian’a baktığımızda, Mark Watney’in arkasında NASA ve tüm dünya var. NASA ve ekibiyle iletişim halinde olması çoğunlukla mizaha açılan bir kapı olarak kullanılıyor ve bu da dramatik yapıyı zedeliyor. İki filmde de zamana karşı bir yarış olmasına karşın The Martian’ın bu durumu lehine çeviremediğini görüyoruz. Zamana karşı yarıştan gerilim yaratmıyor Scott. Buna imkan vermeyen de hikayenin kendisi. The Martian, uzay boşluğu sahnesiyle iyiden iyiye Gravity sularında yüzmeye başlıyor ve kendi zirvesini de görüyor. Toparlarsak Scott’ın filminde büyüyü bozanın belli oranda NASA olduğunu söyleyelim. Çünkü NASA yani masa başında direktifler veren yetkililer devreye girdiğinde formüllerin dışına çıkmanız oldukça zor. Gravity’nin başarısı da burada saklı bana kalırsa.

Son söz: The Martian yılın tereddütsüz izleyeceğiniz bilimkurgularından biri. Temiz, görkemli ve alabildiğine eğlenceli bir film. 7.5\10

25 Ağustos 2015

İlk izlenim: The Martian


İki yıl önce gerek ödül törenlerinde gerekse de gişede fırtına gibi esen uzayda yaşam mücadelesi temalı Gravity, bilimkurgu sinemasının yükselişe geçtiği bir dönemde gelmesinin de etkisiyle çok konuşuldu, çok tartışıldı. Seveni de nefret edeni de bol olan filmin yakaladığı muazzam başarı, o günlerde tahmin ettiğimiz gibi benzer hikayelerin sinemaya aktarılmasının önünü açtı. Tam da Gravity’den bir yıl sonra yayımlanan (daha önce farklı formatlarda yayınlandı) Andy Weir’ın The Martian adlı romanı, Hollywood’un imdadına yetişti. Weir’ın çokça övgü alan, Goodreads okuyucularının da 2014’ün en iyi bilimkurgu romanı seçtikleri The Martian, bilimsel açıdan son derece güçlü, hikaye anlamında da oldukça sürükleyici bulundu. Bu noktada böyle bir romanın çok geçmeden sinemaya uyarlanması kaçınılmazdı.

The Martian eleştirim için tıklayınız

Bilimkurgu sinemasının en yetkin birkaç isminden biri olan Ridley Scott’ın yönetmen koltuğuna oturduğu, başrollerini Matt Damon ile Jessica Chaistain’in paylaştığı filmden gelen ilk fragman, belli ölçüde hayal kırıklığı yarattı yaratmasına ama Weir’in sağlam metni, Scott’ın varlığı heyecanımızı diri tutmaya yetti. Gerçi Ridley Scott demişken kariyerinin en zayıf halkaları The Counselor ve Exodus: God and Kings’i art arda çekmiş olması, The Martian’ın da kötü çıkabileceği endişesi yaratmadı değil. Bir de fragmanın heyecan yaratmamasının asıl sebebi filmin özeti niteliğinde hazırlanmış olması bana kalırsa.  Film sürprize pek açık değil zaten. Fragman da özet gibi olunca merakla bekleyen kitleyi tatmin etmedi.

NASA tarafından keşif amacıyla Mars’a yollanan altı astronot, görevleri esnasında çıkan fırtınada öldü sandıkları Mark Watney’i geride bırakarak Mars’tan ayrılıyor. Elindeki tüm olanakları kullanarak Dünya’ya hayatta olduğu mesajını göndermeyi başaran Mark’ı kurtarma operasyonu da böylece başlamış oluyor. Filmin özeti en kısa haliyle bu şekilde.

Şimdi öncelikle The Martian’ın yeni İnterstellar değil, yeni Gravity olduğunun altını çizelim. Matt Damon’ın yine uzayda kurtarılmayı bekleyen bir karakteri canlandırması elbette Interstellar’ı akla getirse de tematik açıdan tamamen ayrılıyorlar. Gravity, bireysel olarak kurtulmaya, dünyaya dönmeye çalışan bir kadının hikayesiydi. Uzay boşluğunda yaşam mücadelesi veren Dr. Ryan Stone, aynı zamanda zamana karşı bir yarış veriyordu. The Martian’da ise bir gezegende mahsur kalan ve çaresizce kurtarılmayı bekleyen bir astronot var. Bu anlamda daha klasik bir bilimkurgu filmi var karşımızda. Bir kurtarma operasyonu filmi The Martian. Felaket filmlerinde ve kurtarma operasyonu filmlerinde olduğu gibi olayı masa başından (Houston) yöneten bir ekip olacak. Sık sık dünyaya dönecek ve olayın dünyadaki yansımalarını göreceğiz. Açıkçası Gravity gibi dinamik bir film beklemiyorum. Sebebi de Mars’ta yalnız kalan ve hayata kalmak için kişisel bir mücadele veren ana karakterimizin uzun süren bekleyişini izleyecek olmamız. Şüphesiz kurtarma operasyonu tırnak kemirten bir gerilim yaratacaktır. Sadece Gravity’deki gibi zamana karşı verilen bir savaş olmayacağı için filmin geneline yansıyan bir gerilim beklememek gerekiyor. İnanıyorum ki The Martian’ın başarısı romana ne kadar sağdık kaldığıyla doğru orantılı olacaktır. Gravity, görselliği, gerçekçiliği ve belli oranda da bilimselliğiyle takdir topladı. Weir'ın romanı da bilimsel açıdan son derece gerçekçi bulundu. Umarız Scott, bunu dikkate almıştır ve en önemlisi de ağdalı bir anlatıdan kaçınmıştır.

The Martian, 2 Ekim’de vizyona girecek.

23 Şubat 2014

86. Oscar Ödülleri (Kişisel Tercihler)


2 Mart gecesi sahiplerini bulacak olan 86. Oscar Ödülleri, hemen hemen her yıl olduğu gibi yine pek çoğumuzu tatmin edemeyecek. Geçen yıla oranla Akademi ödüllerinde yarışacak filmlerin bu yıl çok daha iyi olduğunu düşünüyorum. Hatta akademinin görmezden geldiği Rush ve Inside Llewyn Davis'i de düşünürsek haklılık payımız artıyor. Kategorilere göre tahminlerimi daha sonra paylaşmayı düşünüyorum. Şimdi klasik "ben olsam kime/hangi filme verirdim" kısmına bakalım... (Animasyon kategorisinde birçoğunu izlemediğim için tercihimi de belirtemedim)

En İyi Film
Her
En İyi Yönetmen
Alfonso Cuaron (Gravity)
En İyi Erkek Oyuncu
Leonardo DiCaprio (The Wolf of Wall Street)
En İyi Kadın Oyuncu
Cate Blanchett (Blue Jasmine)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Jared Leto (Dallas Buyers Club)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Julia Roberts (August: Osage County)
En İyi Özgün Senaryo
Spike Jonze (Her)
En İyi Uyarlama Senaryo
Terrence Winter (The Wolf of Wall Street)
En İyi Kurgu
Gravity
En İyi Görüntü Yönetimi
Emmanuel Lubezki (Gravity)
En İyi Prodüksiyon Tasarımı
Her
Yabancı Dilde En İyi Film
Jagten
En İyi Kostüm Tasarımı
12 Yars a Slave
En İyi Makyaj ve Saç
Dallas Buyers Club
En İyi Görsel Efekt
Gravity
En İyi Ses Kurgusu
Gravity
En İyi Ses Miksajı
Kaptan Phillips
En İyi Şarkı
Let ıt Go (Frozen)
En İyi Müzik
Her

10 Şubat 2014

2013'ün En İyi 25 Filmi


Belgeseller dahil değildir. Dahil olmamasının sebepleri hem kurmaca film ile belgeseller arasında objektif bir kıyaslama yapamayacağımı düşünmem hem de Oscar adayı ya da aday adayı belgeseller dışında da yılın belgesellerinin en azından bir kısmını izlemem gerektiğini düşünmem. Bunu da yapmadım. İkinci sebep aynı zamanda kısa filmler için de geçerlidir. O yüzden sıralama yaparken kısa filmleri de dahil etmedim. Animasyonlar dahil fakat ilk 25'e giren bir animasyon yok :)

Bertu Yılmaz'a göre 2013'ün en iyi 25 filmi

1- La Grande Bellezza
2- Jagten
3- Her
4- The Wolf of Wall Street
5- Gravity
6- Dupa Dealuri
7- Blue is the Warmest Color
8- Post Tenebras Lux
9- Jin
10- The Hobbit: The Desolation of Smaug
11- The Broken Circle Breakdown
12- Nebraska
13- Dans La Maison
14- Blue Jasmine
15- Inside Llewyn Davis
16- Frances Ha
17- Ulrich Seidl's Paradise Trilogy: Love, Faith, Hope
18- 12 Years a Slave
19- Child's Pose
20- August: Osage County
21- Le Passe
22- This is the End
23- Before Midnight
24- Gloria
25- Pasific Rim

24 Ocak 2014

2013'ün bilimkurgu filmleri ve sıralamaları


Bilimkurgu sineması açısından parlak olmamakla birlikte verimli bir yıl geçirdiğimizi düşünüyorum. Tür, bu yıl tek başyapıt çıkarabildi. O da Alfonso Cuaron'un Gravity'siydi. Açıkçası hemen hemen hepsine burun kıvrılan 2013 bilimkurgularının çoğunu beğendim ve bir çoğunu da yıl içerisinde değerlendirdim. Man of Steel'in listede olması da kimseyi şaşırtmasın. Fantezi-bilimkurgu alanından listeye dahil olması kaçınılmazdı. Zira The Purge da bilimkurgu-korku sineması örneğidir. Not: Oblivion, Star Trek: Into Darkness ve The Host eleştirilerim Filmloverss'ta yer aldığından linklerini oradan ekledim.

Puanlarına göre filmler ve sıralaması

1- Gravity
Filmin eleştirisi

2- Man of Steel
Filmin eleştirisi

3- Star Trek: Into Darkness
Filmin eleştirisi

4- About Time

5- Oblivion
Filmin eleştirisi

6- Elysium
Filmin Eleştirisi

7- The Host
Filmin Eleştirisi

8- The Hunger Games: Catching Fire

9- The Purge
Filmin Eleştirisi

10- Pasific Rim
Filmin Eleştirisi

11- After Earth
Filmin Eleştirisi

12- Ender's Game

13- Riddick


23 Aralık 2013

Anketimiz Sonuçlandı: "2013'ün En İyi 10 Filmi"


2013 yılı içerisinde ülkemizde vizyona giren filmleri baz alarak başlattığımız anket nihayete erdi. Quentin Tarantino'nun spagetti westerni Django Unchained, kısa sürede arayı açarak (oyların %36'sını aldı) yılın en iyileri sıralamasında birinci oldu. Bu şaşırtıcı bir sonuç değil şüphesiz ki. Bu yıl gösterime giren filmleri göz önüne aldığımızda hem sinefillerin hem de genel kitlenin gönlünü çalabilen daha doğrusu çoğunluğun başyapıt ya da o seviyede olduğunu düşündüğü çok az film çıktı. Anketteki ikincilik yarışı ise görülmeye değerdi. Holy Motors, Jagten ve Gravity sürekli yer değiştirdi ve son ana kadar hangisinin ikinci olacağı belirsizliğini korudu. İpi göğüsleyen Holy Motors oldu. Sen Aydınlatırsın Geceyi ve Blue is the Warmest Color iyi oy alarak ilk 10'a girse de, Filmekimi ve Başka Sinema organizasyonları dışında seyirciye ulaşamamaları oy oranlarını etkiledi.

1- Django Unchained
2- Holy Motors
3- Jagten
4- Gravity
5- Sen Aydınlatırsın Geceyi
6- Blue is the Warmest Color
7- The Conjuring
8- Before Midnight
9- Dupa Dealuri
10- Jin

11 Ekim 2013

Gümüş Çağa Altın Film: “Gravity”


Fragmanını izlediğim ilk günden bugüne dek devam eden heyecanlı, arzulu ve umut dolu Gravity bekleyişi nihayete erdi. Bu heyecanlı bekleyişin birçok sebebi vardı. Alfonso Cuaron’un ilk bilimkurgu çalışması Children of Men bunlardan sadece biri ve aslında en önemsiz olanıydı. Bilimkurgu hayranlığımın yanına uzay boşluğunda veya uzayın sonsuzluğunda yapayalnız kalan insanoğlu fikri beni baştan çıkarmaya yetiyor.

Filmin ön incelemesinde masaya yatırdığım konu Gravity’nin hangi yolu seçeceği üzerineydi: Bilim mi mistisizm mi? Children of Men aslında Cuaron’un bilimkurgusal hikayeleri gerçekçi bir zeminde işlemekten yana olduğunu açıkça gösteriyordu. Hemen söyleyelim Cuaron, Gravity’de de o yolda yürümeye devam etmiş. ‘Bilim’i seçmiş.

Uzay boşluğu böyle gerilim görmedi
Mekikleri parçalanınca uzayda asılı kalan deneyimli astronot Matt Kowalski ile ilk kez uzaya açılan tıp mühendisi Ryan Stone’un hayatta kalma savaşı, zamana da endekslenince Cuaron’un eline gerilim yaratmak için inanılmaz bir fırsat geçmiş. Senaryoyu bizzat oğluyla birlikte yazdığını da düşünürsek Gravity’i muadilleri arasından sıyrılmasını umduğu bir film olarak tasarladığını söyleyebiliriz. Bu ne demek peki? Yani Cuaron, uzayı -çok büyük oranda- gerilim yaratmak için kullandığı uçsuz bucaksız bir alan olarak düşünmüş. Mekiğin parçalanmasıyla birlikte başlayan gerilim son ana kadar devam ediyor. Öyle ki, tam derin nefes alıp rahatlayacağımız bir anda “daha bitmedi” diyebiliyor Cuaron.

Gravity = Anti-2001: A Space Odyssey

Gravity, insanoğlunun keşif tutkusuyla çıktığı uzayda bir hayatta kalma mücadelesini konu edindiğinden uzayın sonsuzluğuyla ilgilenmiyor. Bu da minimal bir kullanım demek oluyor. 2001: A Space Odyssey’in uzay boşluğunda salınan ve yalnız kalan karakterlerinden ilham alan ve etkilendiği açıkça gözlenen Cuaron, gerçekçilikten yana olduğu için yola 2001: A Space Odyssey ile çıkıp hemen yön değiştiriyor. Felsefeyle, inançla, tanrı veya onun yerine koyabileceğimiz bir varlık hatta farklı bir türle hiç ilgilenmiyor. Sözün özü 2001’de ne varsa tam tersini yapıyor ama Dr. Ryan’a cenin pozisyonu aldırarak 2001’in yıldız çocuğuna dolayısıyla da filme saygı duruşunda bulunmayı ihmal etmiyor. 

Esasen Cuaron’un seçtiği yol, onu ana akım bir bilimkurguya, bir Hollywood prodüksiyonu ulaştırmış. Büyük bir fırsatı tepmiş, yeni bir 2001: A Space Odyssey yaratmak varken -en azından denemek- yeni bir Apollo 13 yapmayı tercih etmiş Cuaron. Ama gelin görün ki, bu kaçırılan fırsat dahi Gravity’nin bir başyapıt olmasına mani olamamış. Gravity, kendi alanının uzayda hayat mücadelesi, kurtarma operasyonu gibi filmlerin en iyi örneği olmayı başarmış.

Karakter derinliği üzerine... 

Karakter yaratma konusunda Cuaron elinden geleni yapmış. Sandra Bullock’un hayat verdiği Dr. Ryan Stone karakteri klasik bir bilim insanı. Tanrıya inanmayan inançsız biri olarak çiziliyor. Bilimkurgularda eğer inançsız bir ana karakter varsa filmin sonunda bir din-bilim çatışması kaçınılmaz hale gelir. Bir klişe de diyebiliriz bu durum için ama Cuaron, o yola hiç girmeyerek doğru yapmış. Matt Kowalski’nin tecrübesi ve uzay boşluğundaki rahatlığıyla Dr. Ryan’ın çaresizce çırpınışı iki karakterin birbirlerini tamamlamaları açısından iyi düşünülmüş bir detay. Karakterler daha derinlemesine ele alınabilirdi muhakkak ama gerilim bu kadar ön plana çekilmişken daha fazlasını beklememek gerekiyor. Dramatik yapıyı zedeleyen bir durum olduğunu düşünmüyorum açıkçası.

Gümüş Çağa Altın Film: “Gravity”

Bilimkurgu sinemasının altın çağını geride bırakalı çok oldu. Son dönemdeki üretim bolluğunu ve nitelik olarak yakalanan ivmeyi ancak bir gümüş çağ olarak değerlendirebiliriz. Gravity’nin bu noktada bilimkurgu sinemasının gümüş çağındaki altın filmlerden biri olduğunu söylememiz gerek. İnception’ın yaratıcılığı, Avatar’ın görkemi varsa Gravity’nin de nefes kesen gerilimi var. Cuaron’un filmi 2000’li yıllar bilimkurgu sinemasında pek çok taşı yerinden oynatacak yetkinlikte. 3D teknolojisindeki kusursuzluğu, görselliği ve müzikleriyle unutulmayacak bir yolculuk Gravity…

Son söz: Bilimkurgu sinemasının ikinci altın çağına bir adım daha yaklaştık diyebiliriz 9.5\10

5 Eylül 2013

İlk İzlenim: "Gravity"

Yakın geleceğe dair distopik bir hikaye anlatan ilk bilimkurgu çalışması Son Umut (Children of Men) ile büyük takdir toplayan Alfonso Cuaron, yeni filmi Gravity ile sıkı bir dönüş yapmaya hazırlanıyor. 3D teknolojisiyle desteklenen filmde George Clooney ve Sandra Bullock başrolleri üstleniyor. Gravity'nin hikayesi bakacak olursak; bir tıp mühendisi olan Dr. Ryan Stone'la son görevine çıkan deneyimli astronot Matt Kovalski'nin mekiklerinin parçalanmasıyla uzay boşluğunda yalnız kalmaları ve kurtuluş için umutsuzca çırpınışları konu edilmekte.

Bilim mi Mistisizm mi?
Elimizde filmin fragmanı ve kısa hikayesi dışında bir şey olmadığından, bizi nasıl bir film beklediği üzerine biraz fikir yürütmek istiyorum. Gravity'nin fragmanına bakarsak parçalanmış mekik etrafında dönüp duran iki karakterimizin yaşadığı gerilim dışında bir şey göremeyiz. O zaman şu sorudan başlayalım: Uzayda asılı kalan iki astronotun kurtulma şansı var mı? Cevap hayır. Bu noktada filmin bir yere varabilmesi için karakterlerimizin ister mistik isterse de başka bir canlı formunun müdahalesine ihtiyaç duyacağı tartışma götürmez bir gerçek. Peki Gravity hangi yoldan gidecek? Bu soruya net bir cevap vermek zor olsa da uzayın sonsuzluğunda ilerleyen iki bilim insanının mistik bir oluşla kurtuluşa erebileceğini ve belki de kendi geçmişleri veya gerçeklikleriyle yüzleşeceklerini öngörebiliriz  (bilim-din çatışması da olabilir). Şöyle de diyebiliriz: mekik parçalandığında hakiki bir açık alan gerilimine açılacak olan film, daha sonra derin bir sessizlik ve minimal bir anlatıyla -ulaşacağı noktaya göre- seyirciyi ikiye bölecek gibi görünüyor. Sonu itibariyle de gerilim ve aksiyon bekleyen seyircileri üzebilir.

Filmin eleştirisi için tıklayınız

Gravity'yi izledikten sonra hangi filmleri konuşacağız?
Ne olursa olsun Gravity'nin esin kaynaklarının başında Kubrick'in destanı 2001: A Space Odyssey geliyor. Bunu söylemek için belki çok erken ama görünen köy de klavuz istemez. İkinci filmimiz 2001'e selam çakan Brian De Palma bilimkurgusu Mission to Mars. Özellikle uzay boşluğunda ve uzayın derin sessizliğinde hayat mücadelesi veren karakterlerin yaşadığı gerilimle ciddi bir benzerlik kurabiliriz iki film arasında. Ve elbette öngördüğümüz gibi Gravity mistiğe açılırsa Mission to Mars'la olan ilişkisi ileri seviyede olacaktır. Eğer başka bir tür devreye girerse, James Cameron'un başyapıtlarından The Abyss'da okyanusun ışık görmeyen en karanlık kuytularına tek başına inen -uzayı andırırcasına- ana karakter Bud'ın hayatta kalıp kalamayacağı sorusuna verdiği cevap, Gravity'nin seçeceği yola göre iki filmi bağlayabilir.

Son söz: 2013 içerisinde çok sayıda bilimkurgu filmi izleyeceğiz. Bunların içinde Gravity, sessiz ve derinden gideni kesinlikle. Yılın sürpriz filmi olabilir. Gösterim Tarihi 11 Ekim


19 Temmuz 2013

Yeni Sezonun Ağır Topları


Yaz sezonu Hollywood blocbuster'larının keyfiyle sürüp giderken, Eylül'de start alacak yeni sinema sezonunun da heyecanı sarmaya başladı. Bu seçkide 2013 Eylül'den 2014 yaz sezonuna kadar vizyona girmesi planlanan filmlerin adını duyduğumda heyecanlandığım 10 tanesini derledim. Bilimkurgudan korkuya, biyografilerden, dönem filmlerine, epik ve erotik dramaya kadar her telden 10 film... Henüz gözümüze ilişmeyen ve oscar sezonunda fark edebileceğimiz üstün yapımlar ve sürpriz tür filmleri çıkacaktır muhakkak. Yeni sezonda; Coen kardeşlerin Inside Llewyn Davis'inden, Woody Allen'ın Blue Jasmine'ine, Asghar Fahradi'nin Le Passe'sine kadar merakla beklediğimiz daha pek çok film var şüphesiz.. Oscar yarışına dahil olacak filmlere - bir kaçı dışında- girmek istemedim.

1- Interstellar: Christopher Nolan'ın yeni bilimkurgu harikası olmaya aday filmi.. Tartışmasız yeni sezonun büyük yankı uyandıracak filmlerinin başında geliyor. En geç 2014 yazına yetişecektir. Filmle ilgili detayları daha önce kaleme almıştım. Bakınız


2- Noah: Darren Aronofsky'nin dini-epik filmlere yeni bir yorum getirmesini beklediğim Noah'ı yeri göğü inletecek gibi. 28 Mart 2014'e kilitlendik desek yeridir. Detaylı değerlendirmem burada


3- Nymphomaniac: Lars Von Trier, Antichrist ve Melancholia ile öyle bir salladı ki.. Bu iki filmin ardından ne çekse yerimizde duramazdık. Nymphomaniac'ın koparacağı fırtınaya kapılmak için gün sayıyoruz. Detaylar burada


4- Twelve Years A Slave :Hunger ve Shame'den sonra bir dönem filmi olan Twelve Years A Slave ile yönetmen Steve McQueen, gümbür gümbür geliyor. Filmin ilk fragmanı öyle iddialı ki.. Ya cast? Michael Fassbender ve Brad Pitt adları yeter ama çok daha fazlası var. Oscar sezonuna yetiştirilecek olan film bir ödül avcısın dönüşebilir.


5- The Wolf of Wall Street: Yeni bir Martin Scorsese-Leonardo Di Caprio işbirliği daha.. Scorsese'nin adı yetiyor kısacası. Filmle ilgili detayları burada bulabilirsiniz.


6- Gravity: Children of Men ile bilimkurgu sinemasında son dönemin çarpıcı işlerinden birini ortaya koyan Alfonso Cuaron'un yeni bilimkurgusu minimal bir uzay macerası sunuyor. Kabul etmek gerekir ki, yılın sürpriz filmlerinden biri olacağı gibi büyük bir hayal kırıklığına da dönüşebilir. Oldukça riskli bir film ama Cuaron'a güveniyoruz. Detaylı incelemem burada


7- The Conselor: Ridley Scott'ın yönetmenliği ve yıldız oyuncu kadrosuyla merak uyandıran The Conselor, ilk teaser'ını da hesaba katarsak beklentileri boşa çıkarmayacağını söyleyebiliriz. Daha fazlası için bakınız


8- The Conjuring: Tesetere'nin yaratıcısı James Wan'dan iddialı bir korku filmi daha geliyor. Karanlık kullanımı, atmosferi ve merak uyandıran hikayesiyle yılın ıskalanmaması gereken filmlerinden The Conjuring. Detaylar için bakınız


9- The Grandmasters: En son My Blubery Nights ile izlediğimiz Çinli yönetmen Wong Kar Wai'nin yaklaşık 5 yıldır üzerinde çalıştığı, 2 yıldır da çekimleriyle meşgul olduğu filmi The Grandmasters'ı nihayet tamamladı ve çeşitli festivallerde açılışını da yaptı. Bruce Lee'nin hocası Ip-Man'in hikayesi diyebileceğimiz yapım, uzak doğu dövüş sanatlarının estetik bir sunumu olacak gibi.


10- American Hustle: Son iki filmi The Fighter ve Silver Linings Playbook'la büyük bir çıkış yakalayan David O. Russell'ın çıtayı biraz daha yukarı çektiği yeni çalışması American Hustle, iddiasını gizlemeyen filmlerden. Kadroda kimler yok ki; Bradley Cooper, Jennifer Lawrence, Christian Bale, Robert De Niro, Amy Adams ve daha fazlası..