Yorgos Lanthimos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yorgos Lanthimos etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Kasım 2024

Edebiyattan Sinemaya: #1 Bir Uyarlama Olarak Poor Things

Alasdair Gray'in 1992 çıkışlı eseri Poor Things, yazarın Frankenstein'dan esinlenerek kaleme aldığı, özgün fikirlerle donatılmış ödüllü bir roman. Kitap bildiğiniz üzere Yorgos Lanthimos'un görkemli bir uyarlamasına girişmesiyle popülerlik kazandı. Oldukça iyi tepkiler ve ödüller alan filmle uyarlandığı romanın, blogda "Edebiyattan Sinemaya" başlığı altında karşılaştırmalı olarak ele alacağım yeni yazı dizimin ilk ürünü olmasını istedim.

Kendi anlatısını bulabilen bir uyarlama

Roman ile film arasında önemli anlatı farklılıklarının olduğunu görüyoruz. Bunun ana sebebi Gray'in eserini bir üstkurmaca olarak tasarlamış olması. Gray, hikayesini bir anlatıcı (Archibald McCandless) karakter ve onun yaşadıklarını kaleme aldığı bir kitap aracılığıyla okura ulaştırıyor. Dolayısıyla geçmişe dönük bir anlatım tercih edilmiş. Ayrıca Doktor McCandless'ın kitabı ile bir gerçeklik katmanı daha eklenmiş hikayeye. Olayları büyük ölçüde McCandless'ın bakış açısıyla takip ediyoruz. Zira, Bella'nın kendisini ve dünyayı keşfe çıktığı yolculuk sonrasında onun ve maceraya atıldığı partneri Duncan Wedderburn'ün bakış açıları da gönderdikleri mektuplar aracılığıyla anlatıya dahil ediliyor. Filmin anlatısında bu katmanlı yapıyı göremiyoruz. Lanthimos, sadece hikayenin kendisiyle ilgilenmiş ve eseri sinemaya adapte ederken yapısal bir dönüşüm geçirmesi gerektiğine karar vermiş. Hikayenin sinemaya aktarımı gereği kitaptaki anlatının değişmek zorunda olduğu açıktır. Lanthimos, eserin kendine özgü anlatısını devre dışı bırakıp sadeleştiriyor. Öte yandan, klasik bir uyarlama yapma niyetinde olmadığı da anlaşılıyor. İlk 40 dakikalık dilimdeki siyah-beyaz tercihi bunun bir göstergesi bana kalırsa. Elbette bu tercih hikayeye de hizmet ediyor. Karakterin mutsuzluğunun altını çizme işlevi görüyor. Çünkü Bella bu bölümde kısıtlanmış bir çocuk, hapis hayatı yaşıyor. Dolayısıyla da dünyasının bir nevi siyah-beyaz olduğunu söyleyebiliriz. Özgürlüğe kavuştuğu an film de renkleniyor. Lanthimos, kitaptakinden farklı bir episodik anlatı kuruyor. Episodik anlatının büyük bir işlevi yok. Daha çok lokasyon belirtmek için kullanılmış izlenimi veriyor. Birçok sahnede kullanılan balıkgözü lensin ise -daha önce The Favourite'da yoğun kullanmıştı Lanthimos- önemli bir işlevi var. Bella'nın yaratıcısı tarafından kısıtlandığı dönemde onun karmaşık duygularını pekiştiriyor mesela. Bella'nın anlamlandıramadığı durumlarda da kullanıldığı görüyoruz.

İçerikteki farklılıklar

Romanda hikayenin Frankenstein'i olan Godwin Baxter'ın geçmişini öğrenebiliyoruz ve bu da karakteri daha iyi tanımamızı, motivasyonunu anlamamızı sağlıyor. Bella dünya turuna da ilk önce Godwin ile çıkıyor. Filmde bu detaylar es geçilmiş. Yine romanda Bella ile nişanlısı McCandles birkaç kez görüşürlerken, Lanthimos'un iki karakterin birlikte çok daha uzun bir zamanı birlikte geçirecekleri değişiklikleri yaptığını görüyoruz. Yazar Gray, Bella'nn Paris'teki genelev günlerini üstünkörü geçmiş ve romanda genel olarak müstehcenlik yok. Lanthimos ise Bella'nın genelev macerasını oldukça detaylı anlatıyor. Romandaki Bella, nişanlısını düşünerek seks deneyimlerinden sansürleyerek bahsediyor. Filmin Bella'sı ise bu hususta daha acımasız denilebilir. Bella'nın dünyayı keşfetme ve anlama sürecinde büyük farklılıklar olduğunu söyleyemem. Filmin biraz daha özet geçtiği ise aşikar. 

İki eser arasındaki en belirleyici içerik farkı final tercihlerinde. Bella ile McCandless'ın düğünü, Bella'nın daha doğrusu Victoria Blessington'un kocası General Blessington'ın erkanı ile basılması ve sonrasında yaşananlar, yüzleşme oldukça ayrıntılı anlatılıyor. Lanthimos ise bu uzun tartışmalı bölümü bir çırpıda geçip, Bella'nın generalin evine gittiği ve tekrar bir hapis hayatına mahkum olduğu bir bölüm tasarlamış. Filmde Bella generalin kötü emellerini bertaraf edip tekrar özgürleşir ve intikamını alır. Lanthimos, daha düz ve klasik bir sonu tercih ediyor. (Romanı okumayı düşünenler için sonuyla ilgili spoiler var devamında) Romana gelirsek, Bella'nın hikayesine bakışımızı tamamen değiştirecek bir gerçeklikle yüzleşiyoruz. Buna göre Bella Baxter hiç var olmadı. Bella hep Victoria idi ve bu planı Godwin ile tasarladı. Hangi hikayeye inanacağımızı da bize bırakıyor kitap. Tıpkı Life of Pi gibi, finalini hatırlayın. Bu yeni gerçekliği kabullendiğimizde hikayenin türü dahi değişiyor, bir bilimkurgu olmaktan çıkıyor. Lanthimos zaten hikayesini diğer gerçeklik üzerine kuruyor. Alternatif gerçekliği görmezden gelmesi bir zorunluluk. İnşa ettiği hikaye yapısı da bunu gerektiriyor.

Romanın Lanthimos sinemasına uyumlanması

Poor Things, bir Victoria Dönemi hikayesidir. Lanthimos'un bunu, eseri bir Steampunk bilimkurguya dönüştürmek için fırsat olarak gördüğü anlaşılıyor. Hikayenin temelindeki Frankensteinvari fikir, zaten eseri bilimkurgu olarak etiketlememizi sağlıyor. Lanthimos vizyonu da burada devreye giriyor. Bella'nın dünya gezisine başladığı Lizbon bölümünde Steampunk'a ait unsurları görmeye başlıyoruz. Şüphesiz ki, bir arka fon olarak kalmaktan öteye gidemiyor bu unsurlar. Gemi ama özellikle İskenderiye bölümünde ise adeta bir masal diyarında gibi hissediyoruz kendimizi. Lanthimos, normalde göremeyeceğimiz renklerle bezeli bir gökyüzü tasviriyle karşımıza çıkıyor. Bella'nın yaratıcısı Godwin Baxter'ın ağzından çıkardığı baloncuklar, tavuk köpek ve generalin keçiye evrilişi gibi romanda göremediğimiz birçok eklentiyi, Lanthimos'un eseri kendi tuhaflıklarla dolu sinemasına uyumlu hale getirme arzusunun bir dışavurumu olarak görmek gerekiyor. Toparlarsak Lanthimos'un, uyarlamasına giriştiği eseri bir adım daha öteye taşımak için sinemanın görsel, işitsel ve anlatısal olanaklarını seferber ettiğini, kaynağından kopup kendi yolunu bulmak isteyen bir uyarlamaya imza attığını düşünüyorum. Bu hususta başarılı olduğuna da söyleyebilirim.

18 Aralık 2017

Bir Baba-Oğul Trajedisi: Kutsal Geyiğin Ölümü


Kariyerine Hollywood’da devam eden Yorgos Lanthimos’un son çalışması The Killing of a Sacred Deer (Kutsal Geyiğin Ölümü), hikâyesini mitolojiden alan bir film. Lanthimos, Iphigeneia mitini alıp serbest bir biçimde uyarlamış. Bu mite göre; Kral Agamemnon, bir gün avlanırken Tanrıça Artemis’e ait kutsal bir geyiği öldürür. Bu durum Artemis’in Agamemnon’a karşı kin ve öfke beslemesine neden olur ve Artemis, rüzgârların esmesine mani olur. Agamemnon’un filosu Troya’ya varmak için rüzgârı beklemektedir. Tanrıça, ancak Agamemnon kızı Iphigeneia’yı kendisine kurban verirse, öfkesinden vazgeçecek ve filonun yola çıkmasını sağlayacaktır. İşte bu mitik öykünün can alıcı kısasa kısas mevzusunu alıp modern dünyaya uyarlayan Lanthimos, miti kendi tuhaf sinema evrenine uyumlu hale getirmiş. Ortaya da yılın sinema olaylarından biri çıkmış.

Yazının devamı spoiler içermektedir. İzlemeden okumayınız!

Kutsal ailenin ölümü

Kynodontas’ta olduğu gibi bir aileyi merkezine yerleştirmiş Lanthimos. Aile içi dinamikleri tamamen farklı olmasına karşın, kutsal ailenin ölümüne ebeveynlerin yol açmasıyla The Killing of a Sacred Deer ile Kynodontas arasında bağ kurabiliyoruz. Bu film özelinde devam edelim ve öncelikle bu pencereden bakmayı bir deneyelim. Murphy ailesinin nezih yaşamları, genç Martin’in deyim yerindeyse ailemize musallat olmasıyla kaosa sürükleniyor. Kalp cerrahı olan baba Steve, alkol alarak girdiği bir ameliyatta hastasını kaybediyor. İçten içe suçlu olduğunu bilen Steve, babasız kalan Martin’le arkadaşlık kuruyor. Gittikçe tuhaflaşan bu ilişki, Martin’in isteklerine boyun eğen Steve’in, Martin’in annesiyle bir geleceklerinin olmayacağını kati bir şekilde belirtmesi ve bu sahneden sonraki davetine icabet etmemesi sonrasında arkadaşlık ilişkisinden bir tür düşmanlığa evriliyor. Bu noktadan sonra mitolojiden devşirilen lanet devreye giriyor ve aile kurumuna atfedilen kutsallık sorgulanmaya başlanıyor. Babanın ihmalkârlığı, çocuklar (Kim ve Bob) ve Anna’nın lanetlenmesine sebep oluyor. Steve, birinin ölmesine karar vermeli ve kısasa kısas kanunuyla adalet yerini bulmalıdır. Hikâye ilerledikçe filmin her anında karşılaştığımız tuhaflıklar aile içinde de gözleniyor. Her bireyin kendini düşünmeye başlaması ve çocukların özellikle de Kim’in ebeveynlerine olan güvenini kaybedip, kendini kurtarmaya çalıştığını görüyoruz. Steve’in çocukları ölümün pençesindeyken patates püresi istemesi, Kim’in kardeşi öldüğünde onun Mp3 çalarını kullanmak için ondan izin istemesi, Steve ve Anna’nın çocuklarına umutlarını kaybetmemelerini, iyi olacaklarını söylemek yerine, lanetten bahsetmeleri ve ikisinden birinin ölmesi gerektiğini anlatmaları (gösterilmese de çocukların her şeyin farkında olmasından bu çıkarımı yapabiliyoruz) gibi durumlar, ailevi değerlerin yitirilişinin net göstergeleri. 

Modern dünyada mit ve lanet

Lanthimos, Iphigeneia mitini ve o mitteki laneti her sorunun cevabını bilimle çözmeye çalıştığımız çağımıza uyarlıyor. Lanetle gelen hastalık çocukları kuşattığında ikisi de bilim insanı olan ebeveynlerimiz, bilimin sunduğu olanakları sonuna kadar kullanıyor. Aradıkları cevabı bulamadıklarında sorunun psikolojik olabileceği dahi öne sürülüyor. Steve, bir bilim insanı olduğu için başta lanete inanmasa da hastalığın seyrinin Martin’in söylediği gibi olması ve hastalığa bilimin çare bulamamasıyla lanetin gerçekliğiyle yüzleşiyor. Lanthimos, bir lanet karşısında antik çağlarda yaşamış bir insanla bilim çağının insanının vereceği tepkinin farklı olacağını ve ancak inanma sürecinin tamamlanmasıyla her iki zamanın insanının da gereği neyse onu yapacağını söylüyor. Murphy ailesine bu laneti musallat eden Martin’in, bu gücü nerden aldığı sorusu seyircinin kafasındaki en büyük soru işareti diyebiliriz. Bu soruya mantıklı bir cevap ararsanız, bir yere varamazsınız. Dolayısıyla da filmi saçma ve anlamsız bulmanız olasıdır. Şu halde The Killing of a Sacred Deer’ı anlamlandırmaya çalışırken mit uyarlaması olduğunu asla unutmamamız gerekiyor. Martin’e Tanrıça Artemis’in rolü biçiliyor bu hikâyede. Ve fakat Lanthimos, miti modern dünyanın gerçekliğine uyarladığı için Martin’i insanüstü bir karakter olarak çizmemiş. Empati kurmayı denediğimizde aşılmaz bir duvarla karşılaşmamızın temel sebebi Martin’in gerçek dünyada karşılığının olmaması diyebiliriz. Ayakları öpüldüğünde kutsal, lanet yağdırdığında şeytani bir figür olarak görebildiğimiz Martin, Steve’in ilgisine ihtiyaç duyduğu anlarda ise sıradan bir çocuktan başka bir şey değil.

Martin, babasının ölümüne sebep olduğuna inandığı Steve’i, baba adayı olarak görebiliyor. Annesiyle iyi anlaşacağına, belki de babasının boşluğunu dolduracağına inandığını düşünebiliriz. Martin’in suçladığı insanı baba figürüne dönüştürebilmesi, onda kutsiyet aramamız gerektiği anlamına gelmiyor. O, kendisi için kutsal olan babasını kaybetmiş, kutsal ailesi parçalanmış bir çocuk. Steve’e hatasını telafi etmesi için bir şans tanıyor ancak bunun mümkün olmadığını gördüğünde, hayalleri ikinci kez yıkıldığında masumiyetini tamamen kaybediyor. Bu noktadan itibaren laneti devreye sokan şeytani tarafının uyanması ise kaçınılmaz. Yönetmen, özünde insani durumlar olduğu müddetçe, mitlerin modern dünyada karşılığının olduğunu göstermek istemiş. Bu lanet hikâyesini kendi sinema evrenine uyumlu hale getirmekte pek zorlanmayan Lanthimos, suçluluk psikolojisiyle birlikte genel bir psikolojik analizi zorunlu kılan derinlikli bir metin yazmış. Filmdeki baba-oğul meselesini de Steve ile oğlu, Steve ile babası ve Steve ile Martin üçgeninde bir bütün olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu film, babaların ve oğulların trajedisini anlatıyor esasında. İki taraflı bir trajedi bu. Babaların yaptıkları hataların bedelini, babalar ve oğullar birlikte öder önermesinin iç acıtan bir örneği...

The Killing of a Sacred Deer’da yine soğuk, duygusuz ve seyirciye mesafeli karakterler yaratan, ancak bu kez diğer filmlerine oranla seyircinin çözmekte zorlanacağı bir hikâye ve karakterlerle çıkagelen Lanthimos’un The Lobster’la başlayan Hollywood macerası, doğru cast ve hikâye tercihiyle başarısını perçinleyerek devam ediyor. Gerilimi arttıran müziklerinin yanı sıra açılış ve özellikle de kapanış sekansındaki klasik müzik kullanımıyla inanılmaz bir etki bırakan Lanthimos, bu kez gücünü hikâyesinin özgünlüğünden değil, trajediden ve bu trajediyi sunumundaki özgünlükten alıyor. Zira finalden önceki meşhur sahne ve final sahnesinin vuruculuğuyla deyim yerindeyse parmak ısırtıyor. 9.7\10

17 Nisan 2017

Distopya içinde distopya: The Lobster


Dogtooth ile ünü dünyaya yayılan yeni kuşak Yunan sinemacılardan Yorgos Lanthimos’un ilk İngilizce filmi The Lobster (Istakoz), son derece özgün distopik dünyasıyla seyircisini kolay kolay unutamayacağı bir bilimkurgusal deneyim yaşamaya davet ediyor. Sadece hikâyesiyle bile seyircini çarpmayı başaran filmde; Colin Farrell, Rachel Weisz, Lea Seydoux ve Ben Whishaw gibi birbirinden başarılı oyuncular var. Ülkemizde 25 Aralık'ta vizyona giren filmi inceledim.

The Lobster’ın dünyası 

Lanthimos, insanoğlunun yalnız yaşayamayacağı düşüncesinden yola çıkıp, kendine has kuralları olan bir dünya yaratmış. Devletin eşinden ayrılan veya eşini kaybedip yalnızlaşan bireyleri, 45 gün içinde yeni bir eş bulmakla yükümlü tuttuğu ve bunu gerçekleştiremediği takdirde bireyi kendi seçtiği bir hayvana dönüştürdüğü bir dünyadayız. Yönetmen bize kurduğu dünyanın en can alıcı noktalarını göstermekle yetiniyor. Çiftler halinde yaşamak zorunda kalan insanların, şehir hayatındaki aktiviteleri, nasıl bir yaşam sürdükleri ve bu düzenin ne gibi artı ve eksileri olduğu veya neden gerekli olduğu üzerinde durmuyor Lanthimos. Hikâyeye ana karakterimiz David’in eşinden ayrılışı ve devletin yalnız kalan bireyleri kendilerine uygun yeni eşler bulmak için gönderdiği otele yaptığı seyahatle giriliyor. Bu noktadan itibaren filmin ilk yarısı boyunca mekânımız The Lobster’ın dünyasını tanıyacağımız özel otel oluyor. Birer hayvana dönüşmemek için ‘çiftleşmeye’ çalışan karakterlerimizin nasıl bir süreçten geçtiklerini görüyoruz. İnsanoğlunun katı kurallar, cezalar ve ödüllerle sindirilmeye çalışılarak topluma kazandırıldığı filmde, devletin baskıcı ve kısıtlayıcı sistemine karşı duran asiler var bir de. Ne ilginçtir ki; ormanda birer kanun kaçağı olarak yaşamlarını sürdüren yalnızlar da kendi içlerinde kaçtıkları baskıcı yönetim anlayışını benimsiyorlar. Meseleyi asilere sığınan David üzerinden değerlendirirsek, distopyadan kaçan birey için kaçış olmadığının vurgulandığını söyleyebiliriz. Tek çıkış yolu çift olmak, bunun için de uyumlu olabilmek

Uyumluluk yasası 

Lanthimos kendi kuralları olan bir dünya yaratmış demiştik. Film temelde modern dünyadaki kadın-erkek ilişkilerinin üzerine kurulu olduğu uyumluluk meselesini odağına almış. Kadın-erkek sınırlamaksızın, bireylerin politik duruşlarından, inançlarına, hobilerine kadar kısacası aynı bakış açısına sahip olmanın ilişkilerde belirleyici olması durumuyla kimyanın tutması diye tabir ettiğimiz uyumun yönetmen Lanthimos’un distopyasında keskin sınırları olan bir yasaya dönüştürüldüğünü söyleyebiliriz. The Lobster’da hayata hangi pencereden baktığının bir önemi yok. Bireylerin çoğunlukla gözle görülebilen, yani somutlaştırılabilen (burun kanaması, topallamak, miyop gözler vb.) karakter özelliklerinin benzeşmesi çift olabilmek için altın kural. The Lobster’ın distopik dünyası kapsamında “uyumluluk yasası” da diyebileceğimiz bu durumun ortaya çıkış sebebi şüphesiz ki, çiftlerin ilişkilerini sürdürme konusundaki başarısızlığı. Lanthimos, “Neden çiftler halinde yaşamak zorundayız?” sorusuna net bir cevap veremese de kanun koyucu olan devletin neden böyle bir yasaya ihtiyaç duyduğunu anlatabilmiş. Bir noktadan sonra kanun koyucunun da bu yasanın gerçekliğine inandığını ve varlığını sorgulama gereği duymadığını varsayabiliriz. Peki, dünyamızda insanın doğası gereği kendiliğinden var olan  uyumluluk yasasının The Lobster’daki versiyonu için ne söyleyebiliriz? Filmin tamamen absürd dünyası içinde gerçekliğini kabul edebileceğimiz gibi reddedebiliriz de. Sonuçta karşımızda farklı okumalara açık zengin bir film var. Sürekli burnu kanayan iki insanın birbirleri için yaratıldıklarını düşünmesi veya gerçekten birbirleri için yaratılmış olmaları kadar absürd bir şey olamayacağı için reddedebiliriz. David ile isimsiz anlatıcımızın birbirlerinin miyop olduklarını öğrenmeden âşık olmaları, öğrendiklerinde ise sanki uyumlu oldukları için âşık oldukları izleniminin yaratılmasının aldatmacadan öte bir şey olmadığı düşüncesine kapılabiliriz. Oteldeki 45 günlük macerasının ilk gününde yöneticinin David’i “Size benzer türde olan bir hayvan seçmelisiniz, bir kurt ile penguen asla birlikte yaşayamaz.” diyerek uyarması, tüm diğer yalnızlar gibi onun da koşullandırılarak sisteme uygun bir birey yapılmaya çalışıldığının bir göstergesi olabilir. Asilerin sistemin başarısızlığını kanıtlama çabası da bu savı destekleyici bir argüman olarak kullanılabilir.

Distopya modeliyle farkını ortaya koyan bir bilimkurgu 

Bu alt tür bilimkurguların birçok örneğinde ana karakterin distopyadan kaçma isteği ve girişimiyle birlikte mevcut düzeni, sistemi yıkma çabasıyla bir umuda yolculuk hikâyesi izleriz. İkinci yarısına kadar The Lobster da bu yolun yolcusu olduğunu belli ediyor derken, Lanthimos’un kaçılacak yeri olmayan bir distopik dünya inşa ettiğini anlayarak sarsılıyoruz. Birbirinin zıddı iki distopik yer arasında savrulan karakterlerimiz, biri diğerinden daha tercih edilebilir olsa da umudu ancak sistemin dayattığı çift olmakta buluyorlar. Acımasız bir dünya tasarlayan Lanthimos, ucunu açık bıraktığı finaliyle de umuda yer bırakmıyor. En ilginç olan durum baskıdan, otoriteden kaçan, özgürlük arayan insanların, o özgürlük alanını bulduklarında kendi acımasız yasalarını uygulamaya koyması ve kaçtıkları canavara dönüşerek hem sistemin kurbanı olmaya devam etmeleri hem de aralarına yeni katılanları kurban etmeleri denilebilir. The Lobster’da asi olarak nitelediğimiz karakterlerin sisteme başkaldırmaları dışındaki davranışları asilikle çelişiyor. Düzene ayak uyduramayan insanların hayvana dönüştürülmesini de o çelişkili durumla birlikte değerlendirdiğimizde varacağımız sonuç Lanthimos’un insanlık eleştirisine soyunduğudur. Buradan da yönetmenin neden distopya içinde distopya modelini tercih ettiğini anlıyoruz. İnsanoğlunun her geçen gün dünyayı daha yaşanmaz bir yer haline dönüştürdüğü gerçeği, “insan varsa umuda yer yok” gibi bir söylemi beraberinde getiriyor. Ve ancak hayvanlara bırakırsak dünya için umut olabilir gibi bir düşünce dillendirilmese de sezdiriliyor sanki.

Son söz: Lanthimos’un ağır, kendi tarzında anlatısıyla devleşen The Lobster, son yılların en iyi olmasa da en yaratıcı bilimkurgusu… 9.5\10