Oscar filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oscar filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2014

86. Oscar Ödülleri (Kişisel Tercihler)


2 Mart gecesi sahiplerini bulacak olan 86. Oscar Ödülleri, hemen hemen her yıl olduğu gibi yine pek çoğumuzu tatmin edemeyecek. Geçen yıla oranla Akademi ödüllerinde yarışacak filmlerin bu yıl çok daha iyi olduğunu düşünüyorum. Hatta akademinin görmezden geldiği Rush ve Inside Llewyn Davis'i de düşünürsek haklılık payımız artıyor. Kategorilere göre tahminlerimi daha sonra paylaşmayı düşünüyorum. Şimdi klasik "ben olsam kime/hangi filme verirdim" kısmına bakalım... (Animasyon kategorisinde birçoğunu izlemediğim için tercihimi de belirtemedim)

En İyi Film
Her
En İyi Yönetmen
Alfonso Cuaron (Gravity)
En İyi Erkek Oyuncu
Leonardo DiCaprio (The Wolf of Wall Street)
En İyi Kadın Oyuncu
Cate Blanchett (Blue Jasmine)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Jared Leto (Dallas Buyers Club)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Julia Roberts (August: Osage County)
En İyi Özgün Senaryo
Spike Jonze (Her)
En İyi Uyarlama Senaryo
Terrence Winter (The Wolf of Wall Street)
En İyi Kurgu
Gravity
En İyi Görüntü Yönetimi
Emmanuel Lubezki (Gravity)
En İyi Prodüksiyon Tasarımı
Her
Yabancı Dilde En İyi Film
Jagten
En İyi Kostüm Tasarımı
12 Yars a Slave
En İyi Makyaj ve Saç
Dallas Buyers Club
En İyi Görsel Efekt
Gravity
En İyi Ses Kurgusu
Gravity
En İyi Ses Miksajı
Kaptan Phillips
En İyi Şarkı
Let ıt Go (Frozen)
En İyi Müzik
Her

17 Temmuz 2013

Son 10 Yılda En İyi Film Oscar'ını Kazananların Sıralaması


Akademi'nin kararlarını hep tartışıyoruz, tartışmaya da devam edeceğiz. Bu kez farklı bir şey yapıp, son 10 yılın Akademi ödüllerinde en iyi film Oscar'ına layık görülen filmlere topluca bir bakma ihtiyacı hissettim. Ve bu filmleri kendi içinde sıraladım. 2004-2013 yılları arasında çoğunlukla yanlış kararlar verilmiş olduğunu düşünmekteyim. 

10- The Hurt Locker: Son 10 yılın en iyi film Oscar'ını kazanan en vasat film şüphesiz ki, The Hurt Locker'dı. 11 Eylül sendromu Hollywood'a yaramadığı gibi ödül törenlerini de katletti. Bigelow, girdiği yoldan ve yaptığı işten çok memnun olacak ki, Zero Dark Thirty ile ikinci bir girişimde bulundu. Neyse ki.. ile başlayan bir cümle kuramayacağım ne yazık ki! Bakınız listenin 9. sırası:


9- Argo: Bigelow bu uğurda (Heykelcik) aksiyon sinemasını ve asıl kimliğini geride bırakmış, Ben Affleck, eline böyle bir fırsat geçmişken teper mi hiç? Orta halli bir politik gerilimden Beyaz Saray'a uzanan bir yol.. Affleck'in de Oscar alabilmek için patika yolu kullandığını söyleyebiliriz.


8- Crash: Klasik bir kesişen hayatlar hikayesi, usta kalem Paul Haggis'in ellerinde yer yer çarpıcı olabilen bir filme dönüşüyor. Haggis, ilk yönetmenlik denemesinde sağlam dramatik yapısıyla ayakta duran bir filme imza atıyor. Ancak, çok fazla hikaye anlatmaya girişmesiyle de hedefinden biraz olsun sapıyor.

7- Slumdog Millionaire: Pek bir sevdiğimiz Danny Boyle'un Oscar'la imtihanı.. Bir 'Kim Beş Yüz Milyon İster' güzellemesi ama bana kalırsa tatmin edici bir iş. En iyi film Oscar'ı iddialı oldu biraz evet.

6- The Departed: Akademi'nin günah çıkarttığı film, The Departed.. Bir yeniden yapım ama ne olursa olsun, bir Martin Scorsese filmi bu..Çift yönlü bir köstebek hikayesi, görkemli bir suç filmi.. Oscar'ın da helali hoş olsun!

5- The King's Speech: O yıl, "ben olsam" şeklinde başlayan bir cümle kurduğumda en iyi film Oscar'ı Black Swan'a gidiyor olsa da Tom Hooper'ın filmini epeyce alkışladığımı hatırlıyorum. Filmin son bölümünde kekeme Kral'ın halka seslenişi, değme gerilim filmlerine taş çıkartacak cinstendi. Şaka bir yana neresinden baksam bir başarı öyküsü görüyorum The Kind's Speech'te.

4- Million Dollar Baby: Clint Eastwood'un "Ben daha ölmedim beyler!" dediği günlerdi (yönetmenlik anlamında). Trajik bir hayat hikayesini, olgun bir yönetmenlik ve göz dolduran performanslarla süsleyen Eastwood'un, Scorsese'i nakavt etmesi pek zor olmamıştı.

3- The Artist: Önce sessiz sinemanın, peşinden de sesin büyüsünü yaşatan The Artist, aldığı onca övgüye rağmen "sessiz film olmasından başka numarası yok" gibi eleştirilere maruz kalmıştı. Oscar'ı elinden aldığı Hugo'nun bir tık altında olsa da bu ve benzeri eleştirileri hak etmediğini düşünmekteyim.

2- No Country For Old Men: En iyi 5 Coen filmi arasına almadığım için adım çıksa da, filmi savunmaya ve övgüler düzmeye devam ediyorum. Ve hala There Will Be Blood'u Oscar'da nasıl alt edebildiğini düşünüyorum. No Country For Old Men'in en iyi film Oscar'ına uzanması yanlış karardı. Ama bu, filmin değerini düşürecek bir ayrıntı değil.

1- The Lord of the Rings: The Return of the King: Ve son 10 yılın en doğru kararı.. Sadece en iyi film kategorisi değil, aldığı 11 ödülün de hakkını veren bir sinema şaheseri Kral'ın Dönüşü. Epik sinemaya ve fantastiğe yeni alanlar açan, fantastik sinemanın altın çağını müjdeleyen serinin final bölümü kusursuzdu. Ama buna da kusur bulanlar oldu. O da filmin tadına doyamadığımız çoklu finaliydi.

10 Şubat 2012

The Descendants

Amerikan Bağımsız Sinemasının son dönemde yetiştirdiği en önemli isimlerden olan Alexander Payne'nin 5. filmi bir uyarlama olan The Descendants (Senden Bana Kalan) 24 Şubat'ta ülkemizde vizyona girecek. Film, drama dalında Altın Küre ödüllü ve En iyi film dahil 5 dalda Oscar'a aday olmayı başarmış 2011 yılının (bizim için 2012'nin) dikkat çeken filmlerinden biri. Alexander Payne'yi daha çok 2002 yapımı About Schmidt ve 2004 yapımı Sideways ile tanıyoruz. 7 yıl sinemadan uzak kalan Payne'nin öncelikle son filminin konusuna bir bakalım.

Karısının su kayağı yaparken bir kaza geçirmesi ve bitkisel hayata girmesinden sonra iki kızıyla daha çok vakit geçirmek durumunda kalan zengin bir toprak sahibinin eşinin hayattayken başka bir adamla birlikte olduğunu ve büyük kızının isyanının bundan kaynaklandığını öğrenmesiyle değişen hayatının hikayesi.

Alexander Payne, filmlerinde dram ve mizahı harmanlayarak farklı bir tat tutturmayı başaran önemli bir yönetmendir. Payne, son filminde mizah dozunu azaltarak gerçekçi bir aile draması ile çıkıyor karşımıza. Payne, önceki işlerinde olduğu gibi yine durağan, gösterişsiz, karakter odaklı bir film yapmış ve karakterlerin ölümle yüzleştiklerinde büründükleri ruh halleriyle ilgileniyor ayrıca büyük laflar etme derdinde de değil. The Descendants da iç ses kullanımı önemli bir yer tutuyor. Baba karakterinin (George Cloney) hüznünü ve nasıl bir ruh hali içinde olduğunu daha net şekilde anlayabiliyoruz. Bana soracak olursanız filmin en etkileyici anı büyük kızın havuzdayken annesinin kurtulma şansının olmadığını öğrendiği andır. The Descendants için söyleyebileceğim olumsuz bir şey varsa o da 2 saatlik süresidir. Payne acaba derdini 90 dakikada anlatamaz mıydı diye düşünmeden edemedim.

The Descendants'ın Oscar adaylıkları ve şansı
En iyi film, En iyi yönetmen, En iyi erkek oyuncu, En iyi uyarlama senaryo ve En iyi kurgu. The Descendants, En iyi film kategorisinde Hugo ve The Artist'in ardından en iddialı 3. film diyebilirim. Diğer iki film daha çok hak ediyor bu ödülü. Alexander Payne'in yönetmen kategorisinde şansı olduğunu sanmıyorum. Akademi tercihini Martin Scorsese veya Terrence Malick'den yana kullanabilir. George Cloney ise en iyi erkek oyuncu kategorisinde oldukça iddialı. Film geceden 1 belki 2 ödülle ayrılabilir.

Son söz: The Descendants herkese göre bir film değil ancak ödül avcısı filmlerden ve yönetmenin önceki işlerinden hoşlanıyorsanız tereddüt etmenizin lüzumu yok.

6 Şubat 2012

War Horse

Verdiği uzun aranın ardından 2011 yılı içerisinde iki filmle döndü Steven Spielberg. İlki Adventures of Tin Tin adlı başarılı bir animasyondu. İkincisi ise klasik bir Spielberg filmi olmaya aday War Horse (Savaş Atı). Klasik olmaya aday derken klasik Spielberg temalarıyla yoğrulmuş olmasını kastediyorum. Spielberg, savaş filmlerini sever ve genellikle farklı bir açıdan yaklaşır olaya. İlk savaş filmi '1941' 2. Dünya Savaşını fon alan bir komediydi. 1987 yapımı Güneş İmparatorluğu savaşı bir çocuğun gözünden anlatır. 1998 yapımı Er Ryan'ı kurtarmak ise kardeşleri cephede ölmüş bir askeri sağ salim evine ulaştırmaya çalışan bir grup askerin öyküsüne odaklanır. Ustanın son savaş filmi War Horse ise İngiltere'de 1. Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine cepheye gönderilen bir atın kahramanlık öyküsünü ele alıyor.

İlk kez 1. Dünya Savaşına dair bir öykü anlatan Spielberg 145 dakikalık uzun filmiyle beklentileri tam olarak karşılayamıyor ne yazık ki! Evet 6 dalda Oscar adayı başarılı bir film bu ama söz konusu Spielberg olunca beklenti çıtasını  her zaman çok yukarılarda tutmuşumdur. Film, hikayenin genel çerçevesini çizerken fazla vakit kaybediyor. Sözünü ettiğim zaman dilimi 45 dakika. Hikaye ve karakter gelişimi için epey uzun bir süre. Savaşın çıkmasıyla birlikte film ivme kazanıyor fakat bu sefer de savaş esnasında atın bir çok kez el değiştirmesi sürekli yeni karakterler ve yan hikayeler türemesine sebebiyet veriyor. Neyse ki Spielberg zaman zaman sarkan hikayeyi son yarım saatte toparlıyor ve iyi bir finalle noktalıyor. Spielberg filmini (finalini saymazsak) aldığı eleştirilerin aksine çok da dramatize etmeden anlatmayı başarabilmiş.  Peki, Savaş Atı'nı izledikten sonra ne kadarı akılda kalıyor derseniz çok değil derim. Final bölümü dışında fazla unutulmayacak anının olmadığını belirteyim. Bunun yanında usta görüntü yönetmeni Janus Kaminski'nin birinci sınıf bir iş çıkardığını ve filmi görsel olarak tatmin edici kıldığını belirteyim. Aynı şeyleri John Williams'ın müzik çalışması için söyleyebiliriz.

Savaş Atı'nın Oscar adaylıkları ve şansı
En İyi Film, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Sanat Yönetmeni, En İyi Orjinal Müzik, En İyi Ses Kurgusu ve En İyi Ses Miksajı. Savaş Atı'nın En İyi Film kategorisinde şansının sıfır olduğunu düşünüyorum. Teknik dallardan ise En İyi Görüntü ve Sanat Yönetmeni kategorilerinde ve Orjinal müzik dalında iddiası tartışılmaz. Film, geceden bir belki iki ödülle ayrılabilir.
Son söz: Büyük usta Steven Spielberg'in orta karar filmlerinden biri War Horse. Fazla beklenti içerisine girmezseniz keyifli bir seyirlik 6.3\10

1 Ocak 2012

Moneyball

İlk sinema filmi Capote ile tüm dikkatleri üzerine çeken Bennet Miller benim de hayranlığımı kazanmıştı. 6 yıl sonra gelen ikinci filmi Kazanma Sanatı (Moneyball) Capote gibi bir roman uyarlaması. Romanın adı: Moneyball: The Art of Winning an Unfair Game.Gerçek bir başarı öyküsü bu ve hikayesi de şöyle: Oakland A's'nin yöneticisi Billy Beane takımını yeni sezona hazırlarken hiç ummadığı şekilde yıldız oyuncularını başka takımlara kaptırmıştır. Billy'nin yapması gereken takımı yeniden kurmaktır. Bunun için de olağan dışı bir yöntem izler; Yale mezunu bir ekonomist olan Peter Brand'ı işe alır. İkili, önemli becerilere sahip ama bir şekilde kenarda köşede kalmış oyuncuları Oakland A's'de bir araya getirir. Beyzbol camiasını bir devrim beklemektedir artık.

Başarı öykülerini oldum olası çok sevmişimdir. (The Blind Side'ı da çok sevmiştim) Beyzbol pek ilgimi çeken bir spor dalı olmasa da Moneyball, baştan sona keyifle ve dikkatle izlediğim spor temalı bir film olup çıkıverdi. İlk 10 dakikasının ardından sizi içine çeken Moneyball'ın usta isimler Steven Zallia ve Aaron Sorkin'in kaleminden çıkan senaryosu en büyük kozu. Yönetmen Bennet Miller, Capote da olduğu gibi yine dingin bir anlatımı tercih etmiş. Bu tercih bir bakıma filme zarar vermiş aslına bakarsanız. Capote gibi bir film için biçilmiş kaftan olan bu anlatım spor filmi Moneyball'da en doğru karar olamamış ama filmin erdemleri bu açığını kapatıyor. Hikayenin gerçekliği ve filmin gerçekçiliği başta Brad Pitt ve Jonah Hill olmak üzere bütün oyuncuların doğal oyunculukları ile birleşince akıllarda yer eden bir film oluveriyor Moneyball. Film gişede beklenen rakama ulaşamasa da ödül sezonuna hızlı bir giriş yaptı. Altın Küre'de 4 adaylık kaptı. Adaylıkları: En iyi film, En iyi erkek oyuncu, En iyi yardımcı erkek oyuncu ve En iyi senaryo. Güçlü rakipleri olmasına rağmen 1 belki 2 ödülle kapatabilir geceyi. Oscar'larda ne yapar derseniz işinin zor olduğunu söyleyebilirim. Muhtemelen 4-5 adaylık alacaktır. Brad Pitt'in ilk Oscar'ına uzanma ihtimali de mevcut.
Son söz: Sıra dışı bir başarı öyküsü olan Moneyball'ı bir an önce izleyin ki ödüller dağıtılmaya başlayınca söyleyecek sözünüz olsun :)

11 Aralık 2011

Garip ülkemin garip gişe macerası

Aşağı yukarı her konuda olduğu gibi gişe rakamları konusunda da ilginç bir noktada duran güzide bir ülkemiz var. Son yıllarda Türk Sinemasının gerçekleştirdiği atılımla birlikte Türk filmleri seyirci rakamları ile Amerikan filmlerinin hakimiyetine son verdi. Dünya'da bir kaç ülke dışında Hollywood filmlerinin önüne geçebilen ülke yok denecek kadar az. Bu durum bizi olduğu kadar Amerikalı yapımcıları da bir hayli şaşırtmış. Bu gişe getirisini topu topu 5-6 isime borçluyuz. Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Şahan Gökbakar, Ata Demirer, Yavuz Turgul, Çağan Irmak ve Mahsun Kırmızıgül. Bunun yanına Kurtlar Vadisi, Asmalı konak gibi dizilerin sinema uyarlamalarını da ekleyebiliriz. Türk Sineması gişede son yıllarda büyük sürprizlere gebeydi. Sessiz sedasız ve reklamsız vizyona giren Babam ve Oğlum'un tahmin edilemez seyirci rakamı (3.837.885) gerçek reklamın  kulaktan kulağa yayılanı olduğunu ve ağlatma potansiyeli yüksek filmlerin de gişe başarısını getirebildiğini gösterdi. Çağan Irmak'ın bir diğer filmi Ulak büyük reklam kampanyaları ile vizyona girdi. Yüksek bütçeli film 600 bin civarı bir seyirciyi ancak çekebildi sinema salonlarına. Neden Peki? Sanırım genel seyirci kitlesinin alışık olmadığı bir anlatısının olmasından kaynaklandı bu durum. Dedemin İnsanları en iyi Çağan Irmak açılışını yapsa da hayal kırıklığı yarattı bende. Babam ve Oğlum'un izinden gidiyor gibi görünse de 1.5 milyonun üzerine çıkması zor görünüyor.

Hollywood filmlerinin gişelerinde de ciddi gariplikler var. Örneğin Yüzüklerin Efendisi serisinin ilk filmi Yüzük Kardeşliği 1.755.812 rakamına ulaşırken ikinci film İki Kule 1.456.646 bin ve serinin en iyisi olan son film Kralın Dönüşü'nün 1.248.367 gibi bir rakamda kalması işin en garip kısmı. Amerika ve Avrupa'da serinin gişesi her filmde artarken (Doğal olanı da bu) bizde büyük bir düşüş gözlenmekte. Bahsettiğimiz durumun farklı bir boyutu daha var. Karayip Korsanları, Alacakaranlık ve Testere gibi serilerin ilk filmleri vizyona girdiklerinde henüz bir efsaneye dönüşmediklerinden 250-350 bin arasında bir seyirci yakalayabildiler (Testere'ninki çok daha düşük) ancak. Daha sonra Alacakaranlık ve Karayip Korsanları devam filmleriyle 1 milyonun üzerine çıkmayı başardı. Testere serisi ise devam filmleriyle 500 binleri gördü. Bu ne demek? Seyirci (Özellikle devam filmlerinde) filmin iyi olup olmadığına pek bakmıyor. (İstisnalar mevcuttur) Belki de koşulsuzca bağlandığı karakterleri yeni maceralarıyla tekrar görebilmek için. (Karayip Korsanları için geçerli bir sebep)

Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde
Tüm Dünya'yı kasıp kavuran çizgi roman uyarlamaları aynı başarıyı ülkemizde gösteremiyor. Örümcek Adam ortalama 700-800 bin rakamıyla en başarılı çizgi roman uyarlaması oldu. Batman ve Süpermen filmleri 250-300 binini üzerine çıkmakta zorlanıyor popülaritelerine rağmen. (The Dark Knigth istisnadır) Epik filmler ise rahatlıkla 500 bin barajını geçebiliyor. Topraklarımızda geçen hikayesiyle Truva, 1.700.000 bine yakın seyircisiyle şaşırtıcı bir örnek oldu. Oscar yarışındaki filmler ise genellikle 150-200 binlerde takılıp kalıyorlar. (Oyuncu kadrosu yıldız isimlerden oluşsa dahi) Hemen hemen herkesin sevdiği korku\gerilim filmleri de beklenenin çok altında kalıyor. Altıncı His gibi sansasyonel işler 1 milyonun üzerine çıkabilirken ortalamanın üzerinde bir korku filmi 400 bin civarında geziniyor genellikle. Korku filmlerinin vasatlaştığı ve yeniden çevrimlerle dolduğu günümüzde 250-300 binleri normal karşılamak gerekiyor.

Bir Zamanlar Anadolu'da
Türk filmlerine dönecek olursak Fatih Akın, Nuri Bilge Ceylan gibi dünyaca tanınan yönetmenlerimizin filmleri de 200-250 binin üzerine çıkamıyorlar. Aldıkları ödüllere rağmen. Semih Kaplanoğlu, Reha Erdem ve Zeki Demirkubuz'un yaptıkları minimalist filmler 100 bini görürse başarılı sayılabiliyor. Bunun yanında birer diziden farksız Çılgın Dershane gibi sözde gençlik filmlerimizin şaşırtıcı gişe rakamlarına ulaşması endişe verici. Sonuç olarak seyirci rakamlarımız Avrupa ülkeleriyle kıyaslanamayacak kadar geride hep övündüğümüz genç nüfusumuza rağmen. Eğitim seviyemizi ve ekonomik durumumuzu yukarıya çekemedikçe değişim beklemek hayalcilik olur.