24 Eylül 2017

Gökdelenimden bakarken: High-Rise


A Field in England ile tanıyıp bir yönetmen olarak kendisindeki ışığı gördüğüm, ancak buna rağmen diğer çalışmalarına da bakarak potansiyelini yansıtamadığını düşündüğüm Ben Wheatley, şeytanın bacağını kırmış sonunda. Bunu da öyle zor bir işin altına girerek yapmış ki, ne kadar takdir etsek az kalır. Romanlarını uyarlamanın büyük cesaret istediği yazarlardan biri olan J. G. Ballard’ın, 1975’te yayımlanan eseri High-Rise’ı beyazperdeye taşıyan Wheatley, olabildiğince sadık bir uyarlamayla karşımıza çıktı. Ne var ki, sınırlı bir kitle dışında filmin değerini teslim eden olmadı. Filmi anlamaya çalışırken bu nedenler üzerinde duracağım.

İnsanoğlunun temel ihtiyaçlarının yanı sıra çeşitli aktivitelerde bulunabileceği bir gökdelen hayal ediyor yazar. Farklı sınıflardan insanların yaşadığı bu gökdeleni, kendi kuralları ve yasaları olan bir ülke gibi tasarlayan veya bizim bu sonucu çıkarmamızı isteyen Ballard, modernleştikçe özümüzü kaybettiğimizi, hissizleştiğimizi ve endişe verici bir noktaya gittiğimizi söylüyor. High-Rise’ın dünyası ve eleştirdiği hususlar 40 yıl önce ne kadar distopik görünmüş ve ehemmiyet verilmemiş olsa da sanal gerçeklik olgusunun çıkmamacasına hayatımıza girmeye başladığı günümüzde, Ballard’ın hayal dünyası belki bugün değil ama bir gün dokunabilecek kadar yakın olacak. Ballard, metaforları sever, eserleri alt metin yönünden çok zengindir ve belki diliyle değil ama anlatısıyla okurunu bir hayli zorlar. Dolayısıyla da bahsettiğimiz nitelikleri bünyesinde barındıran High-Rise’ı Ballard’ın anlatısının gücüne güvenerek, sadeleştirmeye çalışmadan peliküle aktaran yönetmene saygı duymak gerekiyor. Çünkü Wheatley de bu tercihinin sonuçlarını çok iyi biliyor. Genel kitlenin anlaşılmaz bulacağı ve içine girmekte zorlanacağı için kopuk veya dağınık olmakla suçlayacağı bir film High-Rise. Hâlbuki Wheatley, filmi Ballard’ın tarzından uzaklaşmadan kotarmaya çalışmış. Yazarın hayranlarının beklentilerini gözetmiş ve Ballard’ın ruhuna sadık bir film çekmeyi başarmış.

Ana karakterimiz Robert Laing’in içine dönerek gerçekleştirdiği yolculukla birlikte alt sınıftan Richard Wilder adlı başka bir karakterin üst sınıfa yaptığı zorlu yolculuğu izliyoruz. Wilder’ınki eşitsizliğe, adaletsizliğe bir başkaldırı olmakla beraber mevcut düzeni yıkmaya yönelik bir girişim. Klasik bir anlatıda değişimi başlatanın gökdelene son taşınan ve seyirciye ana karakter olarak tanıtılan Laing’in olması gerekir. Ancak Ballard’ın tercihi bu yönde değil. Değişimi başlatan Wilder oluyor ve değişim başladığında gökdelenin mimarı Anthony Royal dâhil herkes kontrolünü kaybedip saldırganlaşıyor. Gökdelen hayatının gün geçtikçe daha kötüye gitmesine rağmen gökdelen sakinlerinin dışarıya çıkmamaya başlaması, topluca yaşanan bir histeriyi akla getiriyor. Hikâyenin en can alıcı kısmı da sanırım burası. Ballard, geleceğin toplumlarının giderek içine kapanacağını ve bizi karanlık bir geleceğin beklediğini öngörüsünde bulunuyor. Birçok şeyin internetten alınabildiği ve insan ilişkilerinin zayıfladığı bir dönemde Ballard’ın eleştirilerine hak vermemek elde değil. Doğasından kopan insanoğlunun cinsellik ve şiddet gibi en temel dürtülerinin kontrolünü kaybetmesi durumu modernizmin bizi nasıl bir batağa sürüklediğini göstermek için üzerinde durulan önemli bir nokta. Çözüm basit olsa da sistemin buna izin vermeyeceğini, toplumun da zaten kendisine sunulan düzene gönüllü olarak teslim olduğunu söyleyebiliriz.

Alt ve üst sınıf arasındaki çatışmayla, bir karakterin en alttan en üste yaptığı yolculukla ve kurulu düzeni değiştirme gibi fikirleriyle Snowpiercer ve Upside Down gibi bilimkurguları akla getiren High-Rise, esasında bu filmleri etkilemiş bir eser. Yönetmen Wheatley, Ballard’ın hikâyesini iyi özümsediğini filmin her anında belli ediyor. Gökdelen hayatının ve insanların davranışlarındaki değişimlerin görsel karşılığını bulmakta hiç zorlanmıyor. Özellikle de değişim hızlandığında öyle etkileyici bir anlatı tutturuyor ki Wheatley, son 40-45 dakikalık dilimde High-Rise’ı bir sinemasal şova dönüştürmeyi başarıyor. Hazmetmesi zor bir metinden, hazmetmesi bir o kadar zor bir uyarlama High-Rise. Seyrinden alınacak hazzın değil, daha çok düşüncelerinden alınacak hazzın filmi diyebiliriz. 9/10

4 yorum:

  1. Aklıma Teoman'ın "Gökdelenlerden tükürdüm dünyaya ben hayatım boyuncaaaa" diye söyleyişini getirdi başlık.
    Upside Down şu SPOILER: aşağıda ve üstte iki farklı dünya olduğunu, bir adamın alttan üste kaçak geçip bir kıza aşık olduğu filmdi dimi? Sanki ben o filmi daha iyi beklerken hayallerim kırılmıştı.

    Snowpiercer da Avengers ya da Kaptan Amerika'dan tanıdık geldi sırf. ahaha.

    Merak ettim ama filmi bir ara bakabilirim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. :)) Upside Down ile alakası yok gibi ama sınıfsal yolculuk açısından bir yakınlık kurulabilir tabi haklısın. Snowpiercer de de var. Avengers ve Kaptan Amerika?

      Çok senlik değil gibi ama bir şans verebilirsin

      Sil
  2. Ben sanki onlardan birinin adı Snowpiercer diye hatırlıyordum ama baktım değilmiş... ahaha afişini görmüştüm sanırım Kaptan Amerika oynayınca kafamda öyle yer etmiş demek.

    YanıtlaSil