90'lar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
90'lar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2025

Bir 90'lar Klasiği: Basic Instinct

90’lı yılların en sansasyonel filmlerinden biri olan Basic Instinct (Temel İçgüdü), eminim birçok sinemaseverin ‘guilty pleasure’u yani suçlu zevkidir. Buna sebep olan da baştan sona cesur seks sahneleriyle bezeli filmin, erotik film algısına kurban gitmesi diyebiliriz. Bu yazıda Basic Instinct'in türsel olarak ne ifade ettiği üzerine gidip, genel bir çerçeve de çizeceğiz.

Hollandalı yönetmen Paul Verhoeven, göstermekten çekinmeyen cesur bir isim. Bu cesareti zaman zaman tepki görmesine neden olsa da göstermekle göstermemek arasındaki o ince çizgide ustalıkla yürümeyi başardı bugüne dek. Yönetmenin en popüler filmi Basic Instinct, Michael Douglas ve Sharon Stone’u o dönem zirveye taşırken, hem bu iki starı benzer rollerde görmemize neden oldu hem de Poison Ivy (Zehirli Sarmaşık), Wild Things (Vahşi Şeyler)  gibi  başka erotik gerilimlerin türemesine önayak oldu.

Polisiye ve Neo Noir el ele

Sonu cinayetle biten sado-mazo eğilimli bir seks sahnesiyle açılan film, Catherine Tramell’ın bir ‘femme fatale’ olduğunun altını çizerek, suç dünyasının tehlikeli sularında yüzeceğimizin de ilk sinyalini veriyor. Bu açılışın ardından cinayet soruşturması devreye giriyor. Yakışıklı dedektif Nick Curran’la tanışıyoruz. Daha önemlisi iki ana karakterimiz tanışıyor ve çok geçmeden birbirlerinin çekim alanına giriyorlar. Cinayet mahallinin sunumu, sorunlu ve gözü kara dedektif karakteriyle polisiye örgünün klasik bir örneğine şahit oluyoruz. Ancak çok geçmeden türsel anlamda farklı bir filmle karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Dedektif Nick Curran’ın yani kanun adamının bakış açısıyla polisiye ulaşan film,  ‘femme fatale’ karakterine biçtiği rolle -onun da bakış açısını dahil etmesiyle- polisiye mi neo noir mi sorusuna her ikisi şeklinde cevap verebiliyor. Finaliyle bu ortada kalmışlığı taçlandıran Basic Instinct;  seri katil filmi, polisiye, erotik gerilim ve neo noir arasında çıktığı gezintiyi mutlak bir zaferle noktalamasına rağmen yarattığı sansasyonun kurbanı olmaktan kurtulamadı.

Cüretkar sahneler pastanın üstündeki ‘çilek’

Filmdeki incelikli ve iğneleyici espriler, yazarımız Joe Eszterhas’ın güçlü bir mizah duygusuna sahip olduğunu gösteriyor. Basic Instinct, ilk yarıdaki mizah dolgusu ve olağan polisiye örgüsüyle ortalama seyrini, ikinci yarıda hikayesini derinleştirmesi, çetrefilli bir hale sokması ve nasıl bir sona bağlanacağını kestiremediğimiz yapısıyla, seyircinin her anından zevk alacağı bir filme dönüşüyor. Ve tabi iyi bir gerilim filminin özelliklerini de taşıyor.  Cüretkar sahneler ise pastanın üstündeki çilek işlevi görüyor. ‘Çilek’ mevzunu biraz açarsak, çileğin pastaya kattığı tatla beraber görünümünü de değiştirdiğini, dolayısıyla bu sahnelerin de polisiye filme farklı bir ambalajla birlikte, tat kattığını söyleyebiliriz. Madalyonun diğer yüzüne baktığımızda ise aşırıya kaçan erotizmin dünya çapında bir popülerlik getirirken, seyircinin gözünde filmi ‘ucuzlaştırdığını’ görürüz.

Çift katmanlı saygı duruşu

Paul Verhoeven’ın asansördeki cinayet sahnesinde çift katmanlı bir saygı duruşunda bulunduğunu atlamamak lazım. Brian De Palma, Dressed To Kill’in asansördeki cinayet sahnesinde Hitchcock’un Psycho’suna -duş sahnesine- açık bir gönderme yapmıştı. Verhoeven da Basic Instinct’deki sahneyle iki filme birden saygı duruşunda bulunuyor.

Sınır tanımayan bir oyuncu: Sharon Stone

Film, başarısını büyük ölçüde Sharon Stone’a ve Catherine Tramell karakterine borçlu. Sharon Stone; soyunacak, sevişecek, buz kıracağını eline alıp öldürecek, soğukkanlılığını kaybetmeyip, bizi bir ‘femme fatale’ olduğuna inandıracak. Stone, oyunculuğundan ziyade vücudunu cömertçe sergileyip, zeki, seksi ve tehlikeli Catherine Tramell’a hayat verirken, kendini tamamen yönetmenin ellerine bırakıyor. Catherine Tramell’in sorgu sahnesinin filmin de önüne geçmesinin sebebi malum ancak, işin oraya gelmesinin altında Stone’un rahatlığı ve Verhoeven’ın özgüveni yatıyor. Stone’un bu kadar ileri gidebilmesi ona starlığın yolunu açtı. otuz üç yıl sonra geriye dönüp baktığımızda bunun bir ‘cast’ başarısı olduğunu söyleyebiliyoruz. Hem karakterlerin doğru oyuncularda vücut bulması hem de oyuncuların birbirleriyle olan kimyası açısından…

25 Mart 2013

Stargate


Bugün baktığımızda, 90'lı yıllar bilimkurgu sinemasının göz ardı edilen veya unutulan filmlerinden biri olan Stargate'in aslında tür içinde geniş bir incelemeye tabi tutulması ve bilimkurgusal temaları kullanımıyla üzerinde durulması gereken önemli işlerinden olduğunu söylemek lazım. 90'lı yıllarla birlikte Moon 44 (1990), Universal Soldiers (1992), Stargate (1994) ve Independence Day (1996) gibi art arda çektiği bilimkurgu filmleriyle dikkat çeken Hollywood'un sevdiği yönetmenlerden Roland Emmerich, daha çok felaket filmleriyle akılda kaldı.

Öncelikle bilmeyenler için filmin hikayesine kısaca bir göz atalım. 1920'li yıllarda Giza'da bulunan bir 'yıldız kapısı', yer altındaki bir mağarada saklanmakta ve nasıl çalıştığı üzerine çalışmalar yapılmaktadır. Ta ki günümüzde, Mısır tarihi uzmanı, dil bilimci Daniel Jackson ekibe katılana dek... Jackson'ın kapıyı işler hale getirmesi ile dünya ve milyonlarca ışık yılı uzaktaki bir galaksi arasında bir bağlantı kurulur. Jackson'ın da aralarında bulunduğu bir ekibin kapıdan geçmesiyle macera dolu bir yolculuk başlar.

Mısır piramitlerinin nasıl yapıldığı bugün hala tartışılıyor. Çeşitli teoriler üretiliyor ve bunların en ilginç olanı da kuşkusuz  ki, uzaylıların yapmış olabileceği düşüncesi... Film de Mısır tarihçisi Daniel Jackson'ın bu bilinmez üzerine gitmesi ve dışlanmasıyla açılıyor. İntihara meyilli Albay ve bilim adamı Jackson kısaca tanıtılıp hızlıca mevzuya giriliyor. Bu dünyada kaybeden iki ana karakterin başını çektiği ekip, bilinmeze doğru fantastik bir yolculuğa çıkıyor. Emmerich, Stargate'te paralel evren bilimkurgusunu uzaylı istilası alt türünün minimal ve değişime uğramış biçimiyle harmanlayıp, bu ilginç bileşimin içine fantezi ve tarihi de katıyor. Egzotik mekanlarda geçen macera filmleri Indiana Jones ve Mummy'nin estetiğini ödünç alıp, Star Wars'un çöl atmosferli gezegenini tüm filme hakim kılıyor. Amerika'nın saldırgan tutumunu, dünyayı kurtarma fikri ve kahramanlığının küçük bir örneğini daha görüyoruz ayrıca.

Antik Mısır'da geçen bir bilimkurgu algısı yaratmayı amaçlayan Emmerich, bunu büyük oranda başarıyor. Uzaylı karakterini ölümsüzlük, ilkel halka hükmetme ve tek Tanrı düşüncesiyle sarıp, Antik Mısır firavunlarına eş değerde bir konum atfediyor.

Filmin gidişatına baktığımızda ise paralel evreni keşfe çıkan ekip gibi biz de keşif duygusunu yaşıyor, her yeni ayrıntıyla bu şaşırtıcı tür kırmasının nasıl bir finale erişeceğini merakla izliyoruz. Stargate, temposu yüksek bir bilimkurgu olmasa da görselliği ve hikayesinin cazibesiyle izledikten sonra geri dönme isteği yaratıyor. 7.6\10