yorumlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yorumlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2016

Tereddüt 16 Aralık'ta Vizyonda!


Minimalist sinemamızın önemli temsilcilerinden Yeşim Ustaoğlu'nun yeni filmi Tereddüt, 16 Aralık'ta gösterime giriyor. Dünya prömiyerini Toronto Film Festivali'nde, Türkiye prömiyerini ise Antalya Film Festivali'nde yapan ve beğeni toplayan yapım, Ustaoğlu'nun altıncı uzun metraj çalışması.

Hikaye

Hayatları aynı ama bambaşka iki genç kadının; Şehnaz ve Elmas’ın yolları soğuk ve fırtınalı bir gecenin sabahında kesişir ve bu karşılaşma uzun, zorlu bir hesaplaşmanın başlangıcı olur.

Yeşim Ustaoğlu Tereddüt'ü anlatıyor

Tereddüt, farklı deneyimden, kültürden ve sosyal sınıftan gelmiş iki genç kadının yollarının kesişmesi ve bir anlamda bu farklılıklara rağmen çok ortak bir açmazın içinde olduklarını fark edişlerini anlatıyor. 

Her iki karakterin birbirini anlamasıyla gelişen bu hikâye, modern ve geleneksel toplumlarda kadın ve ergen olmayı sorgularken, hem bu topraklarda, hem de aslında dünyada kadın olma hallerine bakan bir bakış açısına sahip. Geleneklerin, örflerin belirlediği moral değerler, özellikle modern toplumlardaki sert göç olgularıyla hızla gelişen modernitenin içinde bir arada yaşama modelini oluştururken; çarpıklaşıp değersizleşmeye ya da yozlaşmaya maruz kalarak yaşantılarımızda baş edemeyeceğimiz yargıların, sorunların oluşmasına neden oluyor. Ve bu sorunlar bizlerin birey olarak gelişimini, özgürlüğünü kısıtlarken, hayatımıza kendi irademizle karar verebilmemiz konusunda derin engeller yaratıyor, çoğu kez ihmal ve istismarlara maruz bırakıyor ve çok daha derinden, erkeğin de gelişiminde sağlıklı bir ilişki kurabilmesi konusunda önü alınmaz yaralar açıyor.

‘Tereddüt’, bu yapının içinde kadın olma hallerini, kadın erkek ilişkisini, aile kurumunun sorumluluklarını ve ihmallerini sorgularken, bir yandan da travma mağduru olan birinin hem psikolojik hem de adli süreçte yaşayabileceği sorunları tartışıyor.

Eleştirmenlerin görüşleri

“Prodüksiyon kalitesi, görüntü yönetimi, ele aldığı temayı senaryoya dökmekte ve karakter yaratmaktaki başarısıyla festivalin en iyilerinden biri olarak öne çıkıyor.”

Mehmet Açar / Habertürk

“Yönetmen, kariyerinin en egosantrik işine imza atmış. Türk kadınlarının yaşadığı kaosu, korkuları bize doğrudan hissettirirken işin içine fırtınayı da, renkleri de, rüyaları da sokmuş. ‘Yeni Türkiye’de kadınların çektiği acıları Bergman kanadından ameliyat masasına yatırmış. “Tereddüt”, adeta bu topraklarda ‘tereddüt’ içinde olan kadınların ‘ego/alter ego’ tasvirini, ‘net-muğlak’ gelgitlerini yansıtıyor. Funda Eryiğit çok iyi."

Kerem Akça / Habertürk

"Usta yönetmen Yeşim Ustaoğlu'nun en güçlü filmlerinden!”

Allan Hunter / Screen Daily

“Baş döndürücü yeni oyuncu Ecem Uzun samimi bir kadın dramına can veriyor.”

Deborah Young / The Hollywood Reporter

"Yeşim Ustaoğlu, yaptıkları iş ya da hayat tarzları farketmeksizin tüm kadınların hayatının Türkiye gibi bir ülkede neye benzediğini dobralıkla anlatıyor.”

Jared Mobarak / The Film Stage

“Filmin iki kadın oyuncusu, Şehnaz rolündeki Funda Eryiğit hem cesur, hem de karakterinin doğru notalarına basmayı bilmiş. Elmas'ı canlandıran genç oyuncu Ecem Uzun ise büyüleyici bir efor sarfetmiş.”

Burak Göral / Sözcü

“Tereddüt, kadın hikayelerinin kaş yaparken göz çıkardığı sinemamızda, konuya dair ders niteliğinde bir film. Şiddet sarhoşluğuna kapılmayan; başka bir filmde ya kurban ya suçluya dönüşecek iki kadın karakterini, birbirinin yaralarını saran iki birey olarak resmeden, bir ustalık eseri. Funda Eryiğit ve Ecem Uzun’un performansları harikulade.”

Selin Gürel / Milliyet Sanat

“Bu muhafazakâr zamanlarda “Teredddüt”ün tavizsizliği ilaç gibi geldi doğrusu.” 

Cüneyt Cebenoyan / Birgün

“Tereddüt filminin içinde farklı geçmişlerin ve temsillerin birer yansıması olan iki kadının hikayesi karşılaştığı anda; Ustaoğlu tarafından farklı bedenler aynı psişe içerisinde ters yüz ediliyor ve ortaya suyun yoğurduğu muazzam bir ruh anlatısı ortaya çıkıyor.”

Osman Karakülah / Filmloverss 

”Tüm ögeleri ile bütünselliğe ulaşmış, özü itibari ile önemli ve cesur bir film. Ustaoğlu'nun ustalık ürünü kanımca.”

Vecdi Sayar / T24

“Yeşim Ustaoğlu'nun 'Tereddüt'ü bence yönetmenin en iyi filmi. İki farklı dünyadan iki kadının birbirine bağlanan hikayesi tematik olarak 'Araf'la ilintilendirilebilir. Ama bu sefer Ustaoğlu senaryosuyla, oyuncu yönetimi ve yönetmenliği ile sert ve etkileyici bir dramı anlatıp kadınların kendi çemberlerini kırma mücadelesini çok iyi aktarıyor.”

Olkan Özyurt / Sabah

26 Temmuz 2016

İlk İzlenim: The Neon Demon


90’lı yılların ikinci yarısından bu yana biçimci üslubuyla kariyerini sürdüren Danimarkalı sinemacı Nicholas Winding Refn, Drive ile parlak bir çıkış yakalayarak kitlelerin sıkı takip ettiği bir yönetmene dönüştü. Hollywood’a transfer olması sinemasını olumsuz yönde etkilemedi. Bunun sebebi sinemasından taviz vermemesiydi kuşkusuz. Only God Forgives çoğunlukla olumsuz tepkilerle karşılansa da bildiği yoldan şaşmadı. Refn’in yeni filmi The Neon Demon, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarıştı. Yine karışık tepkiler aldı. Ülkemizde 5 Ağustos’ta vizyona gireceği duyurulan film için beklentilerimiz yine bir hayli yüksek…

Modellerin sırlarla dolu dünyasını mercek altına alan filmde, mankenlikte başarıyı yakalayıp yıldız olma hedefiyle Los Angeles’a gelen Jesse’nin, büyüleyici güzelliğiyle kariyer basamaklarını hızla tırmanması ve orada en parlak günlerini yaşarken tanıştığı bir grup mankenin hırs ve güzellik saplantısının ana karakterimizi geri dönüşü olmayan bir çıkmaza sürüklemesi konu ediliyor. Elle Fanning’e Keanu Reeves ve Christina Hendricks gibi ünlü oyuncuların yer aldığı The Neon Demon’u The Telegraph, Bunuel ve Dali’nin çığır açan sürrealist filmi Endülüs Köpeği’ne benzetiyor. Screen Crush, David Lynch ya da Wener Herzog tarafından tasarlanmış bir kabus yorumunda bulundu. Vanity Fair ise katıksız, çılgında bir haz kaynağı şeklinde niteledi.

The Neon Demon’un fragmanına baktığımızda yönetmenin Drive ve Only God Forgives filmlerindekine benzer bir görsel yapı kurduğunu görüyoruz. Refn’in yeni filminin sürrealist imgelerle dolu olacağını düşünüyorum. Zira hikaye de buna çok müsait. İşinde yükselme ve bir yıldız olma arzusunun insanı hangi noktalara götürebileceğini, nasıl bir tehlikenin ortasında bırakabileceğini ve kişiliğinde yaratacağı onarılmaz yaraları işleyen pek çok film izledik. Mulholland Drive, Black Swan ve Starry Eyes ilk aklıma gelenler. The Neon Demon, bu ve benzeri filmlerle nasıl bir akrabalık kuracak, karakterimizin dönüşümü açısından bu üç filmden hangisine daha yakın duracak bunu filmi izledikten sonra göreceğiz. Refn, büyük ihtimalle moda dünyasının kirli yüzünü, karanlık taraflarını halüsinatif bir atmosfer kurarak görselleştirecek. The Neon Demon'un görselleri de bizi kanlı bir filmin beklediğini söylüyor. Dış basında çıkan kimi yorumlarda nekrofili ve yamyamlıktan bahsediliyor. Dolayısıyla Jesse'nin nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya kalacağını az çok kestirebiliyoruz. Filmin dış basında aldığı karışık tepkileri hesaba katarsak, Refn’in bu çalışması da Only God Forgives gibi pek sevilmeyecek. The Neon Demon’un sinemada biçime en az içerik kadar önem veren, stilize görselliği seven ve Refn sinemasına tutkuyla bağlı sınırlı bir kitleyi memnun edeceğini tahmin ediyorum. Refn’in gördüğü bir rüyadan etkilenerek, tehlikeli güzellik temasını işlediği film, yılın en çok merak edilen filmlerinden biri. Hayal kırıklığı yaratmayacağını umarak, sinemada izleme imkânı olanların kaçırmaması gerektiğini belirteyim.

27 Aralık 2015

Rocky efsanesi Creed ile 8 Ocak'ta dönüyor!


Sylvester Stallone’nin efsane serisi Rocky, uzun bir aranın ardından Rocky Balboa ile 2006’da geri dönmüş ve serinin en başarılı bölümlerinden biri olarak selamlanmıştı. Artık seri nihayete erdi derken, kabul edilebilir bir devam filmiyle efsaneyi yaşatmanın formülü bulundu diyebiliriz. Bu kez yönetmen koltuğunda Stallone’yi değil, Ryan Coogler’i gördüğümüz Creed, gösterildiği ülkelerde olumlu tepkiler aldı.

Filmin hikayesi

Adonis Johnson henüz kendisi doğmadan önce ölen Dünya Ağırsıklet Boks Şampiyonu ünlü babasını hiç tanımamıştır. Yine de, kanında boks olduğuna hiç şüphe yoktur. Bu yüzden, Apollo Creed’in yeni ama sağlam bir boksör olan Rocky Balboa ile efsanevi maçını yaptığı yere, Philadelphia’ya gider.

Adonis, Kardeş Sevgisi Şehri’ne vardığında, Rocky’yi (Stallone) bulur ve kendisinden antrenörü olmasını ister. Rocky dövüş oyununa sonsuza dek veda etmiş olduğunu ısrarla söylese de, en yakın dostu olan müthiş rakibi Apollo’da gördüğü gücün ve kararlılığın aynısını oğlu Adonis’te de görür. Adonis’i çalıştırmayı kabul eden eski şampiyon bir yandan genç boksörü eğitirken, bir yandan da ringde hiç karşılaşmadığı kadar ölümcül bir rakiple mücadele etmektedir. 

Köşesine Rocky’yi alan Adonis’in unvan mücadelesi şansı bulması uzun sürmez… Ama acaba ringe çıkmak için gerçek bir dövüşçünün dürtüsüne ve yüreğine zamanında ulaşabilecek midir?

Sylvester Stallone'nin filmle ilgili düşünceleri

Rocky Balboa’yı yaratmış ve serinin tüm filmlerinde canlandırmış olduğu için, Stallone role yeniden kolaylıkla bürünmüş. Karakterin hayatında beklenmedik bir fırsatla karşı karşıya kaldığı bu evreyi irdelemeye istekli olan aktör, “Karakter benden doğmuş olsa da, daha çok onun gibi olabilmeyi dilerdim” diyor Stallone gülerek ekliyor: “O bir sabır abidesi; içinde en ufak bir kötülük yok. Çok rekabetçi olmasına karşın, onur için dövüşüyor.”

“Boks, muhtemelen çoğu spor gibi, yüzde 80 oranında kafanızda” diyen Stallone, şöyle devam ediyor: “Soyunma odasından çıkmadan önce kaybetmiş olabilirsiniz. İşte bu yüzen, iyi bir köşe adamı hemen oracıkta psikanaliz yapabilmelidir. Adamının dağılmasını önlemeli. Oldukça sıra dışı bir meslek. Yıllar boyunca dövüşçü olarak edinmiş olduğu tüm bilgi ve deneyimi bu çocuğa öğretebilmesi açısından Rocky için çok doğru bir yer olduğunu düşündüm.”

Stallone; Rocky’nin, kendi hayat hikâyesindeki iniş çıkışların getirdiği duygulara ek olarak, Apollo’nun oğluyla karşı karşıya geldiğinde şunları yaşadığını söylüyor: “Birden bire, Apollo’yu yeniden kaybetmenin matemiyle ve onun ölümünden sorumlu olma hissiyle yüzleşiyor. Bunun için kendini hiç affedememiş. Şimdi karşısına geçip kendisine bakan bu çocuk eski dostuna öylesine benziyor ki ona Apollo’yu hatırlatıyor. Üstelik Adonis de o tehlikeli arenaya girmeyi hedefliyor ve kendisini oraya Rocky’nin taşımasını istiyor. Rocky ise bunu istemiyor; Apollo’nun çocuğunun da zarar görmesine neden olmak istemiyor. Ama biliyor ki kendi yapmasa, bir başkası yapacak. İşte o durumda Donnie gerçekten zarar görebilir. Belki Rocky elinden gelenin en iyisini yaparsa, onu güvende tutabilir ve yıllarca önce olan şeyi telafi edebilir.”

30 Ekim 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #33 Suna no Onna


Kobo Abe'nin 1962 tarihli Suna no Onna (Kumların Kadını) isimli romanından Japon yönetmen Hiroshi Teshigahara tarafından sinemaya uyarlanan 'Kum Kadın' 1964 yılında Cannes Film Festivalinde Jüri Özel Ödülü'nü kazanmış bir başyapıt.

Film, çölde tek başına zorlukla yürüyen bir adamın görüntüsüyle açılıyor. Adam çölde böcek avına çıkmış bir böcek uzmanı. Otobüsünü kaçırınca çölde karşılaştığı köylüler köyde bir evde kalması için ikna ediyorlar onu ve bir kum çukurunda; ahşap, derme çatma kulübesinde yalnız yaşayan dul bir kadının evine bırakıyorlar. Sabah, çukura inmek için kullanılan merdivenin ortadan kaybolmasıyla kendisine  komplo kurulduğunu anlayan Niki Jumpei (adını çok sonra öğreniyoruz) kadının tutsağı oluveriyor bir anda. Niki iki seçenekle karşı karşıya kalıyor: Ya her gece kadının yaptığı gibi kumları küreyecek ve bu kumlar köylüler tarafından satılacak ya da kumlar arasında boğulacaktır. Böcek avına çıktığı bir gün kendisi av olan bir adamın öyküsü bu.

Niki Jumpei, kumlarla çevrili hapishanesinden kurtulmak için her yolu dener. Mahkumiyetinin sebebini asla anlayamaz ve zamansız bu yerde hayatını da sorgulamaya başlar. Bu noktada film varoluşçu bir yapıya bürünüyor. Kadının ise bütün bu olan biteni baştan kabullenişi ve özgür bir hayatı reddedişini anlamlandırmak çok zor. Kum Kadın'da çıkışsızlık ve kaybolmuşluğun ön planda olduğunu söyleyebiliriz. Kariyerine belgesellerle başlayan Hiroshi Teshigahara, kumu filminde gerilim yaratmak için ana öğe olarak kullanmış. Bir ikincisi de Kum kadın ve Niki Jumpei'in arasındaki çatışma ile sağlanan gerilim. Yönetmen Teshigahara, kumu sinemada  görsel olarak daha önce hiç olmadığı kadar etkili bir unsur olarak kullanmış. Bize çok uzak bir kültürden gelen bu filmi izlemek, bir Amerikalı'nın Yılanların Öcü'nü veya Susuz Yaz'ı izlediğinde vereceği tepkiden ve hissettiklerinden muhtemelen çok daha fazlasını yaşatacaktır size.

Zaman ve mekan değişse de kadınların hep aynı kaderi paylaşmasını ve sistemin çarpıklığını eleştiren Teshigahara, gerçekçilikten ödün vermiyor ama öte yandan kabusvari bir atmosfer de kurarak karakterlerimizin ruh halini hissetmemizi sağlıyor. Siyah-beyaz görüntüleri, baştan sona sizi etkisi altına alan müzik çalışması ve hepsinden önemlisi izledikten sonra uzun uzun düşündüren hikayesiyle çok özel ve bir o kadar da tuhaf bir film Kum Kadın. 60'lı yılların en iyilerinden, kaçırmayın!

2 Mart 2015

The Tale of the Princess Kaguya 13 Mart'ta Vizyonda!


Bizleri Ruhların Kaçışı’ndan, Prenses Mononoke’ye heyecanlı pek çok hikâyeyle tanıştıran ünlü Japon animasyon şirketi Studio Ghibli’nin şu ana kadarki en sıra dışı projesi olan Prenses Kaguya Masalı, efsane yönetmen Isao Takahata’nın 8 yıllık emeğinin ürünü. 87. Oscar Ödülleri’ne “En İyi Animasyon” dalında aday gösterilen film, “Bambucu Masalı” ismindeki ünlü Japon masalından beyazperde aktarıldı.

Bir zamanlar, fakir bir orman köyünde yaşlı bir oduncu yaşarmış. Geçimini kestiği bambuları satarak kazanan oduncunun, yaşlı karısından başka kimsesi yokmuş. Yine bir gün ormanda bambu kesmekle uğraşırken yerden bir bambunun filizlendiğini ve çabucak büyüdüğünü görmüş. Merakla bambunun yanına gidince, bambunun tomurcuklanıp açıldığını ve içinden minik bir prenses çıktığını fark etmiş. Şaşkınlık içindeki oduncu bu minicik prensesi evine götürmüş. Avcunun içinde sakladığı prensesi karısına gösteren oduncu, prensesin birdenbire bir bebeğe dönüştüğünü görünce şaşkınlıktan neredeyse küçük dilini yutacakmış! Diğer bebeklerden farklı olan bu bebek, hızla büyüyerek oduncunun bambu filizinin içinde görmüş olduğu prensese dönüşmüş - ama bu kez gerçek boyutlarda! Yıllar geçerken, küçük prensese öz çocukları gibi bağlanan oduncuyla karısının aklında tek bir soru varmış: Bu güzeller güzeli kız aslında kimdir ve nereden gelmiştir?

Dış basında çıkan yorumlar

Los Angeles Times: "Filmi herkes için sevilebilir kılan şey, film izleyenlerde bıraktığı bir boyama kitabını okuyormuş hissi bırakan sulu boya tekniği. Takahata ve ekibi Kaguya dünyasında doğanın her parçasına; coşkulu akan nehirler, neşeyle öten kuşlar ve bir bambunun içinde uğuldayan rüzgârlara sık sık yer veriyor. ”

Variety: “’Kaguya’ Japonca’da “parlamak” anlamına geliyor. Filmin her anı ise parlaklıkla karanlık arasında farklılığa dikkat çeken bir tekniğe sahip. Joe Hisaishi’nin halk ezgilerinden izler taşıyan mükemmel müzikleri de bu ayrımın hissedildiği önemli parçalarından.”

Slant: “Yumuşak renk kullanımı, eğlenceli anlar, karakterlerin ve onların içerisinde bulundukları çevrenin temiz hatlarla çizilmesi ve çiçek bahçelerinin, floraların ve faunaların sürekli yakın planlarla gösterilmesi filmin ana konusun olan dünyada yaşamın ne kadar güzel olduğunu gözler önüne seren harika seçimler.”

Entertaintment: “Takahata ve Studio Ghibli’nin hayal dünyası, animasyonların yalnızca çocuklar için olmadığını ve evrensel değerler taşıdığını bir kez daha gözler önüne seriyor.” 

Yönetmenin Düşünceleri 

55 yıl önce bu hikâyenin, dönemin en iyi yönetmenlerinden Tomu Uchida tarafından Toei Animation için yapılması planlanıyordu. Yönetmen, şirkette çalışan herkesten bir senaryo yazmasını istemişti fakat ben bir senaryo yazmak yerine bu ilginç masala giriş niteliğinde olan Prenses’in ayda ayrılırken babasıyla konuştuğu sahneyi yazdım. Film, asla çekilmedi. 

Prenses’in Ay’da işlediği suç neydi ve verdiği “babasına verdiği söz”ün ya da “Ay Ülkesi’nde verdiği söz”ünün nasıl bir bağlayıcılığı vardı? Bu dünyaya cezalandırılmaya gönderildiyse cezası sonradan neden kaldırıldı? Peki, Prenses bu karardan neden memnun olmamıştı? Ay gibi saf bir gezegende nasıl bir günah işlenebilirdi? Prenses Kaguya, Dünya’ya neden gönderilmişti? 

O zamanlar bu soruların cevaplarını bulduğuma inanıyordum ama projeyi yeniden elime aldığımda geride kalan yılların tozu, “babasına verdiği söz”ün üzerini kaplamıştı. Tüm bu soruların cevaplarını bulduğum sahneyi hatırladığımda ise, bu sahneyi filme koymamaya karar verdim. Prenses Kaguya, seyircinin empati kurabildiği bir karakter olabildiği miktarda izleyicinin kalbinde yer edinecektir.

2 Aralık 2014

İlk İzlenim: Exodus: Gods and Kings


Özellikle bilimkurgu sineması ve epik filmlerdeki başarısıyla takdir ettiğimiz Ridley Scott, son yıllarda en iyi kotardığı türlere yöneldi. Prometheus'un ardından The Martian adlı başka bir bilimkurgu projesi üzerinde çalışıyor şu sıralar. Ama ondan önce 2014 sonunda Exodus: Gods and Kings heyecanı yaşayacağız. Sinemada pek çok kez anlatılan Hz. Musa'nın hikayesi bir kez daha daha modern bir biçimde karşımızda olacak.

Bu yıl Darren Aronofsky'nin Nuh Tufanı'nı anlattığı Noah'ın ardından bir başka dini epik filmin gelecek olması epik sinemanın yükselişine paralel bir gelişme aslında. Bu iki film, miadını çoktan doldurmuş olan dini epiklerin de canlandırır mı orası meçhul.

Exodus: Gods and Kings eleştirim için tıklayınız

Peki Exodus nasıl bir film olacak?

Öncelikle Noah gibi bir fantezi epik olmayacağını söyleyelim. Efekt kullanılacak mı sorusuna evet dememiz gerekiyor çünkü başta Kızıl Deniz'i geçiş sahnesi olmak üzere, tapınak vb. mekanlar için kullanılmak zorunda. Ancak efektler filmin dokusuna zarar vermeden kullanılacaktır, içiniz rahat olsun. Senaryo Tevrat'a ne kadar sağdık kalınarak yazıldı, bilemiyoruz ama Musa'nın doğumuyla başlanacağı ve Firavun ailesi tarafından evlat edilişiyle açılacağını söyleyelim filmin. Sonrası da İsrailoğullarının vadedilen topraklara Musa önderliğinde yürüyüşüne uzanacak. Mısır'ın başına gelen 10 felaketi de filmde olanca görkemiyle göreceğiz. Fragmanlar, Exouds'un görsel anlamda bir hayli iddialı olduğunu söylüyor. Sözün özü, modern görünümlü ama anlatısıyla eski usül bir dini epik bekleyelim derim.

Musa kopmozisyonu önemli

Aronofosly'nin Noah'taki Nuh yorumu çok tartışıldı haklı olarak. Oradaki Nuh'un bizim bildiğimiz Nuh peygamberle pek bir alakası yoktu açıkçası. İnsanlığı kurtaran bir kahraman, çelişkileri olan bir görev adamı gibi resmedilmişti Nuh. Exodus'ta ise Musa'nın peygamber kimliği konusunda sıkıntı olacağını sanmıyorum ancak Ridley Scott'ın epik filmlerinde eli kılıç tutan savaşan bir ana karakter illa ki olur. Exodus'ta da eli kılıç tutan, savaşan bir Musa göreceğiz. Bu noktada önceki Musa uyarlamalarında bir nebze ayrılan bir film izleyeceğimizi düşünüyorum. Christian Bale'in iyi bir seçim olduğunu da belirtmek lazım.

Prodüksiyon kalitesi ve Oscar şansı

Yayınlanan 3 fragman ışığında; set tasarımlarıyla, kostümleri, makyaj çalışması yani sanat yönetimi ve sinematografisiyle iddiasını gizlemeyen bir film Ezodus: Gods and Kings. Ana rollerdeki oyuncular da karakterleriyle uyumlu görünüyor. Firavun Ramses II rolünde Joel Edgerton'ı, onun annesi Tuya rolünde Sigourney Weaver'ı, babası Seti olarak da John Turturro'yu görüyoruz. Ben Kingsley'i ise İsrailoğullarının bilge adamlarından Nun rolünde izleyeceğiz. Ridley Scott'ın epik film hakimiyeti Exodus: God and Kings'in en büyük kozu bana kalırsa. Uzun zaman Oscar yarışından uzak kalan Scott iddialı bir şekilde dönüyor. En son Gladyatör ile büyük başarı yakalamıştı. Exodus'un akademi ödüllerinde en azından teknik kategorilerde adaylıklarla adaylılar alacağını söyleyebiliriz. Ana dallarda görürsek sürpriz olacak.

Exodus: God and Kings (Göç: Tanrılar ve Krallar) 12 Aralık'ta vizyona giriyor.