bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2025

Bir Bilimkurgu Klasiği: Terminator Serisi

James Cameron’ın yarattığı Terminator serisi, 30 yılı aşkın bir süredir post apokaliptik bilimkurgu alt türünün göz bebeklerinden biri konumunda. Bu seriyi özel kılan neydi? Başarısını hangi formüllere borçluydu Terminator? Öncelikle Cameron’ın vizyonuna borçlu olduğunu ve yönetmenin alt türü çok iyi etüt ettiğini söyleyelim. Cameron, tematik açıdan oldukça zengin bir kıyamet sonrası bilimkurgusu yaratırken birçok filmden faydalanmış, 1968 sonrasındaki süreci iyi değerlendirmiş. Termınator, kıyamet sonrasına zaman yolculuğu aracılığıyla ulaşan Planet of the Apes’in formülünü tersten uygulayarak alt türe zenginlik ve bir farklılık kattı denilebilir. Film, 2001:  A Space Odyssey’in bireysel olarak yaklaştığı makine – insan mücadelesini de alenen bir savaşa çevirmiş, insanoğlunu yokoluşa sürükleyecek bir hikayede işlemiştir. Westworld’ün insan suretindeki makineleriyle, Blade Runner’ın karanlık atmosferi Cameron’a ilham vermiş. Şüphesiz ki, Termınator post apokaliptik bilimkurgu alt türüne pek çok yenilik getirmiş olsa da, türün diğer örneklerini gibi nükleer felaket paranoyasından beslenmiştir. Mad Max serisi ve Escape from New York’ta olduğu gibi kıyamet sonrasında aksiyon düşüncesini hikâyenin günümüzde geçen ayağında hayata geçirmiştir Cameron. İlk üç film, Mad Max gibi kaçmalı-kovalamacalı yapıya bel bağlamış ve bu, Terminator filmlerinin klasik bir öğesine dönüşmüştür.

Serinin efsaneleşmesinde yönetmen Cameron’ın ardından en büyük pay Arnold Schwarzenegger’a aittir diyebiliriz. Kendisine Klye Reese rolü teklif edilen, ancak sibernetik makine T-800’ü tercih eden Arnold, özellikle ikinci film sonrasında karakteriyle ikonikleşmiş, “I’II be back” (Geri döneceğim) repliğini haklı çıkarırcasına hep geri dönmüştür. Cameron sonrasında düşüşe geçen seriyi diriltmek için birçok yol denendi ama Terminator’ı özüne döndürme çabası beklenen sonucu vermedi.

The Termınator

Seyircisine oldukça zengin bir dünya sunan Termınator, distopyasında umududa yer açan kıyamet sonrası bilimkurgularından. Yapay zeka ile insanoğlunun gelecekte vuku bulan çetin savaşıyla ilk buluşmamız, düşük bütçe faktörüne rağmen muazzam bir deneyime dönüşmüştü. 2029 yılının karanlık dünyasında açılan film, makinelerle insanlığın dengelerin sürekli değiştiği savaşından günümüze uzanır. Yapay zeka Skynet’in şeytani bir planı vardır: Direnişin lideri John Connor’ı henüz doğmadan yoketmek… Bunun için görevlendirilen T-800 model sibernetik makine görevini tamamlayana kadar durmayacaktır. Biraz düşündüğünüzde hikâyenin İncil’den beslendiğini fark edeceksiniz. John Connor, insanlığın kurtuluş umudu, mesihidir. Onu doğuran Sarah Connor’da Meryem Ana olarak düşünülebilir. Zira, mesele sadece kurtarıcıyı doğurması değil, henüz teorik olarak doğmamış\varolmamış biri tarafından hamile bırakılması söz konusudur. John Connor’ı özel yapan da belki bu ince detaydır.

The Termınator, serinin en karanlık filmi olmakla birlikte gerilimin yaratma hususunda da devam filmlerinin önündedir. Bunun sebebi de karakterlerimiz arasındaki güç eşitsizliğinin diğer filmlere göre daha dengesiz olmasıdır. Kısıtlı bütçe de Cameron’ı aksiyondan ziyade gerilime yöneltmiştir. İlk filme bakarak insanoğlunu yok oluşa sürükleyen makine-insan savaşında tüm suçu zaman yolculuğu teknolojisi üzerine atabiliriz. Çünkü gelecekten gelen Cyborg yok edilse bile, sağlam kalan bir kolu ve işlemcisi Skynet’in doğuşunu olanaklı kılacaktır. Bu noktada oluşan paradoksun ise filme bir derinlik kattığı söylenebilir.

Terminator II: Judgement Day

The Terminator’ın ticari başarısı sonrasında Aliens ve The Abbys gibi iki bilimkurgu başyapıtı daha çekerek bir anda hem türün hem de döneminin en önemli yönetmenlerinden birine dönüşen James Cameron, stüdyodan 100 milyon dolar gibi yüksek bir bütçe kopararak hayalini kurduğu filmi yapmak için kolları sıvamıştı. Aradan geçen 7 yılda efekt teknolojisindeki geldiği nokta da kuşkusuz bu hayali hayata geçirmesine olanak tanıdı denilebilir. İlk filmin hikâye kurgusunu tekrarlayan Cameron, Arnold Schwarzenegger’in seyircinin belleğinde taze kalmayı başaran Cyborg karakterini koruyucu bir meleğe dönüştürmesi film adına küçük ancak çok etkili bir hamleydi. Hikâyeyi 10 yıl sonrasına taşıyan Cameron, T-800’ü babasız büyüyen John Connor için bir baba figürü gibi konumlandırdı. Böylece durmak bilmeyen aksiyon içine duygusallık da katarak inanılmaz bir kimya oluşturdu. Judgement Day, bir devam filmi olsa da öncülünün çok ötesine geçti. Efektlerin, görseliğin ve doyumsuz aksiyonun bunda büyük payı olsa da, Judgement Day’in tematik açıdan daha zengin bir film olması, Terminator’ün dünyasını genişletmesi klasikleşmesinde etkili oldu. Makine-insan savaşının kendi içinde makine-makineye karşı, makinenin insanlaşması gibi alt başlıklar açılarak genişletilmesi iyi bir örnektir. İlk filmde zorunlu olarak öne çıkan gerilimin, bu filmde yerini tam anlamıyla gerçek bir aksiyona bırakması, bilimkurgu\aksiyon melezleşmesinin Terminator filmlerine daha uygun olmasıyla ikinci film parladı. Karakterlerin kendini bulması da atlanmaması gereken bir detaydır. Sarah Connor’ın sinema tarihinin en güçlü kadın karakterine bürünüşü, John Connor’ın ortaya çıkışı, T-800’ün insanoğlunun tarafına geçişi ve civa alaşımlı T-1000’in varlığı Judgement Day’e çok şey kattı. Sayısız unutulmaz sahnesiyle hafızalarımıza kazınan bu film, görsel dokusu, aksiyonu ve kusursuzluğuyla 90’lı yıllar bilimkurgu sinemasının zirvesine oturdu.

Terminator 3: Rise of the Machines

James Cameron, Terminatör serisine daha fazlasını veremeyeceğini düşündüğünden ve kendini de tekrar etmekten kaçındığı için üçüncü filmin kamera arkasına geçmeyi kabul etmedi. Çok da tecrübeli bir isim olmayan Jonathan Mostow’ın yönettiği Terminator 3: Rise of the Machines, formüllerin dışına çıkmayan klasik bir devam filmiydi. İkinci filmin 10 yıl sonrasına taşınan hikayede yetişkin ve bir nevi derbeder bir John Connor çıktı karşımıza. Skynet’in onu yok etmek için bir kez daha şansını denediği filmde, Judgement Day’de olduğu gibi makine-makineye karşı durumu söz konusuydu. Artık klasikleşen otobanda takip sahneleriyle yine büyük keyif verse de, serinin hayranları aksiyon ve görsellikten çok daha fazlasını beklediğinden Rise of the Machines kısmen de olsa hayal kırıklığı yarattı. Kaderimizi değiştirip değiştiremeyeceğimiz meselesi üzerine kafa yoran filmde kaçınılmaz olanın gerçekleşeceğini vurguladı yönetmen Mostow. Zaten Rise of the Machines’in seri içindeki önemi geçmiş ve geleceği birleştirmesiydi. Ortada seriyi ileri taşıyacak bir hikaye olmaması, Cameron’ın vizyonuna ihtiyaç duyulması ve tekrara düşülmesi gibi sebeplerle beklentileri karşılayamayan üçüncü bölüm, her şeye rağmen başarılı bir işti.

Terminator: Salvation

Serinin yaratıcısı James Cameron olmadan da iyi bir Terminator filmi çekilebildiğini görmüştük. Peki ya Arnold Schwarzenegger olmadan bunu başarmak mümkün müydü? Serinin dördüncü bölümü Terminator: Salvation bu soruya olumlu bir cevap niteliğindeydi. Hem de bunu kamera arkasında pek de yetenekli bir yönetmen (McG) olmadan başarması takdire şayandı. Terminator: Salvation ile ilgili en önemli nokta artık sonunda hikâyenin kıyamet sonrasına taşınmasıydı. Serinin önceki bölümlerinde gelecekten direnişe dair kısa anlar izlemiş ama neler yaşanacağına ilişkin detaylı bir veri elde edememiştik. Yönetmenin karanlık dönemi anlatıyoruz dediği Salvation’da babası Kyle Reese’i arayan, onu korumaya çalışan ve insanlara umut aşılama çabasında bir John Connor görüyoruz. Bununla birlikle Marcus Wright -özel üretim bir makine-insan- adlı ana hikâyeye hizmet eden bir yan karakterin varlığının da filme zenginlik kattığını söyleyebiliriz. Serinin dördüncü bölümü ile bir anlamda klasik bir post apokaliptik bilimkurguya evriliyor Terminator. Seri alt türün klasik bir örneğine dönüşürken elbette ilk üç filmin hikâye kurgusunun da değişmesi kaçınılmazdı. Ancak aynı yorumu filmin kıyamet sonrası dünyasının görsel karşılığı için söyleyemeyiz. Çünkü Cameron’ın mavimtrak geleceğine ihanet edildiği bir gerçek. Bu durumu görmezden gelebilmenin tek yolu Salvation’ı Judgement Day’den bağımsız olarak düşünebilmek bana kalırsa. 

Terminator: Genisys 

Serinin ilk filmlerinde olduğu gibi yine geleceğin dünyasında açılan Genisys, ilk etapta The Terminator’ın eksik parçalarını tamamlamaya girişiyor denilebilir. Kyle Reese’in bakış açısından, geleceği ve John Connor’ı görüyoruz. Zaman yolculuğunun nasıl olup da devreye girdiğini ve döngüyü başlattığını görme şansına erişiyoruz. Genisys’in bozucu nitelikteki hamleleri de bu noktada başlıyor. Yeniden 1984 yılındayız ama hiçbir şey eskisi gibi değil. Serinin ilk iki filmi üst üste bindiriliyor, tekrar etmekle yeniden yaratmak arasında ince çizgide oldukça tuhaf ve bir o kadar da eğlenceli bir alternatif gerçeklik bölümü izliyoruz. İlk 20 dakikadan sonra ise filmin yönü tamamen değişiyor. 2017’nin dünyasına geçiş yaptığımızda alternatif gerçeklik senaryosunun da ikinci kısmına geçmiş oluyoruz. Zaten ne oluyorsa burada oluyor. Sürprizlerini bozmamak için detaya girmeyelim ama alternatif gerçeklik yaratayım derken John Connor’a biçilen rolün yenir yutulur cinsten olmadığını, serinin özüne ters bir yola girildiğini de söylemeden geçmeyelim. Diğer önemli nokta da geçmişi değiştirirken nostaljik tatlar verip artı puan toplarken, geleceği değiştirme cüretinin gösterilip bir çuval incirin berbat edilmesi Terminator: Genisys, serinin en önemli temalarından zaman yolculuğunun hiç olmadığı kadar medet umuyor. Zaman yolculuğunun yarattığı klasik paradoksla yetinmeyip, kişinin kendi gençliğiyle karşılaşması ve zamanda açılan gedikle komplike bir senaryoyu hayata geçiriyor. Evet, belki havada kalan pek bir şey yok ama Terminator'dan geriye ne kaldığı da sorgulanmalı. 

Termimator: Dark Fate

Seriyi devam ettirebilmek için yeni yollar arayan senarist ekibimiz, önceki film Genisys'da olduğu gibi burada da alternatif yaratma çabası içine girmiş. John Connor'ın makineler tarafından öldürüldüğü, Skynet'in engellendiği ve fakat Skynet'in yerini Legion'un aldığını öğreniyoruz. Görüldüğü üzere Dark Fate, bozucu nitelikte bir Terminator filmi. Serinin üzerine kurduğu temelleri yıkmakta beis görmüyor, diğer bir deyişle seriye ihanet ediyor. John Connor'ın ölümü serinin fanları için kabul edilebilir bir hamle değil. Dark Fate'in en önemli kozu ise Rise of the Machines'te öldüğünü öğrendiğimiz Sarah Connor'ı geri getirmek... Deadpool ile kendini ispatlayan Tim Miller'ın yönettiği Dark Fate, hikaye kurgusu ve bir Terminator filmi olarak şablonun dışına çıkmamaya özen gösteriyor. Yeni karakterleri fazla yadırgamasak da değiştirilmiş gelecek düşüncesine tutunmak oldukça zor. Görsel efektler ve işin aksiyon cephesinde özellikle Genisys'e göre daha iyi bir iş çıkartıldığını görüyoruz. Sonuç olarak Terminator: Dark Fate, Terminator: Genisys'in ardından serinin en zayıf filmi olmaktan kurtulamamış diyebiliriz.

11 Ocak 2025

Planet of the Apes Filmleri (Klasik Seri)

Çok uzak bir gelecekte, maymunların hüküm sürdüğü post apokaliptik bir dünya tablosu çizen Pierre Boulle fantezisi ‘Le Planete des singes’, 1968’de Franklin J. Schaffner yönetmenliğinde yolu sinemayla kesişen romanlar kervanına katılıyor ve gişe başarısıyla türün makus talihini değiştiren, yeni uyarlamaların önünü açan filmlerin başını çekiyordu. 70’li yılların ilk yarısında gelen dört devam filmiyle zamanda yolculuğa çıkarak, evrim teorisine kendi penceresinden bakış atan, yeni sorular sorup, cevaplarının peşine takılan Planet of the Apes (Maymunlar Cehennemi) serüveni, 2001’de tatsız bir yeniden çevrimin ardından sinemadaki yolculuğuna prequel üçlemesiyle devam etmişti. Son olarak geçtiğimiz yıl, Kingdom of the Planet of the Apes ile yeni bir üçlemeye start verildi. Hikayenin potansiyelini değerlendirememiş olsa da serinin devam ediyor olması sevindirici.

Planet of the Apes (1968)

Üç astronot bilmedikleri bir gezegene düşer ve yaşam formu ararken insanlar gibi avlanan maymunlara esir düşer ve hayatta kalan ana karakterimizin bu dünyayı keşif yolculuğu başlar. Filmin sonunda yapılan sürprizle sert bir toplum eleştirisine soyunuyor ve Planet of the Apes bir klasiğe dönüşüyordu. Planet of the Apes'te günümüzden çok çok uzak bir gelecekte insanlar ve maymunların geçirdiği evrim işleniyordu. Maymunların evrimi ileriye doğru giderken; maymunlar, düşünebilen, konuşabilen uygar bir toplum olmuştur. İnsanların evrimi ise geriye doğru işlemiş ve insan hayvandan farkı olmayan bir yaratığa dönüşmüştür. Film, evrim teorisinden yola çıkarak kendi gerçekliğini yaratıyor, evrim teorisini ters-yüz ediyordu. Planet of the Apes'in dünyasında maymunlar, insandan evrimleşerek üstün ırk olduklarına inanıyorlardı.  Film, insan ve hayvanın rollerini değiştirerek, bugünün dünyasına eleştirel bir bakış atıp, çukur ayna misali dünyamıza tersten bakmamızı sağlıyordu. Yönetmen Franklin J. Schaffner filmi hikayenin düşünsel alt yapısını yansıtabilmesi, sinematografisi ve dönemi için başarılı makyaj çalışmasıyla parlıyor, insanoğlunun geleceğine dair kapkara bir tablo çizerek, 70’li yıllarda post apokaliptik bilimkurguların canlanmasında önemli bir rol üstleniyordu.

Beneath the Planet of the Apes (1970)

Büyük başarı yakalayan Planet of the Apes'in ilk devam filmi olan Beneath the Planet of the Apes (Maymunlar Cehennemine Dönüş), hikayeyi kaldığı noktadan devam ettiriyor. Taylor’ı arayan başka bir astronot Brent, benzer şekilde cehenneme dönmüş dünyaya düşüyor ve önce maymunların geçirdiği evrime şahit oluyor sonra da kendi dünyasında olduğunu keşfediyor. İkinci filmde yasaklı bölgeyi keşfe çıkıyoruz aslında. Bu keşif sırasında tünellerde yaşayan telepatik vb. güçleri olan bir grup insana rastlıyoruz. İnsanoğlunun bir bölümünün evrimi geriye doğru işlediğini biliyorduk. Bu filmde bir grubun tıpkı maymunlar gibi evrimlerini sürdürdüklerini ve ancak ellerine geçirdikleri bir atom bombasına tapan çılgınlara döndüklerini görüyoruz. Planet of the Apes, post apokaliptik bir bilimkurgu iken Beneath the Planet of the Apes, düpedüz bir kıyamet filmi. Bundan sonra yapılmış ve yapılacağını varsayacağımız tüm filmler bu filmin öncesini anlatmak zorunda diyebiliriz. Yönetmenliğini Ted Post’un yaptığı film, ilk filmin felsefi derinliğini yakalayamasa da estetiğini korumayı başarıyor.

Escape from Planet of the Apes (1971)

Escape from Planet of the Apes, serinin bir önceki filminde kıyamet koparılınca serinin ileri gitme olasılığı kalmadığından iki bin yıl öncesine dönüyoruz. Taylor’ın uzay gemisiyle kıyametten kaçmayı başaran üç maymun günümüze ulaşır. Yönetmen koltuğunda bu kez Don Taylor’ın oturduğu, Escape from Planet of the Apes, ilk filmin kurallarını tersine çevirip uyguluyor. Maymunların hüküm sürdüğü bir dünyanın astronotlar üzerinde yarattığı şok; konuşabilen, medeni maymunların bugünün dünyasında benzer bir etki yaratması ve insanoğlunun kendi kötücül geleceğini öğrenip duruma müdahale etmesi işleniyor bu filmde.  Geleceğimizi değiştirebilir miyiz? sorusunun peşine takılan  Escape from Planet of the Apes, kaçınılmaz olanın gerçekleşeceği vurgulanıyor. Sıra dışı olayın toplum nezdinde nasıl karşılandığı da masaya yatırılıyor. 

Conquest of the Plane of the Apes (1972)

Geleceğimizden gelen Zira ve Cornelius’un bebekleri Ceaser, önce evrimi ardından da devrimi başlatıyor.. 2011 yapımı Rise of the Plane of the Apes’ten bahsetmiyorum. Yeni bir seri başlatmak için yola çıkıldığında Conquest of the Plane of the Apes temel alınmış. Önceki filmin 20 yıl sonrasında, 1991 yılının Amerika’sındayız. Maymunların evcil hayvan olarak kullanılmaya başlaması, bunun köleliğe evrilmesi ve evrim basamağını atlamış, konuşabilen tek maymun Ceaser’ın ülkede uygulanan totoliter rejime karşı maymunları örgütleyerek başlattığı isyan konu ediliyor bu filmde. Devrimin fitilinin ateşlenmesiyle de insanoğlunun sonunu getirecek olan olaylar dizisi başlamış oluyor. J. Lee Thompson’ın yönetmenliğini üstlendiği film, kölelik kavramına ve sert rejimlere bir eleştiri getiriyor.

Battle for the Planet of the Apes (1973)

Battle for the Planet of the Apes (Maymunlar Cehenneminde Savaş)’te maymun devriminden sonra insanlar ve maymunlar arasında bir savaş patlak vermiş ve nükleer silahların da kullanılmasıyla bazı bölgeler yaşanmaz hale gelmiştir. Ceaser önderliğinde göç eden maymunlar, artık insanlarla birlikte yaşamaktadır.. Ancak barış yılları çok da uzun sürmeyecektir. Serinin bu son filmiyle birlikte maymun-insan savaşının yanında kendi türleriyle de bir savaş verecektir maymunlar. Gorillerin kendilerini üstün ırk olarak görmeleri ve gücü-yönetimi ele geçirmek istemeleri, “maymun maymunu asla öldürmez” yasasının çiğnenmesine kadar gidecektir. Maymunların, öldürme ve ırkçılıkla karşı karşıya kalarak kendilerini üstün gördükleri insanlara benzemeleri, filmin en can alıcı noktaları diyebiliriz. Post apokaliptik dünyasını başarıyla görselleştiren Battle for the Planet of the Apes, parlak bir film olmasa da seriye iyi bir şekilde nokta koymasını biliyor.

4 Ocak 2025

Edebiyattan Sinemaya: #4 Bir Uyarlama Olarak Children of Men


Polisiye romanlarıyla tanınan P. D. James'in, bilimkurguya yöneldiği 1992 çıkışlı romanı İnsanlığın Çocukları, ilginç bir şekilde yazarın en önemli eseri olmayı başarmıştı. Bu başarıda şüphesiz ki, Alfonso Cuaron'un kısa sürede günümüzün klasiklerinden birine dönüşen Children of Men uyarlamasının etkisi de vardı. Edebiyattan Sinemaya yazı dizimin bu bölümünde, 2000'ler bilimkurgu sinemasına damga vuran bu özgün distopya uyarlamasını karşılaştırmalı olarak inceledim.

Romanın ve filmin distopik dünyasına bakış

P. D. James, kitabını Omega ve Alfa olmak üzere iki ana bölüme ayırmış. 1995'te son doğan nesile Omegalar deniyor. 25 yıl sonra ilk bebeğin doğacağı yılı ise Afa olarak adlandırıyor yazar. Romanda kısırlığın toplumda nasıl bir umutsuzluk ve kaos yarattığını öğreniyor, ölüm kültlerine ve iyiden iyiye artan yaşlı intiharlarına tanık oluyoruz. Yaşlılar intihara meylederken, gençler vahşileşiyor. Devlet destekli porno dükkanları ve zorunlu sperm testleri, toplumda pek hoş karşılanmayan uygulamalar olarak görülüyor. İngiltere Muhafızı olarak adlandırılan Başkan Xan Lyppiatt'ın baskıcı yönetimi ise halkın güvenini tamamen kaybetmesine neden olmuş. Filme gelirsek, Cuaron'un hikayeye daha sert girdiğini söylememiz gerekiyor. Sokaklardaki patlamalar bunun en bariz örneği. Romandaki isyancı grup daha mütevazıydı ve bombalama eylemlerine pek girişmiyordu. Cuaron, 2027'nin Londra'sını oldukça kirli ve kasvetli resmetmiş. Yaşlı intiharları veya az önce bahsettiğim diğer uygulamaları filmde göremiyoruz. Curaon, bunun yerine hikayenin merkezine hükümetin göçmen ve mülteci politikalarını yerleştirmiş. Filmin bütününü etkileyen bu tercihlerin sebepleri üzerinde durmamız gerekiyor. Öncelikle bu bir yakın gelecek bilimkurgusu ve Cuaron'un kafasında gerçekçi bir bilimkurgu çekme düşüncesi var. Gerçekçi bilimkurgunun dünyasını oluşturabilmek için de bugünün dünyasında halihazırda yaşanmakta olan toplumsal bir sorunu odağına almak istemiş. Diğer yandan kitapta da gördüğümüz otoriter yönetimin karşısına anarşist grupları koymanın, politik açıdan yetersiz kalacağını düşünmüş olabilir. Daha fazla kaos istemiş Cuaron, başkanın rolünü minimize ederken, askerler ve çatışmalar öne çıkarılmış. Cuaron'un dünyasında dünya ve toplumlar birer birer çöküyor. İnsanlık paranoya ve korkudan başka bir şey bilmeyen bir canlı türüne dönüşmeye başlıyor. Romanın en güçlü yönü incelikle ördüğü distopik dünyası ve o dünyaya ilişkin tespitleri. Bütün bu kaosu daha iyi anlatan; "İnsan geçmişini bilmeden yaşarsa küçülür, bir gelecek ümidi olmadan da canavara dönüşür." gibi üzerinde durulası cümleleri var.

Hikaye akışlarındaki temek farklılıklar

Roman gibi film de dünyanın en genç insanının ölümü ve bu ölümün toplum üzerindeki etkisiyle açılıyor. P. D. James, ana karakterimiz Theo'ya trajik bir geçmiş yazmış. Theo, küçük kızının ölümüne sebep olur ve eşi Helena ile ilişkisini daha fazla sürdüremez. Filmde Fish adı verilen terörist grubun lideri olan Julian, Theo'nun eski eşidir. Romanda ise eşi Helena idi. Yine romanda Julian'ın o grubun bir üyesidir. Esas farklılık hamile olan kadının Julian olması. Burada Cuaron temel bir değişikliğe gitmiş. Hamile olan kadını Afrikalı bir mülteci yapmış. Cuaron'un hükümetin mülteci politikalarından nereye varmak istediğini şimdi daha iyi anlayacağız. Romanda Julian'ın kendisini ve bebeğini hükümetin ellerine teslim etmeme gerekçeleri doğumda yakınlarının ölümünden sorumlu tuttuğu İngiltere Başkanının orada bulunmasını istememesi ve çocuğunun özgürlüğünün elinden alınacağına inanması veya bunu bilmesidir. Doğumunu kendi başına yapmakta direterek, kendini ve çocuğunun hayatını riske etmektedir. Dolayısıyla insanlığın geleceğini tehlikeye atmaktadır. Julian'ın mazeretlerinin kabul edilebilir ama çok inandırıcı olduğunu söyleyemeyiz. Cuaron'un, karakterlerimizin kaçışını gerçekçi bir zemine çekmek istediğini anlıyoruz. Hamile Kee, bir mülteci olduğundan doğumdan sonra bebeğinin elinden alınıp soylu birinin çocuğuymuş gibi göstereceklerinden emin. Zira mültecilere sanki birer hamamböceğiymiş gibi davranılıyordur. Romanda, Theo ve Julian'ın beş kişiden oluşan muhalif grubunun ormanlık alanda güvenli bir yer arayışı ve Omegaların saldırısına maruz kaldıklarını görüyoruz. Çocuğun babası grup içindekilerden Luke'tur ve bu saldırıda öldürülür. Filmde ise Kee, çocuğun babasının kim olduğunu bilmez. Romanda erkek doğarken, filmde insanlığın umudu bir kızdır. Romanda doğum kitabın sonunda gerçekleşirken, Cuaron'un bunu öne çektiğini görüyoruz. Çünkü bebeği o kaosun ve çatışmanın ortasında bırakıp hakiki bir gerilim yaratmak istemiş. Bununla birlikte bebeğin insanlar ve askerler tarafından fark edildiği anları uhrevi bir müzikle destekleyip, oldukça etkileyici sinemasal anlar yaratabilmiş. Roman umutlu bir sonla bitmişti. Hatta bebekle birlikte dünyanın değişeceğine, düzeleceğine vurgu yapılıyordu. Cuaron ise umutlu ama belirsizliklerle dolu bir son çekmiş. Daha dokunaklı ve inandırıcı olmayı da başarmış ama daha çok karakterlerimizin yolculuklarıyla ilgilendiği için dünyanın geleceğine dair bir şey söylemek istememiş.

Bir klasiğin yaratılışı

Kaynak metne baktığımızda, Cuaron'un elinde özgün bir distopya olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sadık bir uyarlamaya girişse dahi, Children of Men yine önemli bir film olurdu muhtemelen. Ancak Cuaron elindeki metinle yetinmeyip, onu olabildiğince ileri taşıyabilecek akılcı fikirlerle geliştirme yoluna gitmiş. İnsanlığın kısırlaşması sonrasında devletlerin, bilhassa da İngiltere'nin otoriterleşme ve hükümetin toplumu kontrol altında tutma politikasını, göçmen ve mülteci politikası üzerinden kitapta olduğundan daha berrak bir biçimde anlatabilmiş film. Cuaron, sokakta yürümenin dahi tehlikeli olduğu, anarşiyi ve baskıyı hissedebildiğimiz bir distopyayı incelikle oluşturmuş. P. D. James'in, Joseph Campell'in Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabında anlattığı ve üç ana bölüme ayırdığı kahramanın yolculuğu modelinin uyguladığını görüyoruz. Cuaron'un ise bu modelin ilk iki bölümünü kusursuzca uyguladığını söyleyebilirim. Bu modele göre kahramanın yolculuğu yola çıkış, erginlenme ve dönüşten oluşur. Cuaron, dramatik etkiyi arttırmak için Theo'nun misyonunu tamamlamasını uygun görmüştür. Sonuçta Theo hikayenin kahramanlarından biri olsa da, varlığı amacıyla anlam kazanıyordu. Seyirciyi ilgilendiren onun değil, anne ve özellikle de kızının yolculuğudur diyebiliriz. Romanda hamile kadının yanında son kalan kişi Theo'dur ama anlarız ki, onun yolculuğu kitabı noktaladığımızda da devam edecektir. Cuaron, bu fikri pek tutmamış. Theo, Kee ve bebeği çok daha zorlu bir yolculuk beklemektedir. Çatışmanın ve gerilimin doruk noktasına ulaştığı uzun mülteci kampı bölümü, kazanılacak zaferi daha anlamlı kılmıştır. Görüldüğü gibi Cuaron'un eklediği sahneler, yaptığı değişiklikler ve bütün tercihleri Children of Men'i, romanın ötesine taşıyarak, bilimkurgu sinemasına bir klasik kazandırmıştır. Emmanuel Lubezki'nin soğuk renkleri, kirli Londra tasviri, son derece gerçekçi bir Londra canlandırabilmesiyle sinemanın görselliğinin nimetlerinden çokça yararlanılmış. Hikayeyi basitleştirse de yaptığı değişikliklerle etki gücünü arttırabilmesi de tamamen Cuaron'un mahareti.

11 Haziran 2023

Kapitalist Dünyanın Dinozorları: Jurassic Park

Steven Spielberg, bilimkurgu sineması tarihinde kilit yönetmenlerden biridir. 1977’de ilk bilimkurgu denemesi Close Encounters of the Third Kind ile düşman uzaylı algısını yerle bir etmesi, 1982’de E.T.’de aynı temayı duygusallıkla sarıp, bilimkurgunun 7’de 70’e herkesin birlikte izleyebileceği bir tür olduğunu göstermesi ve 90’lı yıllara geldiğimizde bilimkurgu ve korku sinemasının ‘dehşet saçan canavar’ hikayelerini bir popcorn eğlenceliğine -olumsuz bir çıkarım değil- dönüştürerek kitleleri sinema salonlarına çekebilmesi ve etkileyebilmesi, kendisine neden ‘Hollywood’un altın çocuğu’ dendiğini açıklıyor. Michael Crichton’ın aynı adlı romanından uyarlanan filmin, Dinozorlar ile insanoğlu aynı çağda yaşasaydı ne olurdu sorusuna bir cevap niteliğinde olduğunu da söyleyebiliriz.

Kapitalist dünyanın dinozorları

İşin bilimsel ayağına geçmeden evvel, Dinozorların hangi amaçla yaratıldığına bakılması gerekiyor. Milyarder olduğunu varsayabileceğimiz bir iş adamı olan John Hammond, tarih öncesine ve bilime meraklı olsa da ana motivasyonu para kazanmak. Spielberg, onu sevecen ve iyi kalpli bir ihtiyar olarak sunsa da özünde bir tüccar olduğu gerçeğinin altını çizmiş. Hammond, gerekli onayları alıp Jurassic Park’ı açmak için çabalıyor. Peki ne için? Elbette zenginliğine zenginlik katmak için. İnsanoğlunun para için her şeyi yapabildiği bir dünyada bilimin de kapitalist dünya düzenine hizmet etmesi hiç şaşırtıcı değil. İşte böyle bir dünyaya gözlerini açan Dinozorlar, karşılarında şeytani bir zekaya sahip başka bir canlı türü buluyor, başka bir dünyaya uyanıyorlar. Jurassic Park’da düzenlenecek turlar hayvanat bahçesi gezisinden çok öte, daha çok bir safaridir. Dinozorlar 65 milyon yıl sonra insanoğluna sergilenmek için yaratılmışlardır. Jurassic Park’ın müşteri portföyünde multi milyonerlerin yanında halk da var. Alaycı bir ifadeyle halk günü yapılabileceğinden bahsedildiğini duyarız. Spielberg’in bu ve benzeri donelerle düzeni eleştirdiğini söyleyebiliriz. Yönetmenin Dinozorlara beyazperdede can vererek stüdyosuna büyük meblağlar kazandırması da işin ironisi sanırım.

Bilim cephesinden bakınca

Jurassic Park, her ne kadar görselliği ve yaşattığı serüvenle seyircisini tavlamaya çalışan bir bilimkurgu olsa da, hikayesini bilimsel açıdan sağlam bir temel üzerine oturtur. Dinozorların 65 milyon yıl sonra nasıl yaratılabildiğini doğru sorular (Prehistorik DNA’nın nereden elde edildiğini, DNA’daki eksik halkanın nasıl tamamlanabildiği) sorup, onlara akla yatkın cevaplar vererek anlatıyor. Dinozor fosili üzerinde çalışan Paleontolog Dr. Alan Grant ile Palebotonist Dr. Ellie Sattler‘in kendilerini Jurassic Park’ta bulmaları ve Dinozorlara bakarken yaşadıkları şaşkınlık ve hayranlık aslında üzerinde durulması gereken bir durumdur. Bu, bir teolog veya rahibin karşısında Mesih’i bulması ve onla sohbet etmesiyle eşdeğerde olağanüstülük içeren bir olay denilebilir. Paleontolog Alan’ın Dinozor’u kanlı canlı gördüğünde yaptığı ilk tespit ise sıcakkanlı hayvanlar oldukları yönünde. Ve dolayısıyla da soğukkanlı olduklarını söyleyen kitapların artık yırtıp atabileceklerini söylüyor uzmanımız. Buradan bilimsel bilginin yeni keşiflerle nasıl da yanlışlanabilir olduğu veya kesinliği olmadığına iyi bir örnek verildiğini söyleyebiliriz.

Dehşet saçan canavar hikayesinden bir popcorn macera yaratmak

Spielberg, Michael Crichton’ın fantezisinden daha önce örneğine rastlanmamış bir film çıkardı. Korku ve bilimkurgu sinemasının çoğunlukla geçirdiği mutasyonla devleşerek, insanoğlu için büyük bir tehdit unsuruna dönüşen Godzilla gibi yaratıkları, zamanla klişe kurbanı oldu ve hep aynı formüllerle beyazperdede varlığını sürdürebildi. Spielberg’ün elindeki hikaye ise ona yepyeni bir alan açtı. Adeta bir Disneyland yarattı. Bir yandan yapılan işin etiğini sorgularken, diğer yandan filmin belli bir noktasından itibaren karakterlerimizi Dinozorların ortasında bırakıp hakiki bir gerilim yarattı. Spielberg, E.T.’de olduğu gibi her kesimden izleyicinin birlikte deneyimleyebileceği bir eğlence yaratmak istediğinden, hikayenin ait olduğu alt türü eğip bükmekte, ona istediği biçimi vermekte kendini özgür hissetti. Kuşkusuz ki, sinemanın 90’lı yılların başında teknolojik anlamda sınıf atlaması da türün klasik örneklerinden birinin doğuşunu müjdeledi.  Efekt teknolojisinin istenilen düzeye ulaşması Jurassic Park gibi filmlerin önünü açtı ve onları olabildiğince gerçekçi kıldı.

Devam filmleri

Spielberg, ilk filmden dört yıl sonra Jurassic Pak’ın devam bölümü olan The Lost World (Kayıp Dünya) için kamera arkasına geçti. Hikayeye göre Jurassic Park’ın B adasına bir araştırma ekibi gönderilir ve çok geçmeden Dinozorların yok edilemediği ortaya çıkar. Spielberg, görsel efekt teknolojisinin geldiği nokta itibariyle yine alabildiğine görkemli bir iş ortaya koysa da tematik anlamda aynı başarıyı sergileyemediği için beklentilerin uzağında bir film oldu The Lost World. Özellikle ilk filmin dev canavar filmlerine yapı-bozucu yaklaşımının burada tekrarlanmaması da ikinci bölümün hanesine koca bir eksi olarak yansıdı. Spielberg’in doğa üzerine söyledikleri dışında The Lost World’de elle tutulur pek bir şey yoktu denilebilir. Biz başarısızlık olarak nitelendirsek de filmin 600 milyon doları aşan gişesi, üçüncü filmin yolunu açtı. 2001’de seyirciyle buluşan üçüncü filmin yönetmen koltuğunda Joe Johnston otururken, Spielberg bu kez yapımcılıkla yetindi. Jurassic Park’ın kapatılmasının dört yıl sonrasında geçen filmde, başka bir adada Dinozorların bir kez daha diriltilme girişiminin yol açtığı olaylar konu edildi. İlk filmde olduğu gibi büyük bir fırtına sonucu yerle bir olan laboratuvar ve yine adada serbest kalan Dinozorları izledik. Yönetmen değişikliği olumlu bir sonuç verdi ve gerek ritmi gerekse de yaşattığı heyecan dolu anları ve atmosferiyle iyi bir seyirliğe dönüştü serinin son halkası. Şu bir gerçek ki; Spielberg, söylenebilecek hemen hemen her şeyi klasikleşen ilk Jurassic Park filminde söyledi ve devam bölümlerine de sadece o efsaneyi yaşatabilecek kadarını bıraktı. Şimdi 14 yıl sonra gösterime giren ve ilk filme yakın duran Jurassic World’ün seriye ne katabileceği büyük bir merak konusu…

5 Temmuz 2018

Ölümsüzlük arayışı: Self\less


Tarsem Singh, bilimkurguyu polisiye ve fanteziyle iç içe geçirdiği ilk uzun metraj çalışması The Cell ile iyi bir kariyer başlangıcı yapmıştı. Ardından gelen The Fall ise Singh’in tartışmasız başyapıtıydı ve yönetmen için bir daha yaklaşamayacağı bir zirve noktasıydı. Bir süredir fantezi alanında ürünler vererek kariyerini sürdüren Singh, Hollywood’un kanatları altında yeni bir bilimkurguyla sevenlerinin karşısına çıktı. Self\less, The Cell’i aratsa da Sing’in uzun zaman sonra eli yüzü düzgün bir film çektiğini görmek takipçileri için bir teselli oldu diyebiliriz.

Seconds’ın mirasını yiyor! 

John Frankenheimer imzalı 60’lı yılların unutulmaz bilimkurgularından Seconds, hiç şüphe yok ki, Self\less’ın bir numaralı esin kaynağı. Hayatından bıkmış veya hayatının anlamını yitirdiği zengin insanlara uzun operasyonlar sonucunda yepyeni bir görünüm, kimlik ve hayat kazandıran bir şirket ve istemeyerek de olsa bu yola giren bir adamın trajik hikayesi ana hatlarıyla Self\less’ı besliyor. Altı aydan az bir ömrü kalan yaşlı milyarder bir iş adamı Seconds’ta olduğu gibi bir arkadaşının yönlendirmesiyle deri değiştirme olarak adlandırılan bir operasyon geçirmek üzere illegal bir şirketle irtibata geçiyor ve olaylar gelişiyor. Öncelikle şu ayrımı yapmak gerekiyor: burada bahsi geçen operasyon teknolojinin bir nimeti olsa da, ruh transferinden başka bir şey değil. Yaşlı bedenden genç ve sağlıklı bir bedene geçiş yapılıyor. Bundan sonra ise Seconds’ta olduğu gibi yeni bir kimlik, yeni bir hayat… Genç bedeninin nimetlerinden faydalanan yaşlı kurt Damien, gün gelip de ilacını aksatınca halsinasyonlar baş gösteriyor. Her şeyin o kadar da basit olmadığını anlıyoruz. Self\less'ın ilk yarım saatinde Frankenheimer'ın klasik eserindeki gibi bir süreç izliyoruz ancak kimlik bunalımıyla ilgili pek bir şey göremiyoruz. Keşke senaryo yazarımız basit veya küçük düşünmesiymiş demeden edemiyoruz. Self\less, Seconds'ın mirasını yiyor. Onun üzerine yeni hiçbir şey koyamadığını söyleyelim.

İnsanoğlu ölümsüzlük arayışından vazgeçmiyor 

Korku ve bilimkurgu sineması ölümsüzlük temasıyla yakından ilgilidir. Korku sineması ölümsüzlüğü çoğunlukla vampirizmle, bazen de voodoo büyüsünün olanaklı kıldığı beden değişimini kullanarak işliyor. Bilimkurgu ise bu temanın derinlemesine ele alınabildiği yegane tür denilebilir. Ölümün bir hastalık olarak görülüp yenilmeye çalışılması veya yaşlılığın durdurulması gibi ilginç yollarla ölümsüzlük arayışı beyazperdede unutulmaz hikayelere konu oldu. Beden değiştirme ise oldukça uç bir örnek kabul etmek gerekiyor. Self\less’ta bu hakkı ise yalnızca toplumun çok küçük bir kesimini oluşturan milyarderler elde edebiliyor. Bunu tedavi giderlerini ödeyemediği için ölümden kaçamayan hastaların durumuna benzetebiliriz aslında. Yönetmen Singh, bu düzene bir eleştiri getirmediği gibi ölümsüzlükle de pek ilgilenmiyor. Beden değişiminin yaratıcısı ve uygulayıcısı -Albright- karakterimiz aracılığıyla sözde insanlık yararından bahsediliyor. “Einstein gibi dahilerin bir 50 yılı daha olsaydı neler yapardı?” sorusuna alınmak istenen cevapla insanlık yararı akla getiriliyor ama karakterimizin emelleri ışığında filmin bir “çılgın bilim adamı” hikayesine yakın durduğunu söyleyebiliyoruz.

Bilimkurgu\aksiyon tercihi ne kadar doğru? 

Self\less hikayesiyle ne kadar ilgiliye değer bir film olsa da, iddialı bir bilimkurgu olmadığı açık. Bu iddiasızlığın ana sebebi de tematik açıdan fazla bir şey sunamaması ve mevzusunu derinleştirmemesi. İlk 40 dakikalık dilimin ardından seyircisine merak edilecek pek bir şey bırakmayan bir filme dönüşüyor Self\less. Tesadüfe bakın ki, filmin aksiyona meyletmesi de ilk 40 dakikalık dilimin bitmesine denk geliyor. Bilimkurgu\aksiyon dediğimiz melezleşme genellikle seyir keyfi yüksek filmlere gebedir. Burada da ilgiyle izlenen bir örneğine şahit oluyoruz olmasına da, ölümsüzlük temasının ve beden değiştirmenin kişi üzerinde yaratacağını öngörebileceğimiz olası psikolojik etkilere oldukça yüzeysel düzeyde yer verilmesi neticesinde potansiyeli yüksek hikaye heba edilmiş. Aksiyon açısından bakarsak da çok dişe dokunur, akılda kalıcı bir sahne de söyleyemeyiz. Hikayenin biraz olsun felsefeye ve zeka dolu fikirlere veya u dönüşüne ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Daha komplike bir senaryo ile yola çıkılıp, daha sağlam bir aksiyonla da belki daha iyi olabilirdi Self\less.

Son söz: Tarsem Singh potansiyelinin çok altında filmler çekmeye devam ediyor. Ancak bu kez eksilerine rağmen görülmeyi hak eden bir film çekmiş. 6\10

22 Nisan 2018

Önermediklerimiz - #6 Tank Girl


Post apokaliptik bilimkurgu filmleri Mad Max’le birlikte 80’li yıllarda kimliğini buldu. Çoğunlukla nükleer savaşların dünyamızı yaşanmaz bir yer haline getirdiği, hayatta kalanların da medeniyetin ortadan kalktığı ve güçlü olanların ayakta kalabildiği çölleşmiş yeryüzünde yaşam mücadelesini sürdükleri alt tür filmleri günümüzde yeni temsilleriyle ilgi çekmeyi sürdürmekte. Kıyamet sonrası filmleri özellikle 90’lı yıllarda The Postman, Waterworld gibi gişede hüsrana uğrayan örneklere gebeydi. Alan Martin’le Jamie Hewlett’in birlikte yarattıkları çizgi romandan uyarlanan Tank Girl de bunlardan biriydi. Eserin sadık bir biçimde beyazperdeye aktarılması çizgi romanı ilgiyle takip eden kitleyi memnun etse de onun dışında ne sinema yazarları ne de genel kitlenin beğendiği bir film olabildi Tank Girl. Şimdi bu memnuniyetsizliğin sebeplerine bir bakalım.

Yönetmen Rachel Talalay’ın b tipi bir bilimkurgu filmi çektiğini görüyoruz. Elbette filmin b tipi olması eserin özünü yakalama düşüncesi ve çizgi romanın görsel karşılığını bulma isteğinin önünde ciddi bir engel değil. Ancak dönemi için hiç de azımsanmayacak bütçesini (25 milyon dolar) hesaba katarsak daha özenli bir film beklememiz son derece doğal. Ara ara yapılan çizgi romansı geçişler, düşünce bulutları ve rengârenk boyanmış animasyon sahneleri Tank Girl’ü alt tür içinde ayrıksı bir noktaya yerleştiriyor. Ama bir düşünelim; post apokaliptik dediğimiz alt türün bu tip görsel-biçimsel oyunlara gerçekten ihtiyacı var mı? Ya da bahsettiğimiz atraksiyonların filme herhangi bir olumlu katkısı var mı? Hayır, yok. Filmdeki Tank Girl karakterine baktığımızda esasında kıyamet sonrası bilimkurgularının dünyasına ve duruşuna uymayan birini görürüz. Başına buyrukluğu, cesareti ve pervasızlığı evet ama her an her durumda yaptığı imalı esprileri ve yaramazlıkları, içinde bulunduğu dünyaya ait olmadığını düşündürüyor. Tank Girl’ün ciddiyetsizliği, filmin meselesine ciddiyetsiz yaklaşmasına sebep oluyor. Bu da seyircinin kendisini kıyamet sonrasının dünyasında hissetmesini engelliyor. Anlaşılacağı üzere filmin temel sorunu çizgi romanın eğlenceli dünyasının kıyamet sonrası bilimkurgularında herhangi bir karşılığının olmamasıdır.

Açılış sekansında Tank Girl nasıl bir dünyada olduğumuzu anlatmaya başlıyor. Dikkatimizi çeken şey ise anlatış tarzı diyebiliriz. “Yıl 2033, Dünya hapı yuttu!” gibi ifadeleri karakter açısından tanımlayıcı olsa da durumun vahametinin bu ve benzeri cümlelerle anlatılması şaşırtıcı ve yadırgatıcı bir etki bırakıyor. Tank Girl’ün açılışta bir boğayı, binek hayvan olarak kullanması ise iyi düşünülmüş detaylardan biri. Onun boğası, Mad Max’in motor bisikleti ile eş değerde. Ana karakterin feminist bir kadına dönüşmesi gibi önce boğa sonra Tank kullanması güçlü kadın imajını destekleyici önemli ayrıntılar olarak karşımıza çıkıyor. Filmin prodüksiyon kalitesinden bahsederken atlanmaması gereken bir başka şey de, ordunun üstün asker yaratmak için kanguru DNA’sını insanlar üzerinde kullanması ve savaş sonunda zehirlenerek birer ucubeye dönüşen bu askerlerin görsel karşılığının bulunamamış olması. Garip tüylü insanımsıların filmin prodüksiyon kalitesine yakışmayan bir şekilde yaratılması, inandırıcılıktan yoksun olmaları ve Yırtıcılar olarak adlandırılan bu karakterlerin film içindeki konumları itibariyle klişelerin dışına çıkamaması Tank Girl’ün zayıf yanlarından bir diğeri. 3\10

17 Nisan 2017

Distopya içinde distopya: The Lobster


Dogtooth ile ünü dünyaya yayılan yeni kuşak Yunan sinemacılardan Yorgos Lanthimos’un ilk İngilizce filmi The Lobster (Istakoz), son derece özgün distopik dünyasıyla seyircisini kolay kolay unutamayacağı bir bilimkurgusal deneyim yaşamaya davet ediyor. Sadece hikâyesiyle bile seyircini çarpmayı başaran filmde; Colin Farrell, Rachel Weisz, Lea Seydoux ve Ben Whishaw gibi birbirinden başarılı oyuncular var. Ülkemizde 25 Aralık'ta vizyona giren filmi inceledim.

The Lobster’ın dünyası 

Lanthimos, insanoğlunun yalnız yaşayamayacağı düşüncesinden yola çıkıp, kendine has kuralları olan bir dünya yaratmış. Devletin eşinden ayrılan veya eşini kaybedip yalnızlaşan bireyleri, 45 gün içinde yeni bir eş bulmakla yükümlü tuttuğu ve bunu gerçekleştiremediği takdirde bireyi kendi seçtiği bir hayvana dönüştürdüğü bir dünyadayız. Yönetmen bize kurduğu dünyanın en can alıcı noktalarını göstermekle yetiniyor. Çiftler halinde yaşamak zorunda kalan insanların, şehir hayatındaki aktiviteleri, nasıl bir yaşam sürdükleri ve bu düzenin ne gibi artı ve eksileri olduğu veya neden gerekli olduğu üzerinde durmuyor Lanthimos. Hikâyeye ana karakterimiz David’in eşinden ayrılışı ve devletin yalnız kalan bireyleri kendilerine uygun yeni eşler bulmak için gönderdiği otele yaptığı seyahatle giriliyor. Bu noktadan itibaren filmin ilk yarısı boyunca mekânımız The Lobster’ın dünyasını tanıyacağımız özel otel oluyor. Birer hayvana dönüşmemek için ‘çiftleşmeye’ çalışan karakterlerimizin nasıl bir süreçten geçtiklerini görüyoruz. İnsanoğlunun katı kurallar, cezalar ve ödüllerle sindirilmeye çalışılarak topluma kazandırıldığı filmde, devletin baskıcı ve kısıtlayıcı sistemine karşı duran asiler var bir de. Ne ilginçtir ki; ormanda birer kanun kaçağı olarak yaşamlarını sürdüren yalnızlar da kendi içlerinde kaçtıkları baskıcı yönetim anlayışını benimsiyorlar. Meseleyi asilere sığınan David üzerinden değerlendirirsek, distopyadan kaçan birey için kaçış olmadığının vurgulandığını söyleyebiliriz. Tek çıkış yolu çift olmak, bunun için de uyumlu olabilmek

Uyumluluk yasası 

Lanthimos kendi kuralları olan bir dünya yaratmış demiştik. Film temelde modern dünyadaki kadın-erkek ilişkilerinin üzerine kurulu olduğu uyumluluk meselesini odağına almış. Kadın-erkek sınırlamaksızın, bireylerin politik duruşlarından, inançlarına, hobilerine kadar kısacası aynı bakış açısına sahip olmanın ilişkilerde belirleyici olması durumuyla kimyanın tutması diye tabir ettiğimiz uyumun yönetmen Lanthimos’un distopyasında keskin sınırları olan bir yasaya dönüştürüldüğünü söyleyebiliriz. The Lobster’da hayata hangi pencereden baktığının bir önemi yok. Bireylerin çoğunlukla gözle görülebilen, yani somutlaştırılabilen (burun kanaması, topallamak, miyop gözler vb.) karakter özelliklerinin benzeşmesi çift olabilmek için altın kural. The Lobster’ın distopik dünyası kapsamında “uyumluluk yasası” da diyebileceğimiz bu durumun ortaya çıkış sebebi şüphesiz ki, çiftlerin ilişkilerini sürdürme konusundaki başarısızlığı. Lanthimos, “Neden çiftler halinde yaşamak zorundayız?” sorusuna net bir cevap veremese de kanun koyucu olan devletin neden böyle bir yasaya ihtiyaç duyduğunu anlatabilmiş. Bir noktadan sonra kanun koyucunun da bu yasanın gerçekliğine inandığını ve varlığını sorgulama gereği duymadığını varsayabiliriz. Peki, dünyamızda insanın doğası gereği kendiliğinden var olan  uyumluluk yasasının The Lobster’daki versiyonu için ne söyleyebiliriz? Filmin tamamen absürd dünyası içinde gerçekliğini kabul edebileceğimiz gibi reddedebiliriz de. Sonuçta karşımızda farklı okumalara açık zengin bir film var. Sürekli burnu kanayan iki insanın birbirleri için yaratıldıklarını düşünmesi veya gerçekten birbirleri için yaratılmış olmaları kadar absürd bir şey olamayacağı için reddedebiliriz. David ile isimsiz anlatıcımızın birbirlerinin miyop olduklarını öğrenmeden âşık olmaları, öğrendiklerinde ise sanki uyumlu oldukları için âşık oldukları izleniminin yaratılmasının aldatmacadan öte bir şey olmadığı düşüncesine kapılabiliriz. Oteldeki 45 günlük macerasının ilk gününde yöneticinin David’i “Size benzer türde olan bir hayvan seçmelisiniz, bir kurt ile penguen asla birlikte yaşayamaz.” diyerek uyarması, tüm diğer yalnızlar gibi onun da koşullandırılarak sisteme uygun bir birey yapılmaya çalışıldığının bir göstergesi olabilir. Asilerin sistemin başarısızlığını kanıtlama çabası da bu savı destekleyici bir argüman olarak kullanılabilir.

Distopya modeliyle farkını ortaya koyan bir bilimkurgu 

Bu alt tür bilimkurguların birçok örneğinde ana karakterin distopyadan kaçma isteği ve girişimiyle birlikte mevcut düzeni, sistemi yıkma çabasıyla bir umuda yolculuk hikâyesi izleriz. İkinci yarısına kadar The Lobster da bu yolun yolcusu olduğunu belli ediyor derken, Lanthimos’un kaçılacak yeri olmayan bir distopik dünya inşa ettiğini anlayarak sarsılıyoruz. Birbirinin zıddı iki distopik yer arasında savrulan karakterlerimiz, biri diğerinden daha tercih edilebilir olsa da umudu ancak sistemin dayattığı çift olmakta buluyorlar. Acımasız bir dünya tasarlayan Lanthimos, ucunu açık bıraktığı finaliyle de umuda yer bırakmıyor. En ilginç olan durum baskıdan, otoriteden kaçan, özgürlük arayan insanların, o özgürlük alanını bulduklarında kendi acımasız yasalarını uygulamaya koyması ve kaçtıkları canavara dönüşerek hem sistemin kurbanı olmaya devam etmeleri hem de aralarına yeni katılanları kurban etmeleri denilebilir. The Lobster’da asi olarak nitelediğimiz karakterlerin sisteme başkaldırmaları dışındaki davranışları asilikle çelişiyor. Düzene ayak uyduramayan insanların hayvana dönüştürülmesini de o çelişkili durumla birlikte değerlendirdiğimizde varacağımız sonuç Lanthimos’un insanlık eleştirisine soyunduğudur. Buradan da yönetmenin neden distopya içinde distopya modelini tercih ettiğini anlıyoruz. İnsanoğlunun her geçen gün dünyayı daha yaşanmaz bir yer haline dönüştürdüğü gerçeği, “insan varsa umuda yer yok” gibi bir söylemi beraberinde getiriyor. Ve ancak hayvanlara bırakırsak dünya için umut olabilir gibi bir düşünce dillendirilmese de sezdiriliyor sanki.

Son söz: Lanthimos’un ağır, kendi tarzında anlatısıyla devleşen The Lobster, son yılların en iyi olmasa da en yaratıcı bilimkurgusu… 9.5\10

10 Nisan 2017

The Discovery


Bağımsız bir bilimkurgu olan ilk uzun metrajı The One I Love ile kariyerine hızlı bir başlangıç yapan Charlie McDowell’ın merakla beklediğimiz ikinci çalışmasına nihayet kavuştuk. Bilimkurgu sinemasında ısrarcı olacağını anladığımız McDowell’ın ikinci filmi The Discovery, hikâyesi ve oyuncu kadrosuyla daha iddialı bir proje. Prömiyerini Sundence Film Festivali’nde yapan film, Netflix’te seyircisiyle buluştu.

McDowell, ilk filminde olduğu gibi yine son derece ilginç ve merak uyandırıcı bir hikâyeyle yola çıkmış. Bilimkurgu sinemasının pek el atmadığı ölüm sonrası hayat var mı? sorusu üzerine giden ve ölüm sonrasında hayatın varlığı kanıtlansa neler olurdu? sorusunun cevaplarını arayan film, tahmin etmediğimiz bir noktaya gidiyor. Bir bilim insanı olan Profesör Thomas, hayatını ölümün ardında ne olduğunu araştırmaya adamış. Net bir cevap bulamamış olmasına rağmen, kanıt olarak sunduğu veriler, insan hayatını kökünden değiştirecek sonuçlar doğuruyor. İki yılda dört milyon insanın intihar ettiği bilgisiyle, insanların hangi motivasyonlarla ölümü seçtiklerini düşünmeye başlıyoruz. Profesörün icat ettiği makine, ölüm esnasında bedeni terk eden dalgaları atomaltı düzeyde yakalamayı başarıyor. Dalgaların farklı bir boyuta geçtiğini kanıtlıyor. Bu kanıt, beraberinde birçok yeni soru getiriyor. Ancak bu yeni sorular, ölümle birlikte yok olacağına inanan insanları çok da ilgilendirmiyor. Ölümle anlamını kaybedecek hayatları bir anda anlam kazanıyor. Anlamını kaybeden şey ise bu dünyadaki varlıkları. Böyle düşündüğümüzde intiharları garipsemeyebiliriz. Ancak, filmde de dile getirilen diğer boyutun bu dünyadan daha iyi bir yer mi, yoksa daha kötü bir yer mi olduğu sorusu intihar eden kişilerin motivasyonunu sorgulamamıza sebep oluyor. McDoweel’ın çıkış noktasını sınırlı bir düşünce yapısı içerisine hapsetmesi, bu sıra dışı keşfi sadece bilimkurgu çerçevesi içerisinde tutmak istemesi, elini zayıflatmış. Ölümle yeni bir boyuta geçilmesinin kanıtlanması, şüphesiz ki intihar vakalarının görülmesine sebep olur ancak böyle bir keşif modern dünyayı kökünden değiştirebilir. Filmde en azından bu keşfin intiharlar dışındaki sosyal-psikolojik etkilerini görmeyi bekliyoruz.

Yazar-yönetmen McDowell’ın Profesör Thomas, Nörolog oğlu Will ve Will’in yeni tanışıp âşık olduğu Isla olmak üzere bu üç karakterin kişisel hikâyelerini de ana hikâyeye hizmet edecek biçimde kullandığı bir olay örgüsü inşa ettiğini görüyoruz. Isla’nın çocuğunu kaybetmiş olması, Thomas ile Will’in ise benzer bir ailevi meselesinin bulunması, The Discovery’nin son kısmında anlam kazanan detaylar olmasına rağmen dramatik açıdan filme ciddi bir katkı yaptığını söylemek zor. McDowell’ın özgün hikâyesi, 90’lı yılların bilimkurguya göz kırpan korku klasiği Flatliners’tan esintiler taşıyor. Bilinçli olarak ölüm sonrası deneyimi yaşayan beş tıp öğrencisinin hikâyesi korku janrı kapsamında değerlendirilmişti. The Discovery’de profesörün benzer girişimleri olduğunu görüyoruz. Oradaki gençler gibi kalbini durdurup, öte tarafa kısa ziyaretler yapıyor. Kendisini kobay olarak kullanmasının ardında bilime hizmet etmek dışında bir amaç yok. 

Yönetmenin ölüm sonrasıyla ilgilenen saf bilimkurgusu, son yarım saatte gizemini iyice arttırıyor. McDowell, The One I Love’da olduğu gibi cevaplardan ziyade sorulara önem veriyor. Zaten The Discovery ve The One I Love’a bakarak, yönetmenin bilimkurguda kendi tarzını oluşturabildiğini net bir biçimde görüyoruz. The Discovery, son düzlüğe girdiğinde yaptığı manevrayla ölüm sonrası yaşam fikrini heyecan verici başka bir fikirle birleştiriyor. McDowell, farkını ortaya koymuş, sorunlarına rağmen iyi finaliyle düşündüren bir film çıkarmasını bilmiş. 7.1\10

2 Nisan 2017

Kabukta Saklanan Öz: Ghost in the Shell


90’lı yılların bilimkurguları içinde özel bir yeri olan Mamoru Oshii imzalı anime Ghost in the Shell, yakın gelecekte hayat bulan hikâyesini sanal gerçeklik ve makine-insan bütünleşmesi temaları etrafında kurgulamış ve varoluşunu sorgulayan ana karakteriyle derinlikli bir siberpunk bilimkurgu şaheseri yaratabilmişti. Daha sonra devam bölümü de çekilen anime, 2000’ler bilimkurgu sinemasını en çok etkileyen The Matrix’in esin kaynağı olmasıyla da ayrı bir öneme sahip. Japon bilimkurgu sinemasının iftihar kaynaklarından biri olan Ghost in the Shell’in bir süredir konuşulan live-action uyarlaması bu hafta ülkemizde vizyona girdi. 

Yeniden yapımları, film özellikle yakın tarihli ise haklı olarak acımasızca eleştiriyoruz. Bu bakımdan Ghost in the Shell de yakın tarihli yeniden yapımlar içine dâhil edilerek eleştirilebilir. Ancak hayranlıkla izlediğimiz bir animeyi live-action olarak sinemada izleme fikri proje duyurulduğundan bu yana hiç de kötü bir fikir gibi gelmedi. Çünkü animenin dünyasını kanlı canlı görebilme fikri remake’yi cazip bir hale getirdi. Peki, sonuç ne oldu? Snow White and the Huntsman ile kariyerine başlayıp, otalama bir iş çıkaran Rupert Sanders’ın yönetmenlik koltuğuna oturduğu film beklentileri karşıladı mı? Bu sizin filmi hangi beklentiyle izlediğinize bağlı diyerek detaylara geçelim.

Tahmin ettiğimiz gibi Mamoru Oshii’nin anlamakta biraz çaba sarf etmemiz gereken animesi, anlaşılma kaygısı sebebiyle basitleştirilmiş. Yalnız yapılan değişiklikleri sadece basitleştirme olarak görmemek gerekiyor. Yeniden yapım kararı alındığında şu soru masaya yatırılmış: Ghost in the Shell’in live-action remake’i orijinal filmin bir kopyası mı olacak, yoksa kendi yolunu mu bulmaya çalışacak? Bu soruya bulunan cevap; orijinal filmi kopyalarken kendi yolunu çizen bir Ghost in the Shell yaratmak… Bu ne demek? Ghost in the Shell’in dünyasını, atmosferini, karakterlerini ve kimi sahnelerini kopyalamak, değişimi ise hikâye üzerinden yapmak. Bu düşüncenin uygulanması, 2017 model Ghost in the Shell’in hem aleyhine hem de lehine gelişmiş. Aleyhine gelişmiş çünkü hikâyede yapılan değişiklik, varoluşçu bilimkurgu etiketinin atılmasına yol açmış. Yeni hikâye gereği filmde Puppet Master yok. Onun rolünü kısmen üstlenen başka bir karakter yaratılmış. Puppet Master’ın olmaması ölüm, doğum, özgür irade gibi kavramların sorgulanmaması ve soyut varlığın somutluk kazanma arzusundan vazgeçilmesi anlamına geliyor. Bu da özünden bir nebze uzaklaşan bir Ghost in the Shell demek. Puppet Master’ın amacı farklı, başka bir karakterle (Kuze) değiştirilmesi filmin felsefesinde koca bir gedik açılmasına sebep olmuş. Ancak bu Ghost in the Shell’in felsefesinin tamamen görmezden gelindiği anlamına gelmiyor. Çünkü hikâyenin ruha açılan penceresi kapatılmıyor. Ruh kabukta yaşamını sürdürebiliyor, insan olmanın ne anlama geldiği ince nüanslarla veriliyor ve ruh-beden ayrımı üzerine düşündürmeyi başarıyor film. Dolayısıyla eksik de olsa Ghost in the Shell’in felsefesinin bu yeniden yapımda da olduğunu belirtelim.

Filmin omurgası kasten kırılıp yerine başka bir omurga yerleştirildiğini görüyoruz. Bu yeni omurga Ghost in the Shell’in koşmasına imkân vermese de yürümesini sağlıyor diyebiliriz. Çünkü yeni hikâye hybrid cyborg’un, yani ana karakterimizin kendi gerçekliğini sorgulama-bulma yolculuğuna açılıyor. Rupert Sanders’ın Ghost in the Shell’i hybrid cyborg’un kimlik sorununu odağına alarak fark yaratmayı deniyor. Fark yaratma hususunda başarılı ama meyi ne kadar doğru yaptığı tartışılır. Yapılan değişikliği, Ghost in the Shell’i Amerikan bilimkurgu sinemasına adapte etme girişimi olarak da değerlendirebiliriz. Komplike hikâyeyi basitleştirmek, filmin tüm meselesini ana karakter üzerinde yoğunlaşarak anlatmak ve bunu yaparken de referansları kendi sinemasından almak… 2017 model Ghost in the Shell’in dünyasıyla olmasa da hybrid cyborg karakteriyle RoboCop ile Universal Soldiers’a yanaştığını söylemek zorundayız. Makine-insan bütünleşmesi temasının daha ayrıntılı işlenmesi ve insanoğlunun geleceğine dair söyledikleri filmin artıları. İlk yarısında orijinal yapımı kopyaladığı için tökezleyen film, ikinci yarısında kendi hikâyesini anlatmaya başlayarak yükselişe geçiyor. Yükselişin sebebi ana karakterimizin bir nebze olsa da derinleştirilebilmesi ve bir yeniden yapım izlerken merak unsurunun ayakta tutulabilmesi. Bu da yeniden yapımın lehine olmuş. 1995 tarihli anime, görsel dokusunu ve dünyasını Blade Runner'ı örnek alarak yaratmıştı. Sanders'ın filmi de Blade Runner'ın izinden gidiyor. Burada daha canlı renkler kullanıldığını, Blade Runner'a göre oldukça steril bir şehir tasarlandığını görüyoruz. 

Son söz: Mamoru Oshii’nin anlatısını ve orijinal filmin tematik bütünlüğünü bulamadığımız için eleştirmekten geri durmayacağımız 2017 model Ghost in the Shell, görselliği, aksiyon sahnelerindeki iyi işçiliği ve fark yaratma çabasıyla iyi hatırlanacak. 7\10

10 Aralık 2016

Harika fikirlerden harcanan fikirlere: Iceman


Bazı hikâyeler o kadar iyi veya o kadar ilgi çekicidir ki, o hikâyeler nasıl ele alınırsa alınsın, ortaya çıkan film sizi tatmin etmese de en azından izlediğinize pişman olmazsınız. Böyle durumlar için hikâyenin potansiyelinin değerlendirilemediği yorumunda bulunabiliriz. Hikâyenin potansiyelini değerlendiremeyen kimdir? Elbette senaristtir. Yönetmeni ikinci plana atmak zorundayız. Elindeki senaryodan en iyisini çıkarmak için çabaladığına da inanıyorsak özellikle… İşte Fred Schepisi’nin yönetmen koltuğunda oturduğu Iceman, tam da bahsettiğimiz durumdan muzdarip bir yapım. Şimdi filmin ne anlattığına ve nasıl anlattığına bir bakalım.

Bir araştırma ekibi kutuplarda 40 bin yıllık olduğunu düşündükleri donmuş bir Neandertal insan bulurlar. Bilime hizmet etmesi amacıyla, mağara adamının buzlarını çözüp onu parçalamayı düşünen bilim insanları, hiç ummadıkları bir durumla karşılaşır. Hücreleri yaşayan mağara adamı hayata döndürülür. Peki, şimdi ne olacaktır? Filmin çıkış noktası; bir mağara adamını günümüze getirebilsek ondan ne öğrenebilirdik, ona nasıl yaklaşırdık ve onun bize ve yabancısı olduğu dünyaya yaklaşımı nasıl olurdu? gibi sorular. Schepisi’nin filmi bu sorularla ilgilense de gerek bilimsel gerekse de felsefi açıdan yetersiz kalıyor. Prodüksiyon içerisinde hikâyenin potansiyelini görebilen, görse de buna müdahale edebilen kimse olmamış. Esasında Iceman’i hayata geçiren ekibin böyle bir amacı olmadığını kabul etmemiz gerekiyor. 

Iceman’de ana karakterimiz tam da olması gerektiği gibi bir antropolog. Neandertal insanın dilinden anlayabilecek, onla iletişime geçebilecek tek kişi kendisi. Neandertal insan hayata döndüğünde, “Şimdi ne olacak? sorusuna mantıklı bir cevap verebilen ve izlenmesi gereken yolu gösteren de antropologumuz Shepherd oluyor. Shepherd, “Nasıl evrildiğimizi öğrenebiliriz” dese de, film daha basit sorulara cevap aramakla yetiniyor. Bu soru üzerinden gidebilmek için öncelikle senaryonun evrim bilimcilerin uzmanlığından faydalanılarak yazılması şart. Neandertal insanın görünümünün ve davranışlarının görsel karşılığını bulabilmek için uzman desteği alınmış şüphesiz ama bu zaten filmi çekebilmek için bir zorunluluk. Varmak istediğim nokta, basit soruların peşinden giderseniz, basit kalırsınız. Hedefi yükseğe koymayıp, mağara adamına günümüzde bir macera yaşatmakla yetinirseniz unutulmaya mahkûm olursunuz. Farkedilmezsiniz. Iceman’i kaç kişi izledi? Bu filmin varlığından haberdar mıyız? Konuyla yakından ilgili olanlar dışında izleyeninin çok olmadığını biliyorum. 

Iceman, Schepisi’nin memur yönetmenliğine rağmen eli yüzü düzgün bir film. Konuya ilgi duyuyorsanız, filmi de ilgiyle izlemeniz kaçınılmaz. İnsanoğlunun kötücül yanını göstermesi ve modern insan ile ilkel insanı karşılaştırarak vardığı sonuçlar düşündürücü. “40 bin yılda çok değiştik ama iyi yönde mi?” Filmde bunun gibi cımbızla çekebileceğimiz cümlecikler ve sorular var. Medeniyetle ve modernlikle üzerimizdeki vahşiliği atsak da hayvanlara ve doğaya hükmetme, dünyaya hâkim olma isteğimizin baki olduğu sonucuna varıyoruz. Eskiden vahşiydik, tehlikeliydik. Ya bugün? Aslında değişen pek bir şey olmadığını görüyoruz. Iceman en azından bu husustaki eleştirel tavrıyla takdir edilmeli diye düşünüyorum.

13 Kasım 2016

Üçüncü Türden ‘Zamansız’ Yakınlaşma: Arrival


Uzaylı istilası filmlerinin çaptan düştüğü, dost uzaylı kavramı üzerine ise söylenecek yeni pek bir şeyin kalmadığı bir dönemde çıkagelen Arrival, ait olduğu alt türün bugünkü handikaplarına ve ilk kez bir bilimkurgu film için kamera arkasına geçen Denis Villeneuve’un bu alandaki tecrübesizliğine rağmen hayli şaşırtıcı bir sinema deneyimi vadediyor. Şüphesiz ki bu başarıda Eric Heisserer’in senaryosunun ve Villeneuve’un günümüzün bilimkurgu kodlarını okumadaki yetisinin payı çok büyük.

Arrival, uzaylı istilası görünümlü bir ilk temas filmi. Film, uzaylılarla kurulacak ilk teması ana eksenine yerleştiriyor. Villeneuve, ana karakterimiz Dr. Louise Banks’ı kısaca tanıtıp, hızlıca meselesine dalıyor. Independence Day’de uzaylıların upuzun giriş sekansı ve oradaki ağdalı anlatım, Arrival’da yerini göstermekten kaçınıp merak uyandırmayı hedefleyen, tedirgin edici bir sakinliğe bırakıyor. Filmin afişlerine de yazılan “Neden buradalar?” sorusu, uzaylıların dost mu, düşman mı olduğu sorusunu beraberinde getiriyor ve gerilime hizmet ediyor. Villeneuve, giriş kısmını hızlı geçip, gelişme kısmını olabildiğince ağırdan alıyor. Hem hikâye yapısının bu şekilde kurulmasının hem de filmin dramatik çatısının bu anlatıyı zorunlu kıldığını söyleyebiliriz. Alt türü yenilemenin sanıldığı gibi hiç de kolay olmadığının farkında olan Villeneuve, ilk temas filmi çekip, ilk teması seyirciye göstermemek gibi ilginç tercihlerde bulunuyor. İlk temasın büyüsünü elinin tersiyle itiyor çünkü elinde çok daha fazlası olduğunu biliyor. Dikkat edilmesi gereken diğer bir husus ise “Neden buradalar?” sorusunun cevaplanmasıyla birlikte önemini kaybetmesi. Çünkü cevabı aldığımızda Arrival’ın şok etkisi yaratan büyük numarası açığa çıkıyor. Asıl soru cevaplansa da havada kalıyor, havada bırakılıyor. Bu noktadan itibaren hikâye ustalıkla genelden özele kaydırılıyor. Son derece doğru bir tercihle olayın toplumsal ayağı ikinci plana atılıyor. Dilbilimci Louise Banks’in kanserden kaybettiği kızıyla ilişkisini açılış sekansında özetleyen Villeneuve, film boyunca bu ilişkiye kısa kısa geri dönerek seyircisini odaklanması gereken yöne çekiyor. Bu ilişkinin dramatik yapıya hizmet etmenin yanında başka bir işlevi olduğunu seziyoruz.

Arrival, dünyamızda vuku bulacak bir uzaylı ziyaretiyle beraber yaşanacağını öngörebileceğimiz toplumsal olayları ve ülkelerin böyle bir durumda alacakları tavrı, insani boyutu ön plana çıkararak irdeliyor. Birbiriyle geçinemeyen, dünyada barış içinde yaşamayı beceremeyen milletlerin, birlik olup olamayacağı meselesi filmin kafa yorduğu konulardan biri. Arrival, suçu kendimizde aramamız gerektiğini söyleyerek çok doğru bir noktaya parmak basıyor. Villeneuve, asıl tehlikenin kendimiz olduğunu üstüne basa basa söylerken iletişimsizliğe vurgu yapıyor. Birbirimizle sağlıklı bir iletişim kuramıyorken, dünya dışı bir ırkla nasıl anlaşabiliriz? Cevap ise oldukça basit… Uzay gemileri dünyanın 12 farklı noktasına inse de, biz Amerikan cephesinden bakıyoruz ancak rahatsız edici Amerikancı bir bakış açısıyla değil. Diğer ülkelerin yaklaşımını göz önünde tutarak, Amerika’nın “bizim suçumuz değil, biz başlatmadık” demeye getirdiğini, sorumluluğu diğer ülkelerin üzerine atıp, kendisini masum gösterme çabası içinde olduğunu düşünmemiz de olası. Yine de bir Amerikan bayrağının dalgalanmaması ve Amerikan milliyetçiliği yapılmaması filmin artılarından.

Steven Spielberg’ün dost uzaylı algısıyla tür kapsamında çığır açan bilimkurgusu Close Encounters of the Third Kind (Üçüncü Türden Yakınlaşmalar)’ın Arrival üzerinde ciddi bir etkisi var. İlk teması filmin sonlarına saklayan ve uzun bir sekansla gerçekleştiren Spielberg, üçüncü türle iletişim sorununu müziğin evresel diliyle çözüyordu. Arrival’da bu sorun görsellikle bertaraf ediliyor. İlk temasın kurulması ve yöntemi dışında tamamen farklı kollardan besleniyorlar. Villeneuve’un filmi Close Encounters of the Third Kind’a Interstellar ayarı çekiyor deyim yerindeyse. 70’li yıllardan bugüne köprünün altından çok sular aktığını, söylenecek yeni pek bir şeyin kalmadığını düşünürsek, çehresi değişen bilimkurgu sinemasının aynı temalar etrafında dönerken gerekli modifikasyonu gerçekleştirmesi şart. Arrival’ın yaptığı da tam olarak bu. Senarist Eric Heisserer, Interstellar’ın uzay yolculuğu filmine yepyeni bir boyut katmasını, Christopher Nolan’ın denkleme yeni değişkenler ekleme düşüncesini harfiyen Arrival’a uygulamış. (Filmin tadını kaçırmamak için buradaki değişkeni yazmıyoruz) Böylece ilk temas filmi yepyeni bir hüviyet kazanabilmiş ve modernize edilebilmiş diyebiliriz. İşin en ilginç yanı ise burada bir “Olmasaydın… Olmazdık.” durumunun yaşanması. Interstellar olmasaydı Arrival -en azından bu haliyle- olmayacaktı. Interstellar etkisi o kadar bariz ki, film son düzlüğe girdiğinde kurgu anlayışından duygusal boyutuna kadar pek çok benzerlik görüyoruz. Taklit yok, etkileşim var diyelim. Toparlarsak; Interstellar gibi sırtını büyük numarasına yaslayıp, seyircinin aklını başından almayı beceren Arrival, kurduğu atmosfer, müthiş sinematografisi ve naif yaklaşımıyla günümüzün bilimkurgu klasiklerinden birine dönüşmekte hiç zorlanmayacak.

Son söz: Villeneuve, kabuğunu kırıyor ve anlatısını belki bir daha ulaşamayacağı bir seviyeye çıkartarak, son yılların en iyi bilimkurgu filmine imza atıyor. 10\10

27 Ağustos 2016

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #51 Fantastic Voyage


Bizde 'Esrarengiz Yolculuk' olarak bilinen Fantastic Voyage, 60'lı yıllar bilimkurgu sinemasının en başarılı örneklerinden biri. Daha sonra Soylent Green ve Conan the Destroyer gibi iyi tür filmleri çeken Robert Fleischer'ın yönettiği Fantastic Voyage, üzerinden geçen 48 yıla rağmen özgünlüğünü koruyabilmiş ve ne hikmetse yeniden yapım furyasına hala kapılmamış sıra dışı bilimkurgusal bir hikaye... 50'li ve 60'lı yıllar bilimkurgu sinemasını esir alan soğuk savaş paranoyasını işleyen filmlerin en yaratıcı örneklerinden biri bu. Bilmeyenler için konusundan kısaca bahsetmek faydalı olacaktır.

Suikasta uğrayıp komaya giren bir diplomat ülke için hayati önem taşıyan bir bilgiye sahiptir. Olağan yöntemlerle yapılacak herhangi bir ameliyat cevap vermediğinden, henüz deneme aşamasında olan bilimsel bir yolla son derece kritik bir operasyon yapılmak zorundadır. İnsan dahil herhangi bir madde mikroskobik boyutlara kadar küçültülebilmektedir ve diplomatı kurtarmanın tek yolu çoğu bilim insanı olan bir grubu küçülterek diplomatın vücuduna, gerekli teçhizatlarla göndermektir. Amerika ve Rusya, her iki ülkenin de kullanabildiği bu keşfin tek kusuru küçültülen nesnenin 1 saat sonra eski haline gelmesidir. İki ülke de olası bir savaşta bunu kendi lehine kullanmak istemektedir.

Fantastic Voyage, döneminin en azından bir adım ilerisinde bir bilimkurgu filmi. Aslında 60'lı yıllarda böylesine cesaret isteyen bir işe soyunmaları gerçekten şaşırtıcı. Soğuk savaştan beslenen istila filmlerinin arasında parlayan film, tür açısından sürekli yeni şeylerin denendiği 70'li yıllara daha yakın duruyor. İnsanın küçülmesi ya da küçültülmesi fikri çok değil bu filmden 10 yıl önce The Incredible Shrinking Man'de kullanılmıştı. Orada kimyasal bir atığa maruz kalan bir adam kendi kendine küçülmeye başlıyor ve varoluşunu sorguluyordu. Burada ise bizzat insanoğlunun bulduğu bilimsel bir keşfin savaşa hizmet etmesi gibi bir durum söz konusu.

Fantastic Voyage'i bir tür uzay yolculuğu filmi olarak okumak da mümkün. İnsanın bedenine yapılan yolculuğun herhangi bir uzay yolculuğundan pek farkı yok. Esasında insanın uzaya ilk çıkışı gibi heyecan yaratan bir yolculuk bu. Evrenin sırlarına vakıf olmaya çalışan insanoğlu kendi içine yöneliyor. Bu yolculuğu uzay yolculuğuna benzetmemizin bir sebebi de uzay gemisini andıran bir gemi ve astronotumsu kıyafetleriyle hayati bir göreve çıkan ekibimizin, tıpkı uzayda karşılaşılan çeşitli sorunlar gibi türlü aksilikle mücadele etmesi ve mikroskobik bir gözle kendi bedenimize bakış atmamız denilebilir. Fantastic Voyage'in fikir bazındaki yaratıcılığı, işin görsel karşılığı bulunamamış olsaydı film bayağı kaçabilirdi. 60'lı yılların efekt teknolojisi buna müsaade etmiyor neyse ki... İnsan vücudunun en kuytu köşelerinin görsel karşılığının bulunabilmesi, bu yolculuğu keyifli kılıyor. Karakterlerimizin 1 saat içerisinde görevi tamamlama zorunlulukları ve sürekli çıkan terslikler sürükleyici bir seyirliğe dönüştürüyor filmi.

23 Temmuz 2016

Surrogates - Suretler


2005 – 2006 yılları arasında yayımlanan The Surrogates adlı grafik romandan sinemaya uyarlanan Surrogates (Suretler), vizyona girdiğinde kimseyi tatmin edememiş bir bilimkurgu filmi. U-571 ve Terminator 3: Rise of the Machine ile tanıdığımız Jonathan Mostow’un yönetmen koltuğunda oturduğu film, her ne kadar eleştirilerin odağı olsa da kurduğu dünya ile ilgiyi hak ediyor.

Teknolojik ilerlemenin yaşam şeklimizi değiştirdiği, hayatın bizler için daha kolay ve daha hızlı (ulaşım-iletişim) yaşanabilir hale geldiği ama aynı zamanda birer teknoloji bağımlısına dönüştürüldüğümüz bir çağda yaşıyoruz. Elektriğimiz kesildiğinde veya internet bağlantımız koptuğunda ne yapacağımız şaşırıyoruz. Modern insanın ayrılmaz bir parçası olan teknoloji onu tembelleştiriyor ve hareketsiz bırakıyor. Bu durum, “Gelecekte insanoğlunu neler bekliyor?”, “Nereye doğru gidiyoruz?” gibi soruları akla getiriyor ve bu sorular da bilimkurgunun alanına girerek türün ana hatlarını çiziyor. 

Bilimkurgu sinemasına 80’lerde giren sanal gerçeklik olgusu, The Matrix ile zirvesini gördü ve 2000’li yıllarda yeni temsiller verdi. İnsanın, kablolar aracılığıyla bilgisayara bağlandığı ve sanal dünyada kendisi için bir tür rüya âlemi, yeni bir gerçeklik yarattığı filmlere Surrogates de katıldı. Hayatın gerçekliğinden kaçmaya ve kopmaya başladığımız günümüzde teknolojiyle kurduğumuz ilişkinin nerelere varabileceği üzerine ilginç fikirler üreten birçok bilimkurgu izledik. Surrogates de onlardan biri…

Mostow’un filmi, tam olarak yeni bir şey söylememesine rağmen yenilikçi fikirlere sahip. Öncelikle insan suretindeki robot düşüncesi yapay zekâ kapsamı içinde ele alınmıyor ve sanal gerçeklik olgusuna hizmet ediyor. I, Robot’ta robotların günlük hayatta insanların yardımcısı olması ve birçok alanda insanın yerini alması fikri, burada insanların günlük aktiviteleri ve işlerini görmesi için robotları bizzat kontrol ederek hayata dâhil olması biçiminde karşımıza çıkıyor. Surrogates’de insanoğlunun yüksek teknoloji ürünü robotlarına -avatarlarına- bağlanarak toplum içine karışmadan toplumun bir parçası olabilmeleri ana fikri üzerinden yürüyen bir dünya tasviri var. Avatarınız sayesinde daha genç ve güzel görünebilmekte, hayatın tehlikelerinden uzak stressiz bir yaşam sürebilmektesiniz. Caddelerde neredeyse tamamı insan suretindeki robotlardan oluşan toplulukları bir düşünün. İnsanoğlunun kendisini dört duvar arasına hapsettiği bir yaşam biçiminden söz ediyoruz. Teknoloji bağımlılığımızın, insanı insan yapan değerleri ve aile bağlarını yok ettiğini dile getiren Mostow’un, ne yazık ki elle tutulur bir eleştirel tavır takındığını söyleyemeyiz.

İki FBI ajanının -Ajan Greer ve Ajan Peter- bir üniversite öğrencisinin gizemli şekilde öldürülmesi dosyasını araştırmasıyla başlayan film, davanın derinleşmesiyle sistemin sorgulandığı bir noktaya doğru gidiyor. Mostow’un klasik bir bilimkurgu/aksiyon çekme arzusu, makine-insan savaşına alan açılan sahnelerde yönetmenin amacına belli oranda ulaşmasını sağlıyor. Ancak hangi açıdan bakarsak bakalım Surrogates, tatmin edici bir film değil. Mostow, Terminator serisinin üçüncü filminde edindiği tecrübeye rağmen filmi ortalamanın üzerine çıkarmayı başaramamış. Bana kalırsa senaryo engeline takılmış. Mostow’un elinde kötü yazılmış iyi bir hikâye var. Bu hikâyenin neden 80 dakikaya sıkıştırılarak anlatıldığını da anlamak güç. Filmin sanal gerçeklik olgusu etrafında kurgulanan dünyasının içi yeterince doldurulamamış. Karakterlere baktığımızda hem ana hem de yan karakterlerin zayıflığının filmi aşağı çektiğini net bir şekilde görüyoruz. Bruce Willis’in hayat verdiği Ajan Greer karakterinin eşiyle iletişim kuramaması ve geçmişe duyduğu özlem iyi işlenememiş. Dolayısıyla da Surrogates’in dramatik yapısı son derece zayıf kalmış.

7 Temmuz 2016

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #49 Lifeforce


70’li yılların ilk yarısında çektiği The Texas Chainsaw Massacare ile korku sineması için önemli bir isim haline gelen Tobe Hooper’ın 1985’te imza attığı bilimkurgu\korku melezi Lifeforce, bugün tamamen unutulmuş bir film. Colin Wilson’ın 1976’da yayımlanan The Space Vampires adlı romanından uyarlanan Lifeforce, melez film düşüncesinin en cüretkar örneklerinden biri.. Halley adlı bir kuyruklu yıldızı araştırmak üzere görevlendirilen bir uzay gemisi ve mürettebatının, araştırma sırasında devasa boyutlarda, organik bir uzay aracının içinde birisi kadın ikisi erkek üç çıplak insan formu bulup gemilerine taşımalarıyla açılan hikayemiz, sürprizlerle dolu bir kabus biçiminde dünyamıza taşınacaktır.

Yolları sürekli kesişen bilimkurgu ve korku sineması, bunu çoğunlukla çeşitli yaratıklar aracılığıyla yapmakta. Frankenstein’in canavarından, The Fly’a, The Thing’e kadar pek çok örneği var. Şüphesiz ki, Alien’ın yaratık filmini uzaya taşıması ve büyük başarı yakalaması 80’li yıllarda bu alanda yeni arayışlara girilmesini de sağladı. Efekt teknolojisinin geldiği noktadan da güç alınarak Lifeforce hayata geçirildi. Özellikle açılış kısmıyla Alien etkisini hemen açık eden Lifeforce, yönünü dünyaya çevirerek, Alien’dan hızlıca uzaklaşıyor. Uzayda keşif görevine çıkan bir grup astronot hikayesinden, insan formlu uzaylı fikrini kullanıp, buradan korku sinemasının alt türleri vampir ve zombileri devreye sokan ve bütününden bir felaket öyküsü çıkarmayı deneyen kalburüstü bir tür kırması Lifeforce. Filmin tadını kaçırmadan biraz daha açmak gerekirse; nesli tükenmekte olan uzaylı yaratıkların hayatta kalan son üçünün insanların yaşam enerjisini emerek varlıklarını sürdürmeye çalışmaları hikayenin özü. Bu yaşam enerjisini emme işlemi, bir vampir tarafından kanı emilen insanın da bir süre sonra vampire dönüşmesi gibi bir etki bırakıyor. Uzaylı Vampirler tanımı buradan geliyor, doğru olmakla birlikte bizi zombi filmlerindeki gibi hızlıca yayılan ve insanlığı yok etmekle tehdit eden bir tür salgına ulaştırıyor. Zombiliğin ve vampirizmin, minimal bir uzaylı istilası filminde birlikte kullanılıyor oluşu ve uygulamasında bir sorun olmaması, bu cesur girişimin başarıya ulaşmasını sağlıyor.

Filmde insanoğlunun bilinmeze olan merakının yol açtığı kaos, ölümden sonra hayat olup olmadığı sorusuyla da ilişkilendirilerek, ruh-beden ikililiğinin fantastik bir biçimde görselleştirilmesine tanık oluyoruz. Elbette hepsi heyecan katsayısının giderek arttığı bilimkurgusal bir fantezi yaratma amacına hizmet ediyor. İşin felsefi veya varoluşsal yönü bir tür sos olmaktan öteye geçemiyor. Performansların genel olarak vasat olduğu Lifeforce; başarılı efekt çalışması, temposu ve yönetmen Hooper’ın vizyonuyla ayakta duran bir film. Yazıda bahsi geçen mevzular ilginizi çekiyorsa Lifeforce, sizin için ilginç bir keşif olacaktır. 

9 Mayıs 2016

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #46 Capricorn One


Amerika’nın 1969’da Ay’a ayak basıp basmadığına ilişkin lehte ve aleyhte sayısız delil var. Yaklaşık 50 yıldır netlik kazandırılamayan bu olay, Hollywood stüdyolarında mı kurgulanmıştı? O görüntüleri bizzat Stanley Kubrick mi çekmişti? Bu soruların cevaplarını bilemiyoruz ama uzay çağının en büyük komplo teorisinin, 60’ların sonlarında altın dönemini yaşamaya başlayan bilimkurgu sinemasına esin kaynağı olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. 50’li ve 60’lı yıllarda en hararetli dönemini geçiren Soğuk Savaş, bu 20 yıllık süreçte bilimkurgu sinemasını adeta esir alırken, 70’lerde de politik gerilim filmlerinin patlamasına sebep oldu. İşte Peter Hyams’ın yazıp yönettiği Capricorn One da bu komplo teorisini odağına yerleştiren özenli bir bilimkurgu olmasının yanı sıra, politik gerilim olarak da değerlendirilebilecek pek bilinmeyen kıymetli bir film.

Ay‘dan sonra kendisine daha büyük bir hedef koyan NASA’nın Mars’a mürettebatlı bir mekik gönderme ve insanlık namına orayı da fethetme planının, tüm dünyanın -Amerika da dâhil- kurgulanmış bir gerçeklikle kandırıldığı bir sahtekârlığa dönüşmesinin hikâyesi, Ay’a ayak basılıp basılmadığını tekrar sorgulamamıza sebep oluyor. Ayrıca filmin, olayın bir kurgudan ibaret olduğuna yönelik inancın kuvvetlenmesini sağladığını da öne sürebiliriz. Amerika-Rusya arasında önce silahlanma, ardından da uzaya çıkma yarışının temelinde dünyanın hâkim gücü olma politikası yatıyor. Şüphesiz ki bu politikayı benimsediğinizde başarısızlığa tahammülünüz olmayacaktır. Hâkim güç olmasanız da öyleymiş gibi davranmalı ve öyle bir algı yaratmalısınız. Hyams’ın yazdığı senaryoda bundan daha fazlası var elbette. Amerikan Başkanı da dâhil devletin en üst kademelerinin ülke çıkarları (!) adına oyuna getirilmesi mevzubahis. 

Capricorn One, şaşırtıcı komplosunu ağır ağır ören bir film ancak bu ağırlık aleyhine işlemiyor. Hikâyenin bilimkurgu ayağını bir kenara koyarsak, filmi dönemin klasik politik gerilimlerinden ayıramayız. Bir gazetecinin şüphelenerek olayın üzerine gitmesi, filmin ikinci yarısında gerilimin tırmanmasını sağlıyor. Gazetecinin hayatını tehlikeye atmasının yanında olayın bir de Mars yolculuğuna çıkartılmayan ve gözetim altında tutulan üç astronot kısmı var. Astronotların yaşadıkları ikilem ve içine çekildikleri kirli oyun karşısındaki tavırları, dramatik açıdan filmi sırtlıyor. Capricorn One’dan şöyle bir cümle çıkarabiliriz: “Asla geri dönemeyeceğiniz bir yalan söylediğinizde, o yalanı sürdürmek adına daha büyük yalanlar söylemek zorunda kalırsınız.” Filmin keyfini kaçırmamak için içeriğinden fazla bahsetmek istemiyorum. Türü seviyorsanız memnun kalacaksınız. Film, hikayenin yüksek potansiyelinin hakkını veremese de iyi yazılmış, iyi yönetilmiş bir 70’ler bilimkurgusu olarak ilgiyi hak ediyor.

24 Aralık 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #37 Altered States


Yönetmenlik stiliyle kendi özgün sinemasını oluşturabilmiş İngiliz sinemacılardan Ken Russell’ın ilk ve tek bilimkurgu çalışması olan Altered States (Gerçeğin Ötesinde), dönemi 80’lerin kıymeti bilinmemiş başyapıtlarından biridir. İnsanoğlunun varoluşunu evrim teorisi ekseninde özgün bir hikâyede işleyen film, zengin içeriğini benzersiz biçimselliğiyle sararak unutulmaz bir sinemasal deneyime dönüşüyor.

Ana karakterimiz Dr. Eddie Jessup’ın su dolu tank içinde bilimsel deneylerini kendi bedenini kullanarak gerçekleştirmesiyle açılan film bu minvalde ilerliyor. Çok geçmeden karşımızda klasik bir bilim insanı olmadığını anlıyoruz. Harward Tıp Fakültesi profesörü olmak, saygınlık kazanmak onun için bir önem taşımıyor. Evlenip çoluk çocuğa karışmak, herkes gibi bir hayat yaşamak onu mutlu etmeyecek. Deneylerine kobay olması ve ileriye gitmekten korkmaması onu kağıt üzerinde çılgın bir bilim adamı yapsa da tür içindeki konumu itibariyle farklı bir noktada duran özel bir karakter o. Bilinçle ilgili çalışmalar yapan Jessup, hakikatin, varoluşunu anlamlandırmanın peşinde diyebiliriz. Bu arayış onu Orta Meksika’da bir kabile büyücüsüne götürüyor ve büyücünün ilacını içmesiyle ilk bilincimize giden kapıyı aralamış oluyor. Jessup’ın bilinç düzeyinde başlayan tarih öncesi yolculuğu, tersine evrim geçirerek bir proto insana dönüşmesi biçiminde devam ediyor. Bilim insanı Jessup’ın varoluşun mutlak gerçekliğini arayışının altında farklı ancak birbirini tamamlayıcı sebepler var. Bilim adamının somut gerçeklik arayışı ve keşif tutkusu, tanrı inancını yitiriş ve reddediş sonucunda oluşan tinsel boşluğun doldurulmaya çalışılması ve nihayetinde de hayatın sırrına vakıf olabilme isteği Jessup karakteri özelinde işleniyor.

Altered States’i benzersiz kılan etkenlerin başında kuşkusuz ki görselliği geliyor. Yönetmen Russell’ın özellikle halüsinasyon sahnelerindeki baş döndüren hızlı kurgusuyla birbirine bağladığı görüntülerle yakaladığı etkiyi tarif etmek hiç kolay değil. Filmin görsel efektlerinin de bugün izlendiğinde dahi hakkı teslim edilecek kadar iyi olduğunu söyleyelim. Russell’ın insanoğlunun evrimsel geçmişine bakış attığı Altered States, hem içerik hem de biçimsel olarak 2001: A Space Odyssey’den etkilendiğini açıkça belli eden, buna karşın özgün kalabilmeyi başarmış bir bilimkurgudur. Bilimkurgu sevenler için görülmesi bir zorunluluk...