Bilim Kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim Kurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Kasım 2015

En iyi 10 Steven Spielberg filmi


Amerikan Sinemasının harika çocuğu Steven Spielberg için 70'li yıllardan bugüne dek popüler sinemanın en önemli temsilcisi diyebiliriz. Spielberg, 1971'de Duel (Bela) ile başladığı kariyerinde türden türe atladı. Bilimkurgu, korku, macera, savaş filmleri, dramalar ve son olarak da animasyonla çıktı karşımıza. Spielberg'in yaratıcılığını ve üretkenliğini bir kenara koyarsak sinemasında öne çıkan iki ana unsurun hikaye anlatmak ve anlattığı hikayeyi duygusal bir şekilde ele almak olduğunu söyleyebiliriz. Duygusallığından ve popüler işlere imza atmasından şikayet edilse de biz onu bu haliyle seviyoruz.

2000'li yıllara Yapay Zeka ve Azınlık Raporu gibi üst düzey iki bilimkurg filmiyle giren ve sonrasında da çıtasını düşürmediği Sıkıysa Yakala, Münih ve Terminal gibi başarılı filmlere imza atan Spielberg, son yıllarda ödül törenlerinden eli boş döndüğü filmler çekmekte. Düşüşü bariz olsa da 70'lerde, 80'lerde ve 90'larda da vasat hatta kötü olarak nitelendirebileceğimiz filmler üretmişti. Dolayısıyla üstadın batıda büyük beğeni toplayan Soğuk Savaş gerilimi Bridge of Spies ile birlikte tekrar yükselişe geçeceğine inanıyoruz.

Bridge of Spies'ı da kattığımızda 28 filmden oluşan zengin bir filmografisi olan Spielberg'in en iyi 10 filmini seçmenin oldukça zor olduğu konusunda hemfikir olduğumuzu düşünüyorum. Özellikle de Indiana Jones filmlerinden herhangi birini alamamak veya Saving Private Ryan'ı dışarda bırakmak oldukça zor oldu.

10- Jurassic Park 

Spielberg'ün bilimkurgu ve korku sinemasının ‘dehşet saçan canavar’ hikayelerini bir popcorn eğlenceliğine dönüştürdüğü Jurassic Park için sinemada Disneyland yaratma girişimi diyebiliriz. İnsanoğluyla dinozorlar aynı çağda yaşasaydı ne olurdu sorusuyla yola çıkan ve 90’lı yıllardaki teknolojik atılımdan çokça faydalanan film kısa sürede klasikleşti.


9- Minority Report (2002)

Philip K. Dick'in aynı adlı kısa öyküsünden uyarlanan Minority Report, geleceği görme yetisine sahip üç kahin sayesinde suçların daha işlenmeden önlenebildiği bir gelecek tasvir ediyor. Karanlık atmosferiyle göz dolduran film, özgün bir distopya öyküsü sunuyor. Spielberg filmde insanın kendi kaderini kendisinin çizip çizemeyeceği meselesini masaya yatırıyor.


8- Duel (1971) 

Yönetmenin televizyon için çektiği Duel, gerilimin an be an tırmandığı bir yol filmiydi. Sıradan bir sürücünün yolunda ilerlerken bir tankerle zıtlaşmasıyla başlayan yol düellosu, Spielberg’ün yeteneklerini sergilemesi için büyük bir fırsattı. Zihinlerde bıraktığı soru işaretleri, nefis takip sahneleri ve mütevazi yapısıyla unutulmaz bir ilk filmdi Duel.


7- The Color Purple (1985

Spielberg, Alice Walker’ın Pulitzer ödüllü romanından uyarladığı The Color Purple’da kölelik meselesini, köleliğin resmen son bulduğu bir dönemden bakarak ele aldı. Dozunda duygusallığı ve aralara serpiştirilen hoş esprileriyle damakta çok hoş bir tat bırakan bir başyapıt olduğunu söyleyebiliriz filmin. Oyuncuların kimyası ve üstün performansları da unutulacak gibi değildi.

        
6- Empire of the Sun (1987)

Spielberg, Empire of the Sun’da Şangay’da Japonların işgali sonrasında ailesinden ayrı düşen ve yolu esir kamplarına kadar düşen Jamie’nin hikayesini ele aldı. II. Dünya Savaşı’nı bir çocuğun gözünden anlatan Empire of the Sun, savaş filmleri içinde farklı bir yere konumlandı. Finaliyle etkisini artıran film, savaşın insanoğlu üzerinde yarattığı tahribatı tüm çıplaklığıyla görselleştirdi. Kıymeti pek bilinmese de yönetmenin en iyi işlerinden..


5- E.T (1982)

E.T. adlı sevimli bir uzaylıyla dostluk kuran bir çocuğun hikayesinin bir gişe canavarına dönüşeceğini o günlerde kestirmek çok da kolay olmasa gerek. Spielberg’in Close Encounters of the Third Kind’dan sonra bir kez daha dost uzaylı düşüncesini beyazperdeye taşıdığı E.T. bir 80’ler klasiği… Spielberg dendiğinde akla gelen ilk filmlerden biri.


4- Artificial Intelligence (2001)

Kubrick’in bir türlü hayata geçiremediği bir yapay zeka bilimkurgusu olan Artificial Intelligence, bir robot gerçekten sevebilir mi? Eğer severse insanın yerini alabilir mi? gibi sorular sordu ve makine-insan etkileşimine farklı bir noktadan bakmayı denedi. İnsanoğlu için karanlık bir gelecek tablosuna uzanan ve Spielberg duygusallığından nasibini alan bir başyapıt bu.


3- Jaws (1975)

Spielberg'ün adını geniş kitlelere duyuran Jaws, yönetmenin gerilim yaratmadaki üstün hüneri sayesinde kısa zamanda türün klasiklerinden birine dönüştü, devam filmleri de geldi ama onlar başarılı yapımlar değildi. Spielberg'ün müziği bir gerilim öğesi olarak etkin kullanması, filmin ilk yarısında dev köpekbalığını hiç göstermemesi gibi yaratıcı fikirleri başarısını anahtarıydı denilebilir.


2- Close Encounters of the Third Kind (1977)

Spielberg'ün ilk bilimkurgu çalışması olan Üçüncü Türden Yakınlaşmalar, dönemi için revizyonist sayılabilecek bir işti. Filmin en önemli özelliği düşman uzaylı algısını, dost uzaylı ile değiştirmesiydi. Işık gölge oyunları ve finalde ilk temasın huşu veren etkisiyle bilimkurgu sinemasının köşe taşlarından biri olarak yerini aldı.


1- Schindler's List (1993)

Yahudi soykırımını beyazperdeye taşıyan Spielberg, 3 saatlik süresi ve siyah-beyaz tercihiyle cesur bir işe kalkıştı. Oscar Schindler'in yanında çalışan Yahudileri gaz odasından kurtarmak için gösterdiği üstün çabanın gerçek hikayesi, Spielberg'ün duygusal dokunuşuyla gerçek bir başyapıta dönüştü. En iyi film ve yönetmen dahil aldığı 7 Oscar'ı da sonuna kadar hak etti Schindler'in Listesi.

4 Nisan 2015

Stalker


Tarkovsky'nin "Stalker"ı yada Tükçe ismiyle "Avcı"sı gösterime gireli neredeyse otuzbeş sene olmuş. Yine de bu sene ikinci, ilk izleyişimin üstünden 5 sene geçmesine rağmen etkisinden bir şey yitirmeden, bana ve insanlığa hükmeden basit bir şeyi kompleks bir bilimkurgu hikayesi olarak sunmadaki sinemasal başarısı, zekice akan aynı zamanda düşündüren bir film olduğundandır.

Emin olun, bu hikaye her zaman izlediğiniz bilimkurgulardan biri değil. Örneğin bir Hollywood klasik klişe bilimkurgusundaki gibi düzgün ve oturaklı bir hikayeye ya da klasik uzaylı (dost ya da değil) karşılaşmasına ya da apokaliptik bir terk edilmiş hikayesi de değil. Hatta tam tersine sinir bozucu, psikolojik olarak seyirciyi adım adım esareti altına alan ve ilerledikçe tam bir bilinmezlik ülkesi olan Zona'sının içine düşüren bir film.
Burç Karabulut yazdı

Stalker bir filmden çok daha fazlası çünkü...

Elimizdeki bir filmden çok daha fazlası o. Akıl yürütmeleriyle ilerleyen bir labirent. Bilinmezliğin sokakları içinde arınırken, hayatı anlamaya davet eden ama hiç de farkında olmadan her gün yaptığımız günlük sorgulamamızı Stalker'a başarıyla yayan Tarkovsky, sinema tekniği ile nasıl seyircinin düşünceye davet edilebileceğini anlatıyor.

Stalker'ın üç kahramanının gitmek için uğraştığı Zona, isimlerini tam olarak bilmediğimiz sadece Profesör ve Yazar olarak tanıtılan karakterlerinin bilinmezlikler ülkesi ya da terk edilmiş tehlikeli ve uzaylıların istila ettiği Zona'ya yolculuklarıyla başlıyor. Profesör'ü ve Yazar'ı Zona'ya çekenin ne olduğunu bilmiyoruz. Tüm yolculuklar ve maceralar meşakkatli ve dönülmez değil midir? Yeni yolculuklar hep korkutucudur özellikle bu yeni yolculuk, meteor düştüğü tahmin edilen, genetik birtakım bozuklukların yaşandığı, insanların çoğunun lanetlendiği bir bölgeye doğru yapılıyorsa. Hele ki bir de bu bölgeye giriş ancak ve ancak gizli bir şekilde yapılması gerekiyorsa.

Zona'ya gitmek var dönmek yok

Avcı ve ekip, kazasız belasız Zona'ya vardıklarında bu Zona'ya varma sürecinin sadece sonun başlangıcı olduğunu öğreniyoruz. Stalker'ın da  dediği gibi: Zona'ya getirdiğim herkes mutlu mesut bir şekilde dönemedi dediğinde tüylerimiz diken diken oluyor. O zaman gitmek var dönmek yok!

Stalker'ın bile üç buçuk attığı Zona büyük sırlar ve tehlikelerle dolu. Hem de kendisinin bile dönme ihtimalinin getirdiği, yolcularla eşit olduğu bir dünyada, seyirci de filmle bir sinematik empati kuruyor. Ne Stalker, ne Yazar, ne Profesör Zona'nın tam olarak ne olduğunu biliyor. Üçünün de bildiği tek şey; Zona'nın derinliklerine gidilebildikçe (şans yaver giderse) keşfedilebileceği. Bir gidenin dönme şansı olmadığı Zona'yı keşfetmek için hayatta kalmanız gerekli. Hayatınız ise pamuk ipliğine bağlı.

Gel zaman git zaman Zona'nın vahşi tuzaklarla dolu ormanından, tehlikeli mağara ve tünellerine akan bu yolculuk, aslında içine girdikçe, sona yaklaştıkça gerilimi çözmüyor. Hatta o kadar çözmüyor ki başladığımız yerde gibiyiz. Özellikle, nehir sahnesinde görülen yalnız bir silah, bir köpek ne anlama geliyor? Ama nafile Zona bir türlü açılmıyor, onu anlamamıza izin vermiyor, adeta keşfedilmesine engel olmaya çalışıyor. Zona  koca bir ülkeyi içine alan bir derya deniz. Sır veren ser vermeyen bir dünya.

Gerçek orada bir yerde

Zona'ya giren de çıkan da aslında biziz. Tarkovsky'nin kurguladığı Stalker'ın sürüklediği bu macera, bizim gerçekliğimizden başkası değil. Biz inanırsak Zona var. İnanmazsak Zona yok. Aynen kısa olan çöpü çekenin önde gitme zorunda olması gibi. Niyeyse bu? Veyahutta adı sanı konulmamış ancak inançlarla beslenmiş bir sürü gerçekliğin anlaşılmazlığı gibi orada bir yerde bir gerçek(lik) var.

Tarkovsky'nin bizi nakavt eden filmi seyirciyle oyun oynadığı, filmi onu düşüncelerinin içine hapsedip kendi kurgularımızla, gerçeklerimizin muhakemesiyle bizi başbaşa bıraktığı bir film. Ama şu soru baki kalacak sanırım: Çocuk muydu bardakları kıpırdatan yoksa tren miydi? Yoksa Tarkovsky miydi gerçeklikle çocuk oyunu gibi oynayan! Yok yok trendi o hepimiz duyduk!

1 Ağustos 2013

Sinema uyarlamasını bekleyen romanlar - #1 Dante Denklemi

Haham Ahoron Handalman'ın Tevrat'ın şifreleri üzerindeki uzmanlığı - Kutsal kitaplarda kelime ve harflerin yeniden düzenlenme çalışması- bir adamın ismini ortaya çıkardı. Yosef Kobinski kimdir ve Tanrı neden onun adını Kutsal kitaba koymuştur? Cevapları bulmak için, Ahoron bir araştırma başlatır ve bir Polonez haham olan Konbinski'nin sadece Kabala üstadı bir bilge değil,  aynı zamanda insanlık tarihinin belki de en önemli çalışmasını yazmış olan  muhteşem bir fizikçi olduğunu öğrenir.

Seattle'da Jill Talcott'un enerji dalgaları denklemleri ile ilgili çalışması, yaklaşık 50 yıl önce iyilik ve kötülük kanununu keşfettiğini iddia etmiş ve uzun zaman önce ölmüş olan Yosef Kobinski ile ilişkilidir. Ama Jill'in laboratuvarı havaya uçtuğunda, uç noktada bilimle uğraşmanın sandığından çok daha tehlikeli olduğunu anlar ve hayatını kurtarmak için kaçmak zorunda kalır. Üstelik bazı gizli kuvvetler, Talcott'un bulduğu şeyi ele geçirmeye çalışmaktadır.

Jill, iş ortağı ve Kobinski'den çok etkilenen bir yazar Polonya'da Handalman ile buluşmak üzeredirler; hepsi de bu muhteşem buluşun sırlarını çözmek için yanıp tutuşmaktadır. Geçmişi araştırırken, Kobinski'yi Auschwitz yakınlarındaki ormanın ortasında bir açıklığa kadar izler. Ve o açıklık inanılmaz bir olayla yüzleşirler: Kendi bilim simyasına ve Kabala ilmine sahip olan Kobinski, bir ışık patlaması içinde ölüm kampından sonsuza dek kaçmıştır. Şimdi, istihbarat ajanları peşlerine takılmışken, araştırmacıların başka bir seçeneği kalmamıştır: Kobinski'yi izlemeye devam edecekleridir; hangi cehenneme girmiş olursa olsun...

Bilim ve mistisizm, iyilik ve kötülük, uzay ve zaman arasındaki ilişkiyi irdeleyen bu soluk kesici gerilim romanında yazar Jane Jansen, bizi bildiğimiz dünyadan alıp ancak sınırlı bir şekilde hayal edebileceğimiz bir gerçekliğin ortasına atıyor.

Nedir, neden uyarlanmalıdır?

Yeni ve orijinal hikaye üretmekte zorlanan Hollywood'u besleyen en önemli kaynak belki de edebiyattır. Ama nedense bazı eserler sinema için yaratılmış dursa da gözden kaçabiliyor. Dante Denklemi de onlardan biri.. Özellikle bilimkurgu sinemasının atılım yaptığı son bir kaç yıl içinde, devam filmleri ve yeniden yapımların fazlalaştığı dönemde Dante Denklemi ilaç gibi gelecektir. Roman için bir paralel evren bilimkurgusu diyebiliriz. Ancak, paralel evrene açılan hikaye daha çok fantastiğe hizmet ediyor. Bilimkurgunun vazgeçilmez bileşimi ve aynı zamanda ayrışımı da olan bilim ve din temaları bilim-din çatışması olarak değil de, hikayede birbirinin tamamlayıcı iki unsur olarak karşımıza çıkıyor. Kurgusu ve anlatımı kusursuz olan Dante Denklemi, sinemaya uyarlanması şart olan bir eser. Ve hakkıyla uyarlandığı takdirde türü sevenleri mest edeceğine hiç şüphem yok. Bilimkurgu, fantezi ve gerilimin dört dörtlük bir harmanı olan roman, sinema için bulunmaz bir hazine.. Hollywood, elini çabuk tutsan iyi olur!

5 Temmuz 2013

Sıkı tutunun: "Upside Down"


Christopher Nolan'ın bilimkurgu şaheseri Inception'ın gözle görülür ilk yansıması Upside Down, keşfe açık bir bilimkurgu. Yönetmenliğini Juan Solanas'ın başrolleri ise Jim Sturgess'la Kirsten Dunst'ın üstlendiği filmin hikayesine bakalım öncelikle. Big Bang yani büyük patlama sonucu ortaya bir gezegen çıkar. Aynı güneş etrafında dönen ikiz bir gezegen… Kafanızı kaldırdığınızda gökyüzünün yerinde başka bir gezegen olduğunu hayal edin. İki gezegenin de kendi yer çekimi ve kuralları vardır: Bir dünyadan diğerine geçmek yasaktır. Üst dünyadan Eden'le alt dünyadan Adam, çocukluklarında tanışır ve aşık olurlar..

Alt ve üst dünyaya bakış

Filmde resmedilen ikiz dünya yaşadığımız dünyanın bir aynası aynı zamanda. Üst dünya, yaşam biçimiyle aristokrasiyi, refah toplumları temsil ediyor. Alt dünya ise işçi sınıfının ve ezilenlerin temsili diyebiliriz. Alt dünyanın petrolü üst dünyaya ait Transworld adı verilen bir şirket vasıtasıyla emilmekte. İşte bu noktada şu yorumu yapabiliyoruz: Üst dünya bizim dünyamızdaki sömürgeci toplumlara işaret ediyor. Amerika ve Orta Doğu ülkeleri arasındaki petrol ve ona sahip olma yarışı burada gezegenler arası güç dengesinin belirleyici unsuru. Alt dünyadakiler ikinci sınıf insan olarak görülmekte ve aşağılanmakta. İki dünyayı birbirine bağlayan, bir nevi köprü görevi üstlenen Transworld şirketinde alt ve üst dünyadan insanlar çalışıyor ancak alt dünyadakilere önemli işler teslim edilmiyor. Yönetmenimiz Juan Solanas, ırkçılık ve sınıfsal farklılıklara odaklanmasa da yarattığı fantastik dünyayı gerçekçi meselelerle daha anlamlı kılmak istiyor ve hatta filmini ‘derdi’ olan bilimkurgulardan biri yapmaya çalışıyor. Ancak meseleyi derinleştirmediği için bunu başaramıyor.

Aşk merkezli bilimkurgu filmlerinin son örneği

Upside Down'da Adam ve Eden'in imkansız aşkını imkansız kılan sınıfsal farklılıklarından ziyade iki dünyanın da kendi yer çekimi kanunu olması. Dolayısıyla film, “Ya aşk yerçekiminden güçlü ise?” sorusunun peşinden gidiyor. "Farklı dünyaların insanlarıyız" klişesi çift anlamlı bir yapı içinde hayat bulurken, yaratıcı fikirlerle dolu film, aşkın tüm engelleri aşabileceği düşüncesiyle hareket ediyor. 2000'li yıllarda aşk merkezli bilimkurgu filmlerinde ciddi bir artış var. Eternal Sunshine of the Spotless Mind, The Fountain ve Wall-e'den sonra Upside Down da bu eğilimin son örneği oldu. Ancak az önce saydığımız filmler gibi aşkın büyüsünü hissedemiyoruz.

Inception etkisi çok belirgin

Inception'ın ucu bucağı olmayan bilinçaltında, rüyada şehrin katlanması hatta kutu gibi kapanması, Upside Down'ın çıkış noktası olmuş. Yalnız Christopher Nolan gibi bir yazar-yönetmen yoksunluğu, İnception gibi katmanlı bir bilimkurgu çıkmasını imkansız hale getirmiş. Film, bakış açısını sık sık değiştiriyor. Bazen alt dünyadaki karakterin gözünden üst dünyadaki karaktere bazen de tam tersi, tepetaklak biçimde bakıyoruz. İnception’da karakterler yerçekimine rüyalarda karşı koyabiliyordu. Upside Down ise Inception’ın rüya algısını desteklemek için kullandığı ‘sahte’ yerçekimini alıp, kendi gerçekliğinde daha somut ve işlevsel hale getiriyor. 

Son söz: Upside Down baştan sona hiçbir anında 'koşamıyor'. Tüm yaratıcı fikirlerine, cazibesine ve görselliğine rağmen temposuz bir bilimkurgu olmaktan kurtulamıyor. Ancak, artıları ve eksileriyle görülmeyi de hak ediyor. 6.6/10

20 Mayıs 2013

Nolan yine büyük oynuyor: "Interstellar"


Christopher Nolan, İnception'da bilinçaltına yaptığı yolculukla kendisine ucu bucağı olmayan bir alan yaratıp, özgüveni, yetenekleri ve tür hakimiyetiyle bilimkurgu sinemasına modern bir klasik armağan etmiş ve bazı taşları yerinden oynatmasını bilmişti. Son Batman filmi The Dark Knight Rises'ta bahsettiğimiz özgüveni başına bela olan ve hayranlarının da hışmına uğrayan Nolan, yeni bir bilimkurgu harikası yaratmak için kolları sıvadı. Nolan'ın yeni özgürlük alanı ise uzay..

 Interstellar eleştirim için tıklayınız

Interstellar haberi aslında 6 yıl öncesine dayanıyor. Bilindiği gibi bilimkurgu hayranlığını çektiği filmlerle dile getiren Steven Spielberg'in gözde projelerinden biriydi Interstellar. Haberi ilk Total Film Dergisi'nin Türkiye edisyonunda duymuş ve büyük bir heyecana kapılmıştım. Öncelikle o haberle başlayalım. Steven Spielberg'in projeyle ilgili ilk düşünceleri şöyleydi: "Interstellar öyle bir film olacak ki... Aslında filmi bu şekilde belli bir kategoriye dahil etmek istemiyorum. Çünkü daha çok yeni bir proje. Ünlü fizikçi Kip Thorne'un teorileri üzerine bir film bu. Yani bana hiç yabancı bir konu değil. Yıllarca  bu teoriler üzerine kitaplar okudum. Beni çekmesinin en büyük sebebi, babamın da bir çeşit astrofizikçi olması. Yine de yeni bir 2001: A Space Odyssey olacağını sanmıyorum." Peki heyecanını gizlemeyen Spielberg, nasıl oldu da bu projeyi Christopher Nolan'a bıraktı? Nasıl oldu bilmiyoruz ama isabetli bir karar oldu ve bizi artık bundan sonrası ilgilendirdiği için kurcalamadan Nolan'ın neler yapacağına bakalım.

Bir grup bilim insanının solucan deliklerini kullanarak yıldızlar arası yolculuk yapmasını konu edinmesi dışında film hakkında hiçbir şey bilmiyoruz aslında. O zaman fikir yürütmeye çalışalım. Solucan delikleriyle ilgili teoriyi zaman yolculuğunun mümkün olup olamayacağını araştırırken üretmiş Kip Thorne. Interstellar'ın da Thorne'un teorisinden yola çıkmasıyla zaman yolculuğu temasını etrafında şekillenebileceğini düşünebiliriz. Ancak  uzayda yapılacak bir zaman yolculuğuyla bir yere varılabileceğini sanmıyorum. Dolayısıyla Nolan'ın solucan deliklerini, yeni bir evrene açılan kapı olarak kullanacağını, bunu da görsel bir şölene dönüştüreceğini biliyoruz. Karakterlerin motivasyonu ve hikaye kurgusu, keşfedilecek yeni evrende bizi nelerin bekleyeceğinin de belirleyicisi olacak. Ama şu soruyu da sormadan edemiyorum. Vakti zamanında Stanley Kubrick, kendisine filmin ne anlattığı sorulduğunda 2001: A Space Odyssey'i görsel bir şölen olarak tasarladığını söylemiş ancak filmin de altını pek çok imge ve alt metinlerle doldurmasını bilmişti. Peki Nolan ne yapacak? Klasik bir tür filmine mi imza atacak (yani bilimkurguyu aksiyon, gerilim ve görsel ziyafete dönüştürmekle mı yetinecek?) yoksa İnception'da yaptığı gibi algılarımızla oynayıp, ucu açık ve tartışılabilir bir noktaya erişmeyi mi deneyecek?  Muhtemelen hepsi...

Son söz: 7 Kasım 2014'te huzurumuza çıkması beklenen Interstellar, 2000'li yıllar bilimkurgu sinemasının en nadide parçalarından biri olacak gibi görünüyor. Christopher Nolan'a güveniyoruz.

16 Nisan 2013

İlk İzlenim: "Elysium"


2009 tarihli ilk filmi District 9 ile büyük ses getiren genç yönetmen Neil Blomkamp, görünen o ki, bilimkurgu sinemasında ısrarcı. Zira yönetmenin 9 Ağustos'ta vizyona girecek yeni filmi Elysium da distopik bir bilimkurgu. Matt Damon ve Jodie Foster gibi iki yıldızın başrolleri üstlendiği filmin ilk fragmanı geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Öncelikle Elysium'un hikayesine kısaca bakalım.

2159 yılında Dünya iki sınıfa ayrılmıştır. Zenginler, Elysium adı verilen bir uzay üssünde kendilerini harap olmuş Dünya'dan soyutlayıp, refah içinde yaşamaktadır. Hükümetin bir üyesi de seçkin ve nüfuz sahibi azınlığın bu yaşam biçimini korumak için her şeyi yapmaktadır. Öte yandan halk da Elysium'a girebilmek ve bu mevcut düzeni yıkabilmek için uğraşmaktadır. Halktan biri olan Max, oldukça tehlike bir görev olan Elysium'a giriş görevini kabul etmek zorunda kalacaktır.

Fragman ne söylüyor?

Neil Blomkamp'ın District 9'a hem içerik hem de görsel tercihleriyle çok benzeyen bir filmle karşımıza çıkmaya hazırlandığını söyleyebiliriz. Districk 9'un göçmen uzaylıları, Elysium'da yerini alt sınıf insanlara bırakmış. Yönetmenin bir tür sistem eleştirisine soyunacağını kestirmek güç değil. Hikayeye genel olarak baktığımızda alt ve üst sınıf olarak ikiye ayrılan Dünya'nın bilimkurgu sinemasında sıkça konu edinen bir tema olduğunu ve son dönemde In Time ve yakında vizyona girecek Upside Down gibi bilimkurgularda ürünler vermeye devam ettiğini, bu bakımdan Elysium'un çok da özgün bir tür filmi izlenimi bırakmadığını ancak buna rağmen Neil Blomkamp'ın başyapıt potansiyeli olan bir filmle geldiğini düşünüyorum.

Filmin eleştirisi için tıklayınız

25 Mart 2013

Stargate


Bugün baktığımızda, 90'lı yıllar bilimkurgu sinemasının göz ardı edilen veya unutulan filmlerinden biri olan Stargate'in aslında tür içinde geniş bir incelemeye tabi tutulması ve bilimkurgusal temaları kullanımıyla üzerinde durulması gereken önemli işlerinden olduğunu söylemek lazım. 90'lı yıllarla birlikte Moon 44 (1990), Universal Soldiers (1992), Stargate (1994) ve Independence Day (1996) gibi art arda çektiği bilimkurgu filmleriyle dikkat çeken Hollywood'un sevdiği yönetmenlerden Roland Emmerich, daha çok felaket filmleriyle akılda kaldı.

Öncelikle bilmeyenler için filmin hikayesine kısaca bir göz atalım. 1920'li yıllarda Giza'da bulunan bir 'yıldız kapısı', yer altındaki bir mağarada saklanmakta ve nasıl çalıştığı üzerine çalışmalar yapılmaktadır. Ta ki günümüzde, Mısır tarihi uzmanı, dil bilimci Daniel Jackson ekibe katılana dek... Jackson'ın kapıyı işler hale getirmesi ile dünya ve milyonlarca ışık yılı uzaktaki bir galaksi arasında bir bağlantı kurulur. Jackson'ın da aralarında bulunduğu bir ekibin kapıdan geçmesiyle macera dolu bir yolculuk başlar.

Mısır piramitlerinin nasıl yapıldığı bugün hala tartışılıyor. Çeşitli teoriler üretiliyor ve bunların en ilginç olanı da kuşkusuz  ki, uzaylıların yapmış olabileceği düşüncesi... Film de Mısır tarihçisi Daniel Jackson'ın bu bilinmez üzerine gitmesi ve dışlanmasıyla açılıyor. İntihara meyilli Albay ve bilim adamı Jackson kısaca tanıtılıp hızlıca mevzuya giriliyor. Bu dünyada kaybeden iki ana karakterin başını çektiği ekip, bilinmeze doğru fantastik bir yolculuğa çıkıyor. Emmerich, Stargate'te paralel evren bilimkurgusunu uzaylı istilası alt türünün minimal ve değişime uğramış biçimiyle harmanlayıp, bu ilginç bileşimin içine fantezi ve tarihi de katıyor. Egzotik mekanlarda geçen macera filmleri Indiana Jones ve Mummy'nin estetiğini ödünç alıp, Star Wars'un çöl atmosferli gezegenini tüm filme hakim kılıyor. Amerika'nın saldırgan tutumunu, dünyayı kurtarma fikri ve kahramanlığının küçük bir örneğini daha görüyoruz ayrıca.

Antik Mısır'da geçen bir bilimkurgu algısı yaratmayı amaçlayan Emmerich, bunu büyük oranda başarıyor. Uzaylı karakterini ölümsüzlük, ilkel halka hükmetme ve tek Tanrı düşüncesiyle sarıp, Antik Mısır firavunlarına eş değerde bir konum atfediyor.

Filmin gidişatına baktığımızda ise paralel evreni keşfe çıkan ekip gibi biz de keşif duygusunu yaşıyor, her yeni ayrıntıyla bu şaşırtıcı tür kırmasının nasıl bir finale erişeceğini merakla izliyoruz. Stargate, temposu yüksek bir bilimkurgu olmasa da görselliği ve hikayesinin cazibesiyle izledikten sonra geri dönme isteği yaratıyor. 7.6\10

26 Şubat 2013

Damardan Paralel Evren: "Another Earth"

2011'in birbirine benzetilen iki bilimkurgusu Lars Von Trier'ın Melancholia'sı ve Mike Cahill'in Another Earth'ü esasında bilimkurgu sinemasının farklı iki alt türünden beslenen (Melancholia felaket filmi, Another Earth parelel evren bilimkurgusu) ancak bu alt türlerden ziyade karakter draması düzleminde ilerleyen filmler.  Another Earth, 2011 Sundance Bağımsız Film Festivali'nde Jüri Özel ödülünü almayı başaran şaşırtıcı bir film. 

Dünyamızın birebir kopyası olan yeni bir gezegenin keşfedildiği gece Rhoda adlı bir geç kız, trajik bir kazaya sebebiyet verir. Hem kendi hayatını çıkmaza sokar hem de bir aileyi yok etmenin acısıyla yaşamak zorundadır artık. Rhoda, 4 yıl süren hapis cezasınını doldurduğunda hatasını telafi etmenin yollarını arayacaktır.

Another Earth'ün paralel evren mevzusuna yaklaşımı bir hayli ilginç. Paralel evren bilimkurgularında, varolduğu varsayılan diğer evren(ler)de fiziki anlamda aynı özelliklere sahip bir başka 'siz' daha vardır. Ancak genelde paralel evrende başka bir zaman, başka bir mekan ve dolaysıyla da başka bir yaşanmışlık düşüncesi hakimdir. İnsanlar aynı, kişilikler farklıdır kısacası. Another Earth'ün yaklaşımına gelirsek, dünyamızdan çıplak gözle görülen ikinci bir Dünya (filmde de 'Earth 2' olarak adlandırılıyor) keşfediliyor. Zaman ve mekanın aynı olduğu bu dünyada yaşanmışlıklar da aynı. Bu düşünceyle hareket ettiğinizde, çeşitli sorgulamalar da beraberinde geliyor. Ana karakterimiz Rhoda'nın aklına takılan şu soru filmimizin de çıkış noktası: "Ya bu dünyada yaptığımız hatalar, diğer dünyada tekrarlanmıyorsa?"

Film, paralel evreni -Earth 2'yi- deyim yerindeyse gözümüze sokuyor ama onu ikinci plana atmaktan da geri durmuyor. Filmde bilim adamı karakteri olmadığı gibi Earth 2'ye dair tüm bilgiyi televizyonlardan öğreniyoruz. Cahill, paralel evreni amaç değil araç olarak kullanıyor. Buna rağmen film, paralel evren üzerine söyledikleriyle muadillerinden ayrılmayı başarıyor. Mike Cahill, daha çok bu dünyaya ait, insancıl bir hikayeyle ilgileniyor. Ana karakter Rhoda üzerinden insanoğlunun yalnızlığı, pişmanlıkları, hataları ve ikinci şans olgusu masaya yatırılıyor. Another Earth, karakter draması boyutuyla öne çıktığından Melancholia ile ciddi bir bağ kurmuş oluyor. Melancholia'nın estetiği ve görselliği burada yerini yalın bir anlatıma bırakıyor. İki filmde de çıplak gözle görülen mavi bir gezegen var. Melancholia'daki mavi gezegen hayatın sonunu getirirken, Another Earth'teki umudu simgeliyor. Şöyle ki, Melancholia'da yaklaşmakta olan gezegen Justine'ın melankolisini körüklerken, Another Earth'te Rhoda'nın melankolisinden kurtulmasına olanak tanıyor.


-Spoiler içerir- Zaman yolculuğu temalı bilimkurgu filmlerinde sıkça işlenen 'kendi geçmişinle karşılaştığında zamanın farklı yönde akması, geleceğin değişmesi' durumunu Mike Cahill, paralel evrene uyguluyor. İki dünya birbirini ilk gördüğünde -fark ettiğinde diyelim- bir sapma meydana geliyor. Hayatın tamamen aynı aktığı, aynı şeyleri yaşandığı iki dünyanın senkronu bozuluyor. Bu bozulma da iki dünya arasında yaşanacak olası bir seyahate büyük bir anlam yüklüyor. Aksi halde uzay piyangosunu kazanan Rhoda'nın Earth 2'ye gitmesinin cazip hiçbir tarafı yok. Kendisiyle karşılaşması dışında.. Üzerinde durmamız gereken bir başka konu da kendinizle karşılaşmanız nasıl sonuçlar doğuracağı sorunsalı. Felsefik sorgulamaları beraberinde getiren bu soru, insanoğlunun mükemmellik arayışını akla getiriyor. -spoiler sonu-
Melancholia analizime buradan ulaşabilirsiniz

Son söz: Bu bağımsız bilimkurgu dramasının mütevazi sürpriz finali, hiç beklemediğiniz bir anda vuruyor ve tadına doyum olmuyor. Another Earth, bilimkurgu sinemasında görsellik ve aksiyon diyorsanız size göre değil,  dramatik yapı ve felsefe diyorsanız kaçırmayın. 7.9\10

9 Şubat 2013

Shyamalan'ın son şansı: "After Earth"

Shyamalan, korku ve bilimkurguyu harmanladığı İşaretler'den sonra safkan bir bilimkurgu olan After Earth'le hayranlarınca heyecan ve umutla bekleniyor. Önce hikayeye bir bakalım. Çok uzak bir gelecekte (yaklaşık 1000 yıl sonrası), insan ırkı bir dizi felaketin ardından Dünya'yı terk etmek zorunda kalmış ve kendisine başka bir gezegeni yurt edinmiştir. Cypher Raige adlı bir adam 13 yaşındaki oğlu Kıtai ile dünyaya doğru bir yolculuğa çıkar. Mekiklerine bir göktaşı çarpması üzerine Dünya'ya düşerler, Cypher Raige yaralanır, oğlu Kıtai ise babasını kurtarabilmek için büyük bir savaş verecektir.

After Earth, son dönemde bilimkurgu sinemasının bolca ürün verdiği alt türlerden post apokaliptik bir bilimkurgu çalışması. Hikaye de oldukça tanıdık aslında. İnsanlığın dünyayı terkedip başka bir gezegene taşınması durumu en son Wall-e'de karşımıza çıkmıştı. After Earth'te Dünya'dan karantina altına alınmış bir bölge olarak bahsedilmekte. Dünya'nın artık insanlık için yaşaması son derece tehlikeli bir yer olduğunu anlıyoruz. Fragmanlardan gördüğümüz kadarıyla evrim geçirmiş hayvanların yurdu haline gelen dünyada doğayla girişilen mücadele gözümüze çarpmakta. Oyuncu kadrosunun darlığı kimi soru işaretleri bıraksa da görsel olarak iyi bir iş çıkartıldığını söyleyebiliriz. Shyamalan eğer klişelere saplanıp kalmazsa After Earth sınavından alnının akıyla çıkabilir. Film 28 Haziranda gösterime girecek.

Filmin eleştirisi için bakınız







2 Ocak 2013

The Mist

Frank Darabont, korku edebiyatının büyük ustası Stephen King'ten yaptığı başarılı uyarlamalarla tanınan yetenekli bir yönetmen. Darabont, The Shawshank Redemption ve The Green Mile uyarlamalarıyla King romanlarının salt korkudan ibaret olmadığını ispatlamış ve yazarın eserlerini en iyi uyarlayan yönetmen olarak anılmaktadır halen. 2007'de tekrar bir King romanı (Sis) uyarlamak için kolları sıvadı Darabont ve The Mist adlı film çıktı ortaya.

Küçük bir kasabada, kuvvetli bir fırtına sonrasında, ansızın bastıran sis tabakası kasaba halkını bir süpermarkette yakalar. Sisin içinde bu dünyaya ait olmayan birtakım yaratıklar pusuya yatmıştır. 


Korku ve bilim kurgu sinemasının sıkça korku nesnesi olarak kullandığı çeşitli yaratık formları The Mist'te ilk başta bir tür 'uzaylı istilası' algısı yaratıyor. Bu dünyaya ait olmadıklarını bildiğimiz yaratıklar, seyirciyi bir kapalı alan gerilimine sürüklüyor. Bir felaketle, bilinmeyen bir düşmanla karşılaşan kasaba halkı, önce bir iç çatışma yaşayacaktır. Karakter çatışması için de hikayeye bilimsel ve dinsel bakış açılarına sahip karakterler yerleştirilmiş. Özellikle köktendinci kadın figürü ve etrafında toplanan güruhla, ana karakterimiz David etrafında toplanan ve mantık çerçevesinde hareket eden küçük grup arasında klostrofobinin de desteğiyle hakiki bir gerilim yaratılabilmiş.

-Spoiler- Film sona yaklaştığında türsel sınıflamayı net bir biçimde yapabiliyoruz. Marketteki askerden öğrendiğimiz kadarıyla bilim adamlarının başka dünyalar keşfetme deneyi, diğer dünyaya açılan bir kapı vasıtasıyla dünyaların birbirine karışması, belki de dünyanın sonunu hazırlayacak bir dizi felakete neden olmuştur. Dolayısıyla diğer dünyaya açılan kapıyla fantezi, bilimsel deneylerin sebep olduğu kaos ile felaket filmi, uzaylı-yaratık istilasıyla bilim kurgu, yaratık formlarıyla ve filmin genel tonuyla korku sinemasına ulaşan bir film diyebiliriz The Mist için. -Spoiler sonu- 


Darabont daha filmin ilk sahnesinde kült bilimkurgu\korku klasiği The Thing'in afişini kullanarak bir saygı duruşunda bulunuyor. Daha sonra, filmin ikinci yarısında başka bir klasik Alien'a sağlam bir gönderme yapılıyor. Göndermeler veya saygı duruşları bir yana The Mist'le John Carpenter'ın 1980 tarihli korku filmi The Fog (Sis) arasındaki benzerlik gözden kaçacak gibi değil. The Fog'da yine küçük bir kasabaya ağır sis tabakasıyla gelen ölüm, hikayenin ana hatlarını belirler. Tek fark bu dünyaya ait bir lanetin buna sebep olmasıdır. İki film de sisi görsel olarak etkili ve tedirgin edici şekilde kullanabiliyor. En iyi 10 Stephen King uyarlaması için

Son söz: The Mist; dramatik etkisi yüksek, şaşırtıcı finaliyle rahatsız eden ama türü sevenlerin mutlaka keşfetmesi gereken filmlerden. 7.5\10



9 Aralık 2012

Oblivion


Tron Legacy’nin yönetmeni Joseph Kosinski’nin ikinci bilimkurgu çalışması Oblivion, ilk bakışta Tom Cruise’un varlığıyla gişeye oynayan bir bilimkurgu izlenimi bırakıyor. Ülkemizde 12 Nisan’da gösterime giren film, dünya genelinde olduğu gibi bizde de pek hoş karşılanmadı. En basit tabirle klişe denip bir kenara atılan film, öyle olmasına ve kusurlarına rağmen zengin temalarıyla öne çıkan ve incelenmesi gereken bir bilimkurgu olarak karşımızda duruyor

İlk bir saat neden ‘bir saat’?

Ana karakterimiz Jack Harper’ın, dünyada ne olup bittiğini, neler yaşandığını vb. detayları kısa bir özet geçtiği açılış sekansıyla sağlam bir giriş yapan Oblivion, Jack ve Victoria’nın rutini ve harap olmuş dünya tasvirleriyle fazla vakit kaybediyor. İlk yarıda inceden inceye bir gizem örerken çok ağır davranması ve asıl meselesine girememesi aleyhine işliyor. Seyirci de doğal olarak neden bu kadar vakit kaybedildiğini ve ilk yarının neden bir saat sürdüğünü sorguluyor. Oblivion’un ikinci yarısında art arda önümüze sürülen sürprizlerle anlıyoruz ki, ilk yarı kısmen bir ‘sahte gerçeklik’ üzerine kurulmuş. Sadece seyirci için değil, ana karakterimizin de vakıf olamadığı gerçekler suyu yüzüne çıkmaya başladığında film de vites değiştirip, merakla beklenen bir sona doğru yürüyor.

Zengin bilimkurgusal temalarıyla şaşırtıcı bir karışım sunuyor

Açılışta uzaylı istilasının sebep olduğu bir dizi felaketle post apokaliptik bir dünya tablosu çıkartan, post apokaliptik’e ulaşan Oblivion, bir önceki paragrafta da bahsettiğim gibi hikayesini bir ‘sahte gerçeklik’ üzerine kuruyor. Dolayısıyla da ikinci yarı asıl meselesine giderken, çözmesi gereken gizemleri bilimkurgunun en çok ürün verdiği temalara bir bir uğrayarak sonuca bağlıyor ve benzerine rastlamadığımız bir tematik çeşitlilik yakalıyor. Oblivion, hikayesini esasen uzaylı istilası üzerine kuruyor. Ancak, burada uzaylı yorumu yapay zeka dolgusuyla farklı bir kimlik kazanıyor. Bu yeni kimlik de ilginç bir ‘alt tür kırması’ doğuruyor. Uzaylı yorumu ayrıca filmi uzaylı istilası şablonundan bilimkurgunun klasik alt türlerinden makine-insan savaşına açıyor. Tüm bu değişkenlerin post apokaliptik bir zeminde işlenmesi de Oblivion’un önemini artırıyor. Bugün uyuyup gelecekte uyanma düşüncesi, klonlama, yaratıcıyla buluşma ve nihayetinde uzaya da açılan film, bu zengin menüyü ne yazık ki özgün bir hikaye ile kurgulayamadığından hedefini vuramıyor. Daha doğrusu hedef tahtasını buluyor ama yüksek bir skor elde edemiyor. Hollywood stüdyo bilimkurgularının klişelerine saplanıyor. Ama yine de ortalamanın üzerine çıkabiliyor.

Yeni ve çığır açıcı mı?

Film, bir Hollywood bilimkurgusu olsa da 2001: A Space Odyssey göndermeleriyle (ana makine Tet’in, Hal 9000 ile benzerliği, kırmızı gözü ve uzay araçlarında ‘Odyssey’ adının kullanılması) saygıda kusur etmiyor. Saygıdan da öte, filmin finali 2001: A Space Odyssey etkisini gözler önüne seriyor. İlk yarıda Wall-e ve After Earth’e benzetme yanılgısının ardından Oblivion’un post apokaliptik bilimkurgulardan ve uzaylı istilası filmlerinden büyük oranda ayrıldığını görüyoruz. İki alt türü birbirine bağlama fikrinin bu değişimi olanaklı kıldığını görüyoruz. Görsel olarak hemen hemen hiçbir post apokaliptik bilimkurguya benzemeyen Oblivion, tanıtımlarda attığı “özgün ve çığır açıcı” sloganının altını dolduramıyor. Yeni ve çığır açıcı olabilmesi için denenmemiş-yapılmamış olanı yapmak gerekir. Oblivion, yeni bir şey söylemiyor, eskimiş fikirlerden bir sentez yapmayı deniyor. Sentez hususunda oldukça başarılı olduğu da bir gerçek.

6 Kasım 2012

Looper

İlk filmi Brick ile bağımsızlar cephesinde saygın bir yer edinen Rian Johnson, sonraki çalışması The Brothers Bloom'la Hollywood kervanına katılmış ancak başarılı olamamıştı. Rian Johnson, üçüncü filmi Looper (Tetikçiler) da Bruce Willes, Joseph Gordon Lewitt ve Emily Blunt gibi yıldızlarla çalışıyor ancak bağımsız ruhunu sonuna kadar hissettiriyor. Zamanda yolculuğun mümkün fakat yasak olduğu bir gelecekteyiz. Mafya, tekelinde olan bu büyük buluşu pis işlerini halletmek için kullanıyor. Temizlemek istedikleri birini 30 yıl geriye gönderiyor ve orada bekleyen tetikçiler de işi kolayca hallediyor. Ana karakterimiz tetikçi Joe, bir gün kendi geleceğini karşısında buluyor ve elinden kaçırıyor. Hikaye bir mafya içi hesaplaşması olarak da görülebilir.

Looper'ın zaman yolculuğuna bakışı
Geleceğin dünyasında geçen bir gangster filmi Looper ve zaman yolculuğunu odak noktası yapan bilim kurgu filmlerinin son örneği... Rian Johnson'ın zaman yolculuğuna yeni bir bakış açısı getirmek gibi bir iddiası olmamakla birlikte bu temayı minimize ederek kullanması, Looper'ın zaman yolculuğu temalı bir bilim kurgu klasiğine dönüşmesinin önünü tıkıyor. Minimize etmeyi açalım hemen. Johnson'ın kendi yazdığı hikayeye göre zaman yolculuğunun kullanım alanı çok dar. Sorun bunu yalnız gangsterlerin kullanması değil, hatları keskin bir biçimde çizilmiş iki tarih arasında kullanabilmesinde diyebiliriz. 2074'ten 2044 yılına gidilebiliyor, yıl 2075 olduğunda ise 2045'e gidebiliyorsun yalnızca. 30 yıllık bir kısır döngü bu ama anlaşılabilir bir tercih Johnson'ınki, çünkü hikaye tek bir karakter üzerinden gidiyor Joe'nun bugünü ve geleceği, karşılaşmaları ve bunun yaratacağı olası sonuçlar masaya yatırılıyor.


Korku sinemasından devşirilmiş öğe: Telekinezi
Korku sinemasının alt türlerinden telekinetik korkular (Carrie, Firestarter, The Children) daha çok küçük çocukları bir korku nesnesi olarak kullanır. Düşünce gücüyle cisimleri hareket ettirme esasına dayanan telekineziyi, Rian Johnson, bir zaman yolculuğu aksiyonuna yamamış ve bunu da korku filmlerinde olduğu gibi kullanmış. 2040'lı yılarda nüfusun %10'unun durup dururken telekinetik güçler kazanması, temel atmadan bina inşa etmek gibi açıkçası. Filmde kritik bir işlevi olan telekinetik güç hakkında herhangi bir açıklama yapılmaması ve son yarım saatte üzerine düşülmesi, havada kalmasına neden oluyor fakat Looper'ın ana temalarına ve filme ciddi bir zarar vermiyor.

Looper'ın ataları: benzeştikleri ve ayrıştıkları noktalar
Rian Johnson'ın Terminatör serisi ve Twelve Monkeys'den esinlenerek yazdığı senaryonun bahsettiğimiz filmlerle ne gibi ortak noktaları var bir bakalım. Terminatör filmlerinde geleceği değiştirmek için geleceğe müdahale etme fikri; gelecekten geleni avcı, geçmiştekini kurban konumuna getirirken Looper önce bunu tersten uyguluyor sonra da her ikisini birden. Twelve Monkeys'de kişinin kendi küçüklüğüyle karşılaşmasının yarattığı paradoks, Looper'ın üzerine gittiği, zaman yolculuğunun da önüne geçen bir mevzu. Terminatör ve Twelve Monkeys, post-apokaliptik bilim kurgu filmidir ve bu iki filmde zaman yolculuğu büyük bir amaca hizmet eder, insanlığın geleceği tehlikededir ve zaman yolculuğu bunun önüne geçebilmenin tek yoludur. Looper'ın geleceği ise -2040'lar ve 2070'ler- bugünden çok da farklı değil, kimi teknolojik gelişmeler var ancak bunlar ne insanların yaşam biçimini değiştirebilmiş ne de kaderini...

Looper nasıl bir bilim kurgu?
Yazının başında Johnson'ın 'bağımsız' ruhundan bahsetmiştik. Yöntmenimizin hem görsel hem de anlatı olarak sadelikten yana olduğunu söyleyebiliriz. Looper; fiyakalı bir bilim kurgu-aksiyon filmi değil, ne çok derin ne de sığ, ne çok hareketli ne de durgun... Kısacası sizi çok heyecanlandırmayacak, çok da üzmeyecektir.

Son söz: Looper, bilim kurgu sevenlere alternatif bir lezzet sunuyor 7.2\10

9 Ekim 2012

Kısa kısa.. Warrior ve Cowboys and Aliens

Warrior
Spor filmlerini dramayla buluşturduğunuzda başarı şansınızı ikiye katlarsınız. Warrior'un seçtiği yol da bu. Parçalanmış bir aile tablosu ve her biri sorunlu karakterler. Farklı tekniklerin kullanıldığı bir dövüş turnuvasında yolları kesişen iki kardeşin öyküsü seyirci için sürpriz olmamakla birlikte heyecan dolu ve duygusal bir final vaat ediyor. Yabancısı olduğumuz bir dövüş izliyoruz ve bu dövüş boks gibi bir estetiğe sahip değil. Dövüşler olabildiğince hızlı çekilmiş ve aynı biçimde kurgulanmış. Gerçeklik hissi yoğun, dramatizasyonu çarpıcı fakat sinemasal olarak o denli kuvvetli değil. Warrior'dan maximum keyif almak için hikayeden bihaber olmak ve fragmanı da izlememek gerekiyor. Böylece tahmin yürütecek ve daha zevkli bir hal almasını sağlayacaksınız filmin. Şunu bilin yeter; hünerli ellerden çıkma karakterler ve bu karakterlerin bir şekilde ayrılan yollarının tekrar kesiştiğinde neler olacağı düşüncesi ana motivasyon kaynağınız olacak. Türe yabancıysanız drama sevmeniz yeterli olmayacaktır. 8.2'lik Imdb puanı beklentinizi çok yukarı çekmesin. 7.2

Cowboys and Aliens
Bilim kurgu sinemasının çok tercih edilmeyen alt türlerinden Steampunk; hikayesi geçmişe uzanan ancak günümüzden daha yüksek bir teknolojinin var olduğu bir dönem tasvir eder. Bu alt türün en bariz örneği 1999 yapımı Wild Wild West'tir (Vahşi Vahşi Batı). Cowboys and Aliens, Wild Wild West'de olduğu gibi western janrı içine bilim kurgu enjekte ederek tuhaf bir tür kırması olmayı deniyor. Steampunk'a göz kırpıyor fakat bir Steampunk olmamaya da özen gösteriyor. 1800'lerin Amerika'sı yine bildiğimiz gibi. Filmi ayırt edici özelliği klasik 'Uzaylı İstilası' şablonunu bir western hikayesine yedirerek anlatması, en zayıf noktası ise iki tür için de yeni bir şey söyleyememesi. Tek yönde ilerleyen ve yolun nereye ulaşacağı belli bir öykü, mizah anlayışından yoksun, yavan bir dille anlatılıyor. Filmin tek artısı uzaylıların dünyaya geliş amacının 1800'lü yıllara ayak uydurabilmesi. Sonuç olarak çabuk unutacağınız ve bir daha geri dönmek istemeyeceğiniz bir film Cowboys and Aliens. 5.6

6 Ağustos 2012

La Jetee


La Jetee, sadece Fransız sineması için değil, genel olarak sinemada öncü rolü oynamış bir bilimkurgu klasiğidir. Terminator, 12 Maymun gibi filmlerin ilhamı olurken filmsel zaman hakkında yeni bir format yaratmıştır. Zamanına göre öncül olmasını ise; zaman ve mekan algılarını alt üst etmesine borçludur. Filmin kısaca öyküsü; Bir gün havaalanında bir kadına koşarak gelen bir adam, bir silah sesi ve sahne kapanır. 3. Dünya Savaşının sonrasında dünya yaşanamaz hale gelmiştir. Paris'in artık ölü bir şehirden farksız olduğu bu zamanda insanlığın umudu bilim adamlarının geçmişe ve geleceğe gidebilecek bir zaman yolcusu ve makinesi icat etmesine bağlıdır. Davos Hanich, bu iş için ideal biri olarak seçilir. Onun seçilmesinin sebebi ise; savaş öncesi dönemde hatırladığı bir kadınla kurduğu saplantılı bir bağdır. Davis geçmişe gönderilir ve insanlığı kurtarmak için savaş öncesi dönemki o kadınla buluşur. Davis bir şekilde geçmiş ile gelecek arasında örülen hayatında bir şekilde dünya kurtaracakken kendini o kadına aşık olmuş bulur.

Burç Karabulut Yazdı

Chris Marker, kareleriyle müthiş bir atmosfer yaratıyor; (kırık dökük binalar, karanlık yoğun bulutların şehrin üstüne çökmesi, bir yeraltı laboratuarı, günlük Paris sokakları gibi) Bu atmosferi yansıtırken; minimal bir teknik kullanıldığını söylemem gerekir. Zaten fotoğraf karesine sığan bir hikaye anlatmak zorunda olan Marker, fotoğrafın da sinema kadar güçlü olabileceğini gösteriyor. Özellikle voice-over denilen anlatıcı ses adeta kötü tabloyu özetliyor. Bazı karelere eklenmiş Almanca fısıltı-konuşma sesleri de atmosferin gerçekçiliğine katkı yapıyor. Konuşmanın yer almadığı sahnelerde siyah-beyaz photography'nin avantajları ortaya çıkıyor.

La Jetee'yi ister kısa film, isterseniz de siyah beyaz fotoğraflar olarak görün, Marker'ın yaptığı iş içerik anlamında da müthiş bir sanat işi olduğunu adeta kanıtlıyor. 3. Dünya Savaşı'nın betimlediği genel Paris fotoğrafları, yok olmuş şehir fotoğraflarını öyle bir zihne kazıyor ki savaşı görmesek de anca bu durum bir savaş gibi büyük bir felaket sonunda ortaya çıkar dedirtiyor. Özellikle gölge-ışık oyunları, mesela Davis'in hasta yatağında yattığı sahnede çok yüksek bir ışık süzmesi kareyi aydınlatıyor. Bir sonraki karede mimiklerden anlaşılacağı üzere; hafif karartılan bilim adamlarının yüz hatları mükemmel bir şekilde gölge oluşturularak Alman dışavurumcu estetiğine de gönderme yapıyor. Karelerde estetiğin bu kadar güzel işlenmesiyle Davis'in mimikleri ve Marker'ın yönetmenlik yeteneği de birleşince La Jetee harika bir bilimkurgu romanını andırıyor. Belki de Melies'in yıllar önce başarıyla imza attığı öykülere devamını ekliyor.

Geçmişe gönderilen Davis, hafızalarındaki kadınla karşılaşıyor. Hikaye, geçmişi bugün, bugünü gelecek, geleceği de ütopya olarak betimliyor. Davis'in hafızasındaki kızla 60'ların Paris'inde dolaşıyorlar. Parka gidiyorlar, iki sevgili gibi güzel anlar paylaşıyorlar. Ama o anlar yer yer bugüne dönüyor. Davis bir var, bir yok. Zaman yolculuğu sebebiyle sürekli gidip geliyor. 'O' anlar da önemini kaybediyor. Zaten kadın itiraf ediyor bir sahnede, alıştım diyor gelişlerine ve gidişlerine. Anlar yaşanamayacak hale geliyor. Zamansızlık ön plana çıkıyor. Bir anda geçmiştesin sonra bugündesin ve genelde de yok oluyor Davis ve Davis'in anları. Hafızalarda yer alan bir kare gibi ikisinin hayat kareleri, o andaki varlığı işgal edebiliyor ya da etmiyor. Daha sonra müzeye gidiyorlar beraber. Müze zamanın ve mekanın donduğu yer. Dinozor fosilleri ve daha nice hayvan fosilini izleyerek geçiyorlar. Zaman da işte öyle geçiyor yanlarından. Görev tamamlanamıyor. Geleceğe gönderiliyor Davis. Bir şekilde günü kurtarıyor. Ama kendini kurtaramıyor. Mahkum olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor. İşi bitince geri dönecek ve öldürülecek. Şimdiki zamanda kahraman olmaktan çok uzakta duruyor. Geçmişteki o ana dönmek istiyor. Gelecekteki insanlardan yardım istiyor. Ve o ana gidiyor. Kadına doğru koşuyor anılarındaki kadına ama...

29 Temmuz 2012

Cloud Atlas geliyor...


2000'ler bilim kurgusunu şekillendiren iki isim The Matrix ile Andy ve Lana (eskiden Larry idi) Watchowski kardeşlerdir. Matrix üçlemesi sonrasında kariyerleri düşüşe geçen kardeşler sonunda aradıkları projeyi bulmuşlar gibi görünüyor. Ve yanlarına Run Lola Run ve Parfume. A Story of a Murderer'ın Alman yönetmeni Tom Tykwer'i de alarak David Mitchell'in Cloud Atlas (Bulut Atlası) adlı bilim kurgu romanını sinemaya uyarladılar.

Cast: Tom Hanks, Hugh Grant, Susan Sarandon, Hugo Weawing, Halle Berry, Jim Brodbent, Jim Sturges vs. Şaşırtıcı ve Zengin bir oyuncu kadrosu var fakat bilim kurgu sinemasında görmeye alışık olmadığımız Tom Hanks, Hugh Grant, Susan Sarandon gibi isimler birer soru işareti.

Hikaye: 1850'de Pasifik'i geçen bir gezgin, Belçika'daki savaşlar sırasında maddi açıdan istikrarsız bir hayat süren suskun bir besteci, Reagan döneminin California'sında asil ruhlu bir gazeteci, alacaklılardan kaçan bir yayınevi sahibi, ölüm sırasını bekleyen genetiği değiştirilmiş bir garson, bilim ve medeniyetin karanlık yüzüne tanık olan Pasifik'te yaşayan bir adalı... Filmde iç içe geçmiş 6 hikaye yer alıyor. Hikayelerden her biri ardından gelen hikayenin ana karakterinin ağzından anlatılıyor ve anlatıcılar birbirlerinin seslerini daha doğrusu seslerin yankısını duyuyor. Hikayelerin bazıları geçmişe, bazıları da geleceğe götürüyor bizi. En can alıcı nokta ise hikayelerin iç içe geçmesi ve birbirleriyle sıkı sıkıya bağlı olmaları. Gelecekte geçen bölümlerde Post Apokaliptik bir dünya ile baş başa kalacağız.


Önyorum: Hikayelerin aralarındaki zamansal fark akla hemen 2001: A Space Odyssey'i ve The Fountain gibi filmleri getiriyor. Bu bir bilim kurgu filmi ancak az önce saydığım iki filmde olduğu gibi tarihin derinliklerine götürecek bizi. Oyuncuların birden fazla karakteri canlandırdığını düşünürsek (Hugh Grant'ın 6 ayrı karaktere hayat verdiği söyleniyor) Cloud Atlas'ın The Fountain ile sıkı bir akrabalık bağı olduğunu bile söyleyebiliriz. Cloud Atlas'ın tam olarak hangi filmlerin izinden gittiğini, hangilerinin atası olacağını veya olup olamayacağını şimdilik kestirmek zor ama 5.5 dakikalık fragman bir çok ipucu veriyor. Paralel evrenler, insanlığın kendi sonunu hazırlayışı, kader, aşk, cesaret gibi temalar göze çarpıyor. Görsel olarak tatmin edici olacağına şüphe yok fakat en büyük soru işareti farklı mekanlar, farklı zamanlar (parçalı anlatım) ve geniş karakter skalasını düşünürsek bunlar arasında gidip gelirken dağınık olmamayı başarabilirse tüm sorunları da aşabileceklerini ve 2000'ler bilim kurgu sinemasına yeni bir başyapıt daha armağan edebileceklerini düşünüyorum. Zor ama imkansız değil. Umutla beklemeye devam edelim.

28 Temmuz 2012

Watchmen

"What happened to the Amerikan Dream?" It came true! You're lookin' at it... -Ed Blake aka Comedian
Bir başka Amerika...
Çizgi romanların belki de en farklısı ve en saygıdeğer bulunanı olan Watchmen, Alan Moore tarafından yaratılmış. Hayranları tarafından çok değerli kabul edilen kısa süreli Watchmen çizgi romanı, zamanının efsanesi. Ama yine de Watchmen'in çizdiği bir başka Amerika var bize. Rammstein'in o dinlenesi  olan şarkının nakaratı " We are all living in Amerika, Amerika. Amerika is Wunderbar" değil her şey. Her yere yayılıp kendi sinemasını pazarlayabilen ve Amerika düşlerin ötesinde bir hayat gerçeğini sunan Amerika'da bir distopya olabilir. Amerikan rüyasına ne olmuş bir bakalım o zaman.

Daha karanlık, daha içe dönük ama asla "Wunderbar" değil. Emperyalizmden, süper güç imajından ve dünyayı kendi menfaatlerine göre tasarımlamasından bir sinema filmiyle vazgeçip kendi derdine düşüyor (belki bir üçüncü dünya ülkesi gibi, iç savaş, derin devlet, katliam) Amerika bir bakıma kendini sorguluyor. Sorgularken de kurgulanan yeni Amerika'yı tam bir mit üstünden anlatıyor. İşin ilginci, süper kahraman miti üstünden 20.yy'daki Amerika'ya eleştirel bir bakış yapıyor. Süper kahramanlar normal insanlar gibi ölebiliyor bile. 1940-87 arası yaşanan tarihsel sürecin ele alındığı Watchmen, bir yandan süper güç olan Amerika'yı tüm vahşiliğiyle, soğuk savaş dönemine, nükleer döneme, dedective genrasına geri dönüyor. Asıl filmin problematiği; Amerika bir süper güç müdür yoksa süper emperyalist midir? Amerikan rüyası mı yoksa hiçbir zaman rüya olamamış bir Amerika, yoksa kabus mu? Amerika bir mit dünyası mı?

Rusya'yla Amerika arasında nükleer bir savaş yaşanacaktır, bunu önlemek için sadece yeni süper kahraman gruplarından Watchmen harekete geçer. Ama Watchmen, birbirinden zamanla kopmuş, hükümet tarafından yasalarla yasaklanmış bir süper kahraman birliği olarak karşımıza çıkıyor. Bir anlamda illegal bir birliktelik olarak değerlendiriliyorlar. Birlikten çok tek yaşayıp, hayatlarını yaşamaya çalışan yasadışı bir süper kahraman birliği var. İkinci Dünya Savaşının kahramanları (gerçekten kostüm giymiş kahramanlar, hatta isimleri Minutemen; Amerikan devrim savaşında silahlı partisan bir grup) eliyle kazanılması, Nixon'ın 3. kere başkan seçilmesi (Watergate etkilememiş olacak), Vietnam Savaşının kazanılması durumları ortaya çıkıyor. Elona Gay gemisinin isminin Miss Jüpiter olması da göze batan ayrıntılardan. Aslında tüm Amerika'nın 1940'lardan 80'lerin sonuna doğru akan tarihsel süreci bir seferde önümüzden akıp gidiyor. Tüm bunlar bizi bu Amerika başka bir Amerika demek için adeta önümüze konmuşlar. Daha karanlık, alternatif bir Amerika portresi çiziyor. Alternatif ama kime neye göre? Amerika her zaman alternatif bir ülke değil miydi zaten. Kahramanlar tam bunun üstüne gidiyorlar. Statusquoyu korumak için el ele veriyorlar.


Film, ilk sahnede kahramanlar grubunun veteran üyesi olan Komedyen'in öldürülmesiyle başlıyor. Watchmen grubunun üyesi olan Rosarch, bu saldırının süper kahramanlar üstüne yapıldığına inanıyor ve araştırmaya karar veriyor. Aslında basit bir tetikçinin girmesi olarak da görülebilir bu olay. Çünkü Komedyen bizim alışageldiğimiz kahraman etiğinden (kendi etiği) bağımsız, hükümet yanlısı bir kahraman. Zaten kahramanlık yapabilmek için tek şansı o. Acımasızlığı ve şiddete olan açlığının bir de Apocalypse Now filmine göndermeyle tamamlanması onu Amerika'nın vahşi kapitalist, emperyalist bir süper güç haline benzetebiliriz. Ölmesi aslında dediğim gibi Amerika'nın kendi kanlı ve karanlık iç hesaplaşmasının başlamasını sembolize ediyor.

Rosarch, Komedyen''in evine bir ziyaret yaptıktan sonra birer birer eski ekibini ziyaret ediyor. İlk ziyaret ettiği kişi, Daniel oluyor. Kendi normal hayatını yaşamaya çalışan bu adam, çoktan kahramanlıklardan vazgeçmiştir. Normal hayat normal iş ve belki kariyer yapma çabasındayken davetsiz bir misafir olarak Rosarch'ı karşısında buluyor. Rosarch, onu Komedyen'in öldürüldüğünden haberdar ediyor ve bu işte ona yardımcı olmasını söylüyor. Kendini normal bir hayata odaklamış olan baykuş adam için kolay bir karar süreci gerçekleşmiyor yine de eski arkadaşının hatırına ekibin kalanını (John, Laurie ve Adrian'ı) görmeye gidiyor. Daniel karakteri Ros'un komplo teorisini hem sorgulaması hem de daha sonra kabul etmesi bakımından önemlidir.


Herkesten önce John'u anlamak önemli olabilir. John, baba mesleği olan saat yapımını babasının istememesi üzerine terk eder. Bir fizikçi, bir nükleer mühendis olarak nükleer reaktör üretmeye gayret eder. Kız arkadaşı Jenny Slaterve fizikçi arkadaşlarıyla birlikte bir proje üstünde çalışırken her şey ters gider ve John belki de bilim kurbanı olarak saf enerji halini alır. Mavi bir enerjinin içinde kas yığını haline gelen John'un hayatı artık aynı olmaz. John, Dr. Manhattan adını alır, tek süper gücü olan süper kahraman olur. John'un hayatı günden güne kötüleşirken ekibe yeni katılan Lauri'yle aşk yaşamaya başlar. Kendini nükleer reaktör işine adar. Nükleer reaktör yapımını da Amerika'nın karanlık sırlarından biri olduğunu belirtmek lazımdır. Demokrasinin neferi olarak tüm ülkelere karışma yetkisini kendinde hak olarak gören bu süper güç Amerika için bile 'dirty secret' (bir kara lekedir) bu nükleer reaktörler. John  istemeden kontrolü elinden kaçıracaktır. John'un hayatı normale dönmesi şöyle bir dursun günden güne kendini toplumdan izole edecektir ve kadar ki kendini Mars'a taşıyacak kadar insanlığa olan güvenini kaybedecektir.

Öte yandan, Adrian filmin kötü adamıdır. Her şeyi baştan planlayan odur. Ama bu kötü adam kötü bir adamlıktan çok bir kötü adamlıktan bir ütopyaya ulaşma derdindedir. Dünyayı kurtarmayı istemektedir. Adrian dünyanın en zeki adamıdır ve Amerika - Rusya arasındaki savaşa son vermek istemektedir. Onun ideali firavun Ramses ve Büyük Alexander gibi liderin yaptığı gibi bir dünya hakimiyeti yaratmak. Bir nevi bir dünya diktatörlüğü düşünülebilir. Son tahlilde Adrian'ın şu cümlesi kendini açıklıyor: " Conquest not of men, but of theevils that beset them. Fossil Fuels. Oil. Nuclear Power. Like a drug, and you, gentlemen, along with foreign interests, are the pushers."


Amerikan kahramanlarının sembolize ettiği bu Amerika, envai çeşit Amerika rüyası sunuyor. Amerika rüyasının distopyaya dönüş sürecinde kahramanlar reddediliyor çünkü kendi idealleri ve kendi güçleriyle Amerika hükümetine bile çalışsalar Amerika'ya bile tehdit oluyorlar. John bir yerden insanlığa bir bilim insanı bakışı koyarken, Adrian insanlığın tek bir yerden yürütülmesi gerekliliğini idealize ederek bugünkü anlamda emperyalist bir ekonomik sömrüyü gösteriyor. Komedyen ise tüm bu olayların başladığı yerde duruyor. Amerikan rüyasına ne oldu diyor. Rüyaydı gerçek oldu ve sen ona bakıyorsun. Watchmen, bir Amerikan rüyasının ancak bir fantezi-distopya arasında gidebileceğini bize anlatıyor. Eninde sonunda bu kadar farklı idealllerin sonunda bir dünya hakimiyeti yaratmak ancak yalanla bir barış sağlamakla mümkün oluyor. Rosarch, son sahnede Adrian'ın yaptklarını dünyanın bilmesi gerekliliğini ortaya koymasına karşın John ve Adrian ona karşı katılmıyor. Rosarch, sonunda yok oluyor. Herhangi bir dünya düzeninde doğrulara ve etik değerlere çok da ihtiyaç olmayacaktır. Yalandan bir barış dünyanın seyrini, dengesini şu anlık yerine oturtacaktır.
                                                                                                           Burç Karabulut

1 Temmuz 2012

Signs (İşaretler)

Son dönem korku sinemasında yeni kuşak yönetmenlerden M. Night Shyamalan, kariyeri dibe doğru meyletse de önemi yadsınamayacak bir isim. Korku\gerilim ve bilim kurgu türlerinin ilginç bir birleşimi olmakla beraber popüler tarafta yer alıp gişe kaygısı da taşıyan ve karışık tepkiler alan 2002 yapımı Signs (İşaretler), başrolüne Mel Gibson gibi bir starın yerleştirildiği, bugünlerde unutulmuş ama Shyamalan sinemasının iyi örneklerinden olduğunu söyleyebileceğimiz bir çalışma.

İki çocuğu ve kardeşiyle Amerika kırsalında, bir çiftlikte yaşayan rahip eskisi Graham Hess, bir sabah köpeklerin havlamasıyla uyandığında çocuklarını mısır tarlasında dona kalmış bulur. Mısır tarlasında bir gecede devasa şekiller oluşmuştur. Olayı soğukkanlılıkla karşılamaya çalışsalar da gün geçtikçe artan bir paranoya ve bilmedikleri bir düşmanla mücadele etmek durumunda kalacaklardır.

İşaretler, soğuk savaş dönemine denk gelen 1950 ve 60'lı yıllarda sıkça karşılaştığımız İstila filmlerinin günümüzdeki temsillerinden biri. Shyamalan, War of the Worlds (Dünyalar Savaşı) tarzı bir uzaylı istilası öyküsünü yine War of the Worlds'te olduğu gibi sorunlu bir aile etrafında kurgulayarak anlatmayı deniyor. İşaretler'in klasik istila filmlerinden ayrıldığı nokta ise aksiyon ve bilim kurgusal öğelerden ziyade, gerilim ve aile dramasına yakın bir tonda ele alınıyor oluşu. Filmin ilk yarısında ne karakterler ne de biz nasıl bir düşmanla karşı karşıya olduğumuzu biliyoruz. Bu bağlamda ilk yarı bir 'Mystery' örneğine yakın dururken ikinci yarının başında bu gizemin çözülüp artık aşina olduğumuz bir uzaylı formunun çıkışıyla hikayenin farklı bir boyuta taşınabileceğini düşünen seyirci ters köşeye yatıyor. Filmin ana türünün bilim kurgu olduğu da netleşiyor böylece.

Shyamalan, İşaretler'in merkezine bilim kurgu sinemasının klasik temalarından biri olan bilim-din sorunsalını yerleştirmiş. Hikayenin, karısının ölümüyle inancını kaybetmiş rahip Graham karakterinin inancını geri kazanmasına indirgenmesi basit ve klişe ama filme bir bütün olarak baktığımızda bu basitlik sorun yaratmıyor ancak filmin yeni ve farklı bir söyleminin olmamasına neden olurken onu türün klasiklerinden biri olmaktan da alıkoyuyor. Shyamalan, sinemanın daha önce el atmadığı, Dünya'nın çeşitli yerlerinde tarlalarda birden bire oluşan ve sırrını koruyan işaretleri görsellik bazında başarıyla kullanırken bu fenomeni bir uzaylı istilası filmine yedirebilmiş ve gerilim yaratmadaki yeteneğini kullanarak ortalamanın üzerinde bir bilim kurgu-gerilim örneği yaratmasını bilmiş.
Son söz: Hala izlemediyseniz fazla tereddüt yaşamanızın lüzumu yok. Shyamalan'ı ve türü sevenler muhakkak görmeli 7\10

2 Haziran 2012

Prometheus

Ridley Scott, 1979 yapımı ilk Alien filmi ve 1982 tarihli Blade Runner ile bilim kurgu sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olup çıkmıştı. Türe yaptığı büyük katkı sonrasında farklı türlere yönelen Scott,  sonunda aradığı projeyi bir nevi Alien'ın öncesini anlattığı Prometheus ile buldu ve Avatar - Inception sonrası yükselişe geçen bilim kurgu sinemasına major bir film daha armağan etti. Fragmanları ve fazla ipucu verilmeyen hikayesiyle uzun zamandır sabırsızlık ve heyecanla beklediğimiz Prometheus nihayet Dünya ile eş zamanlı olarak ülkemizde de vizyona girdi. İnsan ırkının köklerini araştıran bir ekibin gerilim yüklü ve bilinmeze doğru yaptıkları yolculuğu, evrenin uzak bir köşesinde karşılarına çıkan ve Dünya'nın sonunu getirebilecek bir tehlikeye karşı verdikleri mücadeleyi konu ediniyor filmimiz.

Alien filmlerinin en belirgin özelliği bilimkurgu ve korkuyu harmanlamasıdır. Prometheus da bu geleneği bozmamakla birlikte felsefi yapısıyla tüm Alien külliyatından ayrılıyor ve klasik bir preguel (tamamlanmış bir serinin öncesi anlatan filmler için kullanılan terim) olmamayı başarıyor. Adını mitolojik bir tanrıdan alan Prometheus, hayatı anlamlandırma, yaratıcıyla buluşma çabası ve nerden-nasıl geldik gibi sorular soran düşünsel yapısıyla 2001: A Space Odyssey'in açtığı yoldan gitmeyi tercih ediyor. Bunu yaparken temposunu da an be an artırıyor. Anlık korkutma hilelerinden çok ustalıkla oluşturulan gerilim sahneleriyle Prometheus'un Alien'a daha yakın durduğunu ancak Aliens ve Alien 3'e de sırtını dönmediğini söyleyebilirim. Scott, özgün bir hikaye kurgularken seriye ihanet etmemiş ve Alien'ın doğuşunu sağlam temeller üzerinde şekillendirmiş. Ayrıca Alien serisinden farklı olarak inanç teması da sorgulanıyor. Prometheus, ortaya ilginç sorular atıyor ama bu soruları cevaplamıyor-cevaplayamıyor. Prometheus, bilimkurgu sineması içerisinde nerede duruyor derseniz 2001'in izinden gitmesine karşın bir Alien filmi olmanın ötesine geçemiyor yani korku öğeleri ve dozunda aksiyonuyla popüler bilimkurgu ile felsefi bilimkurgular arasında bir noktada duruyor. Bu yapı ona zarar vermiyor ve Prometheus'u 2000'li yıllar bilimkurgu sinemasının en iyi örneklerinden biri yapıyor.

Prometheus, enfes açılış sekansıyla merakımızı iyice körüklüyor ve son karesine dek doyumsuz bir bilimkurgu şöleni sunuyor. Görsel olarak fazlasıyla tatmin edici olmanın yanında klasik olabilecek bir kaç sahne de barındırıyor. Ana karakterimiz Elizabeth Shaw, Alien filmlerinin olmazsa olmazı diyebileceğimiz Ellen Ripley'i aratmıyor. Ridley Scott, yine güçlü bir kadın karakter yaratmış. Elizabeth Shaw karakteri için Noomi Rapace çok doğru bir seçim olmuş. Michael Fassbender ise robot performansı ile yine parlak bir işe imza atmış. Prometheus'u ilk Alien filmine benzetmemin  iki sebebi var. İlki Ridley Scott'in aradan 33 yıl geçmesine karşın ilk filmin tadını tutturabilmesi ve yönetmenliği, İkincisi ise kapalı alanlarda ve uzay mekiği Promethe'de yaratılan klostrofobi hissi.

-Spoiler- (Yazının bu bölümü filmin sürprizlerini açık etmektedir) Prometheus'da bir Alien görememek seyirciyi üzebilirdi. Neyse ki Scott bunun farkında. Filmin sonunu Alien'ın doğuşuna ayırarak ve bunu iki farklı türün birleşmesiyle mümkün kılarak benzeriz bir etki bırakıyor. Bununla birlikte filmin ucu açık bir finalle bitirilmesi Prometheus'la Alien arasına yeni bir film daha sıkıştırılabileceği izlenimini bırakıyor.


Son söz: Prometheus, öncüllerinden beslenen ancak kendi kurallarıyla Alien dünyasını genişletirken bu dünyadan ayrı olarak da değerlendirilebilecek ve türü sevenleri mest edecek bir başyapıt. 9.2\10

Prometheus sonrası Alien filmlerinin sıralaması
1- Alien (1979)
2- Aliens (1986)
3- Prometheus (2012)
4- Alien 3 (1992)
5- Alien: Resurrection (1997)

22 Nisan 2012

90'lı yılların en iyi 20 bilimkurgu filmi


90'lı yıllar bilimkurgu sineması için oldukça parlak bir dönemdi. 80'li yıllarda türler iyiden iyiye iç içe geçti (özellikle korku-bilim kurgu ve aksiyon) ve bu melezleşme 90'lı yıllarda tam gaz devam etti. Bu 10 yıllık süreçte bilimkurgu sinemasında net bir eğilimden söz edemeyiz belki ancak 90'lı yılların ikinci yarısından itibaren sanal gerçeklik kavramının öne çıktığını söyleyebiliriz. Ghost in the Shell, Strange Days, The Matrix, Existenz ve The Thirteen Floor ilk akla gelen örnekler. Sinema teknolojisinin beklenen atılımı yapmasıyla dönemin ilk yıllarında Terminator 2 Judgement Day ve Jurrasic Park gibi görsel efektleriyle göz kamaştıran, gişe başarısının yanında eleştirel başarıyı da yakalayan büyük bilimkurgu filmleri üretildi. 70 ve 80'li yılların fenomeni Star Wars, yaratıcısı George Lukas'ın ellerinde yeni bir üçlemeyle can buldu. 1999 yılında gösterime giren yeni üçlemenin ilk halkası çok başarılı olmasa da (eleştirel anlamda) serinin evrenini genişletmesi ve tür açısında önemli bir hamleydi. The Matrix ise 2000'li yıllar bilimkurgusunu şekillendiren en önemli film oldu.

1- Terminator II Judgement Day (1991)
2- The Matrix (1999)
3- Twelve Monkeys (1995)
4- Dark City (1998)
5- Strange Days (1995)
6- Total Recall (1990)
7- Delicatessen (1991)
8- Abre Los Ojos (1997)
9- Ghost in the Shell (1995) 
10- Jurrasic Park (1993)
11- Contact (1997)
12- Until the End of the World (1991)
13-
Existenz (1999)
14- Gattaca (1997)
15- Event Horizon (1998)
16- Cube (1997)
17- Fifth Element (1997)
18- Alien 3 (1992)
19- Starship Troopers (1997)
20- Memories (1995)