roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2024

Edebiyattan Sinemaya: #2 Bir Uyarlama Olarak Atonement


Ian McEwan'ın, The Guardian, New York Times gibi saygın yayın organlarının 21. yüzyılın en iyi 100 kitabı seçkilerinde kendisine üst sıralarda yer bulan romanı Atonement (Kefaret), 2007'de İngiliz sinemacı Joe Wright tarafından sinemaya uyarlandı. Vizyona girdiği yılın ses getiren yapımlarından biri olan filmi, kaynak metinle birlikte değerlendireceğim.

Hikayemiz, Briony adlı henüz on üçünde bir geç kızın, ablası Cecilia ile hizmetçilerinin oğlu Robert'ın bir anda alevlenen ilişkilerine tanık olup, tamamen yanlış yorumlaması sonrasında Robert'ın hayatını mahvetmesi ve kendini affettirme çabası üzerine diyebiliriz. 

Romana sadık bir uyarlama

Joe Wright'ı, Gurur ve Önyargı ve Anna Karenina gibi klasik eserlerin başarılı uyarlamalarıyla biliyoruz. Atonement ise modern bir roman. Yine de bir dönem hikayesi olmasıyla, diğer uyarlamalarından çok da ayrı tutamayız. Wright'ın Atonement'ı sinemaya adapte ederken verdiği en önemli karar, esere tamamen sadık kalan bir uyarlamaya imza atmak istemesi. Wright, yazar McEwan'ın hikaye kurgusunu birebir takip ediyor. Eser Briony'nin kefaretini anlatırken, ikincil olarak da onun yazarlığı üzerine bir hikayedir. McEwan yazarlıkla ilgili bir roman yazmış, hatta hikayenin sonlarına doğru bunun bir üstkurmaca olduğunu anlıyoruz. Okuduklarımız Briony'nin otobiyografik kitabıdır. Uyarlamalarda yönetmenler bu yapıyı genelde bozar. Wright'ın sadakati ilginç bir şekilde kısmen de olsa bu üstkurmaca anlatısını da kapsıyor. Diğer bir husus ise senarist Christopher Hampton'un McEwan'ın kalemine güvenerek, bazı diyalogları kelimesi kelimesine senaryoda kullanması. Bunu da uyarlamanın artılarından biri olarak sayabiliriz.

Uyarlamanın zorlukları

Roman üç kısımdan oluşuyor. Hikayenin en can alıcı noktaları, kitabın yarısına tekabül eden birinci kısımda vuku buluyor. McEwan, birinci kısımda hikayeyi oldukça ağır anlatmayı tercih ediyor. Ana karakterleri tanıdığımız, aralarındaki ilişkiye tanık olduğumuz bu bölüm, karakterlerimizin iç monologları üzerinden ilerliyor ve ivme kazanıyor. Filmde bu birinci kısmı izlediğimiz elli dakikalık dilimde, her şeyin şaşırtıcı bir hızda gerçekleştiğini görüyoruz. Öyle ki, neredeyse birinci kısmın özetini izlediğimiz hissine kapılıyoruz. Uyarlamalarda romandaki detaylar kaybolur. Bu kaçınılmazdır. Atonement uyarlamasında, Wright'ın esere sadakatine rağmen mühim kayıplar söz konusu. Mesela ana karakterimiz Briony'nin, Robert ile Cecilia arasında yaşananları gördüğünde, neden öyle yorumladığını anlatmada film yetersiz kalıyor. Çünkü filmde Briony'nin yetişkinlerin dünyası hakkındaki düşüncelerini duyamıyor ve onun dünyayı nasıl algıladığını bilemiyoruz. Roman, ikinci ve üçüncü kısımda daha hızlı akıyor. Bir dengesizlik söz konusu. Adaptasyonu zorlaştıracak hususlardan bir diğeri de bu aslında. Ne var ki, filmsel anlatı gereği her şey zaten hızlı aktığı için filmde bu dengesizliği göremiyoruz.

Joe Wright faktörü

Wright, Briony'nin Robert ile Cecilia'yı görüp yanlış yorumladığı iki sahneyi, öncelikle Briony'nin bakış açısından izletiyor. Sonra Robert ile Cecilia'nın o noktaya nasıl geldiklerini ve olay anını gerçekte olduğu gibi görüyoruz. Romanı okumayanlar için bu anlatım tekniği bence bir artıya dönüşüyor. Anlatımı zenginleştiriyor. Romanın kendine has bir duygusu var. Adaptasyondaki kayıplar bu duygunun kaybolmasına sebep olsa da, Wright'ın yönetmenlik becerisiyle filmin kendi duygusunu bulabildiğini düşünüyorum. Romanın en başarılı bölümü uzun, o ağır anlatımlı birinci kısım. İkinci ve üçüncü kısımda Robert'ın II. Dünya Savaşı'nda yaşadıkları, Cecilia ve Briony'nin ise hemşirelik günleri anlatılıyor daha çok. Hikaye gücünü, bu üç karakterin ilişkileri ve yaşadıklarından alıyor. Savaş esnasında yaşadıklarının uzun uzadıya anlatılması, romanın en büyük zafiyeti bana göre. Wright bunun önüne geçebilmiş. Dolayısıyla romanın zafiyeti filmin zafiyetine dönüşmemiş. Wright'ın bir başka başarısı da dönemin ruhunu yakalayabilmesi. Cast başarısı, mekanların aslına uygunluğu, sanat yönetimi ve genel olarak yapımdaki özen filmin her anında hissediliyor. Altın Küre ve Bafta başta olmak üzere filmin kazandığı ödüller, seyirci ve eleştirmenlerin beğenisi, Atonement'in uyarlama olarak iyi, romandan bağımsız baktığımızda daha da iyi bir film olduğu sonucunu çıkarıyor.

2 Kasım 2024

Edebiyattan Sinemaya: #1 Bir Uyarlama Olarak Poor Things

Alasdair Gray'in 1992 çıkışlı eseri Poor Things, yazarın Frankenstein'dan esinlenerek kaleme aldığı, özgün fikirlerle donatılmış ödüllü bir roman. Kitap bildiğiniz üzere Yorgos Lanthimos'un görkemli bir uyarlamasına girişmesiyle popülerlik kazandı. Oldukça iyi tepkiler ve ödüller alan filmle uyarlandığı romanın, blogda "Edebiyattan Sinemaya" başlığı altında karşılaştırmalı olarak ele alacağım yeni yazı dizimin ilk ürünü olmasını istedim.

Kendi anlatısını bulabilen bir uyarlama

Roman ile film arasında önemli anlatı farklılıklarının olduğunu görüyoruz. Bunun ana sebebi Gray'in eserini bir üstkurmaca olarak tasarlamış olması. Gray, hikayesini bir anlatıcı (Archibald McCandless) karakter ve onun yaşadıklarını kaleme aldığı bir kitap aracılığıyla okura ulaştırıyor. Dolayısıyla geçmişe dönük bir anlatım tercih edilmiş. Ayrıca Doktor McCandless'ın kitabı ile bir gerçeklik katmanı daha eklenmiş hikayeye. Olayları büyük ölçüde McCandless'ın bakış açısıyla takip ediyoruz. Zira, Bella'nın kendisini ve dünyayı keşfe çıktığı yolculuk sonrasında onun ve maceraya atıldığı partneri Duncan Wedderburn'ün bakış açıları da gönderdikleri mektuplar aracılığıyla anlatıya dahil ediliyor. Filmin anlatısında bu katmanlı yapıyı göremiyoruz. Lanthimos, sadece hikayenin kendisiyle ilgilenmiş ve eseri sinemaya adapte ederken yapısal bir dönüşüm geçirmesi gerektiğine karar vermiş. Hikayenin sinemaya aktarımı gereği kitaptaki anlatının değişmek zorunda olduğu açıktır. Lanthimos, eserin kendine özgü anlatısını devre dışı bırakıp sadeleştiriyor. Öte yandan, klasik bir uyarlama yapma niyetinde olmadığı da anlaşılıyor. İlk 40 dakikalık dilimdeki siyah-beyaz tercihi bunun bir göstergesi bana kalırsa. Elbette bu tercih hikayeye de hizmet ediyor. Karakterin mutsuzluğunun altını çizme işlevi görüyor. Çünkü Bella bu bölümde kısıtlanmış bir çocuk, hapis hayatı yaşıyor. Dolayısıyla da dünyasının bir nevi siyah-beyaz olduğunu söyleyebiliriz. Özgürlüğe kavuştuğu an film de renkleniyor. Lanthimos, kitaptakinden farklı bir episodik anlatı kuruyor. Episodik anlatının büyük bir işlevi yok. Daha çok lokasyon belirtmek için kullanılmış izlenimi veriyor. Birçok sahnede kullanılan balıkgözü lensin ise -daha önce The Favourite'da yoğun kullanmıştı Lanthimos- önemli bir işlevi var. Bella'nın yaratıcısı tarafından kısıtlandığı dönemde onun karmaşık duygularını pekiştiriyor mesela. Bella'nın anlamlandıramadığı durumlarda da kullanıldığı görüyoruz.

İçerikteki farklılıklar

Romanda hikayenin Frankenstein'i olan Godwin Baxter'ın geçmişini öğrenebiliyoruz ve bu da karakteri daha iyi tanımamızı, motivasyonunu anlamamızı sağlıyor. Bella dünya turuna da ilk önce Godwin ile çıkıyor. Filmde bu detaylar es geçilmiş. Yine romanda Bella ile nişanlısı McCandles birkaç kez görüşürlerken, Lanthimos'un iki karakterin birlikte çok daha uzun bir zamanı birlikte geçirecekleri değişiklikleri yaptığını görüyoruz. Yazar Gray, Bella'nn Paris'teki genelev günlerini üstünkörü geçmiş ve romanda genel olarak müstehcenlik yok. Lanthimos ise Bella'nın genelev macerasını oldukça detaylı anlatıyor. Romandaki Bella, nişanlısını düşünerek seks deneyimlerinden sansürleyerek bahsediyor. Filmin Bella'sı ise bu hususta daha acımasız denilebilir. Bella'nın dünyayı keşfetme ve anlama sürecinde büyük farklılıklar olduğunu söyleyemem. Filmin biraz daha özet geçtiği ise aşikar. 

İki eser arasındaki en belirleyici içerik farkı final tercihlerinde. Bella ile McCandless'ın düğünü, Bella'nın daha doğrusu Victoria Blessington'un kocası General Blessington'ın erkanı ile basılması ve sonrasında yaşananlar, yüzleşme oldukça ayrıntılı anlatılıyor. Lanthimos ise bu uzun tartışmalı bölümü bir çırpıda geçip, Bella'nın generalin evine gittiği ve tekrar bir hapis hayatına mahkum olduğu bir bölüm tasarlamış. Filmde Bella generalin kötü emellerini bertaraf edip tekrar özgürleşir ve intikamını alır. Lanthimos, daha düz ve klasik bir sonu tercih ediyor. (Romanı okumayı düşünenler için sonuyla ilgili spoiler var devamında) Romana gelirsek, Bella'nın hikayesine bakışımızı tamamen değiştirecek bir gerçeklikle yüzleşiyoruz. Buna göre Bella Baxter hiç var olmadı. Bella hep Victoria idi ve bu planı Godwin ile tasarladı. Hangi hikayeye inanacağımızı da bize bırakıyor kitap. Tıpkı Life of Pi gibi, finalini hatırlayın. Bu yeni gerçekliği kabullendiğimizde hikayenin türü dahi değişiyor, bir bilimkurgu olmaktan çıkıyor. Lanthimos zaten hikayesini diğer gerçeklik üzerine kuruyor. Alternatif gerçekliği görmezden gelmesi bir zorunluluk. İnşa ettiği hikaye yapısı da bunu gerektiriyor.

Romanın Lanthimos sinemasına uyumlanması

Poor Things, bir Victoria Dönemi hikayesidir. Lanthimos'un bunu, eseri bir Steampunk bilimkurguya dönüştürmek için fırsat olarak gördüğü anlaşılıyor. Hikayenin temelindeki Frankensteinvari fikir, zaten eseri bilimkurgu olarak etiketlememizi sağlıyor. Lanthimos vizyonu da burada devreye giriyor. Bella'nın dünya gezisine başladığı Lizbon bölümünde Steampunk'a ait unsurları görmeye başlıyoruz. Şüphesiz ki, bir arka fon olarak kalmaktan öteye gidemiyor bu unsurlar. Gemi ama özellikle İskenderiye bölümünde ise adeta bir masal diyarında gibi hissediyoruz kendimizi. Lanthimos, normalde göremeyeceğimiz renklerle bezeli bir gökyüzü tasviriyle karşımıza çıkıyor. Bella'nın yaratıcısı Godwin Baxter'ın ağzından çıkardığı baloncuklar, tavuk köpek ve generalin keçiye evrilişi gibi romanda göremediğimiz birçok eklentiyi, Lanthimos'un eseri kendi tuhaflıklarla dolu sinemasına uyumlu hale getirme arzusunun bir dışavurumu olarak görmek gerekiyor. Toparlarsak Lanthimos'un, uyarlamasına giriştiği eseri bir adım daha öteye taşımak için sinemanın görsel, işitsel ve anlatısal olanaklarını seferber ettiğini, kaynağından kopup kendi yolunu bulmak isteyen bir uyarlamaya imza attığını düşünüyorum. Bu hususta başarılı olduğuna da söyleyebilirim.

19 Ekim 2016

Sinema uyarlamasını bekleyen romanlar - #12 İsa'ya Göre İncil


Nobel Edebiyat Ödüllü usta yazar Jose Saramago’nun tartışmalı romanı İsa’ya Göre İncil, yepyeni bir bakış açısı sunarak İsa’nın hayatını mercek altına alıyor. Kitabın adı İsa’ya Göre İncil olsa da esasında Saramago’ya Göre İncil yakıştırmasında bulunabiliriz. Saramago’nun ezber bozan İsa biyografisinin adının bugüne kadar sinema ile anılmaması, uyarlamasının gündeme gelmemesi tam da bu ezber bozma özelliğinden ötürü oldukça anlaşılır. Elbette bu durum bir gün uyarlanmayacağı anlamına da gelmediğinden, bu başyapıtı, sinema uyarlamasını bekleyen romanlar köşemizde incelemek istedim.

Nedir?

Saramago, İsa’ya Göre İncil’in büyük kısmını İsa’nın peygamberliği öncesindeki kayıp döneme ayırmış. Hikâye Yusuf ve Meryem ile başlıyor. Tartışmalar da… Saramago öncelikle Bakire Meryem mitosunu yıkıyor. Bunun ancak bir mitos, bir efsane olabileceğini düşünüyor olmalı. Ancak Meryem’in bakire olarak yorumlanmaması, İsa’nın Tanrı’nın oğlu olmadığı veya Meryem’in kutsal ruh aracılığıyla gebe kalmadığı anlamına gelmiyor kitapta. Saramago, sadece hikâyeyi daha yalın bir hale getirmek istiyor. Bu yalınlaştırma düşüncesi, hikâyenin tamamı için geçerli. Saramago, romanda ikonografiye dikkat ediyor etmesine ancak olayları yorumlarken hali hazırdaki İncilleri referans almasına karşın, onları kopyalamaktan imtina ile kaçınıyor. Her İsa biyografisinde mutlaka göreceğimiz İsa’nın Son Akşam Yemeği, Zeytin Dağında Dua gibi bölümleri es geçiyor. Daha önemlisi İncillerde yer almayan özgün sahneler kurguluyor yazar. İsa’ya Göre İncil’i değerli kılan ve benzerlerinden ayıran da bu özgünlük diyebiliriz.

Neden uyarlanmalı? 

Bu soruya verilecek ilk cevap, İsa’ya Göre İncil’in, İsa’nın hayatını anlatan filmlerin aksine, onun peygamberliği öncesindeki döneme odaklanmasıdır. İsa’nın doğumundan önceki olaylar, çocukluk ve ilk gençlik yılları ayrıntılı bir biçimde ilk kez beyazperdede hayat bulacak. Peygamberlik vasfından önce İsa’yı tüm çelişkileri zayıflıkları ve zaaflarıyla yolunu arayan sıradan bir insan olarak resmedecek bir filmden söz ediyoruz. İsa’nın kardeşleri ve annesi ile arasındaki sorunlu ilişkisi ve gönlünü kaptırdığı Mecdelli Meryem’le olan münasebetleri bu uyarlamayı zorunlu kılıyor bana kalırsa. Saramago’nun kimi dogmatik inanışları yıkması azımsanacak bir şey değil. Böylesine cesur ve tavizsiz bir İsa biyografisinin geniş kitlelere ulaşması için sinemada boy göstermesi şart. Romanın sonlarında İsa, Tanrı ve Şeytan’ın bir araya geldiği kısımda Tanrı ile İsa arasında geçen uzun ve etkileyici konuşma, adeta sinema için yazılmış gibi. Sadece bu kısım için bile bu uyarlama gerçekleşmeli. Saramago’nun kurgulanmış gerçeklikteki başarısı göze alınmalı.

Nasıl uyarlanmalı?

Elinizde Saramago’nun dimağından çıkmış tek kelimeyle müthiş bir metin olduğu için bu metni senaryolaştırırken de olabildiğince dikkat etmek gerekiyor. Romanın tartışmaya kapalı edebi değeri, olası bir uyarlamanın yol haritasını çiziyor. Romanı okurken Saramago’nun not alma ihtiyacı hissedeceğiniz cümlelerine, unutulmaz tespitlerine mümkün olduğunca ve değiştirmeden senaryoda yer vermek gerekiyor. Yapacağınız uyarlamanın edebi değerini ancak bu şekilde yukarı çekebilir ve iyi bir filme imza atabilirsiniz. Bir başka önemli ayrıntı ise Saramago’nun kurgusundan şaşmamak olacaktır. Bu kurgu bozulduğu takdirde büyü de bozulabilir. Roman ne kadar tartışılır bir yapıya sahipse, film de o derece tartışılır olmalı. Dolayısıyla da yönetmen koltuğu cesur bir sinemacıya emanet edilmeli. İsa ile Mecdelli Meryem arasındaki tutku dolu anlar, abartıya da kaçılmadan gösterilebilmeli. Martin Scorsese, Günaha Son Çağrı’da benzer bir sahne çekmeye cüret edebilmişti hatırlarsanız.

14 Ağustos 2016

Sinema uyarlamasını bekleyen romanlar - #11 Bay Mozart Uyanıyor


Alman yazar Eva Baronsky’nin 2009’da okuyucusuyla buluşan ilk romanı Bay Mozart Uyanıyor, bir yıl sonra Friedrich-Hölderling Teşvik Ödülü’ne layık görülmüş son derece başarılı bir eser. Müziğin en büyük dehalarından biri olan Wolfgang Amadeus Mozart’ın ölümünün ardından 2000’li yılların modern dünyasında uyanışını, yani bir tür zaman yolculuğunu işleyen Bay Mozart Uyanıyor’un en kısa sürede sinemaya uyarlanmasını bekliyorum.

Hikâye

Klasik Batı müziğinin dahi bestecisi Mozart, 5 Aralık 1791’de, Viyana’da sert bir kış günü ölüm döşeğindedir. Karısı Constanze başucunda gözyaşları dökerek beklerken Mozart ıstıraplar içinde bilincini yitirir; ertesi sabah gözlerini açtığında yabancı bir yerde ve bambaşka bir dönemde olduğunu fark eder. Bu akıl almaz geçişi anlamlandırmaya çalışan Mozart’ın vardığı sonuç şudur: Tanrı ondan Requiem adlı yarım kalmış şaheserini bitirmesini istemektedir. Günümüz Viyana’sına 18. Yüzyıldan kalma ağdalı dili ve çağdışı davranışlarıyla uyum sağlamakta zorlanan Mozart, yeraltındaki metronun, atsız araçların, orkestrasız müziğin ve modern yaşamın şoku ile heyecanını bir arada yaşar.

Nedir?

Bay Mozart Uyanıyor, ilk bakışta klasik bir geçmişten günümüze gelen bir ziyaretçi\zaman yolcusu hikâyesi gibi görünmesine karşın farkını ortaya koyabilen bir roman. Eva Baronsky’nin hikâyesini ele alış biçimi ve eserin edebi yönü, onu bir tür içinde değerlendirmeye müsaade etmediği gibi bir kalıba sokmaya da izin vermiyor. Hikâyenin merkezinde Mozart’la birlikte daima müziğin yer alması, hatta yazarın usta müzisyenin Requiem adlı eserini tamamlamak amacıyla onu günümüzün dünyasına salıvermesi, eseri benzerlerinden farklı bir kefeye koymamızı sağlıyor. Eserin benzerleri dediğimiz de elbette zaman yolculuğu temalı hikâyeler. Baronsky’nin çıkış noktası sanatsal bir gayeye dayandığı için zaman yolculuğunu ikinci plana attığını söyleyebiliriz. Bay Mozart Uyanıyor, 18. yüzyıl ile 21. yüzyılı karşılaştırıyor. Bu karşılaştırmalar içerisinde müziğin ve kadınların değişimi önem arz ediyor. Yaşadığımız dünyayı Mozart’ın gözünden görebilmek büyük keyif veriyor. Mozart’ın modern dünyada yaşadığı uyum sorunları yer yer komik anlara sahne olsa da, hikâyenin daha çok bir trajikomedi olduğunu belirtelim. “Ben Wolfgang Amadeus Mozart’ım” dediğinde deli gözüyle bakılan, yeni eserler verdiğinde “Besteleriniz harika ama Mozart’a çok benziyor. Kendi tarzınızı ortaya koymalısınız.” gibi yorumlar alan Mozart’ın hayata tutunmakta çektiği zorluklar görülmeye değer. Baronsky’nin böyle bir hikâye düşlemesinin altında Mozart gibi bir sanatçıya duyulan özlem yatıyor olmalı.

Ne yapmalı, nasıl uyarlamalı?

Eva Baronsky’nin başladığı tonda biten, ölçüyü hiçbir anında kaçırmayan dengeli anlatısı, filmde de tercih edilmeli. Aksi halde uyarlama esnasında eserin kimyası bozulacaktır. Romandaki kimi detaylar her uyarlamada olduğu gibi es geçilebilir ama olay akışına müdahale edilmemeli ve yazarın kurgusuna sadık kalınması gerekiyor. Zaten önümüzde çok değiştirilebilir yapıda bir hikâye yok. Yalnız bazı eklemeler yapılması faydalı olabilir. Kitapta Mozart’ın kendisi hakkında yazılmış bir kitabı aldığı bir sahne var. Ancak kitabı okuması kendisi hakkında yazılanlara ne tepki verdiğiyle ilgili bir detay yok. Bu ve benzeri eklemelerin hoş olabileceğini düşünüyorum. Hatta Mozart’ı Milos Forman’ın başyapıtı Amadeus’u izlerken görmek de özellikle sinefilleri mutlu edecektir. Kitaptaki gibi filmin de hemen hemen her anında müzik olacaktır kuşkusuz ama müzikal anlatıdan uzak durulmalı. Burada bir sorun çıkabilir. Mozart’ın yeni bestelerini icra ettiği anlar için klasik müzik severlerin bilmedikleri ve de Mozart’ın tarzına yakın yeni besteler yapılmalı. Bay Mozart Uyanıyor, ne kadar başarılı bir roman olsa da sonu pekiyi yazılmamış. Eminim ki okurların çoğu benim gibi düşünmüştür. Vasat bir son film için ciddi bir sorun demek. Ancak usta bir senarist için daha iyi bir final yazmak zor olmasa gerek. Muhtemel bir uyarlamanın Hollywood’dan ziyade Alman sinemasından gelmesinin de filmin hanesine bir artı olarak yansıyabileceğini düşünüyorum. Son dönem Alman sinemasının genç yeteneklerinden biri bu işin altından kalkar.

13 Mayıs 2016

Robert Langdon'ın son macerası: Cehennem


Eserlerini; tarihi, bilimi ve sanatı harmanlayıp, bunu da şifre ve bulmacalarla süsleyerek kurguladığı bir formülün izini sürerek yaratan Dan Brown, kendisine saygınlık ve ün kazandıran “Melekler ve Şeytanlar” ve “Da Vinci Şifresi” romanlarını ana karakteri Robert Langdon'ın yine merkezde olduğu "Kayıp Sembol" ile devam ettirmişti. Yazarın “Cehennem” adını verdiği son eseriyle simgebilim profesörü Robert Langdon kitapları bir dörtlemeye dönüştü. 

Adını, Dante Alighieri’nin üç bölümden oluşan epik şiiri İlahi Komedya’nın ilk kısmı olan Cehennem’den alan roman, küresel felaket senaryosunun tabanına Dante’nin Cehennem’ini yerleştiriyor. Bununla kalmayan Brown, şifreleri sanat eserine yerleştirme düşüncesini bu kez de Dante’nin dizelerinde hayata geçiriyor. Eserin Robert Langdon’ın yeni macerası olması, devam filmlerinde veya kitaplarında olduğu gibi yazarın karakter gelişimine gerek görmeden, doğrudan olaya odaklanmasına ve hızlı bir başlangıç yapmasına sebep olmuş. Hatta bu sefer, olaya A noktasında dahil olmuyoruz. Hastahane odasında yaralı bir şekilde uyanan ve son iki gün neler yaşadığını hatırlayamayan bir Robert Langdon var önümüzde. Langdon’ın hafıza kaybı, nasıl bir belaya bulaştığını bilmemesi, gizem öğesini artıran bir unsur. Bir yandan kendisini öldürmek isteyenlerden kaçan, öte yandan ipuçlarının izini süren Langdon, Floransa’dan Venedik’e, oradan da İstanbul’a uzanan yolculuğunda yine zamana karşı bir yarış veriyor. Dan Brown’ı başarıya götüren faktörlerin başında zaten gerilimi zamana endeksleyerek yaratması geliyor. Çeşitli sanat dallarından ve tarihten yani sanat tarihinden beslenmesi romanlarına öğretici veya bilgilendirici bir nitelik de kazandırıyor. Hikayenin temelinde genetik mühendisliğinin olması ve oradan ulaştığımız nokta da Cehennem'i bir bilimkurgu olarak okumamıza olanak tanıyor.  Yazarın, yazım aşamasına geçmeden yaptığı detaylı araştırmalar, tüm kitaplarında olduğu gibi “Cehennem”de de bilgi bombardımanı biçiminde yerini almış. Bu durum Brown romanlarında genel olarak bir artı olarak yansımasına karşın “Cehennem”de zaman zaman rahatsız edici olabiliyor.

“Cehennem”, Melekler ve Şeytanlar’a daha yakın duran bir roman olmasına karşın, Brown’ın klasik bir son tercih etmemesiyle ondan hızlıca ayrılıyor. Hikayenin yanılsama zinciri biçiminde kurgulanması, son düzlüğe girdiğimizde şaşkınlık ve heyecanı birlikte yaşamamızı sağlamış. Dan Brown’ın “Cehennem”de insanoğlunun geleceğine yönelik oldukça karamsar bir tablo çizdiğini de belirtelim.

“Da Vinci Şifresi” ve “Melekler ve Şeytanlar”ın başarısız sinema uyarlamalarının ardından, gişe başarıları düşünülerek yine Roh Howard’a teslim edilen “Cehennem”den iyi bir film çıkar mı kestirmek zor ama fazla umutlu olduğumu da söyleyemem. Howard bir şekilde türünün en iyi örnekleri arasına alabileceğimiz gerilim romanlarından vasat (Da Vinci Şifresi) ve kötü (Melekler ve Şeytanlar) filmler çıkarmayı başardı! Eğer hatalarından ders çıkarırsa görece daha iyi bir film çıkarabilir “Cehennem”den. Ancak Dan Brown’ın bilgi bombardımanını enfes bir gerilim içinde eritebilmesi, ona has bir yetenek. Ve o yetenek Ron Howard’da yok maalesef… Geçtiğimiz günlerde filmin ilk fragmanı yayınlandı. Yine heyecan dolu ve merak uyandırıcı bir fragman izledik ama önceki uyarlamalar görünüşe aldanmamamız gerektiğini söylüyor.

15 Kasım 2015

Sinema uyarlamasını bekleyen romanlar - #9 Sonsuzluğun Sonu


Yaşadığı dönemi en üretken ve en başarılı bilimkurgu yazarlarından biri olarak kabul ettiğimiz Isaac Asimov, bilimkurgu edebiyatının yanı sıra bilimkurgu sinemasını da derinden etkilemiş bir yazar. Bu etkileşimde Asimov’un bir bilim adamı olmasının etkisi yadsınamaz. Ancak engin hayal gücü ve kurgudaki üstün yeteneğini de es geçmemek gerekiyor. Asimov, daha çok 7 kitaptan oluşan Vakıf dizisi ve Üç Robot Yasası ile biliniyor. Yazarın 1955’de yayımlanan Sonsuzluğun sonu (The End of Eternity) adlı eseri gerçek bir başyapıt denilebilir. Buna karşın Asimov romanları Hollywood’un ilgisini pek çekemediği için (sadece birkaç romanı sinemaya uyarlanmıştır) potansiyeli yüksek Sonsuzluğun Sonu’nun da beklediğimiz uyarlaması hala gelmiş değil.

Hikâye

Sonsuzluğun Sonu"nun olağanüstü, fantastik dünyasında, Yarın'ın iptal edilmesi olanaklıydı. Gelecek'in egemen sınıfı olan Sonsuzlar insanların yaşamı ve ölümü üzerinde karar verme gücüne sahip olduğu gibi, hangi yüzyıllarda doğacaklarını da saptayabiliyordu. Dün, Bugün ve Yarın onların iradesine bağlı olarak yaratılabiliyor ya da yok edilebiliyordu. Sonsuzlar'dan biri olmak için özel niteliklere sahip olmak gerekliydi. Andrew Harlan da böyle biriydi işte. O tek bağışlanmaz günahı işleyene, âşık olana dek...

Gelecek zamanın geleceği… 

Romanda bahsi geçen sonsuzluk hemen aklınıza geleceği gibi uzayın sonsuzluğu değil. Mekansal değil, zamansal bir sonsuzluk söz konusu. Günümüzden uzak bir gelecekte, insanoğlu sonsuzluğu keşfediyor. Peki, bu ne demek? Bunun iki anlamı var. Birincisi zamanda milyarlarca yıl öteye seyahat edebileceğiniz, ikincisi ise insanoğlunun sonsuz hayata kavuşması. Romanı elinize aldığınızda dikkatinizi çeken ilk şey zamanın yıllarla değil, yüzyıllarla dile getirilmesi oluyor. Rakamlar o kadar uçuk ki, yüzyılların bizim zaman ölçümüzle hesaplaması kafanızı karıştırıyor. Hikayenin asıl meselesi sonsuzluğu keşfeden insanların, kendilerini insan ırkından üstün görüp, bu keşfi kendilerine saklamaları. Çok çok uzak bir gelecekte yaşanmış gerçekliklere müdahale ederek, insanoğluna daha iyi bir gelecek hazırlıyor sonsuzlarımız. Süper insan, insanlık yararı gözeterek zamanı istediği şekle sokabiliyor. Birçok hayat kurtarıyor, birçok hayatı değiştiriyorlar. Asimov, yapılan müdahalelerin doğruluğunu, ahlaki boyutunu da sorguluyor. Sonsuzluğun Sonu, okuru tasvirlerle boğmayan, çok fazla detaya girmeyen ama zaman kavramını derinlemesine inceleyen, yalın anlatıma sahip bir bilimkurgu romanı. Baştan soğuk, içine girilmesi zor gelebilir ama Asimov, okuru bağlamasını çok iyi biliyor. Müthiş finaliyle de ağzınızı açık bırakmayı başarıyor. 

Nasıl uyarlamalı?

Sonsuzluğun Sonu, bilimkurgu sinemasının keşif dönemi olan 70’li yıllarda uyarlanabilirmiş ama Kubrick gibi zamanın çok ötesinde filmlere imza atan bir yönetmen el atmadıkça romanın hakkı verilemezdi. Asimov’un hayal gücü bugünün teknolojisiyle görsel karşılığını rahatlıkla bulabilir. Söz konusu olacak uyarlamada dikkat edilmesi gereken bazı önemli noktalar var. En başta senaryo aşamasında yaratıcı bir ekibin elinde sinemaya uygun hale getirilmeli. Bunun anlamı hikâye kurgusuna yeni olaylar, durumlar ve karakterlerin ustalıkla yedirilerek eklenmesinin gerekmesi. Hikâyenin hemen hemen tamamı iç mekânlarda geçiyor. Eklenecek yeni sahnelerle ya da yapılacak ufak değişikliklerle görsel olarak daha tatmin edici bir sonuç elde edilebilir. Karakterlerin konumları gereği duygularını saklama çabası ve sonsuzluğun duygulara ket vurması da romanın genel karakteristiği üzerinde belirleyici bir role sahip. 2001: A Space Odyssey kadar olmasa da hem mekân kullanımı hem de karakterleriyle duygusuz halleri sebebiyle soğuk bir bilimkurgu olmalı Sonsuzluğun Sonu. Elbette hikâyede filizlenen aşkın getirdiği duygusal değişimler de abartıya kaçmadan verilmeli. Asimov, aynı zamanda bir bilim adamı da olduğundan bilimsel açıdan çok güçlü bir eser yaratmış. Kısa tuttuğu romanda tasvirlere fazla yer vermese de bilimsel konuları ayrıntılarıyla karakterlerin ağzından tüm detaylarıyla duyuyoruz. Buradan varacağım nokta, uyarlamanın didaktik bir anlatımdan kaçınması gerektiği. Sonsuzluğun Sonu, uyarlaması zor bir roman. Olay ve karakterler sınırlı. Dolayısıyla klasik dev bütçeli bir Hollywood bilimkurgusu beklememek gerekiyor. Teknik imkanları sonuna kadar kullanan daha mütevazi bir bilimkurgu biçiminde hayata geçirilmesi iyi olacaktır.

1 Ağustos 2013

Sinema uyarlamasını bekleyen romanlar - #1 Dante Denklemi

Haham Ahoron Handalman'ın Tevrat'ın şifreleri üzerindeki uzmanlığı - Kutsal kitaplarda kelime ve harflerin yeniden düzenlenme çalışması- bir adamın ismini ortaya çıkardı. Yosef Kobinski kimdir ve Tanrı neden onun adını Kutsal kitaba koymuştur? Cevapları bulmak için, Ahoron bir araştırma başlatır ve bir Polonez haham olan Konbinski'nin sadece Kabala üstadı bir bilge değil,  aynı zamanda insanlık tarihinin belki de en önemli çalışmasını yazmış olan  muhteşem bir fizikçi olduğunu öğrenir.

Seattle'da Jill Talcott'un enerji dalgaları denklemleri ile ilgili çalışması, yaklaşık 50 yıl önce iyilik ve kötülük kanununu keşfettiğini iddia etmiş ve uzun zaman önce ölmüş olan Yosef Kobinski ile ilişkilidir. Ama Jill'in laboratuvarı havaya uçtuğunda, uç noktada bilimle uğraşmanın sandığından çok daha tehlikeli olduğunu anlar ve hayatını kurtarmak için kaçmak zorunda kalır. Üstelik bazı gizli kuvvetler, Talcott'un bulduğu şeyi ele geçirmeye çalışmaktadır.

Jill, iş ortağı ve Kobinski'den çok etkilenen bir yazar Polonya'da Handalman ile buluşmak üzeredirler; hepsi de bu muhteşem buluşun sırlarını çözmek için yanıp tutuşmaktadır. Geçmişi araştırırken, Kobinski'yi Auschwitz yakınlarındaki ormanın ortasında bir açıklığa kadar izler. Ve o açıklık inanılmaz bir olayla yüzleşirler: Kendi bilim simyasına ve Kabala ilmine sahip olan Kobinski, bir ışık patlaması içinde ölüm kampından sonsuza dek kaçmıştır. Şimdi, istihbarat ajanları peşlerine takılmışken, araştırmacıların başka bir seçeneği kalmamıştır: Kobinski'yi izlemeye devam edecekleridir; hangi cehenneme girmiş olursa olsun...

Bilim ve mistisizm, iyilik ve kötülük, uzay ve zaman arasındaki ilişkiyi irdeleyen bu soluk kesici gerilim romanında yazar Jane Jansen, bizi bildiğimiz dünyadan alıp ancak sınırlı bir şekilde hayal edebileceğimiz bir gerçekliğin ortasına atıyor.

Nedir, neden uyarlanmalıdır?

Yeni ve orijinal hikaye üretmekte zorlanan Hollywood'u besleyen en önemli kaynak belki de edebiyattır. Ama nedense bazı eserler sinema için yaratılmış dursa da gözden kaçabiliyor. Dante Denklemi de onlardan biri.. Özellikle bilimkurgu sinemasının atılım yaptığı son bir kaç yıl içinde, devam filmleri ve yeniden yapımların fazlalaştığı dönemde Dante Denklemi ilaç gibi gelecektir. Roman için bir paralel evren bilimkurgusu diyebiliriz. Ancak, paralel evrene açılan hikaye daha çok fantastiğe hizmet ediyor. Bilimkurgunun vazgeçilmez bileşimi ve aynı zamanda ayrışımı da olan bilim ve din temaları bilim-din çatışması olarak değil de, hikayede birbirinin tamamlayıcı iki unsur olarak karşımıza çıkıyor. Kurgusu ve anlatımı kusursuz olan Dante Denklemi, sinemaya uyarlanması şart olan bir eser. Ve hakkıyla uyarlandığı takdirde türü sevenleri mest edeceğine hiç şüphem yok. Bilimkurgu, fantezi ve gerilimin dört dörtlük bir harmanı olan roman, sinema için bulunmaz bir hazine.. Hollywood, elini çabuk tutsan iyi olur!