Western etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Western etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ocak 2016

Westernin yaramaz çocuğu: The Hateful Eight


Quentin Tarantino’nun Django Unchained’ın ardından bir kez daha westernle çıkageldiği The Hateful Eight, yönetmenin hikâye anlamında daha klasik, biçimsel açıdan ise tür için yenilikçi sayılabilecek ve yine sinema duygusuyla dolup taşan filmlerinden biri. Türün klasik temaları ve biçimiyle hınzırca oynayan Tarantino için artık westernin yaramaz çocuğu diyebiliriz. Bu yıl 88. kez dağıtılacak Oscar ödüllerinde en azından birkaç adaylığına kesin gözüyle baktığımız film, yılın öne çıkan nitelikli yapımlarından.

Django Unchained’da kölelik meselesini deşen Tarantino sert bir Spagetti Western çekmişti. Westernlerin pek değinmediği köleliği filmin merkezine yerleştirerek farkını ortaya koymuştu. The Hateful Eight’e baktığımızda yönetmenin daha klasik bir hikâye ile karşımıza çıktığını görüyoruz. Ödül avcılarının yakaladıkları suçluları teslim etme sürecinde yaşadıkları problemleri kendi tarzında hikâye ediyor Tarantino. Bunu yaparken, uyumsuz karakterlerin bir posta arabasında ve kapalı bir mekânda bir arada bulunmak zorunda olmalarını türün klasiklerinden Stagecoach’dan devşiriyor. Tarantino, filmi Kill Bill ve Inglourious Basterds gibi bölümlere ayırsa da (film altı bölümden oluşuyor) temel olarak 35 dakikalık yolculuk bölümü ve sonrasında Minnie’nin Tuhafiye’sinde geçen diğer bölüm şeklinde ikiye ayırmak gerekiyor. Hikâyenin bölümlere ayrılarak anlatılması The Hateful Eight’te bir alışkanlıktan öteye gitmiyor. Büyük bir anlam taşımıyor.

Tarantino, western adına söylenebilecek yeni bir şey olmadığını bildiği için ne söylediğime veya ne anlattığıma değil, nasıl anlattığıma bakın diyor. Filmin bölümlere ayrılmasından, flashback sahnesiyle geri dönüş yapılmasına, aynı sahnenin başka bir bakış açısından verilmesine ve hatta filmin film olduğunun açık edilmesine kadar pek çok biçimsel numara deniyor Tarantino. Bu tercihlerle miadını dolduran western türünde içeriğiyle yapamayacağı yeniliği biçimsel özellikleriyle yaparak seyircisini tavlamayı başarıyor. Hikâyenin bahsettiğimiz biçimsel numaralara göre yazıldığı da çok belli. The Hateful Eight’in başarısını göz önüne alırsak, başka türlerle melezleşmesi dışında lineer akışın dışına pek çıkmayan westernin Tarantino gibi formalist sinemacılara ihtiyaç duyduğunu söyleyebiliriz.

Django Unchained gibi uzun süresi ve bunun yanında gevezeliğiyle de eleştiri konusu olan The Hateful Eight, bu uzun süresini lehine kullanıyor esasında. Karakterleri tanıtmak, derinleştirmek, aralarındaki ilişki örmek, çatışma ortamını hazırlamak ve de tüm bunların aceleye getirilmeden yapılmasının gerekmesi 2 saat 45 dakikalık süreyi lüzumlu kılıyor. Her Tarantino filminde olduğu gibi karakterler yine seyirci için fazla bir şey ifade etmeyen sohbetlere giriyor zaman zaman. Ancak o sohbetler arasındaki detayları yakaladığınızda filmden daha fazla keyif almanız olası. Tarantino sinemasının özünde bunlar var neticede.

Bir önceki işiyle karşılaştırdığımızda her anlamda çok daha yeni bir western izlediğimizi düşünüyorum. Çoğu tek mekânda geçen bir western çekmek gerçek bir meydan okuma denilebilir. Tarantino o cesarete ve de işin altından kalkabilecek yeteneğe sahip bir yönetmen. Karakterlerin tek mekâna sıkıştırılması klasik kovboy düellolarının yerini söz düellolarına bırakılması anlamına geliyor. Yani Tarantino’nun en iyi bildiği işe… Westernlerde iç mekânın köşeye sıkıştırılan karakterlerin savunma alanı olarak kullanıldığı filmlerde dahi böylesi bir tek mekân kullanımı yok. Tüm aksiyonun ve çatışmanın iç mekâna hapsedilmesinin alınan sonuç itibariyle önemsenmesi gerektiği kanısındayım. Tipi ve dondurucu soğuk sebebiyle karakterlerimizin hayatta kalabilmek için aynı mekânı paylaşmak zorunda kalması, Vahşi batının tekinsizliğinin ve kimsenin kimseye güvenememesinin yarattığı her an tetikte olma durumları, Tarantino mizahıyla farklı bir boyut kazanıyor. 

Filmin kan ve şiddet kullanımı Django Unchained’a oranla daha az. Cellât John Ruth’un başına konan ödül için Red Rock’a götürdüğü kadın suçlu Daisy Domergue üzerinde uyguladığı şiddet dışında bu hususta üzerine konuşulabilecek ciddi bir meselenin olmadığı kanısındayım. Kadına yöneltilen şiddet sebebiyle Tarantino’ya kadın düşmanı suçlamasında bulunmanın da komik oluğunu düşünüyorum.

Son söz: Westernle ilişkinizin çok da önem taşımadığı klasik bir Tarantino filmi The Hateful Eight 8.5\10

18 Ağustos 2015

İlk izlenim: The Hateful Eight


Quentin Tarantino’nun Django Unchained’ın ardından tekrar Spagetti Westernle sevenlerininn karşısına çıkmaya hazırlandığı sekizinci uzun metraj filmi The Hateful Eight’in ilk fragmanı geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Pek beğenilmeyen bu ilk fragman neler söylüyor ve bizi nasıl bir film bekliyor bir bakalım.

İç Savaş yıllarını fon alan The Hateful Eight'in kar fırtınası sırasında bir mola yerine sığınmak zorunda kalan\yolları kesişen sekiz kişinin hikayesi olarak özetlenebilecek bir konusu var. Kurt Russell, Jennifer Jason Leigh, Samuel L. Jackson, Bruce Dern, Tim Roth ve Michael Madsen gibi birbirinden kıymetli oyuncusu, Ennio Morricone’un enfes müzikleri ve Tarantino imzasıyla yeni sezonun en çok merak edilen yapımlarından biri olan The Hateful Eight, ilk fragmanında elini açık etmiyor. Ancak elimizde Tarantino’nun bir önceki çalışması Django Unchained var. Grafik şiddeti ve etrafı kan gölüne çevirmeyi seven yönetmenin, aralarında ölümcül bir bağlantı olan sekiz karakteri bir araya getirerek sadece laf kalabalığı yaptıracak hali yok. Django’ya oranlarsak kan miktarında ciddi bir değişiklik olacağını sanmıyorum ama şiddet konusunda o kadar ileri gidecek bir film olmayacak gibi The Hateful Eight. Fragmandan anlamadık ancak Tarantino'nun bu sefer mizaha daha fazla yer verdiği söyleniyordu. Emin olmak için ikinci fragmanı beklemek gerekiyor. Django Unchained’da westernlerde pek yer verilmeyen kölelik meselesine değinen Tarantino, bu kez yine westernlerde çok tercih edilmeyen bir doğa olayını (kar fırtınası) hikaye açısından önemli bir noktaya yerleştirmiş. Bu da filmi atmosferini doğrudan etkilemiş. Bembeyaz örtünün filmin ikinci yarısından itibaren kan kırmızısına döneceğini tahmin etmek güç değil. 

Birbirinden eksantrik sekiz karakter yaratıp, onları bir mekana tıkan Tarantino, kimbilir sevenlerine nasıl sürprizler hazırladı. Yazdığı senaryoya çok güveniyor olmalı ki, kendisini tekrar etme pahasına iki yıl sonra yeniden western çekmeye soyundu. Ama ilk fragmana bakarak bile tekrara düşmediğini söylemek mümkün. Django Unchained gibi akademi ödüllerinde ana dallarda adaylık elde eder mi bilemiyorum ama seyir keyfi yüksek bir Tarantino filmi izleyeceğimize bahse girerim.

The Hateful Eight, bir değişiklik olmazsa 8 Ocak’ta ülkemizde vizyona girecek.

1 Mayıs 2013

İlk İzlenim: "The Lone Ranger"

The Ring ve Pirates of the Caribbean serisiyle başarılı işler çıkaran yönetmen Gore Verbinski, Johnny Depp ile yeniden bir araya geldiği yeni filmi The Lone Ranger, 5 Temmuz'da Türkiye'de gösterime girecek. Aslında büyük prodüksiyonların adamı yapımcı Jerry Bruckheimer'la Verbinski ve Depp'in bir araya gelmesi yeni bir hit filmin doğuşu anlamına gelebilir. 

 The Lone Ranger  çizgi romanlarının bu ilk sinema uyarlaması değil. Maskeli Süvari olarak bildiğimiz çok da başarılı olmamış 1981 tarihli bir western filmi mevcut. Bu yeniden çevrimde hikayeye yeni bir bakış açısıyla yaklaşıldığı konuşuluyor. Ne kadar doğrudur bilemiyoruz ancak, bunun doğru olması temennimiz. Filmin hikayesi ise kısaca şöyle: Amerikan yerlisi (Kızılderili diyelim) Tonto ve kanun adamı John Reid'in tesadüfi bir şekilde bir araya gelmeleri ve Tonto'nun onu bir efsaneye dönüştürmesi, ana öyküyü oluşturmakta. Mizah ve aksiyonun hız kesmediği bir serüven filmi yaratma düşüncesiyle hareket edildiği çok açık. Birbirine zıt iki karakterin bir araya gelmesi zaten bolca malzeme çıkaracaktır. 

Artık western türünde söylenebilecek yeni bir söz, anlatılabilecek farklı hikayeler bulmakta ciddi sıkıntılar çekildiğini düşünürsek, yenilik getirme veya özgün olma iddiası taşamayan bir filmin bizi beklediğini söyleyebiliriz.  The Lone Ranger, bir yeniden yapım olmasına karşın Johnny Depp faktörüyle merakımızı artırıyor. Depp'in yine eksantrik bir karaktere büründüğü film, sırf onun varlığıyla seyirciyi sinema salonlarına çekecek gibi. Fragmana baktığımızda ise bir komedi westernin izini sürebiliyoruz. Bu yazın umut vaat eden filmlerinden biri var karşımızda. Ama tabi büyük beklentilere girilmemesi gerekir.


16 Ocak 2013

Django Unchained

Quentin Tarantino'nun uzun zamandır merakla beklenen son filmi Django Unchained'ı nihayet izledim. Tarantino, Western çekerse nasıl olur sorusuna verilmiş bir cevap niteliğindeki filmin hikayesini kısaca aktarayım. Amerikan İç Savaşı'nın iki yıl öncesinde açılan hikayede köle Django'nun eski efendileri ile kirli bir geçmişi olan Alman ödül avcısı Dr. King Schultz'la yolları kesişir. Schultz, Britte adlı kardeşlerin izindedir ve yalnız Django onu ödüle götürebilir. Aykırı bir adam olan Schultz, Django'ya Britte kardeşleri ölü yada diri yakalamaları sonucunda özgürlük sözü verir. Başta ayrılmayı düşünseler de Django'nun davası onları ortak yapar.

Tarantino usulü Spagetti Western
B tipi filmlerden ve farklı film türlerinden beslenen Tarantino, Spagetti Western'in babası Sergio Leone'den fazlasıyla etkilenmiş bir yönetmen (Bkz. Kill Bill). Öncelikle Django Unchained'ın Leone Westernleriyle Sam Peckinpah'ın şiddet operası klasmanındaki The Wild Bunch'ının karışımı gibi durduğunu (hikayesiyle değil, Leone filmlerinin anti kahramanları ve müzikleriyle The Wild Bunch'ı da şiddet kullanımındaki aşırılıkla örnekleyebiliriz) söylemek istiyorum. Şiddetin ve kanın bir Spagetti Western için bile fazla olduğunu ancak Tarantino'nun o alışık olduğumuz üslubuyla kan ve şiddeti rahatsız edici bir unsur olarak değil aksine bir eğlenceye dönüştürdüğünü görüyoruz. Django Unchained'ın özellikle kan kullanımındaki aşırılıkla (estetize edilerek) janr içinde ayrıksı durduğu çok açık.

Filmin merkezinde kölelik var
Türsel olarak baktığımızda köleliğin Western sinemasına uzak bir kavram olduğunu görürüz. İlginçtir ki, kölelik sorunu Amerika'da İç Savaş'ının da sebeplerinden biridir ve ancak bu savaş sonrasında kaldırılabilmiştir (1962). Westernlerin çoğunlukla 1850-1880 arası dönemi fon aldığını göz önünde tuttuğumuzda, köleliğin ciddi bir sorun olarak mevcudiyetini sürdürmesine karşın tür içinde yer bulamaması aslında Western sinemasının Amerikan tarihini mitleştirme fonksiyonunun bir sonucudur. Bu mitleştirme içerisinde kölelik, istisnalar dışında kendine yer bulamamıştır. Tarantino ise filmin merkezine köleliği yerleştirmekle kalmamış Django adlı kölenin bir anti-kahramana evrilmesinin hikayesine dönüştürmüş Django Unchained'ı. Amerikan tarihinin Kızılderili soykırımıyla birlikte en büyük insanlık ayıbı olarak nitelendirebileceğimiz köleliğin popcorn bir seyirlikte işlenmesi Afro-Amerikalı cephesinde eleştirilebilir ancak Tarantino'nun sinefil kişiliğiyle film üretmekten yani sanatından başka bir şey düşünmediğini dolayısıyla da bu yarayı deşmek gibi bir derdi olmadığını görüyoruz.


İlk 1 saat ana öyküye girilmiyor
Bir ödül avcısıyla, kölenin çıkar ilişkisi biçiminde başlayan iş arkadaşlığı, önce ortaklığa, ardından da dostluğa dönüşüyor. İlk bir saat Dr. King Schultz'un ödül avcılığı işiyle geçiyor. Vakit kaybediliyor demek istemiyorum çünkü tek bir anı sarkmayan bu bir saatlik dilim, filmin 2 saat 45 dakikalık süresine endekslediğimizde sorun yaratmıyor. Bu ana öyküye girmeme hususu Tarantino'nun senaryo yazım aşamasında kendini ne kadar özgür hissettiğinin de bir kanıtı. Django'nun karısını kurtarma hikayesi ve kötü çiftlik sahibi, köle tüccarı Calvin Candie'nin dahil olmasıyla daha tutkulu bir filme dönüşüyor Django Unchained. Tarantino, kurguyla oynamayı sever ama Western'in yapı itibarıyla düz anlatıya uygunluğunu düşünerek biçimsel anlamda sadelikten yana bir tavır sergilerken, içerikte yapacağını yapmış.

2000'li yıllar Western'ine Tarantino ayarı
Western miadını doldurmuş bir tür, yeni örneklerin türü ayağa kaldırmak gibi bir iddiası ve düşüncesi yok fakat Tarantino, Django Unchained'ı kendini tatmin etme amacıyla çekmiş olsa dahi türe yaklaşımıyla taze bir soluk getirdiğini söyleyebiliriz. 2000'li yıllarda Brokeback Mountain ve The Three Bruials of Melquiades Estrada gibi westernimsilerin türü ileri taşımak bir yana bir metamorfoza uğrattığını, The Assassination of Jesse James By the Coward Robert Ford ve True Grit gibi yeniden yapımların ise eski kahraman veya anti-kahramanları önümüze sürdüğü bir dönemde Tarantino'nun yapı-bozucu kimliğiyle (siyahi bir figürü hem de köleyi kahramana dönüştürmesi küçümsenmemeli) türün aslında yenilenebilir olduğunu göstermesi takdir edilmeli.



Oyunculuklar ve Oscar şansı
En iyi yardımcı erkek oyuncu kategorisinde yarışacak olan Christopher Waltz, adaylığı sonuna kadar hak etmiş ama ödüle uzanması oldukça zor. Hafif kırık, Alman dişçi ve ödül avcısı karakteriyle filmin eğlence dozunu katlamış. Bu kategoride Robert De Niro, Philip Seymour Hoffman ve Tommy Lee Jones gibi iddialı isimler var. Leonardo Di Caprio ise Calvin Candie ile ilk kez kötü bir karaktere hayat veriyor ve akılda kalıcı bir performans sergilediğini söyleyebiliriz. Adaylık almalıydı. Jamie Foxx idare etmiş, Samuel L. Jackson sadık hizmetkar rolünde döktürmüş. Django Unchained'ın en iyi film kategorisinde şansı yok ama Altın Küre'de elde ettiği senaryo ödülünü Oscar'da tekrarlaması büyük ihtimal.

Son söz: Quentin Tarantino'nun zaman zaman bir şova dönüştürdüğü Django Unchained, deli dolu bir film. 8.6\10

Django Unchained sonrası Tarantino filmlerinin sıralaması
1- Pulp Fiction
2- Kill Bill 1-2
3- Resevoir Dogs
4- Django Unchained
5- Jackie Brown
6- Inglourious Basterds
7- Dead Proof

15 Aralık 2012

Tepenin Ardı


Burç Karabulut yazdı

Bir fotoğraf çekin. Tüm hayatınızın film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçtiğini ve o son anlarınızda neyle karşılaşacağınızı bir düşünün. Güzel mutlu anıların yanında pişmanlıklarınız, hayal kırıklıklarınız ve daha nicesi gözlerinizde canlanacaktır mutlaka. Tepenin Ardı'nın bir anlamda yaptığı buna karşılık geliyor. Tabii işi tek kareyle sınırlandırmıyor. İki saatlik bir filme yayıyor. Tepenin Ardı sembolik de olsa ardındakileri görmesek de bilmesek de onlar bizim günahlarımızın eseridir diyor. Tepenin ardındakilerle ilişkilerimiz; önyargılarımızla yöneldiğimiz o anda yargısız infazda başlıyor.

Tepenin Ardı'nın bir Western atmosferi içinde kurgulandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Benim aklıma hemen Ox-Bow Incident'in yargısız infaz sahnesi geliyor. O müthiş finalde, üç adam asılacaktır. Fakat suçlarını bilmemektedirler. Sadece yanlış yerde yanlış zamanda bulunmaları onları asılmaya götürecektir. Kanıt yoktur ama kanıtımsı şeyler bulunabilir. Suçları zaten kasabalılar tarafından halihazırda belleklerde yer etmiş olan  önyargının tezahürüdür ve bu durumun hareket geçmesi için sadece üç adam gerekmektedir. İşte o peşin yargının sebebi, yargısız infazı da beraberinde getirir. Ox-Bow Incident filminin konusuna da hafifçe girmek belki niye iki filmi üst üste incelememize gerektiğini açıklayabilir.

Feodal sistem ve Baba'nın Adı: Sistemsizlik ve Kanunsuzluk

Türkiye'nin genel coğrafi yapısı ele alındığında, toprak ağalığı küçümsenemez. Toprak ağalığı yapanlar genelde o bölgede güce de sahip olurlar. Partiler içinde öncelik sırasına göre değerlendirilir. Feodal sistemde yaşayan bir çocuğun, yaşlının ve kadının yaşamı, toprak ağasının ağzından çıkacak lafa bağlıdır. Baba'nın adı, Lacan'ın dediği gibi simgesel düzeyde kanunlara işaret eder. Babanın yani bu durumda toprak ağasının varlığı, kadının, yaşlının, çocuğun susması ve başını öne eğmeleri için yeterli bir sebeptir.

Tepenin Ardı'nda ise Faik Ağa bu role denk düşer. Faik Ağa, ununu elemiş eleğini asmış artık yaşlılık dönemlerini yaşayan bir ağadır. Faik ağa, oğulları ve torunlarıyla her sene yaylaya çıkmaktadır. Geçmişten kalma büyük bir arazinin de sahibidir. Bir gün yine yaylanın keyfini çıkarırken, ters şeyler olmaya başlar. Nerden geldi belli olmayan silah sesleri ile adeta bir Kızıldereli saldırısına uğrayacakmış gibi yerini yurdunu korumaya girişir. Kendi yabaniliğini karşı tarafa transfer eder adeta. Jandarmanın bu duruma müdahalesi olmadığı aşikardır. Sistemsizlik ve kanunsuzluk, bireysel şiddeti ve kanunu zorunlu kılmıştır.

Ox-Bow Incident ve Tepenin Ardı: Düşman Yaratımı

İki filmi karşılaştırırken spoilerdan elimden geldiğince uzak durmaya özen göstereceğim. Ox-Bow'un meşhur o son sahnesini anlatamayacağımdan film hakkında genel bir bilgi vereceğim. Bir gün Bridger Wells kenti sakinleri sığırlarının çalınması üzerine faili aramaya koyulurlar. Üç tane adam kasabaya bu iş için giriş yapmıştır, şerif de o sırada kasabada değildir. Bunun üzerine, bir araştırma ekibi oluşturup failleri aramaya koyulurlar. Üç adam kanıt bulunamamasına rağmen asılırlar. Önemli olan üç adam asmış olmaktır. Ekip keyifle dönerken şerif onları yarı yolda yakalar. İyi haberleri verir. Aslında sığırı çalan adamın yakalandığını söyler.

Feodaliteyi bir Western olarak görmek ve anti-Western olarak uyarlamak

Tepenin Ardı'nda ise filmde görünmez (tekinsiz Kızılderililerin aksine) bir düşman vardır. Faik Ağa, oğlunun vurulması üzerine Tepenin Ardı'na hücuma geçer. Karşı taraftan ona göre tahrik devam eder. Torunun da ölmesi üzerine Tepenin ardındakileri öldürmeye doğru yola koyulur. Filmi çok anlatmaya çalıştım. İkisinde de tam olarak bir düşman yaratımının zihinlerde olduğunu görmek mümkün. Ox-Bow'da feodal ağa olmamasına rağmen halkın kanun yerine kendini koyması ile Faik Ağa'nın kendini zaten ağa olması dolayısıyla kanunu uygulamasını kendine hak olarak görmesi var. Feodallik ile Western o yüzden çok iyi örtüşür.

İki filmi üst üste okuduğumuzda, Amerikan Westernlerinin bir acı gerçeği olarak görünebilecek Ox-Bow Incident, hem Westernleri eleştirir hem de düşman yaratım sürecinde de toplumsal ve evrensel bir eleştiri getirir. Tepenin Ardı ise, Westerni bir arka plan olarak kullanarak bu durumu feodallik üstünden anlatır. Arka plan olarak da yetinmez yönetmen Emin Alper. Yabanilik, tekinsizlik ve Kızılderili gibi Yörükleri de düşman olarak iyi lanse eder. Tamamen bir Türk Westernidir. Aynı zamanda bir anti-Westerndir. Karakter çatışmasının eksikliği hissedilse de filmi çok bozan bir ayrıntı olarak göze çarpmaz.

Filmin puanı: 9\10

9 Ekim 2012

Kısa kısa.. Warrior ve Cowboys and Aliens

Warrior
Spor filmlerini dramayla buluşturduğunuzda başarı şansınızı ikiye katlarsınız. Warrior'un seçtiği yol da bu. Parçalanmış bir aile tablosu ve her biri sorunlu karakterler. Farklı tekniklerin kullanıldığı bir dövüş turnuvasında yolları kesişen iki kardeşin öyküsü seyirci için sürpriz olmamakla birlikte heyecan dolu ve duygusal bir final vaat ediyor. Yabancısı olduğumuz bir dövüş izliyoruz ve bu dövüş boks gibi bir estetiğe sahip değil. Dövüşler olabildiğince hızlı çekilmiş ve aynı biçimde kurgulanmış. Gerçeklik hissi yoğun, dramatizasyonu çarpıcı fakat sinemasal olarak o denli kuvvetli değil. Warrior'dan maximum keyif almak için hikayeden bihaber olmak ve fragmanı da izlememek gerekiyor. Böylece tahmin yürütecek ve daha zevkli bir hal almasını sağlayacaksınız filmin. Şunu bilin yeter; hünerli ellerden çıkma karakterler ve bu karakterlerin bir şekilde ayrılan yollarının tekrar kesiştiğinde neler olacağı düşüncesi ana motivasyon kaynağınız olacak. Türe yabancıysanız drama sevmeniz yeterli olmayacaktır. 8.2'lik Imdb puanı beklentinizi çok yukarı çekmesin. 7.2

Cowboys and Aliens
Bilim kurgu sinemasının çok tercih edilmeyen alt türlerinden Steampunk; hikayesi geçmişe uzanan ancak günümüzden daha yüksek bir teknolojinin var olduğu bir dönem tasvir eder. Bu alt türün en bariz örneği 1999 yapımı Wild Wild West'tir (Vahşi Vahşi Batı). Cowboys and Aliens, Wild Wild West'de olduğu gibi western janrı içine bilim kurgu enjekte ederek tuhaf bir tür kırması olmayı deniyor. Steampunk'a göz kırpıyor fakat bir Steampunk olmamaya da özen gösteriyor. 1800'lerin Amerika'sı yine bildiğimiz gibi. Filmi ayırt edici özelliği klasik 'Uzaylı İstilası' şablonunu bir western hikayesine yedirerek anlatması, en zayıf noktası ise iki tür için de yeni bir şey söyleyememesi. Tek yönde ilerleyen ve yolun nereye ulaşacağı belli bir öykü, mizah anlayışından yoksun, yavan bir dille anlatılıyor. Filmin tek artısı uzaylıların dünyaya geliş amacının 1800'lü yıllara ayak uydurabilmesi. Sonuç olarak çabuk unutacağınız ve bir daha geri dönmek istemeyeceğiniz bir film Cowboys and Aliens. 5.6

8 Mart 2012

Bir Zamanlar Sinema öneriyor: Once Upon a Time in the West


Bugün Spagetti western diye adlandırılan bir alt tür varsa bunu Sergio Leone'ye borçluyuz. A Fistful of Dollars (1964), For a Few Dollars More (1965) ve The Good, The Bad and The Ugly (meşhur dolar üçlemesi) 60'lı yıllarda yönetmenin tüm dünyada tanınmasını sağladı. Sergio Leone, Once Upon a Time in the West ile klasik western anlayışına ve geleneğine sırtını dönerek ardından gelen birçok westerni derinden etkiledi. Bizde Batıda Kan Var veya Bir Zamanlar Batıda'da olarak bilinen filmde her western filminin olmazsa olmazı diyebileceğimiz o klasik kahraman silahşör stereotipi ve bir şerifi yok, anti-kahramanlar var diyebiliriz. Öncelikle filmin öyküsüne kısaca bir göz atalım.

Film, Jill adlı bir kadının yeni evlendiği zengin kocası Brett McBrain'in yanına gitmesiyle başlıyor. Jill, eşinin çiftliğine vardığında onun ve çocuklarının cenazesiyle karşılaşıyor. Eski yaşamına dönmek istemeyen Jill çiftlikte yaşamaya karar veriyor ve kendisini eşini öldüren Frank, gizemli silahşör Harmonica ve arkadaşı Cheynne arasında bilmediği bir hesaplaşmanın ortasında buluyor.

Senaryosunu Daria Argento ve Bernardo Bertolucci ile birlikte yazan Sergio Leone, Dolar üçlemesinden farklı olarak ağır bir anlatımı tercih ediyor ve diyalogları olabildiğince azaltıyor. Uzun planlar, karakterlerin yüzüne odaklanan yakın plan çekimler, uzun süren sessizlikler ve Ennio Morricone'nin Dolar üçlemesinden farklı olarak filmin ritmine uygun düşen İtalyan operası tarzındaki müzikleriyle filmin etki dozunu olabildiğince yukarı çekmeyi başarmış Leone. Ayrıca Harmonica'nın mızıkasından çıkan ezgiler unutulacak gibi değil. Uzun açılış sekansı ve finali dillere destan olan film, görüp görebileceğiniz en büyük intikam öykülerinden birine sahip. Leone'nin bu filmde yönetmenlik sanatının en güzide birkaç örneğinden birini verdiğini söyleyebiliriz.

Oyunculuklara bakarsak Harmonica karakteriyle Charles Bronson en iyi oyununu çıkarıyor. Dönemin yıldız isimlerinden Henry Fonda ise ilk kez bu kadar kötü bir karaktere hayat veriyor. Claudia Cardinale ve Jason Roberts da çok şey katıyor filme.

Western türünü ters yüz eden yapısı, kusursuz görselliği ve eşsiz bir sinema diliyle Once Upon A Time In The West, sadece ait olduğu türün değil, sinema tarihinin de en iyi filmlerinden biri diyebiliriz.