Oscar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oscar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mayıs 2025

The Imitation Game

En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil 7 dalda Oscar adaylığıyla vizyona girdiği yıl adından sıkça söz ettiren filmlerden olmayı başaran The Imitation Game, bir II. Dünya Savaşı filmi olması, bir biyografi olması ve tarzı gibi özellikleriyle “Oscar için çekilmiş” hissiyatı yaratmıştı. Elbette öyle bir düşünceyle yola çıkılmasına rağmen temiz senaryosu, kurgu masasındaki hamleleri ve Morten Tyldum’ın ne yapmak istediğini bilen bir yönetmen olması gibi etkenlerle hakkı teslim edilmesi gereken iyi bir film diyebiliriz The Imitation Game için.

Savaşlar cephede değil, masa başında kazanılır!

Cephede yaşananlarla ilgilenmeyen The Imitation Game, klasik bir II. Dünya Savaşı filmi değil. Bu, ‘savaşlar cephede değil, masa başında kazanılır’ın filmi.  Almanlar’ın çözülmesi imkansız olarak görülen Enigma şifrelerinin kırılarak, matematik ve stratejiyle kazanılan II. Dünya Savaşı’nın perde arkasında yaşananları odağına alıyor. İngiltere’nin en yetenekli şifre çözücülerinden kurulan bir ekibin, zamana karşı verdikleri savaş; sırlar, çeşitli fedakarlıklar ve özveriyle kazanılıyor. Filmin başarısı da cepheyi göstermeden savaşı hissettirebilmesinde. Açıkçası Naziler nasıl kaybetti sorusuna II. Dünya Savaşı’nı konu alan birçok filmden daha açık bir cevap verebilmesi önemli bir detay bana kalırsa.

Alan Turing: Bir dehanın portresi

Okul yıllarında zekasıyla kısa zamanda fark edilen Alan Turing, diğer çocuklardan farklı olduğu için arkadaşları tarafından dışlanıyor, hatta ötekileştiriliyor. Matematik, fizik gibi derslere ilgilisi, yolunun kriptografiyle kesişmesine olanak tanıyor. Dehası onu asosyalleştirirken, kaderini de belirliyor. Çocukluk ve gençlik döneminde yaşadıklarının cinsel eğilimi üzerinde nasıl bir etkisi olmuştur kestirmek güç ancak, filmin akışı içerisinde Turing’in homoseksüelliği önemli bir noktada duruyor. Homoseksüelliğin yasal olmaması savaş yıllarında ama özellikle de sonrasında Alan Turing’in yaşamını derinden etkiliyor. O, modern dünyayı değiştirirken, aynı toplum onun tercihlerini ve yaşam biçimini kabullenemedi. Dolayısıyla başarı ve zaferleri, muhafazakar düşünce yapısına kurban gitti, onu trajik bir sona götürdü denilebilir. Ama elbette geç de olsa adını tarihe altın harflerle yazdırdı. Filmde, Alan Turing’i Benedict Cumberbatch’ın ölçülü bir performansla canladırdığını görüyoruz. 

Modern bilgisayarın öncüsü ‘Christopher’

İlk çağlardan bugüne değin, insanoğlunun doğaya, hayvanlara ve kendi türüne karşı üstünlük kurma çabası yeni gereksinimler doğurmuştur. İlk aletin icat edilmesindeki saflığı bir kenara koyarsak, savaşlar teknolojik gelişmeler için bir katalizör işlevi görüyor denilebilir. Bu noktadan The Imitation Game’e bakarsak; II. Dünya Savaşı’nda Almanlar’ın icat ettiği Enigma adlı makinelerle yapılan şifreli iletişimi kırabilmek için İngilizler de başka bir makine icat ediyor. Matematik dehası Alan Turing’in bir makineyi bir başka makineyle alt etme düşüncesi, modern bilgisayarın öncüsü olarak kabul edilen teknolojinin doğuşu anlamına geliyor. Buradan da şu sonuca varabiliyoruz: Savaşlar yeni teknolojik gelişmelere önayak olurken, teknolojik gelişmelerin de savaşlar üzerindeki dönüştürücü bir etkisi var. Bilgisayarın icadı, savaşı kazanma motivasyonuna dayansa da Turing’in esas motivasyonunun bilim insanının yaratma ediminden aldığı-alacağı hazla veya başarma duygusuyla daha iyi açıklanabileceğini söyleyebiliriz.

Temiz işçiliğiyle takdir edilmeli

Yönetmenimiz Morten Tyldum, Alan Turing’in biyografisini onun okul yılları, savaş yılları ve hayatının son dönemine denk gelen 1950’ler olmak üzere üç farklı zaman diliminde incelemiş. Çizgisel bir akışın tercih edilmemesi, kurgudaki temiz işçilikle birleşince ortaya iyi akan, dinamik bir biyografi çıkmış. Hayatının üç zaman dilimine sıkıştırılması, Turing’in diğer başarılarının ve onu ölüme götüren sürecin atlanması gibi önemli detaylara yer verilmemesi ise filmin eksileri denebilir. Savaşı daha çok gerçek görüntülerle veren Tyldum, “gerçek hikayeden uyarlanmıştır” bilgisinin altını çiziyor. Şifrenin kırılma anı ve sonrasında doruk noktasına ulaşan The Imitation Game, seyir keyfi yüksek bir film.

20 Aralık 2015

Türkiye gerçekleri mi, sinemanın gerçekleri mi?: Mustang


Deniz Gamze Ergüven’in ilk uzun metrajı Mustang, Fransa’nın Oscar aday adayı olması, Altın Küre’de adaylık elde etmesi, batıda başyapıt ilan edilmesi, ülke sinemamız kapsamında bize ait olup olmaması meselesi ve Türkiye gerçeklerini çarpıtma veya yanlış yansıtma gibi sorunları sebebiyle uzun zamandır bir tartışma konusu. Benim de bu tartışmada taraf olma zamanım gelmişti. Mustang’i yazımın başlığına da taşıdığım soru ekseninde, başka örneklere de değinerek irdeleyeceğim.

Mustang’in dış basında övgüyle karşılanmasının ardından ülkemizde vizyona girdiğinde batının aksine olumsuz eleştirilerin odağı olması, bakış açılarındaki farklılığın yanı sıra sinemadaki gerçeklik meselesiyle ilgilidir. Filme; Karadeniz’in bir sahil kasabasında öksüz kalmış beş kız kardeşin, aile büyüklerinin baskısına boyun eğmekle, başkaldırmak arasında gidip gelişinin naif bir özgürlük çığlığına dönüşünün hikâyesi denilebilir. Tartışma tam da burada başlıyor. Hikâyenin geçtiği coğrafyanın gerçeklerini bilmeyen batılı seyircinin filme nasıl yaklaştığı önemli diye düşünüyorum. Birincisi sinema sanatı çerçevesinde, yönetmenin anlatısına ve filmin duygusunu verip veremediğine bakılıyor. İkincisi karakterlerle empati kurularak ele alınan meselenin içselleştirilmesiyle doyuma ulaşılıyor. Gerçeklik sorgulamasına girilmediği (benzer olayların gerçekte filmde anlatıldığı gibi yaşandığı farz ediliyor ya da kurgusal açıdan değerlendiriliyor) ve filme daha saf bir biçimde yaklaşıldığı için övgüleri doğal karşılamak gerekiyor. Bizdeki durum ise tam tersi. Yönetmen Ergüven’in ülkenin kemikleşmiş sorunlarını anlatmak istediğini görüyoruz ama kendi gözlerimizle gördüklerimiz, duyduklarımız ve yaşadıklarımızdan bağımsız bir değerlendirme yapamıyoruz. Sebebi de mevcut gerçekliğin filmde ele alınandan çok farklı olması. Karakterlerin bu topraklara ait olmadığının net bir şekilde görülmesi. Ergüven’in özellikle kırsal kesimlerde yaşananlardan bihaber olması, bildiklerinin de gerçeklikle bağını olabildiğince kopararak hikâye etmesi gerçekliğin çarpıtılması veya önemsenmemesi olarak yorumlanıyor.

Eleştirilere hak vermekle birlikte hepsine katılamadığımı söylemek istiyorum. Çünkü Mustang’i sinemanın gerçekleri bağlamında değerlendirmenin daha hakkaniyetli olacağı kanısındayım. Sebebi de Ergüven’in Türkiye gerçeklerini masalsı bir Türkiye portresi içinde anlatmayı denemesi. Masalsı doku gerçekliğin deformasyonunu önemsizleştiriyor. Tam da bu noktada sinemanın gerçekliği devreye giriyor. Hatırlarsanız Reha Erdem de Jin’de benzer eleştiriler almıştı. Doğuda yaşayan veya orda yaşananları bilen insanlar tepkilerini dile getirmişti. Orada da gerçeklik masalsı bir dünyada eritilmişti. Erdem’in bir röportajında sinemada gerçeklikle ilgili verdiği örnek bakış açınıza bağlı olarak meseleyi kökünden çözüyor. Şöyle diyor Erdem: “Sinemadaki kuş, sinemadaki kuş, yani filmin kuşu, gerçek hayatta öyle bir kuş yok!” Sinemada gördüklerimizle gerçek hayattakiler birebir aynı değil diyor kısaca. Masalsı dokusu sayesinde bu örneği Mustang’e de uyarlayabiliyoruz. Ergüven, Erdem gibi bilinçli değil elbette. Ülkesini yeterince tanımadığı için sinemanın gerçeklerine sığınıyor. Gerçeklik meselesi sebebiyle Mustang’i eleştirenlerin Semih Kaplanoğlu’nun Bal filmini de eleştirmiş olması gerekiyor. Zira orda Karadeniz’in kalbinde yaşayan karakterlerin de Karadeniz insanıyla -figürasyonda kullanılan birkaç karakter dışında- alakası yoktu. Tipler evet kabul edilebilir ama Karadeniz şivesi ve Karadeniz insanın sıcaklığından eser yoktu. Bu tercihin sebebi Kaplanoğlu’nun minimal sinema anlayışıdır. Bunun anlamı da gerçek Karadeniz insanının yani Türkiye gerçeklerinin, sinemanın gerçeklerine tercih edilmesidir. Mustang ile karşılaştırmıyorum tabii. Orda dikkat çekmeyen, minimize edilmiş bir gerçeklik sorunu varken, Mustang’in hemen hemen her anında göze batması muhtemel olay ve davranışlar görüyoruz. Bal ve Jin örnekleriyle dikkat çekmek istediğim hususlar anlaşılmıştır eminim. 

Aslında filmin temel sorunu hikâyenin çok hızlı akması. Karakterleri tanımaya ve özümsemeye çalışırken hikâye alıp başını gidiyor. Yönetmenin neden bu kadar aceleci olduğunu çözemiyoruz. Belki ilk filmi olmasına yani tecrübe eksikliğine yorabiliriz bunu. Bu hızlı akış içinde yönetmenin çocuk gelinleri, kadına yönelik şiddeti, kadının cinsel bir obje olarak görülmesini, eğitimsizliği, muhafazakâr düşünce yapısını ve daha birçok şeyi eleştirmeye çalıştığını görüyoruz. Böyle olunca da ensest ilişki meselesi gibi bazı mevzular derinleştirilemiyor. Ergüven, iyi bir damar bulsa da hikâyelemede abartıya kaçıyor. 

Toparlarsak, sinemanın kendi gerçekliği içinde değerlendirdiğimizde, eksiklerine rağmen başarılı bir ilk film Mustang. Deniz Gamze Ergüven filmin duygusunu verebilmiş. Sinemamız adına önemli bir kazanç olduğunu düşünüyorum. Oscar ve Altın Küre’de yolu açık olsun. 7.3\10

18 Eylül 2015

İlk izlenim: The Revenant


Michael Punke’ın gerçek olaylardan esinlenerek yazdığı The Revenant: A Novel of Revenge adlı kitabı, Birdman ile geçtiğimiz yıla damgasını vuran Alejandro Gonzalez Inarritu tarafından sinemaya uyarlandı. Adı şimdiden ödül sezonunun favorileri arasında anılmaya başlanan yapımda Leonardo Di Caprio ile Tom Hardy’yi Inception’dan sonra tekrar birlikte izleyeceğiz.

Filmin Temmuz’da yayınlanan ilk fragmanı öyle bir heyecan dalgası yarattı ki, Twitter, Facebook gibi sosyal paylaşım platformlarındaki yorumlara bakmayanlar abarttığımızı düşünecektir. The Revenant’ın fragmanı, fragmanın da filmden bağımzsız bir sanat işi olduğunu ispatladı desek yeridir. Filmin izleyeni galeyana getiren epik fragmanı, Di Caprio’un Oscar’a göz kırpan performansı, Emmanuel Lubezki’nin enfes görüntüleri, temposu ve en çok da intikam hikayesinin ruhunu yansıtmayı başarabilmesiyle akıllara kazındı. Filme yönelik beklentiler de öyle yükseldi ki, çıta Birdman’in de üzerine çekildi. Fragmanın yanıltıcı olmaması şimdilik en büyük dileğimiz.

19. yüzyılın ilk yarısında geçen The Revenant’ın hikayesi şöyle; kürkleri için hayvanları avlayan bir kuruluş için çalışan Hugh Grass bir ayı tarafından ölümcül bir şekilde yaralandıktan sonra ölüme terk edilir. Ekibinin ihanetine uğrayan Grass, kendi çabasıyla hayatta kalmayı başarır ve tamamen iyileştikten sonra intikam yemini eder. 

Vahşi doğada ihanet ve intikam hikayesiyle The Revenant’ın ilk etapta akıllara 1997 yapımı Lee Tamahori filmi The Edge’yi getirdiğini söyleyelim. Elbette vahşi doğa, ihanet ve intikam dışında filmlerin başka bir ortak noktası bulunmuyor. The Revenant’ın sadece hikayesine bakarak ana karakterimiz Hugh Grass ve genel olarak film hakkında bazı çıkarımlar yapmak mümkün. Grass’ın kürkleri için hayvanları katleden bir kuruluşta çalıştığını biliyoruz. Dolayısıyla başlangıçta iyi bir karakter olduğunu söyleyemeyiz. Hatta film boyunca da söyleyemeyeceğiz sanırım. Ne yaptığının farkına varabilmesi için ihanete uğraması ve ölümle yüzleşmesi gerekiyor. Fragmanın başında zaten “Artık ölmekten korkmuyorum, bunu zaten yaptım.” dediğini duyuyoruz. İntikam hırsıyla hayata tutunan ve avcılara savaş açan bir adam Hugh Grass. Özellikle intikam yolunda gözünü karartmış olması, vereceği çetin savaşta en büyük silahı olacak. Elbette 2 dakikalık fragman çok fazla detay vermiyor ancak Inarritu’nun 19. yüzyılı fon alan sıradan bir macera filmi çekmeyeceğini biliyoruz. Yönetmen muhtemelen ya bu karakterin dönüşümü üzerinden ya da kürkü için katledilen hayvanlar özelinde bir alt metin oluşturacaktır. 

Açıkçası Inarritu’nun senarist Guillermo Arriaga ile işbirliğini noktaladıktan sonra birbirinden oldukça farklı projelere yönelmesi, gerek içerik gerekse de biçimsel olarak tarzını kısmen de olsa değiştirmesi olumlu bir sonuç verdi. Evet henüz ilk iki filmini aşabilmiş değil fakat farklı türlerde maharetlerini gösterme fırsatını çok iyi değerlendirdiği açık. Akıllardaki soruya gelirsek, Birdman ile en iyi film ve yönetmen Oscar’ını kucaklayan Inarritu’nun altıncı filmi The Revenant şayet adaylık elde ederse, bu yıl 88.si dağıtılacak akademi ödüllerinde şansı ne olacak? Filmi ve alacağı tepkileri görmeden bir şey söylemek mümkün değil ama iki yıl art arda büyük ödülü kucaklaması pek olası değil.

17 Ocak 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor #14 - The Killing Fields


İngiliz yönetmen Roland Joffe’nin sinemadaki ilk başarısı, gerçek olaylara dayanan çalışması Ölüm Tarlaları (The Killings Fields) idi. 57. akademi ödüllerinde de adından söz ettiren film, Vietnam Savaşı sonrasında Kamboçya’da patlak veren iç savaş sırasında Kamboçyalı bir The New York Times muhabirinin, ülke insanını vahşice öldüren Kızıl Kmerler örgütüne esir düşmesi, esaret hayatı ve özgürlüğe uzanışını etkiliyeci bir sinema diliyle anlatıyor. Kamboçya’da yaşananların sinemaya pek yansımadığını ve Vietnam’ın gölgesinde kaldığını düşündüğümüzde filmin değeri çok daha iyi anlaşılıyor.

Oscar ödüllü görüntü yönetimiyle, savaşın insanoğluna yaşattığı cehennemi tüm çıplaklığıyla betimlemesiyle, savaşın ortasında kalan çocuklar ve masum insanların yaşadığı dehşet anlarından unutulmaz enstanteneler çıkarmasıyla, oyunculuklarıyla ve gerçekçi yapısıyla oldukça değerli bir yapım Ölüm Tarlaları… Amerika’nın Vietnam ve Kamboçya’daki politikasını kıyasıya eleştiren bu anti-militarist film, son bir saatinde iyice açılıyor. Seyrettiklerimizin gerçekten yaşandığını aklımıza getirdikçe etki gücü iyice artıyor Ölüm Tarlaları’nın. Dostluk hikayesi ise finalde duygusal anlar yaşatacak cinsten.

26 Şubat 2014

86. Akademi Ödülleri (Tahminlerim)


86. Oscar Ödülleri'ne sayılı günler kala, "ben olsam kime\hangi filme veririm"den sonra sıra geldi tahminlere... 2 Mart gecesi en iyi film ve yönetmen kategorilerinde 12 Years a Slave ve Gravity'nin kıyasıya bir rekabet içerisine gireceklerini düşünüyorum. En İyi Film 12 Years a Slave'e, En İyi Yönetmen Gravity'e gidebileceği gibi, bu iki ödül birden 12 Years A Slave'e veya Gravity'e gidebilir. Bu yıl bir farklılık yapıp oranlarla tahminlerimi paylaşıyorum. Ben olsam kime verirdim kısmı için bakınız

En İyi Film
12 Years a Slave % 50 - Gravity % 35 - Nebraska % 15
En İyi Yönetmen
Alfonso Cuaron (Gravity) % 60 - Steve McQueen (12 Years a Slave) % 40
En İyi Erkek Oyuncu
Matthew McConaughey (Dallas Buyers Club) % 55 - Leonardo DiCaprio (The Wolf of Wall Street) % 45
En İyi Kadın Oyuncu
Cate Blanchett (Blue Jasmine) % 90 - Meryl Streep (August: Osage County) % 10
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Jared Leto (Dallas Buyers Club) % 53 - Michael Fassbender (12 Years a Slave) % 47
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Lupita Nyong'o (12 Years a Slave) % 40 - Sally Hawkins (Blue Jasmine) % 35 - Jennifer Lawrence (American Hustle) % 25
En İyi Özgün Senaryo
Spike Jonze (Her) % 85 - Bob Nelson (Nebraska) % 15
En İyi Uyarlama Senaryo
John Ridley (12 Years a Slave) % 52 - Terrence Winter (The Wolf of Wall Street) % 48
Yabancı Dilde En İyi Film
La Grande Bellezza % 70 - Jagten % 30

23 Şubat 2014

86. Oscar Ödülleri (Kişisel Tercihler)


2 Mart gecesi sahiplerini bulacak olan 86. Oscar Ödülleri, hemen hemen her yıl olduğu gibi yine pek çoğumuzu tatmin edemeyecek. Geçen yıla oranla Akademi ödüllerinde yarışacak filmlerin bu yıl çok daha iyi olduğunu düşünüyorum. Hatta akademinin görmezden geldiği Rush ve Inside Llewyn Davis'i de düşünürsek haklılık payımız artıyor. Kategorilere göre tahminlerimi daha sonra paylaşmayı düşünüyorum. Şimdi klasik "ben olsam kime/hangi filme verirdim" kısmına bakalım... (Animasyon kategorisinde birçoğunu izlemediğim için tercihimi de belirtemedim)

En İyi Film
Her
En İyi Yönetmen
Alfonso Cuaron (Gravity)
En İyi Erkek Oyuncu
Leonardo DiCaprio (The Wolf of Wall Street)
En İyi Kadın Oyuncu
Cate Blanchett (Blue Jasmine)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Jared Leto (Dallas Buyers Club)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Julia Roberts (August: Osage County)
En İyi Özgün Senaryo
Spike Jonze (Her)
En İyi Uyarlama Senaryo
Terrence Winter (The Wolf of Wall Street)
En İyi Kurgu
Gravity
En İyi Görüntü Yönetimi
Emmanuel Lubezki (Gravity)
En İyi Prodüksiyon Tasarımı
Her
Yabancı Dilde En İyi Film
Jagten
En İyi Kostüm Tasarımı
12 Yars a Slave
En İyi Makyaj ve Saç
Dallas Buyers Club
En İyi Görsel Efekt
Gravity
En İyi Ses Kurgusu
Gravity
En İyi Ses Miksajı
Kaptan Phillips
En İyi Şarkı
Let ıt Go (Frozen)
En İyi Müzik
Her

1 Ocak 2014

Saving Mr. Banks


Bay Banks’i kurtarmak, Mary Poppins isimli dünyaca ünlü romanın yazarı P.L.Travers ile onu filme çekmek isteyen Walt Disney arasında geçiyor. Disney, tam bir ticari patron olsa da yerinde duygusal yanını gösterebilen bir karakterken P.L.Travers tam bir soğuk hatta kıl bir İngiliz olarak karşımıza çıkıyor. Hikaye, tekdüze gelişmesine ve direk anlatılmasına karşın P.L.Travers rolünü başarıyla canlandıran Emma Thompson yarattığı derinlikli karakterle kendinden söz ettirmeyi başarıyor. Walt Disney’i canlandıran Tom Hanks ise neşeli karakterde biri olarak göze çarpıyor. Maalesef Mr.Banks’i kurtarmak, etkileyici konusuna rağmen hikayesindeki sıradanlık ve senaryoda sırıtan çatışma yokluğu, teatral duruşu ön planda olmasıyla harika bir gişe ve iyi bir çocuk filmi oluyor. P.L.Travers’ın hayatının karanlık tarafının geriye dönüşlerle anlatıldığı filmi büyükler içinde iyi bir seyirlik haline getiriyor.
Burç Karabulut yazdı

Soğuk başlangıçlar

P.L. Travers, Walt Disney ile tanışmak için Amerika’ya gidiyor. Travers başından beri sorunlu bir karakteri olduğunu bize anlatan bir sürü olay yaşıyor. Uçakta, ofiste, dışarda, arabada ve insanlarla konuşmasında hep bir gıcıklık, soğukluk gösteriyor. Çocuk romanı yazmış ve dünyada bu kadar ünlü olmuş bir insan bu kadar antipatik olabilir mi diye soruyorsunuz ister istemez. Walt Disney, olumlu, kabul edici, yerinde arkadaşcıl tavrı -hatta şunu kesin söyleyebilirim- ile adeta Disney ailesinin bir parçası olarak görüyor. Disney’e sıcaklık duyarken Travers’a bir antipati duyuyoruz. Bu noktadan itibaren film, kitabın filme dönüştürülmesi için yaşanan kargaşa sürecini ve Travers’ın adapte olamamasını işliyor. Bar’da İngiliz çayı içmeyi istemesi buna örnek verilebilir.


Bambaşka bir Travers

Travers’ın adapte olamaması onu yalnız, depressif kılıyor gibi görünse de yavaş yavaş sis perdesi kalktığında bambaşka bir Travers görmeye başlıyoruz. Ailesi, hayatı, deneyimleri, travması sırayla sahne sahne seyirciye sunuluyor. Çocuk roman yazarı olan Travers, beklendiği gibi kendi hayatından çok etkileniyor. Hangi yazar etkilenmemiştir tabii o ayrı soru. Sıradan bulunabilir ama Travers’ın hayatında yaşadığı sorunların kaynağına iniyoruz. Bir psikolog nasıl hipnoz yapıp hastasının bilinçaltına yöneliyorsa bizde öyle yöneliyoruz. Antipati silinmeye başlıyor. Bir süre sonra eğlenceli bile oluyor. İşin ilginci Walt Disney’de çok sonra da olsa Travers’a empati yapmaya ve onu çözmeye çalışıyor. Hatta bir zaman geliyor Disney, inatlarından, bağnazlıklarından vazgeçip sadece anlamaya çalışıyor. Travers çok bilinmeyenli bir denklem gibi gözüküyor.

Walt Disney kontrolü ele alıyor

Travers da Disney de kendi isteklerinde inatçılar. Her ikisi de filmi kendi istediği gibi çekmek istiyor. Travers, kendi istediği olmadığı için İngiltereye dönüyor. Bu ayrılış aslında yapbozun parçalarını da yerine oturtuyor. Disney, Travers ile tanıştığından beri ilk defa problemi çözüyor. Filmin çekilmesine giden yolu açıyor. Başarılı bir psikolog gibi Travers’ı çözmeyi başarıyor. Travers başta memnun olmasa da teslim olmak durumunda kalıyor.

Emma Thompson izletiyor 

Film için iki tane iyi şey söyleyebilirim. Biri Disneyland diğeri de Emma Thompson. Yukarda da söylediğim gibi; Emma’nın çok iyi bir karakter analizi yaptığını söylemekle beraber diyalogların iyi yazılmasının da etkisiyle P.L.Travers’ı yaşıyor, yaşatıyor. Korkularının, travmalarını da dikizleyen biz seyirciye de onu takdir etmek kalıyor. Uzayan ve sıkıcılaşan süresine rağmen Emma filmi tek başına almış götürmüş. Oscar adaylığı için bir şey söyleyemesem de Akademi Emma’nın performansı gözardı etmemeli sanki.

17 Temmuz 2013

Son 10 Yılda En İyi Film Oscar'ını Kazananların Sıralaması


Akademi'nin kararlarını hep tartışıyoruz, tartışmaya da devam edeceğiz. Bu kez farklı bir şey yapıp, son 10 yılın Akademi ödüllerinde en iyi film Oscar'ına layık görülen filmlere topluca bir bakma ihtiyacı hissettim. Ve bu filmleri kendi içinde sıraladım. 2004-2013 yılları arasında çoğunlukla yanlış kararlar verilmiş olduğunu düşünmekteyim. 

10- The Hurt Locker: Son 10 yılın en iyi film Oscar'ını kazanan en vasat film şüphesiz ki, The Hurt Locker'dı. 11 Eylül sendromu Hollywood'a yaramadığı gibi ödül törenlerini de katletti. Bigelow, girdiği yoldan ve yaptığı işten çok memnun olacak ki, Zero Dark Thirty ile ikinci bir girişimde bulundu. Neyse ki.. ile başlayan bir cümle kuramayacağım ne yazık ki! Bakınız listenin 9. sırası:


9- Argo: Bigelow bu uğurda (Heykelcik) aksiyon sinemasını ve asıl kimliğini geride bırakmış, Ben Affleck, eline böyle bir fırsat geçmişken teper mi hiç? Orta halli bir politik gerilimden Beyaz Saray'a uzanan bir yol.. Affleck'in de Oscar alabilmek için patika yolu kullandığını söyleyebiliriz.


8- Crash: Klasik bir kesişen hayatlar hikayesi, usta kalem Paul Haggis'in ellerinde yer yer çarpıcı olabilen bir filme dönüşüyor. Haggis, ilk yönetmenlik denemesinde sağlam dramatik yapısıyla ayakta duran bir filme imza atıyor. Ancak, çok fazla hikaye anlatmaya girişmesiyle de hedefinden biraz olsun sapıyor.

7- Slumdog Millionaire: Pek bir sevdiğimiz Danny Boyle'un Oscar'la imtihanı.. Bir 'Kim Beş Yüz Milyon İster' güzellemesi ama bana kalırsa tatmin edici bir iş. En iyi film Oscar'ı iddialı oldu biraz evet.

6- The Departed: Akademi'nin günah çıkarttığı film, The Departed.. Bir yeniden yapım ama ne olursa olsun, bir Martin Scorsese filmi bu..Çift yönlü bir köstebek hikayesi, görkemli bir suç filmi.. Oscar'ın da helali hoş olsun!

5- The King's Speech: O yıl, "ben olsam" şeklinde başlayan bir cümle kurduğumda en iyi film Oscar'ı Black Swan'a gidiyor olsa da Tom Hooper'ın filmini epeyce alkışladığımı hatırlıyorum. Filmin son bölümünde kekeme Kral'ın halka seslenişi, değme gerilim filmlerine taş çıkartacak cinstendi. Şaka bir yana neresinden baksam bir başarı öyküsü görüyorum The Kind's Speech'te.

4- Million Dollar Baby: Clint Eastwood'un "Ben daha ölmedim beyler!" dediği günlerdi (yönetmenlik anlamında). Trajik bir hayat hikayesini, olgun bir yönetmenlik ve göz dolduran performanslarla süsleyen Eastwood'un, Scorsese'i nakavt etmesi pek zor olmamıştı.

3- The Artist: Önce sessiz sinemanın, peşinden de sesin büyüsünü yaşatan The Artist, aldığı onca övgüye rağmen "sessiz film olmasından başka numarası yok" gibi eleştirilere maruz kalmıştı. Oscar'ı elinden aldığı Hugo'nun bir tık altında olsa da bu ve benzeri eleştirileri hak etmediğini düşünmekteyim.

2- No Country For Old Men: En iyi 5 Coen filmi arasına almadığım için adım çıksa da, filmi savunmaya ve övgüler düzmeye devam ediyorum. Ve hala There Will Be Blood'u Oscar'da nasıl alt edebildiğini düşünüyorum. No Country For Old Men'in en iyi film Oscar'ına uzanması yanlış karardı. Ama bu, filmin değerini düşürecek bir ayrıntı değil.

1- The Lord of the Rings: The Return of the King: Ve son 10 yılın en doğru kararı.. Sadece en iyi film kategorisi değil, aldığı 11 ödülün de hakkını veren bir sinema şaheseri Kral'ın Dönüşü. Epik sinemaya ve fantastiğe yeni alanlar açan, fantastik sinemanın altın çağını müjdeleyen serinin final bölümü kusursuzdu. Ama buna da kusur bulanlar oldu. O da filmin tadına doyamadığımız çoklu finaliydi.

25 Şubat 2013

85. Oscar Ödülleri Sahiplerini Buldu


85. Oscar Ödülleri sahiplerini buldu. Argo en iyi film dahil 3 dalda oscar ödülünün sahibi oldu. Life of Pi, en iyi yönetmen dahil 4 dalda Oscar alarak gecenin ikinci kazananı oldu. Öngördüğüm gibi dengeli bir ödül dağılımına şahit olduk. Bir filmin 4'ten fazla ödül alamayacağını düşünüyordum ki, öyle de oldu.

En iyi film
Argo
En iyi yönetmen
Ang Lee (Life of Pi)
En iyi erkek oyuncu
Daniel Day-Lewis (Lincoln)
En iyi kadın oyuncu
Jennifer Lawrence (Silver Linings Playbook)
En iyi yardımcı erkek oyuncu
Christoph Waltz (Django Unchained)
En iyi yardımcı kadın oyuncu
Anna Hathaway (Les Miserables)
En iyi orijinal senaryo
Django Unchained
En iyi uyarlama senaryo
Argo
En iyi kurgu
Argo
En iyi sinematografi
Life of Pi
En iyi sanat yönetmeni
Lincoln
En iyi film müziği
Life of Pi
En iyi orijinal şarkı
Skayfall
En iyi makyaj
Les Miserables
En iyi kostüm
Anna Karenina
En iyi görsel efekt
Life of Pi
En iyi ses kurgusu
Zero Dark Thirty - Skyfall
En iyi ses miksajı
Les Miserables
En iyi animasyon
Brave
Yabancı dilde en iyi film
Amour

4 Şubat 2013

Oscar Tarihinde Reddedilen Başyapıtlar


Bu yıl 24 Şubat'ta  85. Oscar ödülleri sahiplerini bulacak. Adaylar açıklandığında dikkatimizi çeken şey Paul Thomas Anderson'un son filmi The Master'ın, en iyi film ve yönetmen kategorilerinde adaylık elde edememesi oldu. Akademi ödülleri hep tartışılmış ve 1929'dan bu yana sayısız hatalı karar verilmiş. Ancak biz, bu dosyada aday olup da kaybedenleri değil, Oscar yarışına dahil olamamış başyapıtlar üzerinde durduk. Akademinin, o yıl aday gösterdiği filmlerden daha çok iz bırakmış ve klasik mertebesine erişmiş filmleri, en iyi film kategorisinde dışarda bırakmasını bir 'reddetme' olarak değerlendirip, sebepleri üzerine gittik ve yazar arkadaşım Burç Karabulut ile "Oscar Tarihinde Reddedilen Başyapıtlar" adlı dosyayı hazırladık.


1959 - O yıl yarışan filmler: Ben-Hur, The Diary of the Anne Frank, Room at the Top, Anatomy of a Murderer, The Nun's Story
Reddedilen film: Some Like It Hot

Ben-Hur'un ödülleri domine ettiği, Otto Preminger gibi bir yönetmenin eli boş döndüğü, Audrey Hepburn'ün en iyi performanslarından birini oynadığı The Nun's Story'nin olduğu sene de, popüler olarak ön sırada görünen Some Like It Hot, Akademi'nin kararıyla geri planda kaldı. Akademi büyük bir sürprize imza atıp ödülleri Ben-Hur'a gönderdi. Akademinin reddettiklerinden dememin sebebi; Marilyn Monroe'nun bu filmin içinde yer almış olması çünkü Marilyn Monroe'nun oynadığı hiçbir filmde kendisine Oscar adaylığı getirmedi. Büyük ihtimal Akademi kötü bir şöhrete sahip olan Monroe'yu Akademi'nin kapısından içeri bile sokmak istemedi. Ondan sonraki sene Billy Wilder'ın Oscar'ı ezici bir üstünlükle kazanması bu teoriyi de destekliyor.
Burç Karabulut yazdı


1987 - O yıl yarışan filmler: Broadcoast News, Fatal Attraction, Hope and Glory, The Last Emperor, Moonstruck
Reddedilen film: Full Metal Jacket

Stanley Kubrick'in Vietnam Savaşı'na farklı bir bakış atmayı denediği filmi Full Metal Jacket, bugün geriye baktığımızda nasıl oldu da Oscar ödüllerinde en iyi film kategorisinde yer alamadı sorusu kafamızı kurcalıyor. Bir önceki yıl Oliver Stone'un vietnam filmi Platoon'un aynı kategoride ödülü kucaklamış olması Full Metal Jacket'ın önünü tıkadı bana kalırsa. Ancak daha da önemlisi Akademi'nin Kubrick filmlerine mesafeli duruşu, Kubrick'in cesur yaklaşımını hazmedememesi. Ayrıca Fatal Attraction gibi bir erotik gerilimin ve romantik komedi Moonstruck'ın, Kubrick'in filmine tercih edilmesi, Akademi'nin kararlarını sorgulatıyor. Ödülü kazanan The Last Emperor da dahil hangi film Full Metal Jacket gibi iz bırakabildi?


1960 - O yıl yarışan filmler: The Apartment, The Alamo, Sons and Lovers, Sundowners, Elmer Gantry
Reddedilen film: Psycho

1960 yılı sinema tarihine altın harflerle geçen filmlerle doludur. O yıl en iyi film kategorisinde yarışan filmlere rağmen senenin favorisi Psycho, sadece aktris kategorisinde adaylık alabildi. Açıkçası Billy Wilder'ın Apartman'ının gerek gişede kırdığı rekorla gerek zamanının ötesinde giden konusu sebebiyle haklı olarak Akademi ödüllerine damga vurur. Psycho ise bugün enleri içinde barındırıyor. İlk slasher olma özelliğini taşıyan film, korku janrının standartlarını belirleyen bir film olmakla birlikte art horror filmlerinin de bayraktarlığını yapar. Psikoanaliz gibi çok tartışmalı bir akademik disiplinden yararlanmayı göze alır. Hitchcock sadece reddedilen değil aynı zamanda Hollywood'da kabul görmeyen bir yönetmen oldu.
Burç Karabulut


1987 - O yıl yarışan filmler: Broadcoast News, Fatal Attraction, The Last Emperor, Hope and Glory, Moonstruck
Reddedilen film: Empire of the Sun

Tamam Full Metal Jacket akademiye ters düşecek bir film. Peki ya Steven Spielberg'in II.Dünya Savaşı'na bir çocuğun gözünden baktığı savaş draması Güneş İmparatorluğu'na ne demeli? Tam anlamıyla akademinin ödül kriterlerine ve beğenisine uygun düşen bu film, nasıl görmezden gelindi. Spielberg'in pek beğenilmeyen son çalışmalarından War Horse'un en iyi film kategorisinde yarıştığını düşündüğümüzde yönetmenin en derinlikli filmlerinden Güneş İmparatorluğu'nun aday dahi olamaması, o yıl yarışan filmleri ve akademinin Spielberg sevgisini göz önünde tutarsak kabul edilebilir gibi değil.


2001 - O yıl yarışan filmler: A Beautiful Mind, Gosford Park, In The Bedroom, The Lord of the Rings: The Fellowship of the Ring, Moulin Rouge
Reddedilen film: Memento

74. Akademi ödüllerinin dağıtıldığı 2002 senesi, büyük usta Robert Altman'ın Gosford Park, Moulin Rouge ile kendini kanıtlayan Baz Lurhmann'ın, Yüzüklerin Efendisi ile en iyi projesini gerçekleştirmiş olan Peter Jackson'ın ve Ron Hovard'ın A Beutiful Mind'ının kıyasıya yarıştığı bir yıl oldu. Yine de en iyi film ödülünü alan Howard'ın Akıl Oyunları'yla kazandığı başarı Memento'nun başarısını gölgede bırakacak cinste değildi. Memento senaryosuyla, kurguya getirdiği yenilik ve oyuncuların da vasat üstü performansıyla en iyi filme aday değil, şimdiden bir kült statüsündedir. Memento, kısaca bir adamın kendini hiç hatırlamadığı bir otel odasında bulması ve üstündeki dövmelerin esrarını çözmesi üzerine bir neo-noir
Burç Karabulut


1984- O yıl yarışan filmler: Amadeus, The Killing Fields, A Passage to India, Places ın the Heart, A Soldier's Story
Reddedilen film: Once Upon a Time ın America

Akademiyi ve tercihlerini anlamak bazen çok zor olabiliyor. Ancak Sergio Leone'nin son filmi Bir Zamanlar Amerika, 3 saat 40 dakikalık süresi Amerikan seyircisi için uzun bulununca kısaltılarak vizyona sokulmuş. Sonuç olarak film, ne seyircileri ne de Akademi üyelerini tatmin edebilmiştir. Yönetmenin kurgusuyla yayınlandığında büyük klasikler arasında yerini alan Bir Zamanlar Amerika, bu bakımdan Oscar yarışında olmamasını anlayabildiğimiz filmlerden. Suçu bu kez Akademi'de değil filmi fütursuzca kısaltan yapımcılarda buluyorum.

27 Eylül 2012

1990'dan bugüne Oscar'da yanlış kararlar (aktör-aktris)

Bir önceki dosyada Oscar tarihindeki en yanlış 10 kararı skandal olarak değerlendirip kaleme almıştım. Buradan ulaşabilirsiniz. O dosyanın eksiği oyuncu ve oyunculukların olmamasıydı. Yakın dönemde çok fazla yanlış karar olduğundan tüm Oscar tarihinde gezinmeyip net olarak hatırladığımız törenlere bakış attım. Ve yine komplo teorilerimle biraz olsun tat katmayı denedim.  Bu hoş fikir için Oylum Yüksel'e teşekkürler :)


2008 - En iyi erkek oyuncu
Kim aldı: Milk ile Sean Penn
Kim almalıydı: The Wrestler ile Mickey Rourke
Neden?: 80'lerde parlayıp 90'larda sönen star Mickey Rourke'un efsanevi dönüşü Oscar ile taçlandırılmalıydı. Altın Küre'yi alan Rourke gecenin favorisiydi. Sean Penn'in adının açıklanması bir çok sinemasever üzerinde soğuk duş etkisi bıraktı. İyi bir oyundu şüphesiz ancak Rourke'un karşısında duracak kadar değil.
Komplo Teorisi 1: Oscar Ödüllerinde artık sürpriz olmuyor eleştirileri akademi üyelerini harekete geçirmiş ve ödülü alacağına kesin gözüyle bakılan Mickey Rourke yerine Sean Penn tercih edilmiş.
Komplo Teorisi 2: Mickey Rourke'nin ödül töreninde giydi beyaz ceket asıl sorumlu olabilir pekala
Komplo Teorisi 3: Sean Penn'in ödülü alırken Mickey Rourk'a "kardeşim" demesi tahminlerimizin de ötesinde bir şikenin varlığına işaret.


2000 - En iyi kadın oyuncu
Kim aldı: Erin Brockovich ile Julia Roberts
Kim almalıydı: Requiem For A Dream ile Ellen Burstyn
Neden?: Erin Brockovich'deki oyunu Julia Roberts'ın en iyi performansı olabilir (filmi ve performansı çok başarılı buluyorum) fakat karşısında öyle bir performans var ki.. Ellen Burstyn'in oyunu tüm sinema tarihindeki kadın performanslarına baktığımızda rahatlıkla ilk 10'a girer. Bu karar karşısında skandal kelimesi çocuksu kalıyor.
Komplo Teorisi: Tören yaklaşırken 3 akademi üyesi okey oynamak için bir araya gelir. Dördüncü arayışlarına giriştiklerinde Ellen Burstyn imdatlarına yetişir. Oyunu Burstyn kazanır ve kazandım! kazandım! nidaları sokaktan duyulur. Fısıltı gazetesi olayı "Burstyn oscarı kazandığını iddia ediyor" diye yayınca bu haber kulislerde bomba etkisi yaratır. Yüzyılın performansı da güme gider.


2002 - En iyi erkek oyuncu
Kim aldı: The Pianist ile Adrian Brody
Kim almalıydı: Gangs of New York ile Daniel Day-Lewis
Neden?: Adrian Brody'nin The Pianist'deki iz bırakan oyunu unutulacak gibi değil ve hala kariyerinin doruk noktası olarak duruyor. Yine adaylardan Jack Nicholson'ın About Schmidt'deki müthiş performansını Brody ile eş değer görüyorum ancak Gangs of New York'ta Daniel Day-Lewis'den gözlerimizi alamadık. Tüm filmi sırtlayan, rolünü yaşayan Lewis'in değil de Brody'nin seçilmesi The Pianist'in daha dramatik olmasına ve akademi üyelerinin duygularıyla hareket etmesine bağlıyorum.
Komplo Teorisi: Akademinin Martin Scorsese ve filmlerine mesafeli durduğu biliyoruz. İyi de Daniel Day-Lewis'den ne istediniz beyler! Kurunun yanında yaş da yanmak zorunda mıydı?


1994 - En iyi yardımcı kadın oyuncu
Kim aldı: Bullets Over Brodway ile Dianne West
Kim almalıydı: Pulp Fiction ile Uma Thurman
Neden?: Bullets Over Brodway'i izlemiş biri olarak Dianne West'in hiç de akılda kalıcı bir performans göstermediğini ve ödülü almasının büyük yanlış olduğunu düşünüyorum. Öte yandan Uma Thurman, Mia karakteriyle tüm sinemaseverlerin gönlünü fethetmedi mi?
Komplo Teorisi 1: Uma Thurman'ın agnostik olması akademi üyelerini bir hayli rahatsız etmiş
Komplo Teorisi 2: O yıl ödülleri sunan oyuncunun Uma Törmın'a Uma Turman (okunuşları) demesi ve akademi üyelerinin bu konudaki takıntısı. Turman denmesine katlanamamaları.


2001- En iyi erkek oyuncu
Kim aldı: Training Day ile Denzel Washington
Kim almalıydı: A Beautiful Mind ile Russel Crowe
Neden?: Washington'ın Training Day'deki kötü polis yorumu takdir edilecek cinstendi kabul ancak rakiplerine baktığımızda Russel Crowe'un şizofren matematikçi John Nash performansının çok daha başarılı olduğu gün gibi ortada. Sean Penn de I'am Sam'de otistik baba rolünde oscarlık bir iş ortaya koymuştu. İki performans da tam akademinin ağzına layıktı. Hay ağzınıza..! :D
Komplo Teorisi: Teoriye lüzum yok! Akademi açıkça o yıl iki siyahi oyuncuyu (diğeri Halle Barry) ödüllendirerek taraflı davrandığını gösterdi. Günah çıkartacaksanız kiliseler ne güne duruyor beyler!


2000 - En iyi erkek oyuncu
Kim aldı: Gladyatör ile Russel Crowe
Kim almalıydı: Cast Away ile Tom Hanks
Neden?: Russel Crowe'a itirazımız olmamasına karşın Tom Hanks ellerini açmış beklerken hiç olmadı bu. "Tek başına filmi götürdü" yorumu sanki Hanks'in bu performansı için söylenmiş. Hanks'in gerek fiziksel değişimi gerekse de karakterinin geçirdiği ruhsal değişimle inandırıcı olabilmesi ödülü hak etmesindeki en büyük etken.
Komplo Teorisi: Tom Hanks'in ödül törenine filmdeki dostu!, üzerine yüz çizdiği voleybol topu Wilson ile katılmak istemesi ve ısrarcı olması akademi üyelerinin sabrını taşırmış.


2002 En iyi yardımcı kadın oyuncu
Kim aldı: Chicago ile Catherina Zeta Jones
Kim almalıydı: Adaptation ile Meryl Streep veya The Hours ile Julian Moore
Neden?: Genel olarak bu üç ismin yeteneklerini karşılaştırdığımızda ve Chicago, The Hours ve Adaptation'daki performanslarına baktığımızda en zayıf halkanın Catherina Zeta Jones olduğu açıkça görülüyor.
Komplo Teorisi: Catherina Zeta Jones'un film boyunca süren bacak ve kalça şovu akademi üyelerinin aklını başından almış ve oyların yönü sapmış.


1993 - En iyi yardımcı erkek oyuncu
Kim aldı: The Fugutive ile Tommy Lee Jones
Kim almalıydı: What's Eating Gilbert Grape ile Leonardo Di Caprio
Neden?: O yıl Toomy Lee Jones her zaman gösterdiği performanslarından birini sergilemişti (en iyilerinden değildi yalnız) Çaylak Di Caprio ise otistik bir ergene son derece ölçülü bir şekilde hayat vermişti. Hatta bugüne kadarki en başarılı performansı olduğunu bile söyleyebiliriz. O oscarı almalıydı.
Komplo Teorisi: Elimizdeki tüm komplo teorileri tükendi. Müsaade edin de depoya bir bakalım :))

22 Temmuz 2012

Extremely Loud & Incredıbly Close

Billy Elliot, The Hours ve The Reader'ın başarılı yönetmeni Stephen Daldry, her biri Oscar yarışı içinde yer bulan filmlerine bir yenisini daha ekledi. Daldry'nin son filmi bir roman uyarlaması olan Extremely Loud & Incredıbly Close (Çok Gürültülü ve Çok Yakın) bu yıl En iyi film ve En iyi yardımcı erkek oyuncu (Max Von Sydow) dallarında Oscar adayı olmuş ama eli boş dönmüş filmlerden.

9 yaşındaki Oskar özel bir çocuktur. Trajik 11 Eylül saldırısında babasını kaybedince hayatı alt üst olur. Evde babasına ait esrarengiz bir anahtar bulunca uzun soluklu bir yolculuğa çıkar. Oskar, şehri dolaşırken birbirinden farklı insanlarla tanışacak ve hayatına anlam kazandırmaya çalışacaktır.

Extremely Loud & Incredıbly Close, Amerika'nın 11 Eylül travmasının sinemasındaki yansımalarından biri. Film, 11 Eylül olayının ertesinde parçalanan bir ailenin toparlanma sürecini ve 9 yaşındaki bir çocuğun kaybettiği babasına olan özlemini, onu 'yaşatma' çabasını geri dönüşlerle ve duygusal bir tonda -aşırıya kaçmadan- anlatıyor. Daldry, film boyunca önümüze bazı soru işaretleri koyuyor ama bu soruları cevaplandırmak için hiç acele etmiyor. Son bölümde parçalar birleştirilip bir anlam kazandırılıyor. Ağır ilerleyen film -Daldry'nin diğer filmlerinde olduğu gibi- merak unsuru sayesinde seyircisinin ilgisini ayakta tutmayı başarıyor. Dramatik yapısı ustalıkla kurulan öyküde düğüm çözülürken kimi çarpıcı anlarda boğazınızda bir yumru oluştuğunu hissediyorsunuz. Daldry, ustalıklı anlatımını tekrarlıyor tekrarlamasına fakat bir şeyler eksik bu filmde. Olumlu tepkilerin yanında genel tatminsizliğin sebebi sanırım bu. Ne eksik derseniz etkileyici ve umut dolu finaline karşın Extremely Loud & Incredıbly Close'un hikayesini ve duygusunu seyircisine tam olarak geçiremediğini söyleyebilirim. Uyarlama olarak baktığımızda romanın büyüsünü perdeye taşırken birtakım sorunlarla karşılaşıldığını düşünüyorum. Tom Hanks, Sandra Bullock özellikle de Max Von Sydow ve çocuk oyuncu Tomas Horn çok çok iyiler. Sonuç olarak bir çocuk masumiyetiyle 11 Eylül ve sonrasına bakış attığımız bu filmin en önemli yanı, 11 Eylül'ün Amerikan Edebiyatını ve daha çok da Amerikan Sinemasını beslemeye ve halkının da bu olayla yüzleşmeye devam edeceğini gösteriyor oluşu sanırım.

Son söz: Extremely Loud & Incredıbly Close, eksiklerine rağmen çok başarılı bir drama. Stephen Daldry, beklentileri boşa çıkarmadığı gibi filmografisine klas bir film daha ekliyor. 7\10

18 Temmuz 2012

Oscar Tarihinde 10 Skandal Karar


1929'da dağıtılmaya başlanan Oscar ödülleri son yıllarda heyecanını yitirdi. İlgiyi artırmak amacıyla en iyi film kategorisinde 5 yerine 9-10 film aday gösterilmeye başlandı. Ödüllerin kime gideceğinin bir kaçı dışında tahmin edilebiliyor oluşu ve akademinin belli kalıpların dışına çıkmayı inatla reddetmesi biz sinemaseverlerin şevkini ve heyecanını kırıyor. Verilen ödüllerin kendi beğenilerimize ve kriterlerimize uymasını istiyor ve öyle de umuyoruz. Sinema Tarihinde vizyona girdiğinde olmasa da zamanla damgasını vurmuş bir çok klasik çağının ilerisini görebildiği halde akademi üyelerince görmezden gelinmiş ve pek çok kez Oscar'ların neye göre verildiği tartışma konusu olmuştur. Sonuç olarak Oscar almamış olması bir filmin değerini düşürmez diyor ve  Oscar tarihindeki en yanlış 10 kararı kendi süzgecimden geçirerek sunuyorum. Daha önce hiçbir yerde duymadığınız Komplo Teorilerim ile baş başa bırakıyorum sizi Not: Filmlerin Oscar'da yarıştıkları yılı değil vizyon tarihlerini not düştüm. Not 2: Bu dosyayı hazırlarken desteğini eksik etmeyen Twitter dostlarımdan @cinephile7'ye (Twitter hesabı) çok teşekkür ediyorum. Hemen hemen aynı filmler üzerinde hemfikir olmamız verdiğim kararların doğruluğu konusunda beni cesaretlendirdi.


1- 1968 - En iyi yönetmen Oscarı
Kim aldı: Oliver ile Carol Redd
Kim almalıydı: 2001: A Space Odyssey ile Stanley Kubrick
Neden?: Kendi penceremden baktığımda gelmiş geçmiş en büyük skandal budur. O günlerde bilim kurgu sinemasındaki vaziyeti düşünürsek akademi üyelerinin filmi fazla ciddiye almadıklarını varsayabiliriz. 2001: A Space Odyssey, anlaşılamamış olabilir bunu da anlarım ancak filmin anlaşılamamış olması yönetmenliğin ıskalanmasını açıklamıyor. Sözün özü Kubrick, yönetmenlik sanatını ulaşılması imkansız bir noktaya taşımış. Bu öyle bir yönetmenlik ki kelimeleri bir araya getirip anlatmakta zorlanıyorum.
Komplo Teorisi 1: Kubrick'in Tanrısal yönetmenliği tüm Olimpos Tanrılarını kıskandırmış, tepkilere sessiz kalamayan Zeus da Akademi üyelerinin gözünü kör etmiş.
Komplo Teorisi 2: Kubrick'in Ateist bakış açısı Tanrıların gazabına sebep olmuş ancak bir Yarı Tanrı olan Kubrick'e zarar veremeyeceklerini bildiklerinden ona gelen oyları değiştirmekle yetinmiş olabilirler.


2- 1979 - En iyi film Oscarı
Hangi film aldı: Kramer vs. Kramer
Hangi film almalıydı: Apocalypse Now
Neden?: Kramer vs. Kramer'e diyeceğim yok. Çok sevdiğim klasiklerden biridir ve akademinin de ağzına layık bir film olduğu aşikar. Coppola'nın Vietnam destanı Apocalypse Now ise her anlamda kusursuz bir film. En iyi film Oscar'ını açılış sekansıyla bile alır. Böyle filmler yapmak yürek ister, böyle filmlere ödül verebilmek de...
Komplo Teorisi: Filmin çekim aşamasında yaşanan aksilikleri, en iyi film Oscar'ını alamamasını ve daha sonra Coppola'nın iflasın eşiğine geldiğini düşünürsek, yönetmenimize kara muska yazıldığı çok açık.


3- 1941 - En iyi film Oscarı
Hangi film aldı: How Green Was Walley
Hangi film almalıydı: Citizen Kane
Neden?: Değil o yılın, tüm sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olduğu için
Komplo Teorisi: Orson Welles, radyoda çalışırken Dünyalar Savaşı öyküsünü radyo tiyatrosunda Amerikalıları inandıracak şekilde anlattığı efsane olmuş bir hikayeciktir artık. Bir uzaylı istilasıyla karşı karşıya kaldıklarını sananlar arasında akademi üyelerinin büyük bir çoğunluğu da yer alıyordu ve vakit intikam vaktiydi.


4- 1971 - En iyi film Oscarı
Hangi film aldı: The French Connection
Hangi film almalıydı: A Clockwork Orange
Neden?: Eğer The French Connection gibi sağlam bir polisiye en iyi film Oscar'ını alabiliyorsa A Clockwork Orange hayli hayli alır. Şiddet olgusunu hiç olmadığı kadar yoğun bir estetik duygusuyla anlatan Kubrick, sanatının doruklarında gezinmeyi sürdürüyor. Sansürle başı derde giren film akademi için fazla cesur geldi deniyor. Peki öyle olsun ama o koltukta oturuyorsan hakkını vereceksin kardeşim demezler mi adama?
Komplo Teorisi: Olay mahallinde bu kez Hades'in parmak izine rastlandı. O yılarda sinemaya merak salan Hades, konusu itibariyle ilgisini çeken Anthony Burgess'in romanını uyarlamak için harekete geçer. Ne var ki Kubrick elini çok çabuk tutmuştur. Olayın dedikodusu Akademi üyelerinin kulağına kadar gelir ve Hades'ten tırsmaları malum sonucu doğurur. Hades de  kendi versiyonunu tamamlayıp yer altı dünyasında vizyona sokar ve yer altı Oscar'larında 13 dalda Oscar kazanır.


5- Martin Scorsese'nin en iyi film veya yönetmen kategorisinde verilmeyen tüm Oscarları
Neden?: Yaşayan en büyük Amerikalı yönetmen olduğunu söyleyip en iyi yönetmen Oscar'ını vermemek iki yüzlülük değil mi? Taxi Driver, Raging Bull, Godfellas, Gans of New York, The Aviator vb.filmleriyle sayısız adaylık alıp eli boş çevrilen üstat kişisel olarak baktığımızda hakkı en çok yenen isim. Taxi Driver'ın yerine Rocky'nin, Raging Bull yerine Ordinary People'ın, Godfellas yerine Dances with Wolves'un ve Gangs of New York yerine de Chicago'nun tercih edilmesi birer skandal değil de nedir? 
Komplo Teorisi: Muhafazakarlık damarı tutan Akademi üyeleri rahip olmak yerine sinemayı seçen Martin Scorsese'ye yanlış yoldasın birader mesajı verip durdu. The Departed ile Scorsese'ye verilen yönetmen Oscarı, akademi üyelerinin bir tür günah çıkarma girişimi olarak adlandırılabilir. E Akademi üyelerinin bir gözünün toprağa baktığını düşünürsek hiç de haksız değiller. Öteki tarafta Scorsese'nin iki eli yakanızda olacak beyler!

6- 1998 - En iyi film
Hangi film aldı: Shakespeare In Love
Hangi film(ler) almalıydı: Saving Private Ryan - The Thin Red Line ikilisinden biri
Neden?: Diğer iki aday Elizabeth ve Life is Beautiful'u da düşündüğümüzde aralarında en zayıf film olan Shakespeare In Love'ın en iyi film seçilmesi kabul edilebilir cinsten bir karar değil. Spielberg ve Malick'in hikaye ve anlatım bakımından farklı kulvarlarda yer alan savaş filmleriyle ellerini ovuşturup beklemeleri haklarıdır. Normal şartlarda iki ustanın kıyasıya bir yarışa tutuşmaları ve hangisi kazanırsa kazansın Shakespeare In Love'ı tarihin derinliklerine gömmesi gerekirdi.
Komplo Teorisi 1: Akademi üyelerinin toptan bir depresyon geçirdikleri ve Shakespeare'den medet umduklarını varsayabiliriz.
Komplo Teorisi 2: Meğer Shakespeare'in torunları akademi içerisinde kök salmış


7- 1994 - En iyi film
Hangi film aldı: Forrest Gump
Hangi film almalıydı: Pulp Fiction
Neden?: Pulp fiction, The Shawshank Redemption ve Forrest Gump gibi 3 başyapıtın kıyasıya bir yarışa giriştiklerini düşünürsek tam bir skandal diyemeyiz belki ama 3 filmin de bıraktığı izi düşünürsek Forrest Gump'ı ancak 3. sıraya koyabiliriz. 90'lar sineması denince aklımıza ilk gelen film Pulp fiction'dır. Tarantino'nun filmin başı ve sonuyla hınzırca oynadığı alışılmadık kurgusu peşi sıra gelecek bir çok filmi etkilemiş ve yeni film modellerinin türemesine ön ayak olmuştur. Anlaşılan o ki Akademinin gözünde bu tip yenilikleri zerre kadar değeri yok. 
Komplo Teorisi: Pulp Fiction'da çantada ne vardı sorusu seyircileri olduğu gibi Akademi üyelerini de fazlasıyla meraklandırmış. Üyeler, Tarantino'ya gizlice gönderdikleri mektupta çantada ne olduğunun kendilerine açıklanmasını talep ediyor karşılığında da en iyi film Oscar'ını altın tepside sunuyordu. Üyelerin blöf yaptığını düşünen Tarantino, çantadaki sırrı açık ederse filmin büyüsünün kaçacağını düşünüyordu. Sonuç olarak taviz vermedi ve kaybetti.


8- 2001 - En iyi yönetmen
Kim aldı: A Beautiful Mind ile Ron Howard
Kim almalıydı: Mulholland Drive ile David Lynch
Neden?: En iyi yönetmen adayları arasında David Lynch varsa ve alamıyorsa bunun adı skandal değil de nedir? Mulholland Drive, David Lynch'in ana başyapıtı olmanın yanında 2000'li yılların da zirve noktası halen. Bu karar, akademinin yönetmenlikten pek de anlamadığının kanıtı.
Komplo Teorisi: Yaşlı akademi üyeleri şizofreni korkusuna yenik düşüp sağlıklı karar verememiş. Oylarını Lynch'ten yana kullanan üyelerden duyduğumuz kadarıyla oylama esnasında bir çok üyenin John Nash benim! John Nash benim! sayıklamaları duyulmuş. Spartaküs benim!, Kara Murat benim! :))


9- 1972 - En iyi yönetmen
Kim aldı: Cabaret ile Bob Fose
Kim almalıydı: The Godfather ile Francis Ford Coppola
Neden?: Coppola eğer 70'lerin babasıysa -ki öyle- bunu en çok The Godfather'a borçlu. The Godfather en iyi film Oscar'ını aldı. Akademinin genel eğilimi en iyi film ödülünü hangi filme verirse yönetmeni ve bazı teknik dalları da o filme vermek şeklinde vuku buluyor. Bob Fose'ın Cabaret'teki sıradan sayılabilecek yönetmenliğinin ödüllendirilmesi fazlasıyla tuhaf. Coppola'nın dengeli ve filmin bazı bölümlerinde efsaneleşen yönetmenliği o yıl o ödülü ondan başkasının alamayacağının kanıtıdır.
Komplo Teorisi: 70 ve 80'li yıllar Hollywood'da sakallılar dönemidir. (Steven Spielberg, Brain De Palma, Martin Scorsese, Francis Ford Coppola, George Lucas vb.) Durumdan rahatsızlık duymaya başlayan Akademi üyeleri, Coppola'ya ödül törenine damat tıraşı olarak gelmesini tembihlemiş. Coppola'nın cevabı unutulacak gibi değil: "Benim sakalım, benim kararım!" Akademinin cevabı da aynı şekilde oldu: " Bizim Oscar'ımız, bizim kararımız!"


10- 2001 - Özgün Senaryo ve Kurgu Oscarları
Hangi film aldı (kurgu): Black Hawn Dawn
Hangi film aldı (özgün senaryo): Gosford Park
Hangi film almalıydı: İki ödül de Memento'ya gitmeliydi.
Neden?: Memento'nun sondan başa doğru kurgulanıp tutarlı olmayı başarması pekala yeterli bir sebep ancak öyle  hafife alınacak veya geçiştirilebilecek bir kurgu değil bu. Christopher Nolan, ne anlattığıma değil nasıl anlattığıma bakın dese de kardeşiyle birlikte kaleme aldıkları senaryo oldukça yaratıcıydı. Hatta o yılın en takdir edilesi senaryosu olduğunu söyleyebiliriz. Memento'nun ödülü alamamasından çok Gosford Park'ın özgün senaryo Oscar'ını kucaklamasıdır asıl skandal.
Komplo Teorisi: Nolan daha çocuk! Cin olmadan adam çarpmaya kalkmasın düşüncesi ve Robert Altman'ın bir ayağının çukurda olması. 

10 Haziran 2012

My Week With Marilyn

2011 yılı içerisinde sinema 3 filmle geçmişine bakış attı. The Artist ile sessiz dönem, Hugo ile George Melies sineması ve My Week With Marilyn ile de gelmiş geçmiş en büyük aktrislerden Marilyn Monroe yad edildi. 3 dalda Altın Küre, 2 dalda Oscar adaylığından Altın Küre'de Michelle Williams en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandı. Yılın kayda değer işlerinden olan filmin konusu hatırlayalım öncelikle.

1956 yılında üniversiteden yeni mezun olan Colin Clark, hayalini gerçekleştirip film sektörüne atılır. Oyuncu-yönetmen Laurence Oliver'ın başlamak üzere olduğu yeni filmi The Sleeping Prince'de en alt kademe olan üçüncü asistan olarak işe girer. Filmin başrolünde de Marilyn Monroe vardır. Çekim aşamasına geçildiğinde bu ikili arasında duygusal bir yakınlaşma ve bir dostluk oluşacaktır.

My Week With Marilyn, biyogafik bir dönem filmi. Biyografik filmlerde tercihler çok önemlidir. Ele alınan kişinin hayatından ya bir kesit aktarılır ya da tamamı. Filmimiz Monroe'nun bir haftasını mercek altına alıyor. Bunu yaparken de kritik bir kararla Milos Forman'ın Mozart'ın hayatını anlattığı biyografik başyapıtı Amadeus'un peşinden gidiyor. Yani tüm olayı Monroe yerine Colin Clark'ın gözünden aktarıyor. Bu tercihler filme artı ve eksiler katıyor. Monroe'nun dengesiz kişiliğine ilişkin ayrıntılar yalnızca film setinde yaşadıklarıyla verilmeye çalışılıyor. Colin Clark'ın bakış açısı ise Marilyn Monroe'nun yüzeysel mutluluğunu ve özel hayatındaki problemleri anlayabilmemiz ve derdine ortak olmamız hususunda yetersiz kalıyor. Monroe'nun hayatından kısacık bir dönemin anlatılması bir Marilyn Monroe biyografisi olarak çok da ciddiye alınmayacak ama kayıtsız da kalınamayacak bir yapımla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Özel hayatı ve çalışma yöntemi konusunda fikir verdiğini söyleyebiliriz daha fazlası değil. Film, görüntü ve sanat yönetimiyle sınıfı geçerken ilk sinema filmini çeken Simon Curtis'in oyuncu yönetimi dışında pek de maharetli olmaması My Week With Marilyn'in en büyük talihsizliği. Oyunculardan söz açılmışken Michelle Williams'ın Monroe suretinde inandırıcı ve akılda kalıcı performansı filmi sırtlıyor.
Son söz: Biyografik filmleri sevenler görmeli, Michelle Williams ve Marilyn Monroe hayranları kaçırmamalı 6.5\10 

29 Mayıs 2012

Metropol insanının yalnızlığı: Shame


İlk filmi Hunger (Açlık) ile azımsanmayacak bir başarı elde eden Steve McQueen'in başrollerine Michael Fassbender ve Carey Mulligan'ı yerleştirdiği ikinci uzun metrajı Shame (Utanç) vizyona girdiği yılın en iyileri arasında gösterdiğimiz son derecede başarılı bir çalışma. Filmde; 30'lu yaşlarında New York'ta yaşayan seks bağımlısı, yalnız bir adamın, günün birinde kız kardeşinin kısa bir süre için yanına taşınmasıyla tamamen değişen hayatı konu ediliyor.

Filmi çözümlemek için Brandon karakterine bakmak, içinde bulunduğu koşulları kavramak ve ruh halini anlamlandırmak şart. New York gibi bir metropolde yapayalnız bir insan Brandon; geçmişin acılarını bilinç altında bir yere gömmüş, ailesiyle ilişiğini kesmiş, sosyo-ekonomik açıdan refaha ulaşmış, yüzeyde yapay bir mutlulukla hayatını idame ettiren, sorunların üzerine gitmektense kaçmayı tercih eden, belki de tüm bu sorunların ve mutsuzluğun dışavurumu olarak ortaya çıkan seks bağımlılığıyla kendisine ve çevresindekilere zarar vererek yaşamını sürdüren, bağımlılığından kurtulamayan-kurtulmak da istemeyen bir karakter. Kız kardeşinin gelişiyle Brandon'ın hayatı neden alt üst oluyor peki? Sebebi basit. Brandon'ın yalnız bir hayatı seçmesindeki ana etken bağlanma korkusu. Sissy'nin gelişiyle aileye dair anılar ve unutulmak istenen geçmiş gün yüzüne çıkıyor. İkisi arasındaki kardeşlik bağı ve bir abi olarak Brandon'a biçilen kardeş sorumluluğu onu fazlasıyla rahatsız ediyor. Brandon, bir iş arkadaşıyla yakınlaşıyor. Bu yakınlaşmanın ertesinde bir otel odasında ilişkiye giriyorlar. Daha doğrusu giremiyorlar. İkili arasında oluşan duygusal bağa ilişkin küçük bir kıvılcım dahi seks bağımlısı olan Brandon üzerinde ters tepki yapıyor. Sahne sonrasında başka bir kadınla ilişkiye girmesi-girebilmesi de bu savı destekliyor. 

Shame'de ana tema yalnızlık. Metropol insanının yalnızlığı... Steve McQueen, bu çerçevede bir birey üzerinden yalnızlık olgusunu irdeliyor diyebiliriz. Bunu da gerçekçi bir yapı kurarak dingin bir anlatım ile gerçekleştiriyor. Filmin dramatik yapısı farklı dünya görüşüne sahip iki kardeşin çatışması ve Brandon'ın suçluluk duygusu üzerine kurulmuş. McQueen, modern hayatın getirdiği yeni yaşam biçiminin insanlığı götürdüğü noktaya işaret ediyor. Bunu da geçmişini bilmediğimiz, kendini hayatın akışına kaptırmış ama hayattan da bir beklentisi olmayan yalnız bir adam üzerinden vermeye çalışıyor. Diğer yandan da insanı bu duruma getiren sistemi eleştiriyor. Olası alt metin sanırım kapitalist sistem. Belki de modern yaşamın çocukluktan başlayarak insanı psikolojik sorunlarla dolu bir geleceğe hazırlaması. Tabi McQueen'in filmi karakter draması düzleminde ele alması ve erotik dram ambalajıyla sunması işin rengini değiştiriyor.

Shame'de açılış ve kapanıştaki metro sahneleri kilit bir noktada duruyor  -spoiler- Açılışta Brandon, sarışın, alımlı bir bayanla kesişiyor ve kadın indiğinde peşinden koşturuyor (kadının) parmağındaki yüzüğe aldırmadan. McQueen, henüz filmin ilk dakikalarında Brandon'ı böyle bir ruh haliyle karşımıza çıkararak karakter hakkında genel bir izlek oluşturuyor. Ve sona gelindiğinde aynı sahne tekrarlanıyor fakat bu kez Brandon, kadını takip etmiyor. Yaşadıkları buna izin vermiyor. Karakter üzerindeki değişimi çarpıcı bir şekilde göstererek filmi noktalayan McQueen, hedefine ulaşıyor. - spoiler sonu-

Shame'in Oscar yarışına dahil edilmemesi ise büyük talihsizlik. Akademi neden görmezden geldi bu cesur filmi? Ah evet sorunun cevabı da sanırım 'cesur' kelimesinde saklı. Zira Shame; En İyi Film Oscar'ına aday olan Moneyball, War Horse, The Descandants, Midnight in Paris ve Extremely Loud and Incredibly Close'dan çok daha güçlü bir film. En iyi film adaylığı bir yana Michael Fassbender'in unutulmaz performansı nasıl ıskalandı? Öyle ki, bu performans bir oyuncu Oscar'a aday olabilmek için daha ne yapmalı sorusunu getiriyor insanın aklına.

Son söz: Shame, 18+ yaş sınırına tabi tutulan ve cüretkar seks sahneleriyle de çokça konuşulan ancak erotik film kalıbı içerisine dahil edilemeyecek çarpıcı bir drama 8.7\10