26 Aralık 2024

Bir Zamanlar Sinema Öneriyor: #75 Quills

Henry & June ve The Unbearable Lightness of Being (Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği) uyarlaması gibi erotizmini hissedebileceğim filmleriyle zihinlerde yer edinen sinemacı Philip Kaufman'ın, 2000'de hayata geçirdiği oyun uyarlaması Quills (Düşlerin Efendisi) yönetmenin en başarılı çalışmalarından biri. Fransız erotik edebiyatın ve sadizmin öncüsü olarak bilinen Marquis de Sade'in hayatının bir bölümüne odaklanan Quills, klasik bir biyografik film değil. Bunun sebebi de gerçekleri eğip bükmesi, hikayesine hizmet edecek biçimde şekillendirmekte beis görmemesi. Şüphesiz ki, bu tercihi filmin lehine sonuçlanmış.

Film, Marquis de Sade'ın hayatının son on yılını yaşadığı, Charenton Akıl Hastanesi'nde geçiyor. Filmde özetle, zamanını mahkumların oynadığı oyunları yazıp yöneterek sözde tedavi edici bir uğraşla ve bir çamaşırcı kızın yardımıyla kendisine uygulanan yasağı delerek, Marquis'in romanlarının oradan kaçırılması anlatılıyor diyebiliriz. Kaufman, filmi Marquis'in genç ve güzel bir kadının müstehcen hikâyesini anlatmasıyla başlatıyor. Kamera açısı değiştiğinde, kadının giyotinle idam edilmek üzere olduğunu anlıyoruz. Bu açılış, bize dönemin Fransa'sında ahlaksızlık olarak görülen davranışların, insanları idam gibi en ağır cezalara çarptırılabileceğini göstermesi açısından önemli ve seyirciyi şoklayarak, Sade'in hikayesine bir nevi hazır hale getiriyor. De Sade, Charenton'da kilit altında ama görece lüks içinde yaşıyor. Yazmasına izin veriliyor ancak yazılarını dışarı çıkarması yasaklanmış. Onu kontrol altında tutarken, sapkınlık olarak kabul edilen eserlerini toplumdan uzak tutmak amaçlanıyor. Marquis de Sade, her seferinde bu yasağı delerek, baskı ve yasaklara karşı direniyor. Marquis de Sade'ın kalemleri, kağıtları ve mürekkebi elinden alınınca, önce tavuk kemiği ve kırmızı şarapla, daha sonra da kendi kanı ve en son dışkısıyla yazmaya devam etmesi, yazma tutkusu üzerine hayallerimizin ötesine geçen bir hikayeye dönüştürüyor filmi. Quills, temele ifade özgürlüğü ve sanatsal yaratıcılıkla ilgili bir hikaye anlatmaya soyunuyor. Yönetmen Kaufman'ın, bu hususta da oldukça etkileyici bir iş çıkardığını söylemem gerekiyor. Zira ilk izlendiğinde seyircisini çarpıyor film. Hikayenin ne kadarının doğru olduğunu araştırmak için yoğun bir istek duyuyoruz. Filmde yer almasa da Marquis de Sade'in en meşhur eseri Solo ya da Sodom'un 120 Günü'nü esaret altındayken yazdığı biliniyor. Filmde Justine adlı kitabı ve daha kısa metinleri öne çıkarılmış.

Geoffrey Rush'ın, En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar adaylığı elde ettiği Marquis de Sade yorumu için bile izlenebilecek Quills, bir biyografiden daha çok, bir dönem filmi olarak yetkinliği tartışılmayacak kadar iyi bir film.

21 Aralık 2024

2024'ün En İyi 5 Korku Filmi

2024'ün korku sineması adına oldukça iyi geçtiğini söyleyebilirim. Saf korkuların yanı sıra bilimkurgu korkular (The Substance, Alien: Romulus) dikkat çekti bu yıl. MadS gibi ilginç fikirlerle yola çıkan korku filmleri izledik. Fransız aşırılığının tipik bir örneği olan MadS, plan sekans çekilmesi gibi teknik özelliklerinin yanında zombi alt türünü salgın filmi gibi ele almasıyla farklı bir noktada duruyor. Güney Kore'den gelen Exhuma listeme giremese de yılın en dikkate değer işlerindendi. Oddity yine bu yılın en başarılı korku filmlerindendi. Eski usul bir doğaüstü korkuydu ve mütevazı yapısı, onu daha değerli kılıyor diyebilirim. The Watcher, Abigail, MaXXXine, I saw the Tv Glow ve Lowlifes gibi işlerin de adını anmak gerekiyor.

Robert Eggers'in yeniden yapım Nosferatu'su ise yeni yılda gösterime gireceği için değerlendirme dışında kaldı.

1- The Substance

The Substance, kadınlara dayatılan güzellik algısını, Hollywood'un vefasızlığını ve şov dünyasının kokuşmuşluğunu\ikiyüzlülüğünü eleştirirken, yönetmen Coralie Fargeat, diyalogları minimumda tutup yer yer metaforlar kullanmış. Bu, Crononberg, Kubrick ve Lynch etkili, sinema tarihinden sayısız referans barındıran, bazen çok tanıdık gelse de özgün fikirleri de olan bir body horror şaheseri... Hatta bir body horror olarak Cronenberg'in en iyi işleriyle karşılaştırabileceğimiz yetkinlikte diyebilirim. Hikaye özünde bir bilimkurgu olsa da, korku filmi olarak türün klasik korkutma hileleri deneyen örneklerinden ivedilikle ayrılan, bilinç, benlik ve ego üzerine düşündüren zengin bir sinema deneyimi The Substance. İlk uzun metrajı Revenge ile yetenekli olduğunu göstermişti Fargeat. The Substance'da çok daha fazlası olduğunu kanıtladı. Uzun zamandır hikayesine bu kadar hakim bir yönetmen görmedim desem yeridir.

2- Alien: Romulus

Korku-bilimkurgunun en özel serisi Alien, son dönem korku sinemasında yaptıklarıyla rüştünü ispatlayan Fede Alvarez yönetiminde bir ara bölüm ile geri döndü. Esasında serilere ara bölüm çekmek risklidir ama Alvarez bu riskleri lehine çevirmesini bilmiş. Serinin ilk filmiyle uzay gemisi ve Ash karakteri aracılığıyla organik bir bağ kurularak, yeni karakterler ve bağımsız bir hikaye anlatılmasına rağmen, o çok iyi bildiğimiz Alien coğrafyasından uzaklaşılmak istenmediğini anlyoruz. Yeni karakterlerimiz ve onların yolculuğunun ilk filmle sorunsuzca entegre olabilmesi serinin hayranları için kuşkusuz ki mühim bir artıydı. İlk filmin klostofobisini, ikinci filmin daha aksiyon içeren dinamik sekanslarını Alien: Romulus'ta da görüyoruz. Alvarez'in atmosfer ve gerilim yaratmadaki mahareti de övgüyü hak ediyor. Sonuç olarak hiç beklemediğimiz kadar iyi bir devam filmi Alien: Romulus.

3- Heretic

Film, iki genç Mormon misyoner kadının, yaşlı bir adam olan Bay Reed'in evini ziyaret ederek, onu Mormonluğa döndürme umuduna odaklanıyor. Çok geçmeden, mormonluk ve diğer dinler üzerine başlayan sohbet, dini inancın doğası ve kutsal kitapların kökenlerine uzanıyor ve Hollywood'da pek görmediğimiz semavi dinlerin eleştirisine soyunuyor. Yönetmenlerimiz Barnes ve Paxton, daha ileri gitmiyorlar. İlk yarısında bu tartışmaları odağına alıp, seyircisini ikinci yarısında yaşanacaklara hazırlıyor gibiler. Zira ikinci yarısında dümeni kırıp kapalı alan gerilimine açılıyor film. Heretic, dinler hakkında çeşitli argümanlar sunarak seçim yanılsaması üzerine düşündüren, sık rastlamadığımız türden bir korku filmi.

 4- Longlegs

Dış basında aldığı kimi övgülerle ve özelikle de tanıtım kampanyasıyla seyircide büyük beklenti yaratan ve bunu bir nebze karşılayabilen Longlegs, polisiye şablonunu kullanan ama nihayetinde üçüncü perdesinde bir korku filmi olduğu açıkça görülen yılın değerli yapımlarındandı. Yönetmen Oz Perkins, beslendiği kaynakları özümseyerek pek sık karşılaşmadığımız bir tür kırması çıkarmış. Ana karakterini yaratırken Silence of the Lambs'tan, seri katilini yaratırken Seven ve Zodiac'tan esinlenildiğini görüyoruz. Bunun ötesinde bir karşılaştırma yapmanın gereksiz olacağını düşünüyorum. Longlegs'in anlatısının merkezinde ana karakterlimizle birlikte çözmemiz gereken bir gizem yerleştiren Perkins, karmaşık bir labirent bulmacası yaratmaktan çok, bitmek bilmeyen bir dehşet duygusu yaratmaya çalışmış.

5- The First Omen

Richard Donner'ın 1976 tarihli korku klasiği The Omen, devam filleriyle bir seriye dönüşmüş ama her filmde geriye gitmişti. Orijinal filme bir prequel (ön bölüm) çekme düşüncesi de başta heyecan verici gelmese de, ortaya çıkan iş korku severleri fazlasıyla memnun etti. The First Omen, ayakları yere sağlam basan, beklediğimizden daha zeki bir film. Şeytan'ın eliyle bir çocuk doğurması üzerine kurulan komplosu ustalıkla örülmüş ve bu planın arkasındaki karakterler oldukça ürkütücü bir grup olarak çizilebilmiş. The First Omen, seyircinin beklentileriyle oynayan, hafızalarda yer edebilecek nitelikte etkileyici korku sekansları barındıran ve dramatik yapısı da iyi kurulmuş bir korku denemesi. Orijinal filmin seviyelerine ulaşabilecek yetkinlikte olmamasına rağmen, bir prequel olarak kusursuz diyebilirim.