Spor filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Spor filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2017

Eşitlik Savaşı: Battle of the Sexes


Little Miss Sunshine ve Ruby Sparks ile komedide harika işler çıkaran Jonathan Dayton-Valerie Faris ikilisinin üçüncü uzun metraj çalışması Battle of the Sexes, gerçek olaylara dayanan bir spor filmi. Emma Stone ve Steve Carell’ın akılda kalan performanslarıyla Altın Küre’de En İyi Kadın ve En İyi Erkek oyuncu kategorilerinde birer adaylık elde ettikleri film, ödül sezonunun öne çıkacak yapımlarından biri gibi görünmemesine karşın, hayal kırıklıklarıyla geçen yılın en iyi yapımlarından olmayı başarıyor.

Spor filmleri, genellikle sporcuların başarı öykülerini anlatmaktan pek öteye gitmez. Ana karakterin kariyerindeki düşüşü, ayağa kalkıp tekrar yükselişi ve bu sırada yaşanan zorluklar, kişisel sorunlar da işin içine katılarak işlenir. Bu formülle karakter derinliği yakalanır ve spor filmi, aynı zamanda iyi bir drama dönüştürülebilir. Kalıcı olabilenler de dramatik yönden ayakları yere basan spor filmleridir. Battle of te Sexes’a baktığımızda tarihin tanıklık ettiği sansasyonel bir tenis maçını ve o maçı hazırlayan süreci anlattığını görüyoruz. Bu süreçte maçın kahramanları Bobby Riggs ve Billie Jean King’in özel hayatları ve kişisel problemleri mercek altına alınıyor. Komediyle var olan yönetmenlerimiz Dayton ve Faris, elbette bu süreci mizahi bir ton tutturarak ele alıyor. Elbette az önce sözünü ettiğimiz formülü uyguluyorlar. Little Miss Sunshine’da olduğu gibi komedi-dram dengesini iyi kuruyorlar. Tenisin ikinci plana atıldığı bir spor filmi izliyoruz. Ron Howard’ın ezeli bir rekabeti anlattığı Formula filmi Rush’ı sevmek için Formula yarışlarını sevmek gerekmiyordu. Aynı durumun Battle of the Sexes için de geçerli olduğunu belirtelim.

Battle of the Sexes, konu ettiği spor dalından ziyade, o spor dalının etrafında gelişen çok daha önemli bir meseleyle ilgileniyor. Bu sebeple de tenis ve tenisçiler, bir araç olarak bu meseleye hizmet ediyorlar. 70’li yılların Amerika’sında, sporda cinsiyet ayrımı aşılması gereken toplumsal bir sorundu. Erkek egemenliğine dayalı sistemde (yöneticilerin, sözü geçen insanların çoğunlukla erkek olması) bu sorunu kuşkusuz ki masa başında halletmek pek de kolay bir iş değildi. Önyargıların yıkılması ve toplumsal algının değişmesi için bir şeylerin kanıtlanması gerekiyordu. Lawn Tenis Birliği yöneticilerine göre; erkekler daha güçlü, daha hızlı ve daha rekabetçiydiler. Bu sebeple de halk erkeklerin turnuvasına daha çok ilgi gösteriyordu. Kadın ve erkek tenis turnuvalarının bilet satışlarının aynı olmasına rağmen, erkek tenisçilerin kadın tenisçilerden sekiz kat fazla kazanmasını uygun gören yöneticilere biri dur demeliydi. Bu isim de kadın tenisçilerin en iyisi Billie Jean King’ti.

Billie Jean King’i ve Bobby Riggs’i bu maçı yapmaya iten sebepler, yani karakterlerimizin motivasyonları Battle of the Sexes’ın temel meselesi olduğu için üzerinde durmak gerekiyor. 30’lu ve 40’lı yıllarda tenisin bir numaralı ismi olan Bobby Riggs, filmde 55 yaşında, emekliliğini yaşayan ve tenisi kumar aracına dönüştürmüş bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Para kazanarak karısının baskısından kurtulmak, eski şaşaalı günlerine dönebilmek ve kaybettiği şöhretini geri kazanabilmek için kadın tenisçilerin eşitlik arayışından doğan krizi fırsata çevirmeyi düşünüyor. Tarihi maç fikri buradan çıkıyor. Elbette bu kriz kadar, Bobby’nin kendine güvenmesi, kumar ve iddiaya düşkünlüğü ve de kadınların erkeklerin %25’i kadar tenis oynayabildiklerini düşünmesinin etkisi var. Steve Carell’ın sivri dilli ve uçarı Bobby Riggs’e bürünmedeki başarısıyla sempati duyabildiğimiz bir karaktere dönüşüyor Riggs. Ana karakterimiz Billie Jean King’e baktığımızda, olayların merkezindeki figür olmasının da etkisiyle daha dolu bir karakter olduğunu söyleyebiliriz. Kendisiyle birlikte tüm kadın meslektaşlarının hakkını savunan, bu uğurda ait olduğu birliğe rest çeken güçlü bir karakter o. Eşcinselliğinin farkına varması, yaşadığı çelişkiler, eşiyle yaşadığı sorunlar ve bu sorunların oyununu etkilemesi karakterin derinleştirilmesini sağlarken, dramatik açıdan filmi de sırtlıyor. Bobby Riggs’in meydan okumasını kabul etmek zorunda kalan Billie Jean, gerektiğinde sorumluluk almasını bilen, savaşçı bir kadın. Onun bu maça çıkmaktaki motivasyonu ulvi bir amaç etrafında şekilleniyor. Ezilen, aşağılanan, hakları gasp edilen kadınlar adına bu maça çıkmak zorunda hissediyor kendisini. En çok da kadın meslektaşlarının var olma savaşı için… 

Dayton-Faris ikilisi, tarihe Battle of the Sexes (Cinsiyetlerin Savaşı) olarak geçen Bobby Riggs ile Billie Jean King arasındaki maçı hazırlayan sebepleri, maçın ana karakterlerimiz, Amerikan halkı ve kadınlar için önemini tartışma götürmez bir netlikte anlatmayı başarmışlar. Evet, bu sadece bir maç ama aynı zamanda bir maçtan çok daha öte… Kadınların erkeklerle eşit olduklarını, erkeklerin ise kadınlardan üstün olduklarını kanıtlama adına iki taraf için de benzersiz bir fırsat bu maç. Bir tenis maçının, cinsiyetlerin savaşı olarak lanse edilmesine ve önemine rağmen, bir karnaval havasında gerçekleşmesi, sporcuların maç öncesinde birbirlerini iğnelemeleri hatta alay etmeleri ama maç sonunda saygıda kusur etmemeleri sporun en güzel taraflarından biri ve film de bunu olabildiğince iyi bir biçimde görselleştirmeyi başarıyor. Yönetmenlerimizin, seyircileri maçın havasına sokabilmesinin, maçın sonucunu bilsek de heyecan duymamızı sağlayabilmelerinin azımsanmaması gerektiğini düşünüyorum. 8.5\10

9 Ocak 2014

Formula'yı değil, sinemayı sevmeniz kâfi: "Rush"


Bazen memur yönetmenlik yapsa da kariyerinde Apollo 13, Edtv, Cinderella Man, Frost/Nixon ve kendisine en iyi yönetmen Oscar'ını kazandıran A Beautiful Mind gibi nitelikli filmler çıkarmasını bilen Ron Howard, sonunda ilk başyapıtını verdi. Yüksek gerilimli Dan Brown romanlarından yaptığı vasat uyarlamalar bir yana Frost\Nixon, A Beautiful Mind ve son olarak Rush, yönetmenin aslında kurgusal uyarlamaların değil de gerçek hikaye uyarlamalarının adamı olduğunu ispatladı. Howard, Formula 1 yarışlarının altın dönemi olan 70'li yılları odağına aldığı Rush'ta; Ferrari'nin Avusturalyalı pilotu Niki Lauda ile McLaren'in İngiliz pilotu James Hunt'ın 1976 sezonunda şampiyonluk için giriştikleri ezeli rekabeti beyazperdeye aktarıyor.

Rush için klasik bir başarı öyküsü denebilir mi? Belki ama filmin ilk 5 dakikası çok daha fazlası olduğunun ilk işaretlerini veriyor. Niki Lauda'nın bakış açısıyla açılan ve karakterin iç sesiyle anlatılmaya başlanan ezeli rekabet, Howard, flashback yapıp da diğer ana karakterimiz James Hunt'ın kendi bakış açısı ve iç sesini devreye soktuğunda, yönetmenin iki karaktere de eşit mesafede durduğunu anlıyoruz. Evet bu bir başarı öyküsü ama yönetmen Howard, kazanmak için her şeyi yapıp hayatlarını ortaya koyan iki yarışçıya odaklanmayı tercih ediyor. Filmde ana karakterlerimizin geçirdikleri değişim, aralarındaki rekabetten ve yarışların kendisinden önde tutuluyor. Zaten Howard da anlatısı ve yaklaşımıyla bunu doğruluyor.

Sıfırdan başlayan ve başarı basamaklarını aralarındaki rekabetle birlikte çıkan Lauda ve Hunt, başlarda birbirleri 'pislik' olarak görüyorlar. Özellikle zıt karakterlere sahip olmaları, toyluklarıyla birleştiğinde zafere ve başarıya giden yolda onur, spor ahlakı ve insani değerleri gözlerinin görmemesine sebep oluyor. Lauda'nın disiplini ile Hunt'ın başına buyruk tavırları, kadınlara ve alkole düşkünlüğü bir yana aralarındaki temel fark yarışlara ve hayata bakışlarının farklı olması.. Ortak noktaları ise davalarına olan adanmışlıkları diyebiliriz. Bu adanmışlık uzun Formula sezonunda zamanla birbirlerine saygı duymalarını sağlayacaktır. 

Yarışların yarattığı heyecan, merak duygusu ve yükselen temposuyla seyirciyi saran Rush; karakterlerimizin inişleri, çıkışları ve çatışmalarıyla dramatik yapısı sağlam bir spor filmine uzanıyor. Film, "Formula 1 tutkunları için Rush yılın en iyi filmlerinden biri olabilir" söylemini de boşa çıkarıyor. Kendimden örnek vermem gerekirse, evvel zaman önce biraz Formula oyunu oynamış biraz da yarışları izlemiş ama genel olarak ilgisiz kalmış biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim:  Rush, bir an bile sarkmayan, sinematografisiyle göz dolduran, yaşattığı heyecanla tırnak kemirten, izlerken 'True Story' gerçeğini tamamen unutturan, öte yandan gerçekleri kusursuzca peliküle aktarmayı başarabilen bir film. Dolayısıyla da Rush'ı sevmeniz için Formula yarışlarını değil, sinemayı sevmeniz kafi gelecektir.

Son söz: Roh Howard'ın Formula 1 yarışlarını oldukça estetik ve gerçekçi bir biçimde aktardığı Rush, geride bıraktığımız 2013'ün en önemli sinema olaylarından biri.. 9.5\10

9 Ekim 2012

Kısa kısa.. Warrior ve Cowboys and Aliens

Warrior
Spor filmlerini dramayla buluşturduğunuzda başarı şansınızı ikiye katlarsınız. Warrior'un seçtiği yol da bu. Parçalanmış bir aile tablosu ve her biri sorunlu karakterler. Farklı tekniklerin kullanıldığı bir dövüş turnuvasında yolları kesişen iki kardeşin öyküsü seyirci için sürpriz olmamakla birlikte heyecan dolu ve duygusal bir final vaat ediyor. Yabancısı olduğumuz bir dövüş izliyoruz ve bu dövüş boks gibi bir estetiğe sahip değil. Dövüşler olabildiğince hızlı çekilmiş ve aynı biçimde kurgulanmış. Gerçeklik hissi yoğun, dramatizasyonu çarpıcı fakat sinemasal olarak o denli kuvvetli değil. Warrior'dan maximum keyif almak için hikayeden bihaber olmak ve fragmanı da izlememek gerekiyor. Böylece tahmin yürütecek ve daha zevkli bir hal almasını sağlayacaksınız filmin. Şunu bilin yeter; hünerli ellerden çıkma karakterler ve bu karakterlerin bir şekilde ayrılan yollarının tekrar kesiştiğinde neler olacağı düşüncesi ana motivasyon kaynağınız olacak. Türe yabancıysanız drama sevmeniz yeterli olmayacaktır. 8.2'lik Imdb puanı beklentinizi çok yukarı çekmesin. 7.2

Cowboys and Aliens
Bilim kurgu sinemasının çok tercih edilmeyen alt türlerinden Steampunk; hikayesi geçmişe uzanan ancak günümüzden daha yüksek bir teknolojinin var olduğu bir dönem tasvir eder. Bu alt türün en bariz örneği 1999 yapımı Wild Wild West'tir (Vahşi Vahşi Batı). Cowboys and Aliens, Wild Wild West'de olduğu gibi western janrı içine bilim kurgu enjekte ederek tuhaf bir tür kırması olmayı deniyor. Steampunk'a göz kırpıyor fakat bir Steampunk olmamaya da özen gösteriyor. 1800'lerin Amerika'sı yine bildiğimiz gibi. Filmi ayırt edici özelliği klasik 'Uzaylı İstilası' şablonunu bir western hikayesine yedirerek anlatması, en zayıf noktası ise iki tür için de yeni bir şey söyleyememesi. Tek yönde ilerleyen ve yolun nereye ulaşacağı belli bir öykü, mizah anlayışından yoksun, yavan bir dille anlatılıyor. Filmin tek artısı uzaylıların dünyaya geliş amacının 1800'lü yıllara ayak uydurabilmesi. Sonuç olarak çabuk unutacağınız ve bir daha geri dönmek istemeyeceğiniz bir film Cowboys and Aliens. 5.6

1 Ocak 2012

Moneyball

İlk sinema filmi Capote ile tüm dikkatleri üzerine çeken Bennet Miller benim de hayranlığımı kazanmıştı. 6 yıl sonra gelen ikinci filmi Kazanma Sanatı (Moneyball) Capote gibi bir roman uyarlaması. Romanın adı: Moneyball: The Art of Winning an Unfair Game.Gerçek bir başarı öyküsü bu ve hikayesi de şöyle: Oakland A's'nin yöneticisi Billy Beane takımını yeni sezona hazırlarken hiç ummadığı şekilde yıldız oyuncularını başka takımlara kaptırmıştır. Billy'nin yapması gereken takımı yeniden kurmaktır. Bunun için de olağan dışı bir yöntem izler; Yale mezunu bir ekonomist olan Peter Brand'ı işe alır. İkili, önemli becerilere sahip ama bir şekilde kenarda köşede kalmış oyuncuları Oakland A's'de bir araya getirir. Beyzbol camiasını bir devrim beklemektedir artık.

Başarı öykülerini oldum olası çok sevmişimdir. (The Blind Side'ı da çok sevmiştim) Beyzbol pek ilgimi çeken bir spor dalı olmasa da Moneyball, baştan sona keyifle ve dikkatle izlediğim spor temalı bir film olup çıkıverdi. İlk 10 dakikasının ardından sizi içine çeken Moneyball'ın usta isimler Steven Zallia ve Aaron Sorkin'in kaleminden çıkan senaryosu en büyük kozu. Yönetmen Bennet Miller, Capote da olduğu gibi yine dingin bir anlatımı tercih etmiş. Bu tercih bir bakıma filme zarar vermiş aslına bakarsanız. Capote gibi bir film için biçilmiş kaftan olan bu anlatım spor filmi Moneyball'da en doğru karar olamamış ama filmin erdemleri bu açığını kapatıyor. Hikayenin gerçekliği ve filmin gerçekçiliği başta Brad Pitt ve Jonah Hill olmak üzere bütün oyuncuların doğal oyunculukları ile birleşince akıllarda yer eden bir film oluveriyor Moneyball. Film gişede beklenen rakama ulaşamasa da ödül sezonuna hızlı bir giriş yaptı. Altın Küre'de 4 adaylık kaptı. Adaylıkları: En iyi film, En iyi erkek oyuncu, En iyi yardımcı erkek oyuncu ve En iyi senaryo. Güçlü rakipleri olmasına rağmen 1 belki 2 ödülle kapatabilir geceyi. Oscar'larda ne yapar derseniz işinin zor olduğunu söyleyebilirim. Muhtemelen 4-5 adaylık alacaktır. Brad Pitt'in ilk Oscar'ına uzanma ihtimali de mevcut.
Son söz: Sıra dışı bir başarı öyküsü olan Moneyball'ı bir an önce izleyin ki ödüller dağıtılmaya başlayınca söyleyecek sözünüz olsun :)