gösterim tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gösterim tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2017

İlk İzlenim - Star Wars: The Last Jedi


Yeni Star Wars üçlemesinin ilk filmi The Force Awakens’ı, efsaneyi başlatan film A New Hope'un hikâye kurgusunu taklit etmesi sebebiyle eleştirmiştim. Ancak eksilerine karşın iyi bir giriş filmi izledik ve serinin devamı için umutlandık. Serinin ikinci filmi The Last Jedi'ın ilk fragmanının gelmesi sebebiyle tartışılan hususlar üzerine kısa bir değerlendirme yapmak istedim.

Yeni seri Rey’in üzerine kuruldu diyebiliriz. Luke'un yerine koyabileceğimiz Rey’in tıpkı onun gibi bir yoldan geçmesi, gücünü keşfetme serüveninde yaşadıklarının bir bölümünü The Force Awakens’ta izledik. Serinin ikinci filmi The Last Jedi’ın ilk fragmanı bu yolculuğun düşündüğümüz gibi süreceğini gösterdi. Şimdi aklımıza gelen ilk soru şu: The Last Jedi, İlk üçlemenin ikinci filmi The Empire Strikes Back’i mi temel alacak, yoksa kendi çizdiği yeni bir yoldan mı yürüyecek? Rey’in güçlerini keşfetmesi, bu yolda ona Luke’un hocalık etmesi, The Empire Strikes Back’teki Luke-Yoda ilişkisini düşündürüyor. Burada farklı olan henüz dile getirilmemiş olsa da eğer bir sürpriz olmazsa- Rey’in Luke’un kızı çıkacak olması. Bu durum da yine The Empire Strikes Back’te önem kazanan Luke ve Darth Vader’ın yani baba-oğul ilişkisinin benzer bir biçimde işlenebilme ihtimali…

İlk fragman kafalarda birçok soru işaret bıraktı. Luke’un güçten bahsederken, “hiç olmadığı kadar büyük” demesi ve fragmanın sonunda “Jedi’ların sona erme vakti geldi” sözü nereye çeksek oraya gider. Forumlarda konuşulanlar bir hayli ilginç… Bu sözlerden Luke’un da babası gibi gücün karanlık tarafına geçmiş olabileceği, bir Sith olabileceği konuşuluyor. Şahsen pek ihtimal vermesem de senaristlerimizin ilk üçlemeyi temel alması, hatta taklit etmeleri acaba olabilir mi dedirtti. Ancak böyle bir girişim, ilk üçlemeye ve Luke’a ihanet etmek olacaktır. Gücün karanlık tarafına geçmek Luke’un ideolojisine aykırı. Babası Anakin’in karanlık tarafa geçişindeki şartların, Luke’un da başına geldiğini farz etsek dahi ya kaderine razı geleceğini ya da tüm gücüyle, inandıkları uğruna savaşacağını düşünmek zorundayız. Artık yaşlanmış, kenara çekilmiş bir Luke’un safını değiştirmesi, geçerli bir motivasyonunun olması mümkün görünmüyor. Luke’un sözlerine dönelim. Luke’un “Sadece bir gerçeği biliyorum, o da Jedi’lığın sona ermesi gerektiği” sözünü söyle açıklayabiliriz: Rey, aydınlığı, karanlığı ve dengeyi gördüğünü söylüyor. Dengenin olabilmesi için Jedi’lığın da bitmesi gerekiyor. Evrende her şeyin bir zıddı var: İyi-kötü, karanlık-aydınlık vb. Dolayısıyla Luke, karanlık tarafı yok edebilmek ve güce dengeyi getirebilmek için Jedi’lığın da sona ermesi gerektiğinin farkına varıyor. Bu sözlerin ilk fragmana iliştirilmesinin sebebi merak uyandırmak, kafalarda soru işaretleri bırakarak heyecanı arttırmak ve ses getirmek. Amaçlarına ulaştıkları da bir gerçek.

The Force Awakens’ı aksiyon sinemasının son ustalarından J.J. Abrams yönetmiş ve bu hususta tatmin edici bir iş çıkarmıştı. The Last Jedi’ı ise Looper ile parlayan Rian Johnson yönetiyor. Takdir ettiğimiz bir isim olsa da bu çapta bir projenin altından kalkıp kalkamayacağını bilemiyoruz. 15 Aralık 2017’yi heyecanla bekliyoruz…


18 Şubat 2017

Neruda 10 Mart'ta Vizyonda!


2017 Altın Küre Ödülleri’ne Yabancı Dilde En İyi Film dalında aday olan Neruda, Nobel Edebiyat ödüllü şair Pablo Neruda’nın hayatının en belirleyici dönemlerinden birine odaklanıyor. 1947 yılında Neruda siyasete atılmış ve senatör seçilmiştir. Karısı ile beraber parıltılı bir hayat yaşamaktayken hükümet tarafından ‘hain’ ilan edilince bir gecede kaçak durumuna düşer. Dostlarının tavsiyesiyle ve gizli bir operasyonla gönüllü bir sürgüne yollanır. Acar polis dedektifi Oscar ise, hükümet tarafından dünyaca ünlü şairin peşine düşüp onu yakalamakla görevlendirilir. Çok geçmeden Oscar, Neruda’yı takıntı haline getirecektir. Gael García Bernal’in performansıyla yıldızlaştığı, yönetmenlik koltuğunda Oscar adayı “No”, “The Club” ve “Jackie”nin yönetmeni Pablo Larraín’in oturduğu filmin yapımcılarından biri ise Türk yapımcı Renan Artukmaç. Pedro Almodóvar’ın “bu sene izlediğim en iyi film” dediği Neruda Variety tarafından “büyüleyici derecede yaratıcı” şeklinde niteleniyor.

Yönetmen Pablo Larrain'in düşünceleri

Pablo Neruda, Nobel ödülü aldığında muhteşem bir konuşma hazırlamıştı. Bu konuşmanın bir yerinde -ki filmde de anlatılıyor- kaçak olarak yaşadığı 2 yıla dair “Yaşadım mı, yazdım mı, düşledim mi bilmiyorum” demişti. Bize filmde yarattığımız evrenin kapısını açan buydu.

Neruda filmine yaklaşımım klasik bir biyografi filmi yapmak yönünde değildi. Pablo Neruda’nın hayatını bir kutuya sığdıramazsınız. İmkânsızdır… Bu film, onun evine girmek, oyuncaklarıyla oynamak ve onun rüyalarını düşlemek gibi bir şey. The Beatles hakkında bir film yapmak için The Beatles’ın yazacağı tarzda bir şarkı yaratmaya benziyor! Biz de Neruda’nın yaratacağı bir evren yaratmak istedik sinemasal olarak. Neruda’nın çalışmalarındaki ritmi filmin yapısına taşımaya çalıştım. Onun özellikle az bilinen şiirleri hiddet ve öfke doludur. Bir ritmi, bir hızı vardır. Onun şiirsel ritmini kavrayarak bunu kamera hareketine ve oyuncuların hareket hızlarına yansıtmaya çalıştım. Kamera her karakter ile farklı hızda hareket ediyor. Kağıt üzerinde büyük bir çalışma vardı. Görsel olarak da bu evreni yaratmak için birçok deneme yaptık. Dijital yerine analogu daha çok seviyorum ama bu filmi Red ile çektik. Fakat Tarkovksy’nin de kullandığı 1960’lardan kalma LOMO marka anamorfik mercekleri Red’e taktık. Bu Sovyet lensleri şüphesiz ki böyle bir kamera için yapılmamıştı ve sonuç sıra dışıydı. Hafif çarpıtılmış görüntüler ve normalde asla yakalayamayacağımız bir renk dokusu yakaladık.

Asla şiiri anlamayacak kurmaca dedektifimiz ise bu evrenin içinde kayboldukça şiiri anlamaya başlıyor. Buradaki amaç; gerçek ile kurmacanın, sinemasal şiire dönüşene kadar harmanlaması. Bu film, kurmacanın kendisi hakkında bir film.


1 Şubat 2017

2017 yazının heyecanla beklenen 9 filmi


Mayıs ayıyla birlikte bu yazın dev prodüksiyonlarının bir bir vizyona girecek olması sebebiyle kısa kısa düşüncelerimi paylaşmak istedim.

Alien: Covenant 

Prometheus ile Alien evrenini genişleten Ridley Scott, preguel serisini Alien: Covenant ile sürdürüyor. Bizi Prometheus’un 10 yıl sonrasına götürecek olan filmde, Covenant mürettebatının yaşanabilir ve güvenli olduğunu düşündükleri bir gezegen keşfetmeleriyle gelişen olaylar konu ediliyor. Hikâyesiyle klasik bir Alien filminin izini süren Alien: Covenant, ilk fragmanıyla merak uyandırmayı başardı. Prometheus, Alien külliyatı içerisinde farklı bir noktada duruyordu. Covenant ise bu bakımdan bir sürpriz beklemediğimiz klostrofobik gerilim sahneleriyle öne çıkacak bir Alien filmi olacak. Scott'ın yönettiği Alien filmlerinde yaratık uzun bir süre görünmez. Yine öyle olacağını düşünüyorum. İlk fragman kafalarda kimi soru işaretleri bıraksa da beklentiyi yüksek tutmakta bir sakınca yok. Gösterim tarihi: 19 Mayıs


Pirates of Caribbean: Dead Men Tell No Tales

Korsan filmlerine fantastik unsurlar da ekleyerek yeni bir soluk getiren ve büyük bir başarı yakalayan Karayip Korsanları serisi beşinci filmiyle geri dönüyor. Serinin dördüncü filmi On Stranger Tides’ın beklentileri karşılayamaması üzerine işi bu kez daha sıkı tutmuşlar diyebiliriz. Serinin sevilen karakterlerinden Will Turner (Orlando Bloom)’ın dönecek olması ve kötü karakter Kaptan Salazar’ın Javier Bardem’e teslim edilmesi önemli hamleler diyebiliriz. Kısa tutulan ilk fragmanda Kaptan Salazar’ı tanıtmaktan öteye gidilmemiş. Ancak Javier Bardem’in varlığı filmi merak ettirmeyi başardı. Filmin hikâyesi kısaca şöyle: Salazar lanetli gemisiyle şeytan üçgeninden sonunda kurtulmuş ve karşısına çıkan tüm korsanları öldürmeye ant içmiştir. Jack Sparrow’un tek kurtuluş umudu ise sahibine denizlerin kontrolünü veren Poseidon Asası’nı bulmaktır. Dead Men Tell No Tales’de bizi nasıl bir macera bekliyor? Bunu tahmin etmesi zor değil ama Norveçli yönetmenlerimiz Espen Sandberg ile Joachim Ronning’in nasıl bir iş çıkaracaklarını kestirmek hiç kolay değil. Gösterim tarihi: 26 Mayıs


Wonder Woman

Geçtiğimiz yıl Batman v Superman: Dawn of Justice’de ortaya çıkan Wonder Woman, sonunda solo filmine kavuşuyor. Gal Gadot’un Wonder Woman karakteriyle beğeni toplaması, solo filmden beklentilerin artmasına neden oldu. Filmin ilk fragmanı yayınlandığında aksiyonu ve görselliğiyle iyi bir izlenim bıraktığını söyleyebiliriz. Süper kahramanların toplandığı filmlerin bekleneni verememesi, solo filmlere olan ilgiyi arttırdı. Wonder Woman, karakterin hikâyesini baştan anlatacak. Bu bazen bir handikaba dönüşür ama bir ilk film olmasının Wonder Woman’ın lehine işleyeceğini düşünüyorum. Monster (2003) filmiyle iyi bir çıkış yaptıktan sonra sinemaya uzunca bir ara veren Patty Jenkins’in nasıl bir yönetmenlik sergilediğini de bilemiyoruz. Hikâyenin çizgi romanda olduğu gibi II. Dünya Savaşı zamanında mı geçeceği yoksa değiştirilerek I. Dünya Savaşı’na mı taşınacağı şu an için bir soru işareti. Gösterim tarihi: 2 Haziran


The Mummy

Korku sinemasının kült karakterlerinden The Mummy, 1999’da türsel bir değişikliğe gidilerek fantastik bir maceraya adapte edilmiş ve seyirciden aldığı geri dönüşle bir üçlemeye dönüşmüştü. Üçüncü filmin sönük kalması seriye nokta koyulmasına sebep oldu. Ancak bu son, Mumya cephesinde yeni bir sayfa açılması anlamına geliyordu. Görünen o ki, The Mummy, korku klasiği The Mummy filmleriyle, 1999’da başlayan aksiyon dolu Mummy serisinin bir birleşimi olacak. Senarist John Spaihts’in korkutma hususunda iddialı açıklamalar yapadursun filmin fragmanı bizi fiyakalı bir aksiyonun beklediğini söylüyor. Tom Cruise ve Russell Crowe gibi iki starın varlığıyla gişeden zaferle ayrılacağına kesin gözüyle bakabileceğimiz The Mummy, ilginç bir yeniden çevrim olacak. Senarist kimliğiyle saygı duyduğumuz Alex Kurtzman’ın kamera arkasında da iyi bir iş çıkartmasını temenni ediyoruz. Gösterim tarihi: 9 Haziran


Spider-Man: Homecoming

Sam Raimi’nin Spider-Man üçlemesi sonrasında Marc Webb’in yönettiği The Amazing Spider-Man filmleri, gişesiyle yapımcılarını memnun etmesine karşın Spider-Man fanlarının hışmına uğradı. Spider-Man’in 15 yıl gibi kısa bir sürede üç farklı seriyle sinemaya uyarlanması oldukça şaşırtıcı. Gişe potansiyelinin yüksek olması onu vazgeçilmez kılıyor. Homecoming adı verilen yeni serinin başlangıç filminde oldukça genç bir Peter Parker’la karşılaşıyoruz. Tony Stark (Iron Man)’ın varlığı biraz rahatsız edici olsa da, fragmanda gördüğümüz kadarıyla birlikte oldukları sahnelerin mizahi anlamda iyi göründüğünü kabul etmemiz gerekiyor. Tobey Maguire ve Andrew Garfield’in ardından Tom Holland’ın nasıl bir Spider-Man performansı sergileyeceği ise merak konusu. Homecoming’de Spider-Man’in kendisini kanıtlamaya çalışması iyi bir fikir gibi görünse de hikâyenin başa sarılması canınızı sıkabilir. Beklentiyi yüksek tutmamakta fayda var diyelim. Gösterim tarihi: 7 Temmuz


War of the Planet of the Apes

Bilimkurgu klasiği Planet of the Apes’in preguel serisi, üçüncü filmiyle sona ermek üzere. Sinema teknolojisinin 70’lerden bu yana kat ettiği mesafe maymunların oldukça gerçekçi bir biçimde yaratılmasını olanaklı kılıyor. Bu da preguel üçlemesinin en büyük artısı. Klasik seriden beslenen, görselliği ve aksiyonuyla o serinin kimi eksiklerini gideren bu üçleme, seyircisini genel olarak memnun etti denilebilir. Serinin üçüncü filmi War of the Planet of the Apes’te artık kaçınılmaz olan gerçekleşiyor. İnsanoğluyla maymunlar arasındaki savaş, bizleri maymunların hâkim olduğu bir dünyaya sürükleyecek. Elbette bu filmde uzun sekanslarla savaşı izleyeceğiz. Ceaser’ın insanoğlundan intikamını almasına tanık olacağız. Dawn of the Planet of the Apes ile iyi bir iş çıkaran Matt Reeves’in tekrar kamera arkasına geçtiği filmi heyecanla bekliyoruz. Gösterim tarihi: 14 Temmuz


Dunkirk 

Bu yazın en heyecan verici projesi şüphesiz ki Dunkirk ve sebebi de Christopher Nolan… İlk kez bir savaş filmine imza atan Nolan, aynı zamanda ilk kez gerçek bir hikâyeyi de beyazperdeye taşımış olacak. Gerçeklere bağlı kalma zorunluluğu sinemasını nasıl etkileyecek hep birlikte göreceğiz. II. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren olaylardan biri olarak tarihteki yerini alan Dunkirk Tahliyesi, 1958’de Dunkirk adlı başka bir savaş filmine konu olmuştu. Nolan’ın hikâyeyi nasıl bir bakış açısıyla anlatacağı, bir veya birkaç karakteri mi ön plana çıkartacağı, savaş sürerken ana karakterlerin kişisel hikâyelerini işleyip işlemeyeceği filme dair ne çok merak ettiğim nokta. Savaş sahneleri, görsellik ve aksiyon açısından fragman yeterince ipucu veriyor. Gösterim tarihi: 21 Temmuz


Valerian and the City of a Thousand Planets 

Lucy ile çokça eleştirilmesine karşın 80’lerde ve 90’larda çektiği bilimkurgu filmleriyle takdir ettiğimiz Luc Besson, bu yazın en iddialı bilimkurgusu Valerian’la geri dönecek. 60’larda yayımlanan bir Fransız çizgi romanından sinemaya uyarlanan Valerian’da zaman yolculuğu yapılabilen uzak bir gelecek tasvir ediliyor. Filmden yayınlanan ilk fragman, Besson’un The Fifth Element günlerine geri döndüğünü söylüyor. The Fifth Element’tekine benzer bir evren tasarlayan Valerian, görsel açıdan oldukça iddialı bir yapım. Elbette bu iddiası karakterlerin kartondan kalmaması ve hikâyenin iyi işlenebilmesiyle bir anlam kazanabilir. Gösterim tarihi: 27 Temmuz


The Dark Tower 

Stephen King’in 7 kitaptan oluşan fantezi ile bilimkurguyu harmanladığı şaheseri Kara Kule, sonunda beklenen uyarlamasına kavuşuyor. Birçok kez ertelenen ve iptal edilen proje hayata geçirildi ama serinin fanlarını memnun etmesi pek olası görünmüyor. Ana karakterimiz Silahşör’ün siyahi bir oyuncuya teslim edilmesi skandal bir tercihti çünkü. Idris Elba, romandaki efsanevi karakterle ilişkilendiremeyeceğimiz, zihnimizde canlandıramayacağımız bir Silahşör’e hayat veriyor. Bu tercih tüm filmin önüne geçecek. Diğer bir husus ise Kara Kule’de Stephen King’in yarattığı evrenin filmde çok farklı bir biçimde tasarlanması. Kendimizi bir kıyamet sonrası bilimkurgusunda sanabiliriz. Bu yazın en tartışmalı dev prodüksiyonu The Dark Tower olacak. Gösterim tarihi: 11 Ağustos

Not: The Dark Tower'ın internete sızdırılan fragmanı kaldırıldığı için şu an paylaşamıyoruz.

24 Aralık 2016

Snowden'a Dair...


3 Oscar ödüllü Oliver Stone, Amerikan istihbarat tarihinin en geniş kapsamlı güvenlik ihlalinin sorumlusu olarak bilinen Edward J. Snowden’ın hikayesini beyazperdeye aktardığı son filmi ile Snowden geri dönüyor. Film, 6 Ocak'ta vizyona giriyor.

Filmin konusu

Edward Snowden’ın, CIA’e girmek istemesinin en büyük sebebi, ülkesinin dünyada bir fark yaratmasına yardımcı olmaktı. Amerikan hükümetinin güvenlik adı altında e-postalara, sosyal medya hesaplarına, cep telefonu mesajlarına, hard disklerinize, kredi kartı ekstelerinize ve hatta masanızın üzerinde duran bilgisayar kamerasına kadar erişebildiğini öğrendi. İnternetin hudutsuz dünyasında hükümetler için gizli hesap diye bir şeyin olmadığını ve tüm bunların gizli kanunlarla yasallaştırıldığını 2013 yılı Haziran ayında tüm dünyaya duyurduğu gün “Amerikan tarihinin gördüğü en büyük vatan haini” ilan edilirken aynı zamanda da bir kahramana dönüştü. Üzerine kitaplar yazılan, belgeseli Oscar Ödülü kazanan Eward Snowden’ın gerçek hikayesi, bu kez Oliver Stone yönetmenliğinde Joseph Gordon-Levitt, Shailene Woodley, Melissa Leo, Nicholas Cage, Zachary Quinto, Tom Wilkinson’un bulunduğu ödüllü oyuncu kadrosuyla karşımıza çıkıyor.

Filme dair önemli detaylar

Platoon, JFK, Natural Born Killers ve Wall Street gibi çeşitli tarzlardaki beğeni toplamış filmleriyle Oliver Stone, kariyerini Amerikan kültürünün önemli noktalarını inceleyerek geçirdi. Vietnam Savaşından 9 Eylül’e kadar, filmlerinde kişisel olduğu kadar evrensel de olan tartışmalı konuları cesurca ele aldı. Edward Snowden’ın hikayesi, Stone’un yüksek makamlardaki riyakarlıkları ortaya çıkarmadaki ustalığı için adeta biçilmiş kaftan olarak çıktı karşısına.

Yeri göğü sarsan açıklamalarından önce, Edward Snowden her yönüyle kendini Amerikan hükümetine yardıma adamıştı. Devlet hizmetine adanmış bir ailede büyüdü ve ilk iş olarak seçilmiş Özel Kuvvetler’e ve Irak Savaşına katılma hedefiyle orduya yazıldı. Orduda, idmanlar sırasında geçirdiği bir kaza nedeniyle bacakları kırılan Snowden, yarış dışı kalmıştı. Sonrasında ise CIA’de ve daha sonra NSA’de bir kariyere yöneldi.

Oliver Stone, Snowden’ın hikayesinde henüz kamuya ifşa edilmemiş ne gösterebileceğini düşündü. Halihazırda Snowden’ın yolculuğunu anlatan Oscar kazanmış bir belgesel (Citizenfour), olay üzerine yazılmış birkaç kitap vardı. Stone’un kendi sözleri ise şöyle: “Ed’in zihninde olanları incelemek istediğime karar verdim, onu tüm bunları insanlara anlatmak zorunda hissettiren şey neydi? Ve bedelini biliyor muydu?”

Edward Snowden’ın Rus avukatı Anatoly Kucherena, Stone’un yapımcısı Moritz Borman ile irtibata geçti. Kucherena, bir kurgu hikâye yazmıştı ve Stone ile görüşüp romanının filme uyarlanışı hakkında konuşmak istiyordu. Avukat ile ön görüşmelerin ardından, Snowden’ın kendisi ile tanışmak için Stone Moskova’ya uçtu. “Başta kurgu üzerinden gidip gitmeyeceğimizden emin değildim,” diye açıklıyor Stone. “Hikâyenin iskeletini arıyorduk. Onunla konuşup biraz daha bilgi sahibi olunca kafamda bir taslak hikâye canlandı ve nasıl bir yol izleyebileceğimi gördüm.”

Yapımcılar sonunda hem Kuchenera’nın kitabını hem de Guardian muhabiri Luke Harding’in olayları ifşa eden gazetenin gözünden anlattığı The Snowden Files’ı kullanmaya karar verdi. Snowden’ın yardımlarıyla Stone, daha önce de kendisiyle birlikte Stuart Cohen’in The Army of the Republic romanının sinema uyarlaması üzerine çalıştığı, Tommy Lee Jones filmi The Homesman’in yetenekli genç yazarı Kieran Fitzgerald ile bir senaryo üzerine çalışmaya başladı.

Stone’a göre hikâye Edward Snowden’ın politik ve kişisel evrimi üzerine kurulu. “Long Island’dan kalkıp Vietnam Savaşına inandığı için savaşa giden Ron Kovic’i anlatan Born on the Fourth of July ile bir benzerlik var. Tamamen hayal kırıklığına uğrayıp Birleşik Devletlere savaş karşıtı protesto yapmak için geri dönüyor. Eninde sonunda bir kahraman olarak görülüyor. Bay Snowden için de benzer bir sonuç olacak mı bilmiyorum. Casusluk Kanunu ve hakkındaki suçlamalar yüzünden çok daha zor bir durumda.”

Filmi, antreman sırasında geçirdiği kazasıyla başlıyor ve devamında, buluştukları otel odasından Snowden’ın hayatındaki önemli anlara geri dönüşler yapıyor. “Özel Kuvvetler’e katılmak istedi, ama iki bacağını da kırdı,” diyor film yapımcısı. “Sonra CIA’e katıldı ve yükselmeye başladı. Irak Savaşı’na sonuna kadar inanan bir vatanseverdi. O zamanlardaki çoğu Amerikalı gibi doğru şeyi yaptığını savunuyordu.”

Yazarlar hikâyede yer yer sanatsal ve ahlaki nedenlerden ötürü kurmaca bazı eklemeler yaptıklarını fakat Snowden’ın macerasının özüne sadık kaldıklarını söylüyorlar. “Ed’in bize söylediği her şeyi sizinle paylaşamam,” diye açıklıyor Stone. “Ne yazık ki bir kısmı sır olarak kalmalı. Bence bu durumun tek çözümü Ed’in günün birinde bir kitap yazması.”

Sonuç olarak Edward Snowden hakkında neler hissettiği sorulduğunda, Kieran Fitzgerald belgeleri sızdıranın Snowden olmasının büyük bir şans olduğunu söylüyor. “Amerikan vatandaşı olmayı çok ciddiye alıyor ve herkesin vatandaşlık görevini ciddiye almasını bekliyor. Eğer 70’lerde CIA’in postaları okumasını dert edindiyseniz, e-postaları da dert edinmelisiniz.”

Yapım ekibi, film bittikten çok sonra bile insanları konuşturacak bir son sahnenin çekimi için tekrar Moskova’ya döndü. “O sahneyi bitirmek büyük bir gurur kaynağıydı,” diyor Stone. “Önemi olan bir film yapmıştık, gerçekçi bir gerilimi olan bir film.”

Yine de yapımcı işinin etkisi konusunda oldukça pragmatist. “Herhangi bir şeyi yeniden kurmaya çalışmıyorum,” diyor. “Bir filmle yapabilecekleriniz oldukça kısıtlı ve eylemcilik peşinde değilim. Sadece vicdanıma ve tutkuma uygun şeyleri yapmaya çalışıyorum.”

20 Aralık 2016

İlk İzlenim: Blade Runner 2049


Bilimkurgu klasiklerinin bir bir yeniden çevrildiği ve yeni serilerle yoluna devam ettiği bir dönemde, başta bu kervana katılmasından endişe duyduğumuz Blade Runner, endişelerimizi boşa çıkaran bir devam filmiyle geri dönüyor. Arrival ile bilimkurgu sinemasındaki yetkinliğini kanıtlayan Denis Villeneuve, Blade Runner 2049 için doğru isim olduğuna ilk fragman sonrasında bizleri inandırmayı başardı.

Öncelikle devam filminin konusuna kısaca değinelim. Blade Runner 2049, hikâyesini ilk filmin 30 yıl sonrasına taşıyor. K adlı bir LAPD polis memuru (Ryan Gosling), toplumu derinden sarsacak bir gizemi açığa çıkartır. Açığa çıkan bu gizem, Polis memuru K’yi, kayıp LAPD memuru Rick Deckard’ı bulma görevine sürükler.

Filmde Rick Deckard’ın olması orijinal Blade Runner ile sıkı sıkıya bağlı bir Blade Runner devam filmi izleyeceğimizin ispatı niteliğinde. Çünkü filmin kısa sinopsisinden anladığımız kadarıyla Blade Runner 2049’un hikâyesi orijinal filmin üzerine kurulmuş gibi duruyor. Dedikodulara göre filmde açığa çıkan gizeminin dört yıl ömrü olan Replikaların bu yasal standarttan çok daha uzun ömürlü yeni bir türünün olabileceği yönünde. Böyle bir durumda geleceğin dünyasında insandan daha fazla replika olabileceği sonucuna da varılabilir. Tabi ana hikâyenin şimdilik sır gibi saklanmasını anlayışla karşılamak gerekiyor. Blade Runner’a devam filmi çekilmesi ve bu devam filminde Rick Deckard’ın olması, Deckard insan mıydı, yoksa bir replika mı sorusunu anlamsız kılıyor. Bu elbette Ridley Scott’ın klasiğine gönülden bağlı bizler için ciddi bir sorun. Devam filmi, orijinal filmin gizemini bozmamalı. Duyduğumuz kadarıyla yönetmen Villeneuve, bu soruya cevap vermeyeceğini söylemiş.

Blade Runner 2049’un ilk fragmanı görsel açıdan izleyen herkesi büyüledi. Orijinal filmden aşağı kalmayan bir görselliği var bu filmin. Görüntü yönetmenin Roger Deakins olması çok doğru bir tercih. Oyunculara gelirsek Ryan Gosling her ne kadar bir bilimkurgu oyuncusu olmasa da sanırım rolünün altından kalkacak. Daha önemlisi bilimkurguda yadırgamayacağız kendisini. Fragmanda göremesek de Jared Leto da filmin ağır toplarından biri olabilir. Ancak Harrison Ford’un varlığı her şeye bedel. Sinemada bir Blade Runner filmi izleyecek olmak da öyle… Kısa tutulan ilk fragman fazla ipucu vermiyor. Daha ziyade heyecan yaratıyor diyebiliriz.

Blade Runner 2049, 6 Ekim 2017'de vizyona girecek. Heyecanlı bekleyişe devam…

6 Aralık 2016

Tereddüt 16 Aralık'ta Vizyonda!


Minimalist sinemamızın önemli temsilcilerinden Yeşim Ustaoğlu'nun yeni filmi Tereddüt, 16 Aralık'ta gösterime giriyor. Dünya prömiyerini Toronto Film Festivali'nde, Türkiye prömiyerini ise Antalya Film Festivali'nde yapan ve beğeni toplayan yapım, Ustaoğlu'nun altıncı uzun metraj çalışması.

Hikaye

Hayatları aynı ama bambaşka iki genç kadının; Şehnaz ve Elmas’ın yolları soğuk ve fırtınalı bir gecenin sabahında kesişir ve bu karşılaşma uzun, zorlu bir hesaplaşmanın başlangıcı olur.

Yeşim Ustaoğlu Tereddüt'ü anlatıyor

Tereddüt, farklı deneyimden, kültürden ve sosyal sınıftan gelmiş iki genç kadının yollarının kesişmesi ve bir anlamda bu farklılıklara rağmen çok ortak bir açmazın içinde olduklarını fark edişlerini anlatıyor. 

Her iki karakterin birbirini anlamasıyla gelişen bu hikâye, modern ve geleneksel toplumlarda kadın ve ergen olmayı sorgularken, hem bu topraklarda, hem de aslında dünyada kadın olma hallerine bakan bir bakış açısına sahip. Geleneklerin, örflerin belirlediği moral değerler, özellikle modern toplumlardaki sert göç olgularıyla hızla gelişen modernitenin içinde bir arada yaşama modelini oluştururken; çarpıklaşıp değersizleşmeye ya da yozlaşmaya maruz kalarak yaşantılarımızda baş edemeyeceğimiz yargıların, sorunların oluşmasına neden oluyor. Ve bu sorunlar bizlerin birey olarak gelişimini, özgürlüğünü kısıtlarken, hayatımıza kendi irademizle karar verebilmemiz konusunda derin engeller yaratıyor, çoğu kez ihmal ve istismarlara maruz bırakıyor ve çok daha derinden, erkeğin de gelişiminde sağlıklı bir ilişki kurabilmesi konusunda önü alınmaz yaralar açıyor.

‘Tereddüt’, bu yapının içinde kadın olma hallerini, kadın erkek ilişkisini, aile kurumunun sorumluluklarını ve ihmallerini sorgularken, bir yandan da travma mağduru olan birinin hem psikolojik hem de adli süreçte yaşayabileceği sorunları tartışıyor.

Eleştirmenlerin görüşleri

“Prodüksiyon kalitesi, görüntü yönetimi, ele aldığı temayı senaryoya dökmekte ve karakter yaratmaktaki başarısıyla festivalin en iyilerinden biri olarak öne çıkıyor.”

Mehmet Açar / Habertürk

“Yönetmen, kariyerinin en egosantrik işine imza atmış. Türk kadınlarının yaşadığı kaosu, korkuları bize doğrudan hissettirirken işin içine fırtınayı da, renkleri de, rüyaları da sokmuş. ‘Yeni Türkiye’de kadınların çektiği acıları Bergman kanadından ameliyat masasına yatırmış. “Tereddüt”, adeta bu topraklarda ‘tereddüt’ içinde olan kadınların ‘ego/alter ego’ tasvirini, ‘net-muğlak’ gelgitlerini yansıtıyor. Funda Eryiğit çok iyi."

Kerem Akça / Habertürk

"Usta yönetmen Yeşim Ustaoğlu'nun en güçlü filmlerinden!”

Allan Hunter / Screen Daily

“Baş döndürücü yeni oyuncu Ecem Uzun samimi bir kadın dramına can veriyor.”

Deborah Young / The Hollywood Reporter

"Yeşim Ustaoğlu, yaptıkları iş ya da hayat tarzları farketmeksizin tüm kadınların hayatının Türkiye gibi bir ülkede neye benzediğini dobralıkla anlatıyor.”

Jared Mobarak / The Film Stage

“Filmin iki kadın oyuncusu, Şehnaz rolündeki Funda Eryiğit hem cesur, hem de karakterinin doğru notalarına basmayı bilmiş. Elmas'ı canlandıran genç oyuncu Ecem Uzun ise büyüleyici bir efor sarfetmiş.”

Burak Göral / Sözcü

“Tereddüt, kadın hikayelerinin kaş yaparken göz çıkardığı sinemamızda, konuya dair ders niteliğinde bir film. Şiddet sarhoşluğuna kapılmayan; başka bir filmde ya kurban ya suçluya dönüşecek iki kadın karakterini, birbirinin yaralarını saran iki birey olarak resmeden, bir ustalık eseri. Funda Eryiğit ve Ecem Uzun’un performansları harikulade.”

Selin Gürel / Milliyet Sanat

“Bu muhafazakâr zamanlarda “Teredddüt”ün tavizsizliği ilaç gibi geldi doğrusu.” 

Cüneyt Cebenoyan / Birgün

“Tereddüt filminin içinde farklı geçmişlerin ve temsillerin birer yansıması olan iki kadının hikayesi karşılaştığı anda; Ustaoğlu tarafından farklı bedenler aynı psişe içerisinde ters yüz ediliyor ve ortaya suyun yoğurduğu muazzam bir ruh anlatısı ortaya çıkıyor.”

Osman Karakülah / Filmloverss 

”Tüm ögeleri ile bütünselliğe ulaşmış, özü itibari ile önemli ve cesur bir film. Ustaoğlu'nun ustalık ürünü kanımca.”

Vecdi Sayar / T24

“Yeşim Ustaoğlu'nun 'Tereddüt'ü bence yönetmenin en iyi filmi. İki farklı dünyadan iki kadının birbirine bağlanan hikayesi tematik olarak 'Araf'la ilintilendirilebilir. Ama bu sefer Ustaoğlu senaryosuyla, oyuncu yönetimi ve yönetmenliği ile sert ve etkileyici bir dramı anlatıp kadınların kendi çemberlerini kırma mücadelesini çok iyi aktarıyor.”

Olkan Özyurt / Sabah

1 Kasım 2016

Doctor Strange Yapım Notları


Çizgi romanlarındaki ilk çıkışını 1963’te yapan Mistik Sanatlar Efendisi Doktor Stephen Strange’in hikayesi olan Doctor Strange, beyazperdedeki ilk yolculuğuna çıkıyor. Bizde 4 Kasım'da seyircisiyle buluşacak olan film, vizyona girdiği yerlerde genel olarak olumlu tepkiler aldı.

Hikaye: Dünyaca ünlü nörocerrah Doctor Stephen Strange, geçirdiği korkunç bir araba kazasından sonra ellerini kullanamamaya başlıyor ve hayatı sonsuza dek değişiyor. Alışılmış tıp onu yarı yolda bırakınca iyileşme ve ümit için alışılmadık bir yere – Kamar-Taj olarak bilinen gizemli bir yerleşim bölgesine bakmak zorunda kalıyor. Çabucak burasının sadece bir iyileşme merkezi değil, aynı zamanda gerçekliğimizi yok etmek üzerine kurulu görülmemiş karanlık güçlere karşı bir savaş cephesi olduğunu öğreniyor. Strange kısa sürede yeni sihirli güçlerle kuşanıyor – ve şöhret ile statü dolu yaşamına geri dönmekle her şeyi geride bırakarak var olan en güçlü sihirbaz olarak dünyayı korumak arasında seçim yapmak zorunda kalıyor.

Yapımcı Kevin Feige, “Marvel Evreninde pek çok filmde gördüğümüz bazı sokak seviyesi anlatımları mevcut. Bunlar da ‘Thor’, ‘Galaksinin Koruyucuları’ ve ‘Yenilmezler’ filmlerinin bizi götürdükleri kozmik seviyeler. Ama Marvel çizgi romanlarının her zaman süper önemli bir doğaüstü yanı da var ve biz henüz ona pek dokunmadık. Ve ‘Doctor Strange’ filmi bu diyara girmemiz için kusursuz bir giriş noktası oldu.”

Filmi yönetmek üzere katılan Scott Derrickson, “Lanet” ve “Şeytan Çarpması” gibi pek çok filmiyle tanınıyor. Derrickson bu filme, seyirciyi Marvel Sinema Evreninin en yeni Süper Kahramanını tanımlayan sihir dünyasına ve alternatif boyutlara taşıyacak doğaüstü ve paranormal görüşü katıyor. 

Yapımcı Kevin Feige, “Scott Derrickson’ın muazzam bir başarı listesi var ve eğer en eski günlerden en yakın filmlerine kadar yaptığı işlere bakarsanız sürekli janrlarla oynadığını; sürekli janr yıktığını görebilirsiniz.” şeklinde yorumluyor ve sözlerine şöyle devam ediyor; “Bazen dosdoğru içine dalıyor, bazen biraz çeviriyor. Biz de Marvel’de tam olarak bunu yapmayı seviyoruz. Yaptığımız birkaç harika toplantıda bizi Doctor Strange yolculuğuna çıkartacak adamın bu adam olduğunu anlamıştık.”

Derrickson için “Doctor Strange” filmine yönetmenlik yapma fırsatı sadece hayalinin gerçekleşmesini sağlamamış, aynı zamanda çok da iyi uymuş. Derrickson, “Doctor Strange her zaman en sevdiğim çizgi roman karakteri olmuştur. Sadece Marvel Evreninde değil, bütün çizgi romanlar içinde. Bu çizgi romana yakınlık hissetmemin sebebi mistisizm düşüncesini ve tamamen gizemli bir evren kavramını çok ciddiye alıyor olmam. Etrafımızın bilim araçlarıyla ölçebildiğimizden fazla şeyle çevrili olduğuna inanıyorum ben. ” diyor.

Derrickson, bu filmin görsel olarak canlandırılmasına yaklaşımı, alternatif boyut bilimini ciddiye almak ve boyut teorisinin son derece inanılır ve mantıklı olabileceğine fikrine saygı göstermek ve bunu Marvel Sinema Evreninin şu ana kadar yarattığı zemine giden bir yol olarak kullanmak oldu. 

Ama bu “Doctor Strange”deki tüm sihrin bilimsel olduğun anlamına gelmiyor. Derrickson bunu şöyle açıklıyor; “’Doctor Strange’ filminde sihir sadece sihir. Ve bu sihri ‘sihir’ yapan şey de bilimsel anlayışın ötesine geçiyor olması. Mistisizmi ‘Mistisizm’ yapan şey bizim bilimsel, olgusal ve kanıtlanabilir saydığımız kategorilerimizin ve bilgimizle anlama becerimizin ötesine geçmesi. Ben mistisizm fikrini gerçekliğin yokluğu olarak değil, algıladığımızdan daha fazla gerçekliğin var oluşuna bağlıyorum.”

Yönetmene göre Doctor Stephen Strange’in kavraması gereken bilimle sihir arasındaki bölünme onu ilginç bir karakter yapıyor ve; “Şüpheci ve materyalist biri olan, sihir ve mistisizme karşı son derece karşıt düşünen Stephen Strange, zihnini bu dünyada düşündüğümüzden fazlası olabileceğine açmak zorunda kalıyor. Dünya görüşünün tamamen genişlediği bu karakterin yolculuğuna hayran kaldım. Gerçek dünyada insanların zihinlerini açmaya cesaret ettiklerini ve dünyanın düşündüklerinden daha fazlasına sahip olabileceğini gördükleri zaman da onlara hayranlık duyuyorum ve Stephen Strange’in yolculuğu da bu.” diyor. 

Marvel Stüdyolarının “Doctor Strange” filmi dünya çapında pek çok mekanda çekildi, buralara Londra, New York, Hong Kong ve Katmandu, Nepal dahil. Bu da filmi gerçekliğe bağlamaya ve karakterlerin gerçekten var olabilecekleri inancını arttırmaya yardımcı olan 21 pratik setin yapımını kapsıyor.

Bir gerçeklikten diğerine, iki, üç, dört boyutlu dünyalara ve ötesine geçişler sırasında hikayenin yön bulması için filmin tasarımına özgün renk, ışık, yansıma ve grafikler kullanılmış. Wood, “Bu tarz hayalimsi dünyaların hepsine ışıltı yaratan renkler, ışıklar ve yansımalar koymayı denedik. Yarattığımız alanların hepsi oldukça grafik oldu. Bu film çizgi romandan uyarlandığı için sürekli güçlü ve grafik, fazla renkli değil ama zengin olan bir hayal gücü için çaba gösterdik ki bu da hiç kesilmeden Doctor Strange’in ziyaret ettiği gizemli yerlerde devam ediyor. Bu çok ilginç bir film çünkü gerçek bir sette bir kapıyı açtığınız zaman tam olarak neyin içine gireceğinizi asla bilmiyorsunuz.” diyor.

Seyirci Doctor Strange'i izlerken ne beklemeli? 

Benedict Cumberbatch şöyle cevaplıyor, “Bu filmde çok fazla gerçek dünya canlı aksiyon bulunuyor. Çokça drama ve komedi var. Ama aynı zamanda Marvel’in her bir filmde giderek daha da iyi olduğu olağanüstü fantastik bir macera ve çılgınlık var. Bu sahnelerdeki ortamların önemi, içerik ve aksiyon daha da zengin. Bu harika bir sinema deneyimi olacak.”

Rachel McAdams ekliyor, “Burada paralel evrenler, zaman yolculuğu, yıkım ve tekrar yapım var. Kendimizle ilgili kabul edebileceklerimiz ve sınırlarımızı ne kadar zorlayabileceğimiz konusunda beyinde yepyeni bir bölümün kilitlerini açıyor. Bence bu çok heyecan verici.”

Yönetmense kusursuz bir şekilde özetliyor. "Doctor Strange’in garip, tutkulu, çılgın ve uç noktalarda bir aksiyon filmi olmasını bekleyebilirsiniz. Bu film daha önce hiç görmediğiniz şeylerle dolu. Her bir set parçası, geçmişte hiç görmediğimiz şekillerde ve seyirciye taze görsel, eğlence ve adrenalin dolu sahneler sunmak üzere kullanılmaya çalışıldı.”


3 Eylül 2016

Deepwater Horizon 30 Eylül'de Vizyonda


2010 Nisan'ında BP’ye ait Deepwater Horizon petrol platformunun Meksika Körfezi'nde infilak etmesiyle doğa, son yılların en büyük çevre felaketlerinden birine tanık olmuştu. Film birçok insanın gözden kaçırdığı bir hikâyeyi konu alıyor: O gün Deepwater Horizon‘da çalışan ve olabilecek en korkutucu şartlara maruz kalan 126 kişilik ekibin hikâyesi. İyi eğitilmiş erkek ve kadınlardan oluşan ekip, vardiyalarını tamamlayıp kıyıda bekleyen aileleriyle bir araya gelmeyi umut ederler. Bir anda hayatlarındaki en kara saati yaşamaya başlayan ekip, okyanusun ortasında durdurulamaz bir yangın ile cesurca savaşmak zorunda kalırlar. 

Lousiana sahilinin açıklarında olan sondaj kulesi Deepwater Horizon, bugüne kadar dünyaya en pahalıya patlayan durdurulamaz yangın ve petrol sızıntısına sebep olan petrol sondajıdır. 87 gün boyunca günde 50.000 varilden fazla petrol Meksika Körfezine sızar. İnsan tarihinin gördüğü en büyük okyanus kazası ve petrol sızıntısıdır. Kazanın neden olduğuna dair birçok soruyu beraberinde getirir.

Deepwater Horizon 11 işçinin hayatını kaybettiği bu küresel felaketin görünmeyen taraflarını ve hikâyesini beyazperdeye getiriyor. Yapımcı Peter Berg, bir kez daha Oscar® adayı Mark Wahlberg ile sıra dışı sonuçlar ile karşılaşan ekibin anlatılmayan hikâyesini anlatmak için bir araya geliyor. İkili daha önce, Son Kalan filminde, yanlış yerlere giden bir deniz komandosu görevini keşfetmiş ve Oscar®’a aday gösterilmişti. İkili ayrıca Boston Maratonu’ndaki bombalama felaketinin perde arkası olaylarını konu alan Patriot’s Day filmini çekiyor. Deepwater Horizon’da Mark Wahlberg’e, Kurt Russell, John Malkovich, Gina Rodriguez, Dylan O’Brien ve Kate Hudson’dan oluşan inanılmaz bir oyuncu kadrosu eşlik ediyor. 

Wahlberg, bir transokyanus elektronik teknisyen ve kendisini ailesine adamış bir baba olan Mike Williams’I canlandırıyor. Petrol sondaj mühendisleri gerçekten dayanıklı ve cesur olmalıdır. Yaptıkları iş çok stresli ve fiziksel olarak onları cezalandırıyor. Ancak o gün olacakları Williams bile öngöremez. Williams, programın gerisinde kaldıklarının farkındadır ancak Deepwater Horizon’un en kötü sızıntılara bile karşı savunma sistemine sahip olduğunu biliyordur. Yine de o gece saat 10’da, dengesiz bir şekilde metan sızmaya başlar ve petrol kulesinin savunma sistemleri yetersiz kalır. Sonuçları ani olur. Yanıcı gazın açığa çıkması sonucu, korkunç patlamalar ve uçuşan ateş topları arasında kalan ekip sarsılmış durumdadır.

O andan itibaren Williams kendi ve evine dönme umudu içindeki ekip arkadaşlarının hayatlarını kurtarmak için kazanma ihtimalinin çok düşük olduğu bir yarışa girer. 

Berg’e göre hikâye, sadece çevresel sonuçlara değil, olayı tecrübe eden insanların yaşadığı etkiye tutulan bir ışık. “İnsanların cesaretlerinin ve zaferlerinin anlatıldığı hikâyeler beni içine çekiyor.” diyor Berg. “Deepwater Horizon’daki erkek ve kadınlar fazlasıyla zeki ve maharetli. Sızıntıyı önlemek için ellerinden gelen herşeyi denediler. O gün petrol kulesinde kaybettiğimiz 11 insanı ve yaralananları unutmamak çok önemli. Sızıntının çektiği dikkat orada yaşanan tüm kahramanlıkları unutturdu. Bu film o hikâyeyi anlatmak için bir şans.”

30 Temmuz 2016

Cafe Society ekibi filmi anlatıyor


Woody Allen’ın hikayesi 1930’larda geçen yeni romantik filmi Cafe Society’de Bronx’da doğan Bobby Dorfman (Jesse Eisenberg)’ın aşka yakalandığı Hollywood’a gidişini ve sonra sosyetenin kıpır kıpır gece hayatında ortalığı toza dumana kattığı New York’a dönüşünü izliyoruz. Bobby’nin renkli aile yaşamında olup bitenlere odaklanan film, dönemin heyacanını ve şaşaasını yansıtan film yıldızlarına, sosyeteye, playboylara, güzel kadınlara, politikacılara ve gangsterlere yazılmış parıltılı bir şiir olarak tanımlanıyor.

Ülkemizde 12 Ağustos’ta vizyona girecek olan filmi bir de ekibinden dinleyelim.

Woody Allen’ın Cafe Society’si; film yıldızları, milyonerler, playboylar, profesörler, fahişeler ve gangsterlerle dolu 1930’ların New York ve Hollywood’unun panoramik bir hikayesi. Filmin geniş karakter skalası daha hikayenin başında kendini belli ediyor. “Senaryoyu bir roman gibi kurguladım,” diyor Allen. “Bir kitapta olduğu gibi, filmin içinde de bir an soluklanıp baş kahramanı kız arkadaşıyla, ailesiyle, kız kardeşi veya gangster ağabeğiyle, Hollywood yıldızları ya da bitirimleriyle, hatta sonrasında sosyetenin içinde politikacılarla, güzel kızlarla, playboylarla, düğünlerinde karısını aldatanlarla ya da kocasını öldürenlerle birlikte görebilirsiniz. Benim için bu hikaye, bir kişinin değil herkesin hikayesiydi. Bobby’nin aşk hikayesi, filme etki eden atmosferin bel kemiği niteliğinde. Fakat tüm karakterler hikayenin dokusuna katkıda bulunuyor.” Tıpkı kitaplarda olduğu gibi filmde de bir anlatıcı var ve bu üst ses Allen’ın kendisine ait. “Kendim seslendirdim çünkü kelimelerin tam olarak nasıl ifade edilmesi gerektiğini en iyi ben biliyordum,” diyor. “Kendi kitabımı okumuş gibi olacaktım.” “Café Society”, 19.yy sonu ve 20.yy başında New York, Paris ve Londra’nın o dönem moda olan kafe ve restoranlarında toplanan sosyete, aristokrat, sanatçı ve ünlü takımını tanımlamak için kullanılıyor. Terim, 1930’larda New York’ta İçki Yasağı Dönemi’nin sonlanmasından sonra ve Café Society’nin müdavimlerinin hayatlarını açgözlü biçimde sütunlarına taşıyan bulvar gazeteciliğinin yükselmesiyle popüler hale geldi. “O dönem beni hep büyülemiştir,” diyor Allen. “Muazzam bir tiyatro yaşamı, kafe ve restoran kültürüyle şehrin en heyecanlı dönemiydi. Nereye giderseniz gidin, tüm ada, sofistike gece yaşamıyla çalkalanıyordu.” Altın Çağı’nı yaşayan Hollywood yıldızlarla dolu olsa da New York’tan farklı bir gece hayatına sahipti. “Gidecek çok yer yoktu. Her yer erkenden kapanırdı. Elbiseler daha sadeydi. Herkes arabasını kendisi sürerdi. Film yıldızları sayesinde bir miktar ışıltısı vardı ama New York’un sahip olduğu sofistike gece yaşamına sahip değildi,” diyor Allen.

Bir dönem portresi olmanın yanı sıra Café Society, aynı zamanda bir aile hikayesi. Bobby’nin ebeveynleri Bronx’ta bir kuyumcu dükkanı işleten, oldukça sıkı ahlaki kurallarla yaşayan bir çifttir. “Rose, yanıldığı düşünsem de, başka bir kocayla daha iyi bir hayatı olabileceğine inanıyor,” diyor Allen. “Sürekli kavga ediyorlar ama birbirlerine sadık ve aşıklar. Sadece bunu farklı bir şekilde gösteriyorlar. Birinin başına bir şey gelse, diğeri onu asla yalnız bırakmıyor.” Dorfman ailesinin en büyüğü Ben bir gangster. “Ben, babasını hiçbir zaman hiçbir şeye gücü yetmeyecek ve hayatın karşısında sürekli çırpınmak zorunda kalacak bir insan olarak görüyor,” diyor Allen. “Çetelere bulaşıyor, ona iyi para kazandıracak illegal işler giriyor. Hukuk sınırlarının dışında sefahat sürebileceği bir yaşam olduğunu görüyor.” Ailesinin sahip olduğu sıkı ahlaki kurallardan uzak olsa da Ben, her zaman her koşulda akrabalarının yardımlarına koşmaya hazırdır. Ailenin parlak çocuğu Evelyn ise öğretmen olup, bir profesörle evlenir. Bobby (Jesse Eisenberg), kuyumculuktan daha iyi bir işte çalışma umuduyla L.A. yollarına vurur kendini. Dayısı Phil Stern (Steven Carell) için çalışmak daha cezbedicidir. “Bobby, Hollywood’a gittiğinde el üstünde tutulacağını, cemiyet tarafından hemen kabullenileceğini sanan saf bir hayalperest,” diyor Eisenberg. “Tabii olaylar böyle gelişmiyor. Ama çok daha heyecan verici bir şey istediğini biliyor. Hayallerinin mümkün olduğuna inanan bir nesilden ve kültürden geliyor, hele ki hayallerini gerçekleştirmiş bir dayısı varken! Gerçek hayata tosladığında, yaşamın güzelliği ve zorluğu içerisinde kendini tatlı ama kusurlu bir şekilde yeniden inşa ediyor.

Café Society’de üç Oscar Ödüllü Vittorio Storaro ile çalışan Allen, “Hikayemi anlatmamda sinematografi çok önemlidir ve Vittorio, muhteşem bir sanatçı,” diyor. Allen ve Storaro filmi dijital çekerek kendileri adına bir ilki gerçekleştirdiler. Filmin içindeki üç dünyanın estetik farklılıklarını ortaya koyabilmek için yakın bir şekilde çalıştılar. “Bronx’ta doymamış, hatta neredeyse kış gecelerinde rastlayacağınız bir ışık kullandık,” diyor Storaro. Los Angeles içinse tam tersi geçerli: “Hollywood’da daha sıcak bir ton, güneşli bir ton hakim,” diyor. “Bobby New York’a döndüğünde her şey daha parlak, daha renkli… Özellikle gece kulübü sahneleri. Film ilerledikçe birbirinin zıttı iki şehir arasında bir denge oturmaya başlıyor. Bunu yapmayı seviyorum. Başlangıçta birbirinden farklı iki görsellik, yavaş yavaş birbirlerine geçiyor.” Genellikle sabit kamera kullanımında ve geniş açılar kullanılırken üst ses devreye girdiğinde Storaro ve Allen, Steadicam’e başvuruyor. “Anlatıcı yersiz yurtsuz ve zamansız biri,” diyor Storaro. “Tamamen soyut bir varlık. Anlatıcı hikayeyi anlatırken hikayeyi kendi bakış açışından anlatıyormuş gibi hissediyoruz. Bunlar Steadicam’i kullanmak, karakterin etrafında daha fazla yer alabilmek ve hikayenin duygusal aktarımını daha da kolaylaştırmak için harika anlardı. “Kulüpleri hem gerçek mekanlardan hem de dönemin filmlerinden esinlenerek modelledim,” diyor yapım tasarımcısı Santo Loquasto. “Yıllar boyunca o döneme dair bir referans kitaplığı oluşturdum. Hatta Radıo Days’i El Morocco’da çekmiştik. Woody’nin sevdiğini düşündüğüm şeyleri kullandım; döner merdivenler, barların tasarımları… Çalışmalarımın bir yeniden yaratımdan ziyade Woody’nin dünyaya bakışı olduğunu söylemeliyim. Bir yeniden yaratım değil, bir toplama çalışmasıydı yaptıklarım.” Kostüm tasarımcısı Suzy Benzinger’in işi de New York ile Hollywood’un şaşaası arasındaki farklılıkları ortaya koyuyor. “Hollywood, milyonlarca insanı sinemalara çekmek için yaratılmış ağız uçuklatan sahte bir dünya,” diyor Benzinger. “Oyuncuların şaşaalı görünmesi onlar için çok önemliydi. Evlerinden her çıktıklarında şık giyimli oluyorlardı. 1930’larda orkidelerle süslü kürklere sarınmış kadınların olduğu Hollywood filmlerinin hepsini izledik. Bu filmlerin ilk gösterildikleri tarih Ağustos, Kaliforniya’da milyon dereceyi gördüğümüz zamanlar! New York’ta ise daha gerçekçi. Hava soğuk olduğunda kadınlar dışarı çıkarken şapkalarını takıyor.” “New Yorklu kadınlar daha Avrupai, Kaliforniyalı kadınlara göre daha şık,” diyor Benzinger. “Fransız tasarımcıların New York’ta cirit attığını ve Chanel ile Schiaparelli için kadınlar arasında büyük bir mücadele olduğunu biliyoruz. O dönemin moda dergilerindeki yazıları okurken şöyle cümlelere rastlıyordum: “Bu, Paris’in en moda rengi!” Aynı zamanda bir senarist, yakın zamanda ilk filmini çekecek ve daha önce Allen ile çalışmış olan Eisenberg, Allen ile çalışmayı zorlayıcı ve tatmin edici olarak tanımlıyor. “Tüm gün aynı sahneyi çekmeyeceğinizi bilmek biraz sinir bozucu. Bir sahneyi istediğiniz gibi çekmediğinizi hissetseniz de o sahneyi filmde görebilirsiniz,” diyor. “Ama o sahnede en önemli şeye odaklanabilen ve onu en verimli, berrak ve sanatsal şekilde ifade eden biri tarafından izlenmek ve düzeltilmek de rahatlatıcı.” Carell, Allen’ın aynı sahneyi çok fazla çekmemesinden memnun. “Bir sahnenin tekrarı arttıkça çok fazla düşünmeye başlıyor ve yapay tepkiler geliştirmeye başlıyorsunuz. Olduğu kadarıyla yetinmesini seviyor ve bence bu işe de yarıyor.” Stewart, Allen’ın kendisini konfor alanından çıkardığını söylüyor. “Vonnie’de benim kolay kolay kabullenemeyeceğim bir neşe ve laubalilik var,” diyor. “Bu yüzden sürekli üstüme gelip o havayı yakalamam yönünde zorladı beni.” Lively, Allen’ın asla müdahaleci ve belli bir kalıpta davranmaya zorlayıcı olmadığını ama ihtiyaç duyduğu her seferinde yanında olduğunu söylüyor. “Diyaloğun hepsini vermiyor elinize. ‘Bu sahnenin havası biraz şöyle olmalı…’ diyor ve sonuna bir cümle ekliyor. O cümle sahneyle ilgili aklınızda kurduğunuz her şeyi yerle bir ediyor.” Carell, “Oyunculara o kadar saygı duyuyor ki her şeye hazır bir şekilde gelip işlerini yapacaklarını varsayıyor. Oyunculuğu oyunculara bırakıyor. Sizin bir sorunuz veya onun aklına takılan bir şey yoksa işler çok basit. Sahne oluyorsa fazladan herhangi bir söz duymuyorsunuz,” diyor. “Hayat, insanların seçimlerinin sonucudur,” diyor Allen. “Bobby ile Vonnie için işler bir yere kadar iyi gidiyor ama hep birlikte olacaklarını hayal etseler de bu olmayacak. Vonnie önceden farklı bir karar almış olsaydı birlikte olabilirlerdi. Ama işlerin aldığı hal düşünüldüğünde sadece rüyalarında birlikte olabilirler.”


26 Temmuz 2016

İlk İzlenim: The Neon Demon


90’lı yılların ikinci yarısından bu yana biçimci üslubuyla kariyerini sürdüren Danimarkalı sinemacı Nicholas Winding Refn, Drive ile parlak bir çıkış yakalayarak kitlelerin sıkı takip ettiği bir yönetmene dönüştü. Hollywood’a transfer olması sinemasını olumsuz yönde etkilemedi. Bunun sebebi sinemasından taviz vermemesiydi kuşkusuz. Only God Forgives çoğunlukla olumsuz tepkilerle karşılansa da bildiği yoldan şaşmadı. Refn’in yeni filmi The Neon Demon, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarıştı. Yine karışık tepkiler aldı. Ülkemizde 5 Ağustos’ta vizyona gireceği duyurulan film için beklentilerimiz yine bir hayli yüksek…

Modellerin sırlarla dolu dünyasını mercek altına alan filmde, mankenlikte başarıyı yakalayıp yıldız olma hedefiyle Los Angeles’a gelen Jesse’nin, büyüleyici güzelliğiyle kariyer basamaklarını hızla tırmanması ve orada en parlak günlerini yaşarken tanıştığı bir grup mankenin hırs ve güzellik saplantısının ana karakterimizi geri dönüşü olmayan bir çıkmaza sürüklemesi konu ediliyor. Elle Fanning’e Keanu Reeves ve Christina Hendricks gibi ünlü oyuncuların yer aldığı The Neon Demon’u The Telegraph, Bunuel ve Dali’nin çığır açan sürrealist filmi Endülüs Köpeği’ne benzetiyor. Screen Crush, David Lynch ya da Wener Herzog tarafından tasarlanmış bir kabus yorumunda bulundu. Vanity Fair ise katıksız, çılgında bir haz kaynağı şeklinde niteledi.

The Neon Demon’un fragmanına baktığımızda yönetmenin Drive ve Only God Forgives filmlerindekine benzer bir görsel yapı kurduğunu görüyoruz. Refn’in yeni filminin sürrealist imgelerle dolu olacağını düşünüyorum. Zira hikaye de buna çok müsait. İşinde yükselme ve bir yıldız olma arzusunun insanı hangi noktalara götürebileceğini, nasıl bir tehlikenin ortasında bırakabileceğini ve kişiliğinde yaratacağı onarılmaz yaraları işleyen pek çok film izledik. Mulholland Drive, Black Swan ve Starry Eyes ilk aklıma gelenler. The Neon Demon, bu ve benzeri filmlerle nasıl bir akrabalık kuracak, karakterimizin dönüşümü açısından bu üç filmden hangisine daha yakın duracak bunu filmi izledikten sonra göreceğiz. Refn, büyük ihtimalle moda dünyasının kirli yüzünü, karanlık taraflarını halüsinatif bir atmosfer kurarak görselleştirecek. The Neon Demon'un görselleri de bizi kanlı bir filmin beklediğini söylüyor. Dış basında çıkan kimi yorumlarda nekrofili ve yamyamlıktan bahsediliyor. Dolayısıyla Jesse'nin nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya kalacağını az çok kestirebiliyoruz. Filmin dış basında aldığı karışık tepkileri hesaba katarsak, Refn’in bu çalışması da Only God Forgives gibi pek sevilmeyecek. The Neon Demon’un sinemada biçime en az içerik kadar önem veren, stilize görselliği seven ve Refn sinemasına tutkuyla bağlı sınırlı bir kitleyi memnun edeceğini tahmin ediyorum. Refn’in gördüğü bir rüyadan etkilenerek, tehlikeli güzellik temasını işlediği film, yılın en çok merak edilen filmlerinden biri. Hayal kırıklığı yaratmayacağını umarak, sinemada izleme imkânı olanların kaçırmaması gerektiğini belirteyim.

6 Haziran 2016

Genius 10 Haziran'da vizyonda!


Dünyaca ünlü kitap editörü Maxwell Perkins (F. Scott Fitzgerald ve Ernest Hemingway'i keşfeden kişi) ve etkileyici edebiyat devi Thomas Wolfe arasındaki karmaşık dostluk ve hayatlarını değiştiren mesleki ilişkilerini konu eden bir dram olarak tanımlanan Genius, Michael Grandage'ın ilk uzun metraj çalışması. Kadrosunda Colin Firth, Jude Law, Nicole Kidman, Laura Linney ve Guy Pearce gibi başarılı ve popüler oyuncuların ye aldığı film 10 Haziran’da gösterime giriyor.

Filmin konusu

Genç yaşında ün ve başarıya ulaşan Wolfe, çarpıcı yeteneğiyle örtüşen etkileyici de bir karaktere sahiptir. Perkins, tüm zamanların en saygıdeğer ve tanınan edebiyat editörlerindendir ve F. Scott Fitzgerald ve Ernest Hemingway gibi sembolleşmiş roman yazarlarını keşfetmiştir. Wolfe ve Perkins arasında şefkatli ve karmaşık bir dostluk gelişir. Eğitici ve önlenemez dostlukları, bu parlak ama birbirinden çok farklı iki adamın hayatını sonsuza dek değiştirecektir. 

Senarist John Logan’ın Genius ve uyarlama süreciyle ilgili düşünceleri

Genius, John Logan'ın, Maxwell Perkins'in hikâyesini 20 yıllık beyazperdeye taşıma yolculuğunun sonucu. Logan şöyle diyor: "Kitabı ilk okuduğum andan itibaren 'Bu hikâyeyi anlatmalıyım' dedim. Senarist, hikâyenin, herhangi bir yaratıcı ilişkiyle paralellik gösteren potansiyelini gördü. Ben de yazar olduğum için, hikâyedeki konularla empati kurabiliyordum. Başarıyla olan mücadele, bu başarının sizi ve etrafınızdaki insanlarla olan ilişkilerinizi nasıl değiştirebileceği, bana çok büyüleyici geliyor." Logan devam ediyor: "Amerikalı bir yazara göre, içinde Thomas Wolfe, F. Scott Fitzgerald ve Ernest Hemingway'in olduğu bir hikâyeye bakmak, insanın gözünü korkutan bir mücadeleydi. Üçü de 20. yüzyıl Amerikan edebiyatının duayenlerindendi.

Bir yutkundum, oturdum ve şöyle dedim: "Şimdi F. Scott Fitzgerald'a bir sahne yazmalıyım. Ama benim ilgimi çeken hayatlarımızın üzücü gerçeği, Thomas Wolfe'un neredeyse tamamen unutulmuş olması. Genius’ın bu konuda bir katkısı olacaksa, umarım insanların 'Look Homeward, Angel' ya da 'Of Time and the River'ı alıp okumaya başlamalarını sağlaması olur." Logan, 1999'da, Any Given Sunday filmine yazdığı ilk senaryosunu satarak kazandığı parayla, Berg'le Los Angeles'ta buluşma planları yapmış. "Scott'a 'beni tanımıyorsun ama bu kitabı gerçekten uyarlamak istiyorum' dedim." Dediğine göre Berg, doğal olarak ilk biyografisine korumacı yaklaşmış. "Hiç Thomas Wolfe okuyup okumadığımı sordu. Utana sıkıla okumadığımı itiraf etmek zorunda kaldım ama görevim belliydi. Bütün yazı Wolfe'un eserlerini okuyarak geçirdim. Dört romanını ve kısa hikâyelerini okudum, ne olduğunu anlamak için Kuzey Carolina'ya gittim, Scott ve ben bunu konuşma sürecine girdik." A. Scott Berg, Amerikan edebiyatının en belirleyici döneminin arkasındaki gerçek hikâyeye, 60'ların ortasında, ergenlik yıllarında ilgi duymaya başlamış. Şöyle diyor: "F. Scott Fitzgerald'ın eserlerine olan tutkum o kadar yoğunlaştı ki, Fitzgerald oraya gittiği için üniversiteyi Princeton'da okudum." Princeton'daki ikinci gününde, üniversitenin Fitzgerald'a ait arşivlerini karıştırmaya başlamış ve Max Perkins'in Fitzgerald'ın eserlerine olan katkısını da orada topladığı binlerce dokümandan öğrenmiş. "Üniversitedeki dört yılımı Fitzgerald'ın yazılarını okuyarak geçirdim ve bulduğum en ilginç belgeler, Fitzgerald ve öldüğü güne kadar Max Perkins arasındaki yazışmalardı.

Logan şöyle diyor: "Bu bir drama ama aynı zamanda gerçek de bir hikâye. Bence önemli olan karakterlere ve tarihin ruhuna sadık olmak. Eserimde Marcus Aurelius'tan Mark Rothko ve Howard Hughes'a pek çok tarihsel şahsiyeti ele aldım. Tarihi bir dereceye kadar saptırabilirsiniz ama tamamen değiştiremezsiniz çünkü bu kötü niyete girer." Berg, zaten hiç böyle olmadığını söylüyor. "10'da 9, gerçek hikâye, bulabileceğiniz her dramdan daha dramatiktir. Filmde hiçbir yerde 'Tanrım, böyle bir şey olmadı' diye düşünmeme yol açan bir şey olmadı." Berg, romanı uyarlama sürecini şöyle anlatıyor: "John, buna dair görüşlerini de inancını da asla kaybetmedi. Arada tiyatro oyunu sahnelerken ya da James Bond filmi çekerken dikkati biraz dağıldı ama aklı hep başındaydı ve hep bizimle çalışabilecek bir yönetmen, yıldız ya da yapımcı arayışındaydık." Logan şöyle diyor: "Tamamen güvenebileceğim bir ortak alabilirdim. Yıllar içerisinde sayısız oyuncu, yönetmen ve yapımcıyla bunu nasıl yapabileceğimi konuştum."

27 Nisan 2016

İlk izlenim: Suicide Squad


Süper kahraman filmlerinin dur durak bilmediği bir dönemden geçiyoruz. Fantastik sinemanın 2000’lerde altın çağını yaşamasında büyük bir payı olan çizgi romanların artık kenarda köşede kalmış, daha az popüler örnekleri dahi sinemaya uyarlanmaya başladı. Dc ve Marvel arasında alttan alttan süren pasta savaşını da düşünürsek daha gösterişli projelerin hayata geçirilmesine şaşırmamalı. Marvel’ın eli yükselterek süper kahramanların toplandığı Avengers filmlerini yapması, bunu Captain America serisiyle sürdürmesi ve gişedeki başarısı Dc’yi harekete geçirdi. Hala vizyonda olan Batman v Superman: Dawn of Justice ve Ağustos’ta izleyeceğimiz Suicide Squad, savaşı iyice kızıştıracak gibi görünüyor.

Süper kahramanların toplandığı filmlerde karakterler aynı evrene ait olsalar da farklı filmlerin karakterlerini bir araya getirme düşüncesinin benzer bir uygulaması olduğundan bugüne dek iyi bir sonuç vermedi. Bu bakımdan ne kadar umutlu olsak da Suicide Squad’a endişeyle yaklaşmaktan geri duramıyoruz. Ama bu projenin daha cezbedici bir ana fikri var: Bir araya getirilenler kahramanlar değil, azılı suçlular yani kötü karakterler. Ancak kötülerden bile daha kötüleri olduğu için İntihar Timi oluşturulmak zorunda kalınıyor. Çıkış noktasının ve karakterlerin ilgiye değer olması merakımızı arttıran bir unsur. Filmin fragmanlarını da unutmayalım tabii.

Durdurulamayan gizemli bir suç örgütünü çökertmek için bir intihar timi oluşturulur. Varlığından çok az kişinin haberdar olduğu bu tim, suça batmış ve de cezasını çekmekte olan şöhrete sahip suçlulardan kurulur: Joker, Harley Quinn, Deadshot, Kaptan Boomerang gibi isimlerden oluşur. Hikâyenin merak edilen noktası ise intihar timinin başarılı olmaları için değil de kazanamayacakları bir savaşa gönderilmiş olduklarını fark etmeleri sonrasında ne yapacakları sanırım.

Fragmana baktığımızda, çizgi romanın karanlık dünyasının korunmaya çalışıldığını ve mizahi öğelerle bu kaotik dünyanın yumuşatıldığını görüyoruz. Joker ve özellikle de Harley Quinn karakteriyle mizaha alan açılmış. Zaten bu iki karakterin parlayacağını söyleyebiliriz. Fragmanda dikkat çeken bir husus da intihar timinin savaştığı suç örgütüne ilişkin pek bir ipucu verilmiyor oluşu. Filmden yayınlanan üç fragmanda da anti-kahramanlarımız ön planda. Suicide Squad’da muhtemelen ekibin iç çatışmaları eksik olmayacak. Batman’in hikâye içindeki rolünün çizgi romanlardan bildiğimiz kadarıyla intihar timini kötücül amaçları olan bir oluşum sanmasıyla ilintili olacak ve kısa bir zaman alacak filmde.

Suicide Squad’ın sonu da Avengers filmleri ve Batman v Superman gibi olabilir. Anti-kahramanların toplanması beklediğimiz etkiyi yaratmayabilir. Beklentiyi yüksek tutmamakta fayda olduğunu düşünüyorum çünkü yönetmen David Ayer ortalama bir sinemacı. Hatta henüz “waov” dediğimiz bir film çekememiş yönetmenlerden kendisi. Burada da stüdyonun isteklerinin dışına çıkamayarak memur yönetmenlik sergilemiş olma ihtimali yüksek görünüyor. Ayrıca Jared Leto’nun Joker, Margot Robbie’nin de Harley Quinn kompozisyonları filmin başarı veya başarısızlığında ciddi bir rol oynayacaktır. Açıkçası David Ayer’den çok onlara güveniyorum.

Seyircinin artık karizmatik kötü karakterleri daha çok sevmeye başladığı bir dönemde Suicide Squad’ın zamanlaması oldukça iyi. Bu yazın hiti olmaya aday diyebiliriz.


9 Mart 2016

İlk izlenim: Batman v Superman: Dawn of Justice


Sinemaseverler, kendi evreninin kültleşmiş film karakterlerinin karşılaştırılarak veya aynı tarafa yerleştirilerek bir güç birliği oluşturmak suretiyle bir araya getirilmemesi gerektiğini düşünenler ile bu karşılaşmalardan büyük zevk alanlar olmak üzere keskin bir biçimde ikiye ayrılmış durumda. Çizgi romanlar ve ondan uyarlanan animasyonlarda karşı karşıya getirilen Batman ve Superman’in aynı mantıkla sinemaya transferi uzun zamandır hayali kurulan bir şeydi. Bu hayali gerçeğe dönüştüren Batman v Superman: Dawn of Justice, oyuncu seçimleri (Ben Affleck tercihi) ve Batman ile Superman arasındaki güç eşitsizliği gibi sebeplerle kafalarda pek çok soru işareti bıraktı ve çeşitli tartışmalara sebep oldu. Ülkemizde 25 Aralık’ta vizyona girecek olan filmle ilgili ilk izlenimlerimi paylaşmak istedim.

Dawn of Justice’a Man of Steel’in devam filmi olarak bakabiliriz aslında. Dünyayı General Zod ve arkadaşlarının istilasından kurtaran Superman’in ilahlaştırıldığı bir zamandayız. Bir yandan ilahlaştırılan, diğer yandan varlığı ve gerekliliği tartışılan bir Superman var. Dünya üzerindeki en büyük gücün bir ihtilaf figürüne dönüşmesinin sürpriz olmayacağından, insanlık tarihinden örnekler verilerek güçlü insanları takip edenlerin sonunun trajik olduğundan ve gücün yozlaşma getireceğinden bahsediliyor. “Evine dön” tezahüratlarını da hesaba katarsak dünyanın bir kaos ortamında olduğunu anlıyoruz. Elbette bunda Lex Luthor’un da büyük bir payı var. Elindeki gücü ve imkânları kullanarak insanları kışkırttığını “Şeytanlar aramızda, cehennemden değil, gökyüzünden gelecekler” sözlerinden çıkarıyoruz. Bu noktada Dawn of Justice’ın dünyasını daha iyi anlayabilmek için Batman ile Superman’in karşılaştıkları çizgi romanlara bakılması gerekiyor. Yönetmen Zack Snyder, filmin Dark Knight Returns’ün doğrudan bir uyarlaması olmayacağını söylüyor. Muhtemelen devletle iş birliği yapan bir Superman izleyeceğiz. Evet, Dawn of Justice, Man of Steel’in devamı gibi düşünülebilir demiştik. Filmin ikinci fragmanında Superman’in General Zod ile Man of Steel’deki final kapışmasının yer alması ve bu sahneyi bir de Batman’in bakış açısından izlememiz iyi düşünülmüş bir ayrıntı. İki süper kahramanın dünyası birleştirilirken, hikâyenin omurgasının Superman’inkinin üzerine kurulduğunu düşünüyorum.

Fragmanın ilk yarısı Superman’i gösterirken, ikinci yarıda Batman’e geçiliyor. Alfred’in öfkenin, telaşın ve gücünün yetmeyeceği duygusunun\korkusunun iyi bir insanı bile bir zalime çevirebileceğinden söz ettiğini görüyoruz. Alfred burada Batman’i kastediyor olmalı. Zaten o konuşurken kadrajda Bruce Wayne var. Alfred, Batman’in akıl hocası olduğundan yanlış bir şey yapmaması için onu uyarıyor. Uyarıyla birlikte cesaret aşıladığını da söyleyebiliriz. Şimdi filmin adının Dawn of Justice yani Adaletin Şafağı olduğunu ve hikâyenin Dark Knight Returns’ün serbest bir uyarlaması olacağını bildiğimizden birtakım öngörülerde bulunabiliriz. Superman’in gücün karanlık tarafına meyletmesi veya devletle yaptığı anlaşma gereği diğer süper kahramanların tasviye edilmesine destek vermesi neticesinde adaletin savunucusu Batman’le karşı karşıya geleceğini düşünebiliriz. Her ne kadar, Dawn of Justice bir “versus” yani bir karşı karşıya filmi olsa da bir noktada Batman ve Superman birlik olacaklar ve Adalet Birliği (Justice League)’nin temelleri atılacaktır. Wonder Woman da kritik bir noktada onlara katılacak. Bu birlik de asıl düşmanın Lex Luther olduğunun anlaşılmasıyla gerçekleşecek.

Filmle ilgili kafalardaki ilk soru işareti girişte de bahsettiğimiz gibi Ben Affleck’in Batman rolünü kaldırıp kaldıramayacağıydı. Eldeki görüntüler Affleck’in Christian Bale’i aratacağını ama çok da sırıtmayacağını düşündürdü. Oyuncunun ciddi bir duruşu var. Eleştiriler de zaten Affleck’ten kostümüne kaymış durumda. Şu an için fragmanlardaki en rahatsız edici şey Batsuit denilebilir. Asıl soru ise Batman ve Superman arasındaki güç dengesizliğiydi. (Çizgi roman veya animasyonlardaki karşılaşmayı bilenler için soru işareti yoktu tabii) fragmanlar bu sorunun üstesinden gelindiğini söylüyor. İlk fragmanın sonundaki karşılaşmada kendine güvenen bir Batman var. Batman’in “Söyle bakalım kanın akıyor mu?”, “Akacak!” gibi sözler sarf etmesi güvendiği bir şey olduğunu açıkça gösteriyor. Superman’in zayıf noktası kriptonit taşı olduğuna göre Batman’in bunu kullanma olasılığı yüksek görünüyor. Dawn of Justice’ın görsel açıdan nasıl olacağı sorusu da kafamızı kurcalıyordu. Ancak Man of Steel’in görsel stilinden uzaklaşılmaması sebebiyle endişelerimiz son buldu. Sonuç olarak yayınlanan fragmanlar filmle ilgili haddinden fazla ipucu verdiği için tadını da kaçırdığını söyleyebiliriz. Süper kahraman filmlerinin usta ismi Zack Snyder’ın ne derece başarılı bir iş çıkarttığını bilemiyor ve heyecanlı bekleyişimizi sürdürüyoruz.

16 Haziran 2015

İlk izlenim - Terminator: Genisys


Bilimkurgu sinemasının en önemli birkaç serisinden biri olan Terminatör, James Cameron ayrıldığından beridir düşüşünü sürdürüyor. Evet, bugüne dek vasat bir Terminator filmi izlemedik belki ama serinin potansiyelinin çok altında seyrettiğini de kabul etmek gerekiyor. Şimdi dördüncü filmin bıraktığı ufak çaplı enkazı temizleme zamanıdır diyerek, 26 Haziran 2015'te izleyeceğiz beşinci film Genisys'i adından başlayarak inceleyelim. 

Genisys yaratılış anlamına gelmekte bildiğiniz gibi. Bu da seriyi diriltme amacı göz önünde tutulduğunda olabilecek en iyi isim. Bunun dışında Genisys adının filmin hikayesiyle de ilgili olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Terminator küllerinden doğacak bir anlamda. Genisys'in senaryosu ilk iki filmle sıkı bir bağ kurularak yazıldı. Terminator: Genisys, 2029 yılında makine-insan savaşında insanoğlunun zafere yakın olduğunu bir dönemde açılacak. John Connor, annesini kurtarması için Kyle Reese'i (yani babasını) geçmişe gönderecek. Reese ise karşısında ilk Terminator filmindekinden daha farklı bir Sarah Connor bulacak. Yani zamanda yolculuk yapıp geçmişe gittiğinde T-800 de orada olacak. Filmin hikayesinden yola çıkıp, şöyle bir yorumda bulunabiliriz: Terminator Genisys, The Terminator ile Judgement Day arasında bir zaman diliminde geçecek. Daha doğrusu iki filmin de geçtiği zamanı yeniden yorumlayacak, değiştirecek. En azından geçmişte geçen kısmı. Ki zaten filmin büyük bölümü geçmiş zamanda geçecektir. Bunun anlamı da ilk filmlere yakın duran bir Terminator izleyeceğimiz. Fragmandan anladığımız kadarıyla ilk üç filmin kaçmalı kovalamacalı yapısı da korunacak. Kötü karakter olarak civa alaşımlı terminatörün yanı sıra ilk filmdeki makinelerin tarafındaki T-800'ü ve onun karşısında John Connor'ın tekrar programladığı T-800'ü göreceğiz. Kafa karıştırıcı gibi görünse de yaratıcı hamleler yapıldığını şimdiden söyleyebiliriz. Evet, ilk iki filmle sıkı sıkıya bağlı bir film olacak Genisys. Görsel olarak da aynı şeyi söylersek yanılmış olmayız. İlk filmlere yapılan göndermeler ve atıflar nostalji hissini artırırken, Terminator filmlerinin makine-insan savaşının yanında diğer önemli teması zaman yolcuğunun bu filmde seride hiç olmadığı kadar etkin bir biçimde kullanılacağını düşünüyorum. İlk iki filmde yaşananların zaman yolculuğu ile yeniden yorumlanması nasıl bir sonuç verecek merak konusu. Son olarak filmi gören James Cameron'ın Genisys için "Rönesans" yorumu yapması, oluşan olumsuz havayı biraz olsun dağıttı. Merakla bekliyoruz...

14 Ocak 2015

Wild (Yaban) 6 Şubat'ta vizyona çıkarılıyor


Café de Flore, Dallas Buyers Club gibi başarılı filmleriyle tanıdığımız Jean-Marc Vallée, Oscar ödüllü Reese Witherspoon ve Oscar adayı senarist Nick Hornby, yazar Cheryl Strayed’in çok satan, sıradışı bir macerasını ekranlara taşıyor. Yıllar süren umursamaz davranışları, eroin bağımlılığı ve evliliğinin yıkımıyla beraber Strayed acele bir karar alır. Lanetlenmişçesine aklında kalan annesi Bobbi’nin (Oscar adayı Laura Dern) hatıraları ve tamamen tecrübesizce, bin mili aşan Pacific Crest Yolu’nu tek başına yürümeyi kafasına koymuştur. Wild, onu çıldırtan, güçlendiren ve sonunda iyileştiren bu maceradaki korku ve tatminleri ortaya koyuyor.
                       
Wild, ona ilham veren annesinin başdöndürücü ani ölümü, harabolmuş bir evlilik ve küstahca kendini yok etmeye adamış olmasına rağmen bunlara artık bir “Dur!” demek isteyen Chreyl Strayed’in akılalmaz macerasını anlatıyor. Hiç deneyimi olmadan, kocaman ağır bir çanta ve zayıf düşmüş iradesinin etkisiyle Strayed, Amerika'daki en uzun, en zorlu ve en vahşi transit yol olan Pasific Crest Yolu'nu tek başına yürümeye karar verir. Yürüyüşe başlamasından biraz sonra bırakmayı düşündü fakat azmetti ve o birkaç ay boyunca korku, yorgunluk ve tehlikenin içinde ona neşe, cesaret ve güzelliği hatırlatanları buldu. Hayatını yeniden düzene oturtmasını sağlayan, yeni ama dikkat çekici hikayesini su yüzüne çıkartan bir macera.
           
Strayed’in açıklaması: “Pacific Crest Yolu’nu 94 günde yürümek benim için büyük fiziksel bir girişim olduğu kadar ruhani bir seyahatti aynı zamanda. Çoğu insanın yabana döndüğü kadar bende patikaya döndüm. Kaybolmuş ve çaresiz hissettiğim zaman, nasıl ilerleyebileceğimi bilmediğim bir yerde bile olsam, patika bana motomot bir ayağımı öbürünün önüne atmamı öğretti.”
           
Strayed’in hikayesi kendisi için çok anlamlıydı fakat yazılarının diğer insanların hayatlarını bu kadar değiştirebilecek eserler olacağını öngöremezdi. 2012’de, Yaban basılır basılmaz çok satanlar listelerine girdi. Maceraperestliği ve saygısız ama bir o kadar da samimi tarzı ile çılgın çizgisini gösterdi. The New York Times Book Review, Yaban için “edebi ve insani zafer” yakıştırmasını yaparken, The Boston Globe ise “bağışıklık yapan, muhteşem kitap. Yalnızca eğlendirmekle kalmıyor, okumuş olmanın hazzını bırakıyor.”
           
Kitabı yayımlanmadan birkaç ay önce okuyanlardan birisi de Oscar ödüllü oyuncu ve prodüktör Bruna Papandrea ile kendi film şirketlerini oluşturmaya başlayan Reese Witherspoon’dan başkası değildi. Elinden geçen onlarca müsveddeden sonra Witherspoon’un tepkisi anlık ve hararetliydi.
           
“Kitabın ilk yarısını uçakta okudum ve gözyaşları içinde kaldım.” diye anlatıyor Witherspoon. “Sonra, fazla sabredemedim ve kitabın kalanını geri dönüşte bitirdim. Dedim ki, “Cheryl Strayed’in kim olduğunu bilmiyorum ama hemen telefon numarasına ihtiyacım var.”

16 Aralık 2014

Before I Go to Sleep 2 Ocak'ta gösterime giriyor


Steve J. Watson'ın çok satanlar arasına giren aynı adlı romanında uyarlanan Before I Go to Sleep'te bir amnezi hastasının hikayesi konu ediliyor. Memento sonrasında amneziden müzdarip bir karakteri odağına alan filmler illa ki Nolan'ın filmiyle mukayese edilecek. Elbette Memento anlatısı başta olmak üzere pek çok açıdan ayrıksı bir işti.. Filmimize dönersek; geçmişindeki travmatik bir kaza sonucunda her gün hiçbir şey hatırlamadan uyanan evli bir kadının, Christine'in hikayesi güvensizlik üzerine kurulan bir gerilimde canlanıyor. İlk fragmana baktığımızda temposu git gide artan bir dramatik gerilimle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Kocası dahil kimseye güvenemeyen ve köşeye sıkışan bir kadın kompozisyonuyla Kidman'ın filmin en büyük kozu olduğunu da belirtmek gerekiyor.

Film ve romanla ilgili önemli noktalar

Bizi insan yapan özellikler nedir? Hafızamızın birleşmesinden mi oluşuyoruz sadece? Bütün hafızamız silince geriye ne kalır? Bu sorular yazar J. Watson’ın aklını uzun yıllar kurcalamış. Watson’ın romanı Uyumadan Önce (Before I Go To Sleep) dünya çapında tam 30 ülkede yayımlandı. Amerika çok satanlar listesinde 7. Sırada uzunca bir süre yerini korudu. J. Watson bugüne kadar J. K. Rowling’den sonra en iyi sıraya yerleşen İngiliz yazar olma özelliğiyle de oldukça adından söz ettirdi.

Roman, sinemaya uyarlanarak Oscar ödüllü güzel oyuncu Nicole Kidman’ın Christine rolünü de üstlenmesiyle daha da çekici hale geliyor. İki kez Oscar kazanmış olan aktör Colin Firth ise Christine’in artık hatırlayamadığı kocası rolüyle karşımıza çıkıyor. İngiliz oyuncu Mark Strong ise Dr. Nasch karakteriyle gerilim dolu dakikalar yaşatıyor.

“Filmin heyecan veren en önemli noktası da hafızasını kaybeden bir kadının dramıyla, gerilimi bir araya getirebilmesi” diyor yönetmen Rowan Joffe. “Bir kadın sabah uyanıyor ve yanında ki adamın kim olduğunu bilmiyor. Daha da kötüsü aynaya bakıyor ve kendini 27 sanarken, 40 yaşında olduğunu fark ediyor. Duvarlara baktığında; “Bu adam senin kocan” yazısını görüyor. Tüm bunların hepsi hikayenin ilk 5 dakikası. Bu 5 dakika bile hem dramatik hem gerilim için yetiyor ve hikaye sizi içine daha ilk baştan çekiyor” diyor yönetmen.

Yönetmen koltuğunda, senaryoyu da kaleme alan Rowan Joffe'nin oturduğu Before I Go to Sleep, 2 Ocak'ta gösterime giriyor.