Biyografik film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Biyografik film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2025

The Teory of Everything

Biyografilerin akademinin radarına girmekte zorlanmadığı malumumuz. Vizyona girdiği yıl Selma ve The Imitation Game ile birlikte The Theory of Everything (Her Şeyin Teorisi), En İyi Film dahil 5 dalda Oscar adaylığı elde ederek, öne çıkan biyografik yapımlardan biri olmuştu. Teorileriyle modern bilimin gidişatını değiştiren İngiliz fizikçi Stephen Hawking’in hayatından bir kesiti beyazperdeye taşıyan film, ünlü teorisyenin eşi Jane Hawking’in kitabından uyarlandı. Kamera arkasında James Marsh’ı gördüğümüz Her Şeyin Teorisi, filmlerinden ziyade Man on Wire, Project Nim gibi başarılı belgeselleriyle tanınıp sevilen bir yönetmenin elinden çıkma.

Biyografi modeli sorunlu

Stephen Hawking’in öğrencilik yıllarında açılan film, henüz ilk dakikalarında rengini belli ediyor. Oğlan kıza rastlıyor ve evliliğe uzanacak olan Stephen – Jane ilişkisi başlıyor. Teorileriyle çığır açan bir bilim insanının fiziken çöküşü, zihnen yükselişi, önce okulunda, sonra bilim çevrelerinde ve en sonunda dünyada kabul gören bir deha olması, tüm film boyunca Jane’le ilişkisinin gölgesinde kalıyor. Bunun sebebi ise filmin Jane Hawking’in kitabından uyarlanıyor oluşu. Biyografinin biyografisi yapılan şahsiyetin değil de, onun yakınındaki bir karakterin gözünden anlatılması aslında genelde bir farklılık yaratır. Ancak, Milos Forman’ın başyapıtı Amedeus’ta hikayeyi Mozart’a kıskançlık ve hayranlık duyan bir başka müzisyenin bakış açısından anlatılarak yakalanan başarılı formül The Theory of Everything'de işlemiyor. Sebebi de az önce bahsettiğimiz gibi dehayı deha yapan özelliklerin ikinci plana atılarak işlenmesi. Sonuç olarak The Theory of Everything'in, odak noktasını yanlış seçmiş bir başarı ve azim öyküsü, bir biyografi olduğunu söyleyelim.

Stephen Hawking’in alanında yükselişini, özel hayatını ve Amiyotrofik Lateral Sklerozis denilen hastalığının ilerlemesini paralel olarak anlatıyor film.  Hawking’in hastalığını öğrendikten sonra bilime olan tutkusuna, azmine hayranlıkla şahit oluyoruz. Hawking’in hastalığının tüm safhalarını izliyoruz ve bu biçare hastalık filmin hiçbir anında duygu sömürüsü kaçmadan perdeye yansıtılmış. Yönetmen Marsh, filmin dramatik çatısını da zaten Stephen ile Jane’in duygusal ilişkisiyle örmüş.

Bilimle tanrıya ulaşabilir miyiz?

The Theory of Everything'de film boyunca gündemde kalan bir konu daha var: Tanrı problemi… Stephen, Jane’le tanıştığında birinin ateist, diğerinin Hristiyan olması neticesinde din-bilim çatışmasına girilmeden tanrının varlığı tartışılıyor. Filmin ikinci yarısında rahip karakterinin devreye girişiyle konu tekrar açılıyor.  Stephen’ın kitap yazım aşamasında ve en sonunda da kendisine yöneltilen bir soruyla yine karşımıza çıkıyor. Hawking’in tanrı problemi tüm filmin üzerine siniyor. Peki, The Theory of Everything bu problemin neresinde duruyor. “Kişisel” bir Tanrı varlığına inanmadığını dile getiren Hawking, bir röportajında “Evrenin oluşumu bilimin gerçekliğine dayanır. Ama bu hiçbir şekilde, bilim kurallarını koyan ve onları da yaratan bir tanrı olmadığı anlamına gelmez” demiştir. Filmde de gördüğümüz üzere gençliğinde katı biçimde tanrının varlığını reddeden Hawking, uzun yıllar süren çalışmaları sonunda daha yumuşak ifadelerde bulunuyor. Hawking’in araştırmaları ve teorilerinde tanrıya yer açma, onu bir yere konumlandırabilme uğraşısı, net bir sonuç vermese de “Bilimle tanrıya ulaşabilir miyiz?” sorusunu akla getiriyor. Zaten filmde Hawking’in verdiği cevaplarda hep bir “ama” var. Bu açıdan The Theory of Everything'in, Hawking’in tanrı sorunsalında cevaplardan çok sorularla ilgilenmesi yerinde bir tercih olmuş. Sonuç olarak şöyle diyebiliriz: Hawking’in bilimsel çalışmaları, teorileri ve içsel sorgulamaları biyografinin ana argümanı olsaydı uzun yıllar konuşulabilecek bir film izleyebilirdik.

Redmayne’in unutulmaz performansıyla hatırlanacaktır

Eddie Redmayne’e En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde akademi ödülü kazandıran performansı The Theory of Everything'in en büyük kozu. Akademi, rolü gereği fiziksel değişim geçiren oyuncuları ve performanslarını genelde görmezden gelmez. Hawking’in aşamalı kas çürümesi veya erimesi olarak bilinen hastalığının tüm evrelerinin Redmayne’in bedeninde canlanışını kusursuz bir performansla seyrediyoruz. Öyle ki, zaman zaman onun Redmayne olduğunu bile unutabiliyoruz. Biyografilerdeki inandırıcılık sorunları büyük oranda abartıya kaçan, yapay duran makyajdan ve kötü performanslardan kaynaklanır. The Theory of Everything'in ise en güçlü olduğu alan başta Redmayne olmak üzere oyuncu performansları. Film iz bırakmadı ama Eddie Redmayne, Hawking yorumuyla her zaman hatırlanacaktır…

17 Ocak 2025

Akira Kurosawa Biyografik Filmi Nasıl Olmalı


Japonya’nın dünya sinemasına en büyük armağanı olan usta sinemacı Akira Kurosawa; eğer yönetmenlerin hayatlarının beyazperdeye aktarılmasından bahsediyorsak, adını ilk anmamız gereken isimlerin başında geliyor. Şimdi zorluklarla geçen hayatını, uzun ve bir o kadar başarılı kariyerini göz önünde tutarak, “bir Akira Kurosawa biyografisi nasıl olmalı?” sorusuna cevap arayacağız.

Kurbağa Yağı Satıcısı

Akira Kurosawa’nın 70 yaşında kaleme aldığı otobiyografik eseri Kurbağa Yağı Satıcısı, yönetmenin çocukluğu, aile bireyleriyle ilişkileri, özel yaşamı, çektiği sıkıntılar ve kariyeriyle ilgili o kadar çok bilgi veriyor ki, filminizi doğrudan bu otobiyografik kitaptan uyarlayabilirsiniz. Ya da Kurbağa Yağı Satıcısı’nı her zaman başvurabileceğiniz bir yardımcı kaynak olarak kullanabilirsiniz. Uyarlamaya giriştiğiniz takdirde yapacağınız en mantıklı şey, filminizi Kurosawa’nın kitabını yazarken açmak olacaktır. Kurosawa yazar, biz de ilk anısından başlayarak hayat hikayesini izlemeye başlarız. Aralıklarla başlangıç noktamıza döner, yönetmenin hangi ruh hali içinde olduğunu görürüz. Onu, bu otobiyografiyi yazmaya iten neydi? Bu soruya kendi ağzından dökülen sözcüklerle cevap vermek gerekir: “İnsanlar benim kim olduğumu öğrenmek istiyorlarsa, onlar için bir şeyler yazmak benim görevim olmalıydı.” Kitapta çocukluk döneminden, hatırlamaya ve anlatmaya değer gördüğü her detayı yazan yönetmenin babası ve abisiyle olan ilişkisine daha fazla değindiğini ve her ikisinin de kariyeri üzerinde etkili olduğunu anlıyoruz. Kitap, olası bir biyografi için gerçekten tam bir hazine değerinde. Dolayısıyla özenli bir uyarlamayla filmi izlerken sanki yönetmenin kendi hayatını kendi anlattığı izlenimine kapılmak işten bile değil.

Akira Kurosawa ve sinema yolculuğu

Kurosawa, çocukluk döneminde sinemaya olan ilgisinin, yönetmen olmasıyla alakasının olmadığını söylüyor. Zaten çocukluk ve ilk gençlik yıllarında daha çok komedi sevdiğini belirtiyor. Sıkıntılarla boğuştuğu bir dönemde anlaşılır bir durum elbette. Buradan varacağımız nokta sinemasını şekillendiren birebir yaşadıkları olduğudur. Filminizde Kurosawa’nın yönetmenliğe başlama hikayesine yer verilmeli. Genç Kurosawa’nın, bir film stüdyosunun yönetmen yardımcıları aranıyor başlıklı gazete ilanına başvurmasına, bir hayli ilginç mülakat sürecine ve bununla birlikte ressam oluşunun yönetmenlikte kendisine ne gibi avantajlar sağladığına değinilebilir. Kurosawa’nın yönetmenlikle ilgili düşüncelerinden birkaçına otobiyografisini yazarken, kendi ağzından duysak hiç fena olmazdı:

Yönetmenin ilk çalışmaları çok da önemli olmadığından, kendisine uluslararası başarı getiren ve adını dünyaya duyuran Rashomon’a ayrı bir parantez açılabilir. Özellikle de kariyerinde altın yıllarını yaşadığı 50’li yıllar üzerinde durulabilir. Seven Samurai, Ikiru, The Hidden Fortress ve Throne of Blood gibi filmlerinin çekim süreçlerinde neler yaşadığı, kazandığı ödüllerin nasıl bir motivasyon sağladığını bir Kurosawa hayranı olarak şahsen ben filmde görmek isterdim. Yönetmenin William Shakespeare hayranlığına Ran üzerinden bakılabilir. Hatta genel olarak yaptığı uyarlamaları düşünürsek edebiyat ile ilişkisi mercek altına alınabilir diye düşünüyorum. Son olarak, 2. Dünya Savaşı’nın, sineması üzerindeki etkilerinin atlanmaması gereken detaylardan biri olduğunu söyleyeyim.

Akira Kurosawa biyografisi; daha önce bahsettiğimiz gibi Kurosawa’nın Kurbağa Yağı Satıcısı’nı yazdığı noktadan başlayacaksa, filmde şimdiki zaman 1970 olmak zorunda. Bu da sizi biraz sınırlayacaktır. Yönetmenin o tarihten sonra çektiği Dersu Uzala, Kagemusha, Ran gibi başyapıtlarının adını dahi telaffuz edemezsiniz. Ülkesinde batıcı olmakla suçlanan ve çoğunlukla filmlerini maddi sıkıntılar içinde çekmek durumunda kalan Kurosawa Hollywood’a yöneldi. Tora Tora Tora adlı savaş filminin yönetmen koltuğuna oturdu ancak çeşitli anlaşmazlıklar sebebiyle filmin başka bir yönetmene teslim edilmesiyle üzüntü içinde ülkesine döndü ve ilk renkli filmi Dodes’kaden’ı çekti. Ne var ki film hiç beğenilmedi. Bu durumun yönetmeni intiharın eşiğine getirdiği söylenir. Kurosawa oldukça duygusal, hassas bir insandı. Yönettiği bir filmin başarısız olmasının onu intihara sürüklemesin altında tam olarak ne yatıyordu bilemiyorum ama sinema sevgisi ve bir daha film çekememe kaygısı olduğunu varsayabiliriz. Sonuçta “Beni alın, sinemayı çıkarın, sonuç sıfır olacaktır.” diyebilen bir insandan söz ediyoruz.

Kim yönetir?

Sinema tarihinin büyük ustalarından Akira Kurosawa’yı anlatan bir filmin mutlaka çekilmesi ve projeyi de mutlaka kendi milletinden bir yönetmenin hayata geçirmesi gerektiği kanısındayım. Bilhassa da Kurosawa filmleriyle büyümüş bir yeni nesil Japon yönetmenlerden biri olmalı. Alacakaranlık Samurayı gibi başarılı samuray filmlerine imza atan Yoji Yamada olabilir. Kurosawa’dan etkilenen isimlerden biri olduğunu anlamak güç değil. Aklıma gelen bir diğer yönetmen ise Hirokazu Koreeda. Son 10 yıl içinde Bitmeyen Yürüyüş, Benim Babam Benim Oğlum gibi akılda kalan dramalar çekti. İsabetli bir seçim olacaktır. Pek tarzı olmasa da Takeshi Kitano da düşünebilir. Bebekler ve Zatoichi gibi filmleri neden olmasın diye düşünmemi sağladı diyebilirim.

27 Haziran 2019

The Danish Girl


The King Speech ile yakaladığı başarıyı En İyi Yönetmen Oscar’ını kucaklayarak perçinleyen Tom Hooper’ın Les Miserables’ın yarattığı hayal kırıklığını telafi etme şansı yakaladığı dördüncü uzun metraj çalışması The Danish Girl (Danimarkalı Kız) dört dalda Oscar’a aday olmuştu. Film, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu kategorisinde Alicia Vikander’e ödül getirmişti. Ama akıllarda Vikander'den ziyade, etkileyici performansıyla Eddie Redmayne'nin kaldığını söyleyebiliriz.

Gerçekleri deforme ederek sunan bir biyografi

Yönetmen Hooper, tarihe ilk transeksüel olarak geçen Einar Wegener’in gerçek hikâyesini, David Ebershoff’un aynı adlı romanından sinemaya uyarladı. Hooper’ın Einar’ın hikâyesini roman üzerinden anlatması bir sorun yaratmıyor. Romana ne kadar sadık kalındı bilemiyoruz ancak gerçekleri istediği gibi eğip büken bir film var karşımızda. Dolayısıyla da The Danish Girl için Einar - Gerda Wegener çiftinin gerçek hikâyesinin serbest bir uyarlaması diyebiliriz. Şimdi neden öyle olduğuna bir bakalım: Hooper, filmde yer alması gereken hayati detaylara dokunmadan pek çok değişiklik yapmış. Olayın ortaya çıkması sonrasında medyanın ilgilisi ve yarattığı sansasyonun tamamen göz ardı edilmesi, Einar’ın Lili’ye dönüşmek için geçirdiği operasyonların sayısından tutun, sebeplerine kadar pek çok ayrıntının es geçildiğini görüyoruz. Hooper’ın geçerli bir sebebi olduğu için ve filme de ciddi bir zararı dokunmadığı için gerçeklerin deforme edilmesini eleştirmeye gerek olmadığını düşünüyorum. Hooper, filmsel anlatının bir gereği olarak yapıyor bunu. Filmin daha iyi akmasının sağlanması ve dramatik yapının yönetmenin kafasındaki gibi inşa edilebilmesi sözünü ettiğimiz değişikliklerle mümkün kılınmış. 

Dönüşüm süreci: Einar’dan Lili’ye…

Einar’ın içindeki kadının farkına varmasında kendisi gibi ressam olan eşi Gerda’nın ve resim sanatının payı büyük. Gerda’nın portresini tamamlayabilmesi için kadın modelin yerine geçen Einar’ın Lili’ye dönüşmesi oyun olarak başlasa da, sonrasında bir kendini bulma yolculuğu şeklinde devam ediyor. Bu yolculuk yani Einar’ın dönüşüm süreci Hooper’ın gözlem gücü ve Eddie Redmayne’nin inandırıcı performansıyla hedefini vuruyor. Einar’ın dönüşümünün aceleye getirilmemesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Kadın kıyafetlerine duyulan hayranlıktan, o kıyafetlerin giyilmesine, karşı cinsin bedenine gösterilen ilginin ayna karşısındaki ilginç tezahürüne ve kadın davranışlarının taklit edilmesine kadar pek çok detaya yer veriliyor. Fiziksel değişimle birlikte Einar’ın hormonal dengesinin bozulması, kimlik sorunlarıyla birleşerek dönüşümün etkisini artırıyor. Böyle olunca da seyircinin karakterin büründüğü ruh halini anlaması kolaylaşıyor. Einar’ın içindeki kadın güçlendikçe, erkek her geçen gün kan kaybediyor. Karakterin geri dönüşü olmayan yola girdikten sonra iradesini kaybetmemesi ve “Bu benim bedenim değil profesör, lütfen kurtulun ondan” gibi can alıcı cümleler kurması karakter ile seyirci arasında örülen duvarları yıkıyor.

Homofobik bir film mi?

The Danish Girl'ü homofobik diye eleştirmek doğru olmayacaktır çünkü homofobik bir film değil. Öncelikle hikâyenin geçtiği zaman dilimi -1920’li yıllar- dikkate alınarak bir değerlendirme yapılmalı. Eşcinselliğin bugünkü kadar özgürce (!) yaşanmadığı bir dönemden söz ediyoruz çünkü. Lili olmak için çaba gösteren Einar’ın iki erkeğin hakaretine ve saldırısına uğraması, doktorların sapkın düşünleri olduğunu söyleyerek onu delilikle suçlaması, Gerda’nın iş ciddiye bindiğinde eşine gösterdiği tepki ve en önemlisi de Einar’ın bir erkekle yakınlaşmasının ardından kendinden iğrenmesi veya şüpheye düşmesi gibi örnekler Hooper’ın homofobik yaklaşımının bir sonucu değil. Sonuçta ana karakterimizin cinsiyetçi saldırılara uğraması yönetmenin öyle düşündüğü anlamına gelmez. The Hateful Eight’te Tarantino’nun kadın düşmanı suçlamalarına maruz kalması gibi bir durum var burada da. “Bu sahneyi koyarsam homofobik olmakla suçlanırım.” diye düşünür ve korkakça davranırsanız, olanı olduğu gibi perdeye taşımaz veya olmamış gibi görmezden gelirseniz işte o zaman tartışılmanız gerekir. Anlattığınız hikâye sinemanın gerçekliği bağlamında da kan kaybeder. Sözün özü; Hooper’ın bazı seyircileri rahatsız edebilecek sahneleri hikâyenin bir gereği olarak filmine yedirmesi The Danish Girl'ün başka bir artısı diye düşünüyorum.

Ana karakterlerimiz Einar ve Gerda’nın filmde oldukça dengeli bir biçimde yerleştirildiklerini görüyoruz. Filmin odak noktası Einer olsa da senaryonun incelikle yazılarak Gerda karakteriyle Alicia Vikander’in Eddie Redmayne’den rol çalmasına imkân tanındığını söyleyebiliriz. Einar’ın Lili’ye dönüşmesinin eşi Gerda ve ilişkileri üzerindeki olumsuz etkilerini abartıya kaçmayan bir duygusallıkla veren Hooper, iddiasız ama aynı zamanda da falsosuz bir yönetmenlik sergiliyor. The Danish Girl, gücünü ana karakterleri ve o karakterlere hayat veren Redmayne-Vikander ikilisinin oyunlarından alıyor. Yan karakterlerin zayıflığı, klasik biyografik drama modelinin dışına çıkamaması ve seyirciyi tavlayacak oyunlara pek girişmemesi gibi sebeplerle genel bir tatminsizlik yaratsa da iyi bir film olduğunu söyleyebiliriz The Danish Girl'ün.

10 Haziran 2016

Sıra dışı bir sıradanlık gösterisi: Fur: An Imaginary Portrait of Diane Arbus


Steven Shainberg’i nasıl bilirsiniz? Ya da şöyle sorayım Steven Shainberg’i bilir misiniz? 90’larda başladığı sinema kariyerine dört film sığdıran ve ancak sinemaseverlerin çoğunlukla yönetmenin çıkış filmi de sayılabilecek Secretary ile tanıdığı Shainberg, kendine has üslubu ve sıra dışı karakterleriyle nevi şahsına münhasır bir sinemacı portresi çiziyor. Yönetmenin dördüncü filmi Fur: An Imaginary Portrait of Diane Arbus, yıldız isimleri Robert Downey ve Nicole Kidman’a rağmen vizyona girdiğinde pek ses getirmedi. Kimilerince kendisine hilkat garibelerinin fotoğrafçısı veya ucube fotoğrafçısı denilen Diane Arbus’un hayatını düşsel bir biyografi biçiminde hikâyeleştirerek beyazperdeye taşıyan Shainberg’in nasıl bir film çektiğine ve ne anlattığına bir bakalım.

50’li yılların New York’unu mesken tutan filmde fotoğrafçı eşi ve iki çocuğuyla görünürde mutlu bir hayat sürdüren Diane’in apartmana yeni taşınan yüzü maskeli gizemli komşusuyla tanışmasıyla birlikte değişen yaşamı hikaye ediliyor. Fur’a hayattaki amacını bilmeyen, işinde başarılı eşinin gölgesinde yaşayan sıradan bir kadının uyanış öyküsü veya bir kendini bulma öyküsü diyebiliriz. Hipertrikozis (aşırı ve anormal derece kıllanma) sendromundan muzdarip Lionel’e her geçen gün biraz daha fazla ilgi duyan Diane, bu süreçte kendi evine ve ailesine yabancılaşmaya başlıyor. Bu yabancılaşma hali, suçluluk duygusuna sebep oluyor. Ancak Diane’in Lionel’in çekim alanından kurtulamadığı gibi ona âşık olması, kendi hayatını yaşaması düşüncesinin filizlenmesini sağlıyor. Mağara adamını andıran Lionel’le kurduğu yakın ilişki Diane’in, fiziksel görünümleri anormal olduğu için bir şekilde toplumdan soyutlanan insanlara ilgi duymasına neden oluyor. Belki de kendi sıradan hayatının hilkat garibelerim dediği insanlarla birlikte olduğunda sıradanlıktan kurtulduğunu düşünüyor Diane. Shainberg, ünlü portre fotoğrafçısı Diane Arbus’un doğuşunu ve dönüşümünü anlatırken, ana karakterimizin nasıl bir ruh hali içinde olduğunu da anlamamızı sağlıyor. Burada Nicole Kidman’ın Diane Arbus kompozisyonunun da hakkını verelim. 

Mağara adamı görünümlü Lionel ile güzeller güzeli Diane’in aşkı, akıllara hemen Beauty and the Beast (Güzel ve Çirkin)’i getiriyor. Belki uçuk bir yorum olacak ama Fur için post modern bir Güzel ve Çirkin filmi diyebiliriz. Oradaki imkânsız aşkı imkânlı hale getirip, sonra tekrar imkânsız aşka çevirmesi ve Güzel ile Çirkin’in rollerindeki kimi değişimler yönetmenin bilinçli tercihleri ve Beauty and the Beast’in bu hikâye üzerindeki etkilerinin net birer göstergesi bana kalırsa.

Fur’un en çok takdir edilmesi gereken noktası, Shainberg’in gerçek bir karakteri alıp, onu kendi gerçekliğinden koparmadan hayali bir biyografik film modeli inşa edebilmesi. Bu film, Diane Arbus’un nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu öğrenebileceğiniz, çalışmaları ve yaşamı hakkında donanımlı hale gelebileceğiniz bir biyografi değil. Diane Arbus, büyük ölçüde kurgusal bir karaktere dönüşüyor. Shainberg, gerçekle kurguyu kendine özgü bir biçimde bağlıyor. Örneğin Diane, hem gerçek hayatta hem de filmde eşinden uzaklaşıyor. Ancak çifti boşanmaya götüren sebepler gerçeklik ve kurguda tamamen farklı. Shainberg, bir karakter olarak Diane Arbus’un dönüşümüyle ilgilendiğinden, dramatik açıdan seyirciyi de etkileyebilecek bir kurguyu tercih ediyor. Fur’un en büyük sorunu ise Diane Arbus’un ünlü bir fotoğrafçıya dönüşünün hikâyesinden, içindeki tüm sıra dışılığa rağmen sıra dışı ve seyircinin hafızalarına kazınabilecek bir film olamaması. Shainberg’in duru anlatısının aleyhine çalıştığını da eklemeden geçmeyelim. Sonuç olarak; Fur: An Imaginary Portrait of Diane Arbus’un ortalama ama ilgiye değer bir biyografi denemesi olduğunu söyleyeyim. 6.3\10

1 Temmuz 2014

Pek Yakında: Tracks (Çöldeki İzler)


John Curran’ın yeni filmi “Tracks”, Avustralyalı yazar Robyn Davidson’ın kendi anılarını kaleme aldığı aynı adlı kitabından bir uyarlama. Mia Wasikowska’nın Davidson’ı canlandırdığı film, yazarın köpeği ve dört deveyle 1977 yılında Avustralya çöllerinde yaptığı yolculuğu konu alıyor. Adam Driver ise, Davidson’ın yolculuğunu kaydeden National Geographic fotoğrafçısı Rick Smolan rolünde.

Film büyüleyici görüntüler eşliğinde nefes kesici bir yolculuğu anlatırken; genç bir kadının meydan okuyuşuyla feminizmden, hikayenin geçtiği coğrafya nedeniyle sömürgeciliğe kadar pek çok temaya da değiniyor.

Yönetmen John Curran, New York’tan Avustralya’ya yerleştiği dönemde, 80’li yıllarda keşfetmiş Robyn Davidson’ın kitabını. Genç kadının bir anlamda kendisini de keşfetmek için yaptığı bu yolculuğu, kendi yolculuğuna çok yakın bulan Curran, yıllar sonra bu uyarlamayı yapmaktan büyük heyecan duymuş.

Sinemada yolculuk teması, bireyin doğayla bütünleşmesi ve içsel arayış hikayelerini sevenlerin Tracks'tan hoşlanacağını düşünüyorum. Başarılı oyuncu Mia Wasikowska'nın neredeyse tek başına götürdüğü film, biyografik havasını her anında hissettiren keyifli bir film. Tracks, 18 Temmuz'da gösterime girecek.

4 Nisan 2014

Mandela: Özgürlüğe Giden Uzun Yol


Mandela galiba film olamayacak biyografilerin başında geliyor. O kadar çok şey yapıp, o kadar bedel ödemiş biri ki sadece kronolojik bazlı bir anlatıma gidilmemeliydi. Yine de pozitifi de görmeye çalışalım. Idris Elba çok iyi bir oyuncu, potansiyeli olduğunu her sahne dikkati kendine çekerek gösteriyor. Filmdeki diğer oyuncular onun kadar iyi değiller hatta performansları vasatın altında bile sayılabilir. Peki bunları bırakıp Mandela ve özgürlük adına ne anlatabilirsiniz diye sorulsa çok fazla metaryal çıkar eminim. Belki günlerce belgesel izlemeli ve kitaplar okunmalı çünkü Mandela’yı anlatmak kolay bir şey değil. ANC günleri mi, tutsaklık günleri mi yoksa zor yıllardan sonra özgür olup ilk seçilen Cumhurbaşkanı olmak mı? “Mandela: Özgürlüğe Giden Uzun Yol”da yönetmen tam olarak perspektifini bizimle paylaşmıyor. Hikayenin akmadığı, sürekli tıkandığı göze çarpıyor. Yönetmen kurguda bile bunu çözememiş. Bunun üstüne kronolojik bazlı bir anlatıya teslim edildiğinde Mandela resmen katledilmiş.

Burç Karabulut yazdı

Mandela’nın mücadelesine kuş bakışı…

Mandela’ya gelene kadar ki olan 300 filmini hatırlatan epik görünüşlü ucube sahnelerinin, kabile sahnelerinin filmle alakasını çözemesem de bir süre sonra olayların cereyan ettiği Güney Afrika’ya geliyoruz neyse ki. Mandela genç bir avukat olmuş. O günlerden itibaren ayrımcılığı kendine dert edinmiş. Hatta önünde birçok sıra olmuş siyah insanlar öylecene gösteriliyor. Buraya koca bir itirazım var aslında ama sonraya saklıyorum.

Gençliğine ve evliliğine dair her şeyi çok hızlı kuran ve gösterilen Mandela, hemen AUK (Afrika Ulusak Konseyi)’yi kurup mücadelesine başlıyor. Beyaz adam ile siyah adam arasındaki ilişki; baskıcı, terörist, zalim olan beyaz adama karşı mağrur, güçsüz bir siyah Afrikalı imgesi kullanılmış. Beyaz adamın katliamları gırla… Çoğu yerde bu sahneler tarihsel bağlamına da dönülerek, arşivdeki fotoğraflarla da birleştiriliyor ve bu filmin aslında film olmadığı da anlatılıyor (belki docudrama). Bu yaşananlar gerçektir klişesinin yerine fotoğraf ve gerçek görüntülerle filmi desteklemişler. Yaşananlar gerçek ama hikayeye yedirilememiş.

Yönetmenin elindeki malzeme bolluğundan bahsetmiştik. Filmin zamanı da çok mantıklıyken elindeki metaryali hikayeye hiç yediremeyen bir yapımla karşı karşıyayız. Arşivdeki fotoğraflar bunun en iyi örneği olarak göze çarpıyor. Sahne sahne atlanması, iyi kotarılmış çekimlere rağmen bir hikaye oluşamadığının kesin bir kanıtı. Hikayenin başı ve sonu var ama draması yok. Gördüğüm İdris Elba için sahneler seçilmiş ve o da oynamış. Mahkeme sahnesi, hapis sahneleri, anlamadığım şekilde her kesmenin arasında var olan getto sahneleri ve seçime giden süreç filmin tretmanları olurken senaryosu ve dramasını kuramamış. Örneğin; hapis sahnelerinde iradesini sergileyen Mandela, yeri geliyor ağaçlarla uğraşıyor. Hapis ev sahneleri de keza çok basit geçiliyor. Hikaye değil de film olsun da ne olursa olsun kafasıyla çekildiğine inanıyorum.

Niye izledik bu filmi? Mandela kitapları daha iyi

Birbirinden kopuk yer yer amatörce ama görsel olarak iyi kotarılmış Mandela, iradesini her sahnede gösteriyor. Maalesef bu irade, direniş ve mücadele azmine karşın yine de hikayede eksiklikler var. Madem politikacı oldun, rakiplerin olur. Düşmanların olur. Para, rüşvet döner. Nefret olur, hınç çıkar. Filmde bunlar yok. Bir İngiliz parlamentosu değil tamam ama her yerde rutin olur bu işler. Bu saydığım temalardan alt hikayeler çıkarıp filmi zirvede bitirebilirdi Chadwick. Yönetmen Chadwick, anlatamadığı hikayenin ve kuramadığı anlatısının ardından hemen bizi sonla buluşturuveriyor. Perspektif zaten yok. Mandela mı yoksa eşi mi anlatıyor hikayeyi diye kalakalıyor insan. Peki niye izledik bu filmi? diye soruyor insan. Harcanan araya, emeğe ve Weinstein'lere yazık olduğunu düşünüyorum. Mandela olarak o uzun yol yürüdü biz de ona eşlik ederek bu filmle upuzun bir sıkıntı çektik. 

10 Haziran 2012

My Week With Marilyn

2011 yılı içerisinde sinema 3 filmle geçmişine bakış attı. The Artist ile sessiz dönem, Hugo ile George Melies sineması ve My Week With Marilyn ile de gelmiş geçmiş en büyük aktrislerden Marilyn Monroe yad edildi. 3 dalda Altın Küre, 2 dalda Oscar adaylığından Altın Küre'de Michelle Williams en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandı. Yılın kayda değer işlerinden olan filmin konusu hatırlayalım öncelikle.

1956 yılında üniversiteden yeni mezun olan Colin Clark, hayalini gerçekleştirip film sektörüne atılır. Oyuncu-yönetmen Laurence Oliver'ın başlamak üzere olduğu yeni filmi The Sleeping Prince'de en alt kademe olan üçüncü asistan olarak işe girer. Filmin başrolünde de Marilyn Monroe vardır. Çekim aşamasına geçildiğinde bu ikili arasında duygusal bir yakınlaşma ve bir dostluk oluşacaktır.

My Week With Marilyn, biyogafik bir dönem filmi. Biyografik filmlerde tercihler çok önemlidir. Ele alınan kişinin hayatından ya bir kesit aktarılır ya da tamamı. Filmimiz Monroe'nun bir haftasını mercek altına alıyor. Bunu yaparken de kritik bir kararla Milos Forman'ın Mozart'ın hayatını anlattığı biyografik başyapıtı Amadeus'un peşinden gidiyor. Yani tüm olayı Monroe yerine Colin Clark'ın gözünden aktarıyor. Bu tercihler filme artı ve eksiler katıyor. Monroe'nun dengesiz kişiliğine ilişkin ayrıntılar yalnızca film setinde yaşadıklarıyla verilmeye çalışılıyor. Colin Clark'ın bakış açısı ise Marilyn Monroe'nun yüzeysel mutluluğunu ve özel hayatındaki problemleri anlayabilmemiz ve derdine ortak olmamız hususunda yetersiz kalıyor. Monroe'nun hayatından kısacık bir dönemin anlatılması bir Marilyn Monroe biyografisi olarak çok da ciddiye alınmayacak ama kayıtsız da kalınamayacak bir yapımla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Özel hayatı ve çalışma yöntemi konusunda fikir verdiğini söyleyebiliriz daha fazlası değil. Film, görüntü ve sanat yönetimiyle sınıfı geçerken ilk sinema filmini çeken Simon Curtis'in oyuncu yönetimi dışında pek de maharetli olmaması My Week With Marilyn'in en büyük talihsizliği. Oyunculardan söz açılmışken Michelle Williams'ın Monroe suretinde inandırıcı ve akılda kalıcı performansı filmi sırtlıyor.
Son söz: Biyografik filmleri sevenler görmeli, Michelle Williams ve Marilyn Monroe hayranları kaçırmamalı 6.5\10 

27 Nisan 2012

J. Edgar

Clint Eastwood, 2010 yapımı mistik draması Hereafter ile büyük bir hayal kırıklığı yaşatmıştı biz sevenlerine. Bu bir tökezleme olabilir mi derken ustanın son filmi J. Edgar, bunun tökezleme değil Eastwood'un düşüş dönemine girdiğinin bir göstergesi oldu. Hikaye özetini es geçip filmin artı ve eksilerine geçmek istiyorum. Daha çok eksilerine...

Film, J. Edgar Hoover'ın FBI başkanlığına kadar yükselişini ve yaşadığı dönemde nasıl Amerika'nın en güçlü adamlarından biri olduğunu baştan sona geri dönüşlerle anlatıyor veyahut anlatmaya çalışıyor diyelim. Clint Eastwood'un en büyük hatası filmi bir flashback geçidi şeklinde kurgulaması olmuş. Normal şartlarda bu yapı büyük bir sorun teşkil etmez ancak 'J. Edgar'ın iki zaman arasındaki git gelli anlatımı odak noktamızı belirlememize engel olduğu gibi temposuz bir filmle karşı karşıya kalmamıza neden olmuş. J. Edgar'ın biyografik bir film olduğunu düşünürsek tempo şart değil ama Eastwood akıcı bir anlatım tutturabilseymiş bugün daha olumlu bir tablo çizebilirdik.

J. Edgar Hoover gibi önemli bir figürden ve çalkantılı bir dönemden 'olamamış' bir film çıkması senarist ve yönetmenin tercihlerinden kaynaklanıyor. Komünizm tehdidi, gangsterlerin yükselişi ve nüfuzlu bir adamın kaçırılan bebeği ekseninde ilerleyen dava ilgi ve merak unsurunu ayakta tutuyor ama sadece ayakta tutmakla kalıyor. Bunun yanında o dönem FBI'ın hakkında 1800 sayfalık bir dosya hazırladığı ve Sovyet casusu olduğundan şüphelenilen Albert Einstein'ın adının dahi geçmemesi şaşkınlık yaratıyor. Tercihlerden söz açılmışken karakterlerin gençlik ve yaşlılık hallerine aynı oyuncuların hayat vermesi kağıt üzerinde doğru bir hamle gibi görünse de Hoover'ı canlandıran Leonardo Di Caprio ve özel sekreteri rolündeki Naomi Watts'ın yaşlandırma makyajları sonrasındaki görünümleri akla Çernobil kurbanlarını getiriyor ve de gözümüzü tırmalıyor. Dönem atmosferinin başarıyla kurulması, Hoover'ın özel yaşamına ilişkin ayrıntılar ve kötücül yanının tarafsızca işlenmesi filme kötü yakıştırmasını yapmamıza engel olurken vasat olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Son söz: Dönem filmlerini sevenler keyif alabilir, Clint Eastwood'un düşüş dönemine tanıklık etmek isteyenler izleyebilir, film izlemek için zaman bulamayanlar ise uzak durabilir.