8 Kasım 2011

Bir yönetmenin intihar girişimi üzerine

Evet iddialı bir başlık attığımın farkındayım. Neyse ki yönetmenimiz bizim kadar kötümser olmadığı ya da bütün filmlerini çok sevdiği için intihara kalkışmadı Akira Kurosawa gibi. Tabi bu intihar girişimi tahmin edeceğiniz üzere "Sinemasal bir intihar" M. Night Shyamalan'ın filmografisini bir ucubeye dönüştürüşünü izlemek üzücü. Tüm dünyanın tanıdığı ve her filmi merakla beklenen bir yönetmenseniz projelerinizi daha dikkatli seçmeli ve eğer senaryosunu da kendiniz yazıyorsanız ince eleyip sık dokumak zorundasınız. Quentin Tarantino, Jackie Brown'dan sonra 6 yıl bekledi ve Kill Bill çıktı ortaya. Darren Aronofsky, Requiem for a dream'in ardından yine 6 yıl bekledi ve The Fountain geldi. (Woody Allen'ı bu değerlendirmenin dışında tutuyorum) İşte Shyamalan'ın da böyle uzun bir nekahat dönemine ihtiyaç duyduğu aşikar.

Ses getirmeyen ilk iki filmi Praying with anger (1992) ve Wide Awake (1998) sonrası Altıncı His ile tüm dünyanın tanıdığı bir yönetmen haline gelen M. Night Shyamalan ard arda çektiği başarılı filmlerle (Unbreakable, Sings, The Village) Korku\Gerilim sinemasında kült bir figüre dönüştü. Shyamalan'ın tökezlemeye başladığı ilk film olan Lady in the water ilginç sayılabilecek bir hikayeye sahip olsa da içi boş bir masal. Bazı eleştirmenlerden geçer not almış olmasına bakmayın siz. Sudaki Kız çakma bir masal, ne yetişkinlere hitap ediyor ne de çocuklara. Bu filmin ardından bir kitap bile yazıldı: "Sesler duyan adam: Ya da M. Night Shyamalan kariyerini bir peri masalı için nasıl riske attı." Sudaki Kız'ın ardından bu başarısızlığı unutturabilecek bir filme imza atabilseydi belki bugün bunları konuşmayacaktık.

Tam da Shyamalan'dan beklenebilecek bir öyküsü olan The Happening ise belli bir noktaya kadar merak uyandırıyor ve ilgiyle izletiyor kendisini ama finaliyle bir çuval inciri berbat ediyor, adeta saç baş yolduruyor. Filmlerinin senaryolarını da kendisi yazan Shyamalan belli ki yaratıcılığını kaybetmiş. Lady in the water ve The Happening hikayelerinin inandırıcılığı ve samimiyeti hususunda sınıfta kalıyor.

Yönetmeni bu sinemasal intiharın eşiğine getiren proje The Last Airbender elbette. Bu film ile farklı bir tür denemesine girişiyor Shyamalan. Milyonlarca hayranı olan bir çizgi film serisinin sinema uyarlamasının yönetmenlik koltuğuna oturmak Shyamalan'ın tarzını da düşündüğümüzde alabileceği en büyük riskti. film gişede neredeyse battı. Eleştirmenler, yönetmenin fanları ve çizgi serinin hayranları kimse yüz vermedi bu fantastik filme. Yeteneğinden şüphe duymadığımız(?) Shyamalan kredisini tüketti ama eski filmlerinin hatırına  2013 yılında çıkması beklenen After Earth adlı bilimkurgu filmiyle son bir şansı hak ediyor.

Son söz: Biz Shyamalan'ın sürpriz sonlarını sevmiştik kötü birer sürpriz olan son 3 filmini değil.

4 Kasım 2011

Persepolis

Marjane Satrapi'nin otobiyografik çizgi romanından uyarladığı 2007 yapımı animasyon çalışması 1970'lerde İran'da yaşanan devrimi ve ardından yaşanan süreci küçük bir kız çocuğunun gözünden anlatıyor. Persepolis'in neredeyse tamamı Marji adlı küçük kızın anılarından oluşuyor. Dolayısıyla da 3-4 sahne haricinde siyah-beyaz bir animasyon bekliyor bizleri. Persepolis'in en dikkat çekici ve onu diğer animasyonlardan ayıran özelliği elbette çizim tekniği. Marjane Satrapi çizgi romanındaki üslubunu, yönetmenliğini de üstlendiği (Vincent Paronnaud ile birlikte) filmde tekrarlayarak çok doğru bir iş yapmış.

Tahran'da ailesiyle birlikte yaşayan Marji zeki ve cesur bir kızdır. Yaşanan savaş ve Şah devriminin yıkılmasıyla Marji'nin ailesi daha demokratik bir sürecin başlayacağına inanmaktadırlar ancak İran halkını zor günler beklemektedir. Ailesi, 14 yaşına geldiğinde Marji'yi Viyana'ya gönderir. Marji burdaki hayata uyum sağlamakta zorlanır ve yıllar sonra İran'a geri döner. Yaşadığı kültürel değişim sonucunda artık her şeye farklı bir gözle bakmaktadır.


Marjane satrapi, yaşadıklarını oldukça sahici ve samimi bir şekilde anlatmayı başarıyor. Bilhassa Marji'nin farklı bir kültüre alışma çabaları ard arda giren birbirinden güzel sahnelerle hedefini tam onikiden vuruyor. Film vizyona girdiğinde beraberinde bir çok tartışmayı da getirdi. Eleştirel tavrı ülkesi İran'da tepki çekti. Persepolis'in ele aldığı hikayeyi ve eleştirel tavrını düşünürsek yetişkinlere hitap eden bir animasyon olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Film, gösterime girdiği yıl Cannes film festivalinde jüri özel ödülünü aldı. Oscar'larda ise en iyi animasyon dalında aday olmasına karşın ipi göğüsleyemedi. Sinema yazarları ve genel izleyici kitlesinden geçer not aldığını hatta başyapıt olarak karşılayanların da bulunduğunu belirteyim. Henüz izlememiş olanlar varsa fransızcasını tercih etmelerini tavsiye ediyorum. Filmin seslendirme kadrosunda Fransız Sinemasının en önemli isimlerinden Catherine Deneuve gibi dev bir ismin de yer aldığını söyleyelim.


Neşe dolu küçük bir kız olan Marji'nin kafaya koyduğu iki hayali vardı: Büyüyüp bacaklarını traş etmek ve Galaksinin son peygamberi olmak. İşte böyle bir çocuğun yitip gidişini yer yer neşeli yer yer de hüzünlü bir dille anlatmayı başaran Persepolis farklı bir tat arıyorsanız tam size göre