Woody Allen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Woody Allen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2023

Bir Zamanlar Sinema Öneriyor - #69 The Purple Rose of Cairo

Wood Allen’ın daha çok deli dolu parodilerle geçen 70’li yıllarının ardından 80’lerde Zelig ve bu yazıda bahsedeceğimiz The Purple Rose of Cairo (Kahire’nin Mor Gülü) gibi büyük bir yaratıcılık gerektiren ve keskin bir mizahla örülü olan başyapıtları çıkageldi. Ustaya en iyi orijinal senaryo dalında Oscar adaylığı getiren ancak senaryo ödülünü Altın Küre’de kazanabilen The Purple Rose of Cairo, Woody Allen’ın en iyi komedilerinden…

Amerika’nın büyük buhran yıllarını fon alan Allen, hikayesinin merkezine eşi tarafından hor görülen, sevgiye aç bir kadını, Cecilia’yı yerleştiriyor. Ana karakterini büyük bir açmaz içine sürüklüyor başta. İşsiz kalıp sokaklarda sürten kocasını idare etmekten bunalan ve sonunda işsiz de kalan sıradan bir kadının, sinemayı dertlerinden bir kaçış alanı olarak görüp, bu büyülü dünyaya kendini kaptırması, Allen’ın zeka dolu hamlesiyle hikayeyi fantastik bir boyuta taşıyor.

Cecilia, The Purple Rose of Cairo adlı filmi beşinci izleyişinde filmin kahramanlarından maceraperest Tom Baxter’in dikkatini çekiyor. Perdeden çıkıp Cecilia’nın yanına gelen film karakterimiz, özgürlüğünü yaşamak istiyor. Tom Baxter, Cecilia ile aşkın ve özgürlüğün tadına bakarken, filmin olağan akışı da sekteye uğruyor. Film bu noktadan sonra sinemada yaşanan fantastik durumla hayal gücümüzün sınırlarını zorluyor. Sinema salonundaki seyircilerle Tom Baxter’in dönmesini bekleyen diğer film karakterlerinin atışmaları da bu anlardan sadece biri. Bir film karakterinin gerçek dünyayı keşfederken yaşadıklarından hakiki bir komedi filmi çıkarmaya yetecekken, Allen formunun zirvesindeyken eline geçen fırsatı kaçırmıyor. Hollywood stüdyo sistemini de eleştiren yönetmen entelektüel birikimi ve mizah hakimiyetiyle sınırlarını kendi belirlediği bir dünyada at koşturuyor diyebiliriz. Allen, gerçeküstü bir dünyanın kapısını aralıyor aralamasına ancak ayakları yere basan bir finalle noktalamasını da biliyor filmini.

Allen, film karakterlerinin kendi varoluşlarının farkında olduğu bir yapı kuruyor. Çok geçmeden gerçek dünyaya adım atan Tom Baxter’e de varoluşunu sorgulatan yönetmen, mizahı ön planda tutsa da filmin dramatik yapısını ince ince örüyor. The Purple Rose of Cairo’da orijinal fikirlerin ardı arkası kesilmiyor. Her on dakikalık dilimde yepyeni fikirlerle nereye varacağını kestiremediğimiz bir sona doğru gidiyoruz. Allen’ın sinema ve gerçek hayatı iç içe geçirme, sınırları kaldırma düşüncesi daha sonra benzer bir formülü televizyona uygulayan Pleasantville gibi başyapıtların da öncüsü konumuna getiriyor bu filmi.

İnsanın o sahte dünyaya duyduğu hayranlığın ve o dünyanın içinde varolabilme düşüncesinin bir tür dışa vurumu olan hikayesiyle The Purple Rpse of Cairo, sinema sevgisini kalbinizde hissedeceğiniz bir Woody Allen başyapıtı.

30 Temmuz 2016

Cafe Society ekibi filmi anlatıyor


Woody Allen’ın hikayesi 1930’larda geçen yeni romantik filmi Cafe Society’de Bronx’da doğan Bobby Dorfman (Jesse Eisenberg)’ın aşka yakalandığı Hollywood’a gidişini ve sonra sosyetenin kıpır kıpır gece hayatında ortalığı toza dumana kattığı New York’a dönüşünü izliyoruz. Bobby’nin renkli aile yaşamında olup bitenlere odaklanan film, dönemin heyacanını ve şaşaasını yansıtan film yıldızlarına, sosyeteye, playboylara, güzel kadınlara, politikacılara ve gangsterlere yazılmış parıltılı bir şiir olarak tanımlanıyor.

Ülkemizde 12 Ağustos’ta vizyona girecek olan filmi bir de ekibinden dinleyelim.

Woody Allen’ın Cafe Society’si; film yıldızları, milyonerler, playboylar, profesörler, fahişeler ve gangsterlerle dolu 1930’ların New York ve Hollywood’unun panoramik bir hikayesi. Filmin geniş karakter skalası daha hikayenin başında kendini belli ediyor. “Senaryoyu bir roman gibi kurguladım,” diyor Allen. “Bir kitapta olduğu gibi, filmin içinde de bir an soluklanıp baş kahramanı kız arkadaşıyla, ailesiyle, kız kardeşi veya gangster ağabeğiyle, Hollywood yıldızları ya da bitirimleriyle, hatta sonrasında sosyetenin içinde politikacılarla, güzel kızlarla, playboylarla, düğünlerinde karısını aldatanlarla ya da kocasını öldürenlerle birlikte görebilirsiniz. Benim için bu hikaye, bir kişinin değil herkesin hikayesiydi. Bobby’nin aşk hikayesi, filme etki eden atmosferin bel kemiği niteliğinde. Fakat tüm karakterler hikayenin dokusuna katkıda bulunuyor.” Tıpkı kitaplarda olduğu gibi filmde de bir anlatıcı var ve bu üst ses Allen’ın kendisine ait. “Kendim seslendirdim çünkü kelimelerin tam olarak nasıl ifade edilmesi gerektiğini en iyi ben biliyordum,” diyor. “Kendi kitabımı okumuş gibi olacaktım.” “Café Society”, 19.yy sonu ve 20.yy başında New York, Paris ve Londra’nın o dönem moda olan kafe ve restoranlarında toplanan sosyete, aristokrat, sanatçı ve ünlü takımını tanımlamak için kullanılıyor. Terim, 1930’larda New York’ta İçki Yasağı Dönemi’nin sonlanmasından sonra ve Café Society’nin müdavimlerinin hayatlarını açgözlü biçimde sütunlarına taşıyan bulvar gazeteciliğinin yükselmesiyle popüler hale geldi. “O dönem beni hep büyülemiştir,” diyor Allen. “Muazzam bir tiyatro yaşamı, kafe ve restoran kültürüyle şehrin en heyecanlı dönemiydi. Nereye giderseniz gidin, tüm ada, sofistike gece yaşamıyla çalkalanıyordu.” Altın Çağı’nı yaşayan Hollywood yıldızlarla dolu olsa da New York’tan farklı bir gece hayatına sahipti. “Gidecek çok yer yoktu. Her yer erkenden kapanırdı. Elbiseler daha sadeydi. Herkes arabasını kendisi sürerdi. Film yıldızları sayesinde bir miktar ışıltısı vardı ama New York’un sahip olduğu sofistike gece yaşamına sahip değildi,” diyor Allen.

Bir dönem portresi olmanın yanı sıra Café Society, aynı zamanda bir aile hikayesi. Bobby’nin ebeveynleri Bronx’ta bir kuyumcu dükkanı işleten, oldukça sıkı ahlaki kurallarla yaşayan bir çifttir. “Rose, yanıldığı düşünsem de, başka bir kocayla daha iyi bir hayatı olabileceğine inanıyor,” diyor Allen. “Sürekli kavga ediyorlar ama birbirlerine sadık ve aşıklar. Sadece bunu farklı bir şekilde gösteriyorlar. Birinin başına bir şey gelse, diğeri onu asla yalnız bırakmıyor.” Dorfman ailesinin en büyüğü Ben bir gangster. “Ben, babasını hiçbir zaman hiçbir şeye gücü yetmeyecek ve hayatın karşısında sürekli çırpınmak zorunda kalacak bir insan olarak görüyor,” diyor Allen. “Çetelere bulaşıyor, ona iyi para kazandıracak illegal işler giriyor. Hukuk sınırlarının dışında sefahat sürebileceği bir yaşam olduğunu görüyor.” Ailesinin sahip olduğu sıkı ahlaki kurallardan uzak olsa da Ben, her zaman her koşulda akrabalarının yardımlarına koşmaya hazırdır. Ailenin parlak çocuğu Evelyn ise öğretmen olup, bir profesörle evlenir. Bobby (Jesse Eisenberg), kuyumculuktan daha iyi bir işte çalışma umuduyla L.A. yollarına vurur kendini. Dayısı Phil Stern (Steven Carell) için çalışmak daha cezbedicidir. “Bobby, Hollywood’a gittiğinde el üstünde tutulacağını, cemiyet tarafından hemen kabullenileceğini sanan saf bir hayalperest,” diyor Eisenberg. “Tabii olaylar böyle gelişmiyor. Ama çok daha heyecan verici bir şey istediğini biliyor. Hayallerinin mümkün olduğuna inanan bir nesilden ve kültürden geliyor, hele ki hayallerini gerçekleştirmiş bir dayısı varken! Gerçek hayata tosladığında, yaşamın güzelliği ve zorluğu içerisinde kendini tatlı ama kusurlu bir şekilde yeniden inşa ediyor.

Café Society’de üç Oscar Ödüllü Vittorio Storaro ile çalışan Allen, “Hikayemi anlatmamda sinematografi çok önemlidir ve Vittorio, muhteşem bir sanatçı,” diyor. Allen ve Storaro filmi dijital çekerek kendileri adına bir ilki gerçekleştirdiler. Filmin içindeki üç dünyanın estetik farklılıklarını ortaya koyabilmek için yakın bir şekilde çalıştılar. “Bronx’ta doymamış, hatta neredeyse kış gecelerinde rastlayacağınız bir ışık kullandık,” diyor Storaro. Los Angeles içinse tam tersi geçerli: “Hollywood’da daha sıcak bir ton, güneşli bir ton hakim,” diyor. “Bobby New York’a döndüğünde her şey daha parlak, daha renkli… Özellikle gece kulübü sahneleri. Film ilerledikçe birbirinin zıttı iki şehir arasında bir denge oturmaya başlıyor. Bunu yapmayı seviyorum. Başlangıçta birbirinden farklı iki görsellik, yavaş yavaş birbirlerine geçiyor.” Genellikle sabit kamera kullanımında ve geniş açılar kullanılırken üst ses devreye girdiğinde Storaro ve Allen, Steadicam’e başvuruyor. “Anlatıcı yersiz yurtsuz ve zamansız biri,” diyor Storaro. “Tamamen soyut bir varlık. Anlatıcı hikayeyi anlatırken hikayeyi kendi bakış açışından anlatıyormuş gibi hissediyoruz. Bunlar Steadicam’i kullanmak, karakterin etrafında daha fazla yer alabilmek ve hikayenin duygusal aktarımını daha da kolaylaştırmak için harika anlardı. “Kulüpleri hem gerçek mekanlardan hem de dönemin filmlerinden esinlenerek modelledim,” diyor yapım tasarımcısı Santo Loquasto. “Yıllar boyunca o döneme dair bir referans kitaplığı oluşturdum. Hatta Radıo Days’i El Morocco’da çekmiştik. Woody’nin sevdiğini düşündüğüm şeyleri kullandım; döner merdivenler, barların tasarımları… Çalışmalarımın bir yeniden yaratımdan ziyade Woody’nin dünyaya bakışı olduğunu söylemeliyim. Bir yeniden yaratım değil, bir toplama çalışmasıydı yaptıklarım.” Kostüm tasarımcısı Suzy Benzinger’in işi de New York ile Hollywood’un şaşaası arasındaki farklılıkları ortaya koyuyor. “Hollywood, milyonlarca insanı sinemalara çekmek için yaratılmış ağız uçuklatan sahte bir dünya,” diyor Benzinger. “Oyuncuların şaşaalı görünmesi onlar için çok önemliydi. Evlerinden her çıktıklarında şık giyimli oluyorlardı. 1930’larda orkidelerle süslü kürklere sarınmış kadınların olduğu Hollywood filmlerinin hepsini izledik. Bu filmlerin ilk gösterildikleri tarih Ağustos, Kaliforniya’da milyon dereceyi gördüğümüz zamanlar! New York’ta ise daha gerçekçi. Hava soğuk olduğunda kadınlar dışarı çıkarken şapkalarını takıyor.” “New Yorklu kadınlar daha Avrupai, Kaliforniyalı kadınlara göre daha şık,” diyor Benzinger. “Fransız tasarımcıların New York’ta cirit attığını ve Chanel ile Schiaparelli için kadınlar arasında büyük bir mücadele olduğunu biliyoruz. O dönemin moda dergilerindeki yazıları okurken şöyle cümlelere rastlıyordum: “Bu, Paris’in en moda rengi!” Aynı zamanda bir senarist, yakın zamanda ilk filmini çekecek ve daha önce Allen ile çalışmış olan Eisenberg, Allen ile çalışmayı zorlayıcı ve tatmin edici olarak tanımlıyor. “Tüm gün aynı sahneyi çekmeyeceğinizi bilmek biraz sinir bozucu. Bir sahneyi istediğiniz gibi çekmediğinizi hissetseniz de o sahneyi filmde görebilirsiniz,” diyor. “Ama o sahnede en önemli şeye odaklanabilen ve onu en verimli, berrak ve sanatsal şekilde ifade eden biri tarafından izlenmek ve düzeltilmek de rahatlatıcı.” Carell, Allen’ın aynı sahneyi çok fazla çekmemesinden memnun. “Bir sahnenin tekrarı arttıkça çok fazla düşünmeye başlıyor ve yapay tepkiler geliştirmeye başlıyorsunuz. Olduğu kadarıyla yetinmesini seviyor ve bence bu işe de yarıyor.” Stewart, Allen’ın kendisini konfor alanından çıkardığını söylüyor. “Vonnie’de benim kolay kolay kabullenemeyeceğim bir neşe ve laubalilik var,” diyor. “Bu yüzden sürekli üstüme gelip o havayı yakalamam yönünde zorladı beni.” Lively, Allen’ın asla müdahaleci ve belli bir kalıpta davranmaya zorlayıcı olmadığını ama ihtiyaç duyduğu her seferinde yanında olduğunu söylüyor. “Diyaloğun hepsini vermiyor elinize. ‘Bu sahnenin havası biraz şöyle olmalı…’ diyor ve sonuna bir cümle ekliyor. O cümle sahneyle ilgili aklınızda kurduğunuz her şeyi yerle bir ediyor.” Carell, “Oyunculara o kadar saygı duyuyor ki her şeye hazır bir şekilde gelip işlerini yapacaklarını varsayıyor. Oyunculuğu oyunculara bırakıyor. Sizin bir sorunuz veya onun aklına takılan bir şey yoksa işler çok basit. Sahne oluyorsa fazladan herhangi bir söz duymuyorsunuz,” diyor. “Hayat, insanların seçimlerinin sonucudur,” diyor Allen. “Bobby ile Vonnie için işler bir yere kadar iyi gidiyor ama hep birlikte olacaklarını hayal etseler de bu olmayacak. Vonnie önceden farklı bir karar almış olsaydı birlikte olabilirlerdi. Ama işlerin aldığı hal düşünüldüğünde sadece rüyalarında birlikte olabilirler.”


2 Ekim 2012

En iyi 10 Woody Allen filmi


Yazar, yönetmen, oyuncu ve prodüktör Allen'ın müthiş bir kariyeri var. 50'li yıllarda Tv filmleriyle başladığı kariyerine 60'lı yılların sonundan itibaren yönetmenlik sıfatını da ekleyerek dört koldan sinemaya sarılmış ve bitmek bilmeyen bir enerjiyle film çekmeye devam etmiş tam bir entelektüeldir Woody Allen. Allen sineması için ne diyebiliriz peki? Allen sineması; kendini tekrar etmez, yeni anlatım biçimleri ve film modelleriyle hep bir arayış içindedir, aynı temalar etrafında döner ancak özgün olabilmeyi başarır, her zaman komik olanın peşinden gitmez dramalarda da gösterir kendini. Sineması bir yana "hiç başyapıtım yok" diyebilecek kadar mütevazi bir kişiliktir o. Yönetmen Allen'ın en iyilerini seçmek hiç ama hiç kolay olmadı. listeye baktığınızda 70 ve 80'li yılların öne çıktığını göreceksiniz. Allen'ın özellikle ilk dönemi diyebileceğimiz 70'li yıllardaki çalışmaları daha deli dolu komedilerden (parodilerden) oluşur ve ben daha çok onları severim. 90'lı yıllardan itibaren başyapıt çıkarmakta zorlanan ama hiç vasatlaşmayan, 2000'li yıllarda ise yaşlılığıyla ters orantılı bir film çekme sürecine giren Woody Allen'ın ömrü uzun, filmleri bol ve güzel olsun. Match Point yazıma buradan bakabilirsiniz.

1- Love and Death (1975)
2- Hannah and Her Sisters (1986)
3- The Purple Rose of Cairo (1985)
4- Annie Hall (1977)
5- Sleeper (1973)
6- Zelig (1983)
7- Bananas (1971)
8- Manhattan (1979)
9- Match Point (2005)
10- Crimes and Misdemeanors (1989)

1 Mayıs 2012

2000'li yılların en iyi 15 komedi filmi

2000'li yıllarda komedide ciddi bir eğilimden söz etmek çok zor. Bunu listedeki filmlere baktığınızda anlayacaksınız. 90'lı yıllarda altın dönemini yaşayan romantik komedi 2000'li yıllarda da klas örnekler ve Amelie gibi yenilikçi filmler çıkarmasını bildi ancak genel olarak bıkkınlık hissi vermeye başladığı da bir gerçek. Parodiler, İngiliz mizahının ürünü olan Shaun of the Dead, Hollywood'dan çıkan Scary Movie serisiyle bir hareketlilik yarattı fakat devamında gelen Date Movie, Epic Movie ve Meet the Spartans gibi sulandırılmış denemeler parodiye olan güveni sarstı. Bu dönemde Judd Apatow faktörü unutulmamalı. Apatow'un yapımcılığında gerçekleştirilen The 40 Year Old Virgin, Knocked Up ve Superbad gibi yetişkin komedileri büyük başarı yakaladı. Woody Allen ise her yıl bir film çekerek üretkenliğinden hiçbir şey kaybetmediğini gösterdi ve bu dönem filmleri yine belli bir standardın altına düşmedi. Oyunculara baktığımızda Jim Carrey'nin 2000'li yılların ortalarından itibaren kötü projelerle tahtını Adam Sandler'a kaptırdığını söyleyebiliriz. Listeyi yaparken Animasyonları dışarda tuttum. Aksi halde işin içinden çıkamayabilirdim. Diğer türlere göre komedinin kişiden kişiye daha değişken bir tür olduğunu düşünürsek listemi doğal karşılayacağınızı umut ediyorum. Son olarak da listemi oluştururken filmlerin beni ne kadar güldürebildiği kıstasının dışına çıkarak, filmlere bir bütün olarak bakmaya çalıştığımı ve seçimlerimi bu şekilde yaptığımı belirteyim.

1- Amelie (2001)
2- Stranger Than Fiction (2006)
3- Little Miss Sunshine (2006)
4- Bruce Almighty (Aman Tanrım) (2003)
5- Me, Myself & Irene (2000)
6- The Hangover (2009)
7- The Royal Tenenbaums (2001)
8- Sideways (2004)
9- Midnigth in Paris (2011)
10- Anchorman (2004)
11- The Dictator (2012)
12- O Brother, Where Art Thou? (2000)
13- Shaun of the Dead (2004)
14- Crimen Ferpecto (2004)
15- Hot Fuzz (2007)

20 Nisan 2012

Match Point

Komedi sinemasının en önde gelen, en yaratıcı isimlerinden büyük usta Woody Allen, zaman zaman komediyi bir kenara bırakıp dramalara da imza attı ancak komedi-drama dışına hiç çıkmamıştı. Her yeni filmiyle yenilik peşinde koşan Allen, 2005 tarihli filmi Match Point (Maç Sayısı) ile polisiye\drama diyebileceğimiz bir suç öyküsüyle çıktı karşımıza. Allen, radikal bir değişiklik yaparak öncelikle farklı bir türe soyundu ve hikayeyi İngiltere'ye taşıyarak bu değişimi daha gözle görünür kıldı.

Genç tenis eğitmeni Chris Wilton, zengin bir ailenin oğlu olan Tom'a verdiği özel dersler sayesinde yüksek sınıftan insanlarla yakınlaşma şansına sahip olur. Chris, Tom'un kız kardeşi Chole ile flört ederken yine Tom'un Amerikalı aktris sevgilisi Nora'ya aşık olur. Chris, Chole ile evlendikten sonra da yasak ilişkisine sürdürür. Nora'ya sahip olmayı, aynı zamanda da evlilikle kazandığı zenginliğin devam etmesini istemektedir. Chris, sahip olduklarını kaybetmek veya aşkı tercih etmek arasında bir seçim yapmak durumunda kalacaktır.

Her ne kadar Match Point'e polisiye etiketi yapıştırılmış olsa da Woody Allen, bir suç öyküsünü -son yarım saatini saymazsak- polisiye kalıplarının dışında kendi üslubuyla anlatıyor. Dramalarında ucundan kıyısından gördüğümüz mizahı hiç göremezken ustanın entelektüel dokunuşunu filmin her anında görmek mümkün. Allen'ın Match Point'te altını çizdiği ana unsur şans faktörü. Zira tenis kortundaki açılış sekansı ve finalin bu sekansla ustaca bağlanması (polisiye örgü tamamen şansa bırakılmış) kimi seyirciye inandırıcılıktan uzak gelirken kimine de şansın hayatımızdaki yerini sorgulamamıza sebebiyet veriyor. Match Point'in ikinci odak noktası ise 'tercihler'. Allen, Chris karakteri üzerinden önce aşk için ne kadar ileri gidebilirsiniz diye soruyor ardından da kurulu hayat düzeninizi (evlilik, kariyer vs.) riske attığınızda onu koruyabilmek için neleri göze alabilirsiniz sorusu ile baş başa bırakıyor bizi.

Match Point, Allen'ın gerek karakterleri gerekse de mekanlarıyla en soğuk filmi diyebiliriz. Özellikle İngiltere'nin üst sınıfını temsil eden karakterleri ve içlerine girmeye çalışan Chris karakteri empati kurabileceğimiz tipler değil. Bu noktada oyuncu ve oyunculukları doğal bulmadığımı (kötü değil kesinlikle) ve filmin tek zayıf yönünün bu olduğunu söyleyebilirim.
Son söz: Match Point son dönem Woody Allen filmleri içinde eleştirel anlamda en çok takdir toplayanı oldu. Bana kalırsa da Allen'ın son 15 yıldır yaptığı filmler arasında en iyisi 8.2\10

29 Ocak 2012

En İyi 15 Parodi filmi


Parodi bir sanat ürününün taklit edilerek ve abartılarak yerilmesi durumuna verilen addır. Sinemada komedinin alt türlerinden olan parodi, en parlak dönemini 70'li ve 80'li yıllarda yaşadı diyebiliriz. Türü sinemada en ustaca kullanan yönetmenler; Mel Brooks, Woody Allen, David Zucker-Jerry Zucker ve Jim Abrahams'tan oluşan ve ZAZ olarak da adlandırılan ekiptir. İngiltere'den kopup gelen Monty Python serisi de Terry Jones önderliğinde türe unutulmaz filmler armağan etti şüphesiz. 2000'li yıllarda Shaun of the Dead ve Hot Fuzz ile Edgar Wright türü ayakta tutan isimlerden oldu. Bugün en çok bilinen parodi serisi Scary Movie olsa da en iyiler arasına girecek yetkinlikte olduklarını düşünmüyorum. Genellikle en iyi parodi listelerinde yer alan Scream (Çığlık) filmi ise bir korku sineması örneği olduğundan liste dışında tuttuğumu belirteyim. Ana malzemesi diğer filmler olan parodiler bir sinefil olarak her daim beni en çok güldüren komedi türü olagelmiştir.

1- Airplane (1980)
2- Top Secret (1984)
3- Love and Death (1975)
4- Monty Python's Life of Brain (1979)
5- Sleeper (1973)
6- Hot Shut II (1993)
7- Monty Python and the Holy Grail (1974)
8- The Naked Gun (1988)
9- Young Frankenstein (1974)
10- Hot Shut (1991)
11- The Naked Gun 2½: The Smell of Fear (1991)
12- Dead Man Don't Wear (1982)
13- Blazing Saddles (1974)
14- Shaun of the Dead (2004)
15- Hot Fuzz (2007)