detaylar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
detaylar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2017

İlk İzlenim - Star Wars: The Last Jedi


Yeni Star Wars üçlemesinin ilk filmi The Force Awakens’ı, efsaneyi başlatan film A New Hope'un hikâye kurgusunu taklit etmesi sebebiyle eleştirmiştim. Ancak eksilerine karşın iyi bir giriş filmi izledik ve serinin devamı için umutlandık. Serinin ikinci filmi The Last Jedi'ın ilk fragmanının gelmesi sebebiyle tartışılan hususlar üzerine kısa bir değerlendirme yapmak istedim.

Yeni seri Rey’in üzerine kuruldu diyebiliriz. Luke'un yerine koyabileceğimiz Rey’in tıpkı onun gibi bir yoldan geçmesi, gücünü keşfetme serüveninde yaşadıklarının bir bölümünü The Force Awakens’ta izledik. Serinin ikinci filmi The Last Jedi’ın ilk fragmanı bu yolculuğun düşündüğümüz gibi süreceğini gösterdi. Şimdi aklımıza gelen ilk soru şu: The Last Jedi, İlk üçlemenin ikinci filmi The Empire Strikes Back’i mi temel alacak, yoksa kendi çizdiği yeni bir yoldan mı yürüyecek? Rey’in güçlerini keşfetmesi, bu yolda ona Luke’un hocalık etmesi, The Empire Strikes Back’teki Luke-Yoda ilişkisini düşündürüyor. Burada farklı olan henüz dile getirilmemiş olsa da eğer bir sürpriz olmazsa- Rey’in Luke’un kızı çıkacak olması. Bu durum da yine The Empire Strikes Back’te önem kazanan Luke ve Darth Vader’ın yani baba-oğul ilişkisinin benzer bir biçimde işlenebilme ihtimali…

İlk fragman kafalarda birçok soru işaret bıraktı. Luke’un güçten bahsederken, “hiç olmadığı kadar büyük” demesi ve fragmanın sonunda “Jedi’ların sona erme vakti geldi” sözü nereye çeksek oraya gider. Forumlarda konuşulanlar bir hayli ilginç… Bu sözlerden Luke’un da babası gibi gücün karanlık tarafına geçmiş olabileceği, bir Sith olabileceği konuşuluyor. Şahsen pek ihtimal vermesem de senaristlerimizin ilk üçlemeyi temel alması, hatta taklit etmeleri acaba olabilir mi dedirtti. Ancak böyle bir girişim, ilk üçlemeye ve Luke’a ihanet etmek olacaktır. Gücün karanlık tarafına geçmek Luke’un ideolojisine aykırı. Babası Anakin’in karanlık tarafa geçişindeki şartların, Luke’un da başına geldiğini farz etsek dahi ya kaderine razı geleceğini ya da tüm gücüyle, inandıkları uğruna savaşacağını düşünmek zorundayız. Artık yaşlanmış, kenara çekilmiş bir Luke’un safını değiştirmesi, geçerli bir motivasyonunun olması mümkün görünmüyor. Luke’un sözlerine dönelim. Luke’un “Sadece bir gerçeği biliyorum, o da Jedi’lığın sona ermesi gerektiği” sözünü söyle açıklayabiliriz: Rey, aydınlığı, karanlığı ve dengeyi gördüğünü söylüyor. Dengenin olabilmesi için Jedi’lığın da bitmesi gerekiyor. Evrende her şeyin bir zıddı var: İyi-kötü, karanlık-aydınlık vb. Dolayısıyla Luke, karanlık tarafı yok edebilmek ve güce dengeyi getirebilmek için Jedi’lığın da sona ermesi gerektiğinin farkına varıyor. Bu sözlerin ilk fragmana iliştirilmesinin sebebi merak uyandırmak, kafalarda soru işaretleri bırakarak heyecanı arttırmak ve ses getirmek. Amaçlarına ulaştıkları da bir gerçek.

The Force Awakens’ı aksiyon sinemasının son ustalarından J.J. Abrams yönetmiş ve bu hususta tatmin edici bir iş çıkarmıştı. The Last Jedi’ı ise Looper ile parlayan Rian Johnson yönetiyor. Takdir ettiğimiz bir isim olsa da bu çapta bir projenin altından kalkıp kalkamayacağını bilemiyoruz. 15 Aralık 2017’yi heyecanla bekliyoruz…


6 Haziran 2016

Genius 10 Haziran'da vizyonda!


Dünyaca ünlü kitap editörü Maxwell Perkins (F. Scott Fitzgerald ve Ernest Hemingway'i keşfeden kişi) ve etkileyici edebiyat devi Thomas Wolfe arasındaki karmaşık dostluk ve hayatlarını değiştiren mesleki ilişkilerini konu eden bir dram olarak tanımlanan Genius, Michael Grandage'ın ilk uzun metraj çalışması. Kadrosunda Colin Firth, Jude Law, Nicole Kidman, Laura Linney ve Guy Pearce gibi başarılı ve popüler oyuncuların ye aldığı film 10 Haziran’da gösterime giriyor.

Filmin konusu

Genç yaşında ün ve başarıya ulaşan Wolfe, çarpıcı yeteneğiyle örtüşen etkileyici de bir karaktere sahiptir. Perkins, tüm zamanların en saygıdeğer ve tanınan edebiyat editörlerindendir ve F. Scott Fitzgerald ve Ernest Hemingway gibi sembolleşmiş roman yazarlarını keşfetmiştir. Wolfe ve Perkins arasında şefkatli ve karmaşık bir dostluk gelişir. Eğitici ve önlenemez dostlukları, bu parlak ama birbirinden çok farklı iki adamın hayatını sonsuza dek değiştirecektir. 

Senarist John Logan’ın Genius ve uyarlama süreciyle ilgili düşünceleri

Genius, John Logan'ın, Maxwell Perkins'in hikâyesini 20 yıllık beyazperdeye taşıma yolculuğunun sonucu. Logan şöyle diyor: "Kitabı ilk okuduğum andan itibaren 'Bu hikâyeyi anlatmalıyım' dedim. Senarist, hikâyenin, herhangi bir yaratıcı ilişkiyle paralellik gösteren potansiyelini gördü. Ben de yazar olduğum için, hikâyedeki konularla empati kurabiliyordum. Başarıyla olan mücadele, bu başarının sizi ve etrafınızdaki insanlarla olan ilişkilerinizi nasıl değiştirebileceği, bana çok büyüleyici geliyor." Logan devam ediyor: "Amerikalı bir yazara göre, içinde Thomas Wolfe, F. Scott Fitzgerald ve Ernest Hemingway'in olduğu bir hikâyeye bakmak, insanın gözünü korkutan bir mücadeleydi. Üçü de 20. yüzyıl Amerikan edebiyatının duayenlerindendi.

Bir yutkundum, oturdum ve şöyle dedim: "Şimdi F. Scott Fitzgerald'a bir sahne yazmalıyım. Ama benim ilgimi çeken hayatlarımızın üzücü gerçeği, Thomas Wolfe'un neredeyse tamamen unutulmuş olması. Genius’ın bu konuda bir katkısı olacaksa, umarım insanların 'Look Homeward, Angel' ya da 'Of Time and the River'ı alıp okumaya başlamalarını sağlaması olur." Logan, 1999'da, Any Given Sunday filmine yazdığı ilk senaryosunu satarak kazandığı parayla, Berg'le Los Angeles'ta buluşma planları yapmış. "Scott'a 'beni tanımıyorsun ama bu kitabı gerçekten uyarlamak istiyorum' dedim." Dediğine göre Berg, doğal olarak ilk biyografisine korumacı yaklaşmış. "Hiç Thomas Wolfe okuyup okumadığımı sordu. Utana sıkıla okumadığımı itiraf etmek zorunda kaldım ama görevim belliydi. Bütün yazı Wolfe'un eserlerini okuyarak geçirdim. Dört romanını ve kısa hikâyelerini okudum, ne olduğunu anlamak için Kuzey Carolina'ya gittim, Scott ve ben bunu konuşma sürecine girdik." A. Scott Berg, Amerikan edebiyatının en belirleyici döneminin arkasındaki gerçek hikâyeye, 60'ların ortasında, ergenlik yıllarında ilgi duymaya başlamış. Şöyle diyor: "F. Scott Fitzgerald'ın eserlerine olan tutkum o kadar yoğunlaştı ki, Fitzgerald oraya gittiği için üniversiteyi Princeton'da okudum." Princeton'daki ikinci gününde, üniversitenin Fitzgerald'a ait arşivlerini karıştırmaya başlamış ve Max Perkins'in Fitzgerald'ın eserlerine olan katkısını da orada topladığı binlerce dokümandan öğrenmiş. "Üniversitedeki dört yılımı Fitzgerald'ın yazılarını okuyarak geçirdim ve bulduğum en ilginç belgeler, Fitzgerald ve öldüğü güne kadar Max Perkins arasındaki yazışmalardı.

Logan şöyle diyor: "Bu bir drama ama aynı zamanda gerçek de bir hikâye. Bence önemli olan karakterlere ve tarihin ruhuna sadık olmak. Eserimde Marcus Aurelius'tan Mark Rothko ve Howard Hughes'a pek çok tarihsel şahsiyeti ele aldım. Tarihi bir dereceye kadar saptırabilirsiniz ama tamamen değiştiremezsiniz çünkü bu kötü niyete girer." Berg, zaten hiç böyle olmadığını söylüyor. "10'da 9, gerçek hikâye, bulabileceğiniz her dramdan daha dramatiktir. Filmde hiçbir yerde 'Tanrım, böyle bir şey olmadı' diye düşünmeme yol açan bir şey olmadı." Berg, romanı uyarlama sürecini şöyle anlatıyor: "John, buna dair görüşlerini de inancını da asla kaybetmedi. Arada tiyatro oyunu sahnelerken ya da James Bond filmi çekerken dikkati biraz dağıldı ama aklı hep başındaydı ve hep bizimle çalışabilecek bir yönetmen, yıldız ya da yapımcı arayışındaydık." Logan şöyle diyor: "Tamamen güvenebileceğim bir ortak alabilirdim. Yıllar içerisinde sayısız oyuncu, yönetmen ve yapımcıyla bunu nasıl yapabileceğimi konuştum."

27 Aralık 2015

Rocky efsanesi Creed ile 8 Ocak'ta dönüyor!


Sylvester Stallone’nin efsane serisi Rocky, uzun bir aranın ardından Rocky Balboa ile 2006’da geri dönmüş ve serinin en başarılı bölümlerinden biri olarak selamlanmıştı. Artık seri nihayete erdi derken, kabul edilebilir bir devam filmiyle efsaneyi yaşatmanın formülü bulundu diyebiliriz. Bu kez yönetmen koltuğunda Stallone’yi değil, Ryan Coogler’i gördüğümüz Creed, gösterildiği ülkelerde olumlu tepkiler aldı.

Filmin hikayesi

Adonis Johnson henüz kendisi doğmadan önce ölen Dünya Ağırsıklet Boks Şampiyonu ünlü babasını hiç tanımamıştır. Yine de, kanında boks olduğuna hiç şüphe yoktur. Bu yüzden, Apollo Creed’in yeni ama sağlam bir boksör olan Rocky Balboa ile efsanevi maçını yaptığı yere, Philadelphia’ya gider.

Adonis, Kardeş Sevgisi Şehri’ne vardığında, Rocky’yi (Stallone) bulur ve kendisinden antrenörü olmasını ister. Rocky dövüş oyununa sonsuza dek veda etmiş olduğunu ısrarla söylese de, en yakın dostu olan müthiş rakibi Apollo’da gördüğü gücün ve kararlılığın aynısını oğlu Adonis’te de görür. Adonis’i çalıştırmayı kabul eden eski şampiyon bir yandan genç boksörü eğitirken, bir yandan da ringde hiç karşılaşmadığı kadar ölümcül bir rakiple mücadele etmektedir. 

Köşesine Rocky’yi alan Adonis’in unvan mücadelesi şansı bulması uzun sürmez… Ama acaba ringe çıkmak için gerçek bir dövüşçünün dürtüsüne ve yüreğine zamanında ulaşabilecek midir?

Sylvester Stallone'nin filmle ilgili düşünceleri

Rocky Balboa’yı yaratmış ve serinin tüm filmlerinde canlandırmış olduğu için, Stallone role yeniden kolaylıkla bürünmüş. Karakterin hayatında beklenmedik bir fırsatla karşı karşıya kaldığı bu evreyi irdelemeye istekli olan aktör, “Karakter benden doğmuş olsa da, daha çok onun gibi olabilmeyi dilerdim” diyor Stallone gülerek ekliyor: “O bir sabır abidesi; içinde en ufak bir kötülük yok. Çok rekabetçi olmasına karşın, onur için dövüşüyor.”

“Boks, muhtemelen çoğu spor gibi, yüzde 80 oranında kafanızda” diyen Stallone, şöyle devam ediyor: “Soyunma odasından çıkmadan önce kaybetmiş olabilirsiniz. İşte bu yüzen, iyi bir köşe adamı hemen oracıkta psikanaliz yapabilmelidir. Adamının dağılmasını önlemeli. Oldukça sıra dışı bir meslek. Yıllar boyunca dövüşçü olarak edinmiş olduğu tüm bilgi ve deneyimi bu çocuğa öğretebilmesi açısından Rocky için çok doğru bir yer olduğunu düşündüm.”

Stallone; Rocky’nin, kendi hayat hikâyesindeki iniş çıkışların getirdiği duygulara ek olarak, Apollo’nun oğluyla karşı karşıya geldiğinde şunları yaşadığını söylüyor: “Birden bire, Apollo’yu yeniden kaybetmenin matemiyle ve onun ölümünden sorumlu olma hissiyle yüzleşiyor. Bunun için kendini hiç affedememiş. Şimdi karşısına geçip kendisine bakan bu çocuk eski dostuna öylesine benziyor ki ona Apollo’yu hatırlatıyor. Üstelik Adonis de o tehlikeli arenaya girmeyi hedefliyor ve kendisini oraya Rocky’nin taşımasını istiyor. Rocky ise bunu istemiyor; Apollo’nun çocuğunun da zarar görmesine neden olmak istemiyor. Ama biliyor ki kendi yapmasa, bir başkası yapacak. İşte o durumda Donnie gerçekten zarar görebilir. Belki Rocky elinden gelenin en iyisini yaparsa, onu güvende tutabilir ve yıllarca önce olan şeyi telafi edebilir.”

16 Haziran 2015

İlk izlenim - Terminator: Genisys


Bilimkurgu sinemasının en önemli birkaç serisinden biri olan Terminatör, James Cameron ayrıldığından beridir düşüşünü sürdürüyor. Evet, bugüne dek vasat bir Terminator filmi izlemedik belki ama serinin potansiyelinin çok altında seyrettiğini de kabul etmek gerekiyor. Şimdi dördüncü filmin bıraktığı ufak çaplı enkazı temizleme zamanıdır diyerek, 26 Haziran 2015'te izleyeceğiz beşinci film Genisys'i adından başlayarak inceleyelim. 

Genisys yaratılış anlamına gelmekte bildiğiniz gibi. Bu da seriyi diriltme amacı göz önünde tutulduğunda olabilecek en iyi isim. Bunun dışında Genisys adının filmin hikayesiyle de ilgili olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Terminator küllerinden doğacak bir anlamda. Genisys'in senaryosu ilk iki filmle sıkı bir bağ kurularak yazıldı. Terminator: Genisys, 2029 yılında makine-insan savaşında insanoğlunun zafere yakın olduğunu bir dönemde açılacak. John Connor, annesini kurtarması için Kyle Reese'i (yani babasını) geçmişe gönderecek. Reese ise karşısında ilk Terminator filmindekinden daha farklı bir Sarah Connor bulacak. Yani zamanda yolculuk yapıp geçmişe gittiğinde T-800 de orada olacak. Filmin hikayesinden yola çıkıp, şöyle bir yorumda bulunabiliriz: Terminator Genisys, The Terminator ile Judgement Day arasında bir zaman diliminde geçecek. Daha doğrusu iki filmin de geçtiği zamanı yeniden yorumlayacak, değiştirecek. En azından geçmişte geçen kısmı. Ki zaten filmin büyük bölümü geçmiş zamanda geçecektir. Bunun anlamı da ilk filmlere yakın duran bir Terminator izleyeceğimiz. Fragmandan anladığımız kadarıyla ilk üç filmin kaçmalı kovalamacalı yapısı da korunacak. Kötü karakter olarak civa alaşımlı terminatörün yanı sıra ilk filmdeki makinelerin tarafındaki T-800'ü ve onun karşısında John Connor'ın tekrar programladığı T-800'ü göreceğiz. Kafa karıştırıcı gibi görünse de yaratıcı hamleler yapıldığını şimdiden söyleyebiliriz. Evet, ilk iki filmle sıkı sıkıya bağlı bir film olacak Genisys. Görsel olarak da aynı şeyi söylersek yanılmış olmayız. İlk filmlere yapılan göndermeler ve atıflar nostalji hissini artırırken, Terminator filmlerinin makine-insan savaşının yanında diğer önemli teması zaman yolcuğunun bu filmde seride hiç olmadığı kadar etkin bir biçimde kullanılacağını düşünüyorum. İlk iki filmde yaşananların zaman yolculuğu ile yeniden yorumlanması nasıl bir sonuç verecek merak konusu. Son olarak filmi gören James Cameron'ın Genisys için "Rönesans" yorumu yapması, oluşan olumsuz havayı biraz olsun dağıttı. Merakla bekliyoruz...

13 Ekim 2014

Interstellar: Vizyon öncesi son değerlendirme


7 Kasım'da dünya ile aynı anda ülkemizde de vizyona girecek olan Interstellar, gündemimizi uzun zamandır meşgul etmekte. Gravity, geride bıraktığımız yılı nasıl domine ettiyse, bu yıl da Christopher Nolan'ın bilimkurgusu damgasını vuracak gibi görünüyor. Şimdi lafı uzatmadan elimizde neler var bir bakalım.

Fragmanları dikkatli bir şekilde incelediğimizde dünyamızın ve dolayısıyla da insanlığın sonunun yaklaştığını öğreniyoruz. Buna neyin sebep olacağını bilmesek de çeşitli ufak tefek felaketler yaşandığını görüyoruz. Küresel ısınmanın da etkisiyle doğal dengenin bozulması, insanoğlunu yaşanabilir yeni bir dünya aramaya itiyor. (Fragmana bakarak emin olmak zor, yanılma hakkımı saklı tutayım) Bunun için de uzaya açılmak, bugüne kadar keşfedilmiş bölgenin çok daha uzağına gitmek amaçlanıyor. İnsanoğlunun kaderini yakından ilgilendiren görev için seçkin bir ekip oluşturuluyor. Çeşitli sebeplerle görevini bırakan başarılı pilot Cooper'ın, kızı Murph'e bir gelecek bırakma umuduyla görevi kabul edeceğini fragmanlardan çıkarabiliyoruz. Murph'inin en az Cooper kadar önemli bir karakter olduğunu belirtmek istiyorum. Spoiler olmaması için önemli bir detayı paylaşmaktan kaçınıyorum şuan.

Nolan, Interstellar'ın dramatik çatısını Cooper ve kızı üzerine kurmuş. Kavuşmak üzere ayrılan baba-kızın dramı dışında, bilinmeze doğru kutsal bir göreve çıkan ekibin yaşayacağı iç çatışmalar klasik bir blockbuster beklemememiz gerektiğinin önemli birer işareti. 169 dakika olduğunu öğrendiğimiz Interstellar'ın muhtemelen ilk bir saati dünyamızda geçecek. Ekip uzaya açıldıktan sonra da ara ara dünyaya döneceğimizi düşünüyorum. Çocukluktan çıkıp yetişkin bir birey olan Murph'i bu sayede görebileceğiz (Jessica Chastain olarak).

Interstellar'a bir anti Gravity olara bakabiliriz. Gravity uzay boşluğunu ölçeğini minimal tutarak kullanmıştı. Interstellar ise 2001: A Space Odyssey gibi sonsuzluğun ötesine doğru bir yolculuğa çıkaracak bizleri. Bu açıdan baktığımızda da daha önce şahit olmadığımız uzay tasvirlerine hazır olalım derim.

Interstellar'la olan akrabalığı sebebiyle geçtiğimz günlerde tekrar izlediğim The Right Stuff'ı Nolan da ilham aldığı filmler arasında gösteriyor. Amerika'nın uzaya açılma ve egemen güç olma hayalinin bir dışavurumu olan film, 60'lı yıllarda soğuk savaşın gölgesinde uzaya çıkışla ilgili ilk denemeleri odağına alıyordu. Interstellar'ın fragmanını izlediğimizde uzay yolculuğu öncesindeki süreç ve yeni bir çağın başlamasına yönelik yaplılan vurgu benzerlik taşıyor. Öte yandan solucan deliklerini kullanan Contact'ı da aklımızın bir köşesinde tutalım.

Bilimkurgu sinemasının son 15 yılına baktığımızda çeşitli biçimlerle karakterlerimize sanal bir dünyada hayat verme durumunun, yani sanal gerçekliğin revaçta olduğunu ve önümüzdeki 10 yıllık dilimde bu yönelimin devam edeceğini söyleyebiliriz. Ancak gerek aldığı ödüller gerekse de gişe başarısıyla Gravity, uzaya olan ilgiliyi arttırdı. Şimdi Interstellar vizyona girdiğinde neler olacak siz düşünün. Birer yıl arayla vizyona giren bu iki film sonrasında Hollywood yeni arayışlara girecek. Bilimkurgu edebiyatının el değmemiş uzay öyküleri yeni uyarlamaların kapısını aralayacak. 2015'te izleyeceğiniz Ridley Scott imzalı The Martian, bu etkinin ilk yansıması olacak.

13 Ağustos 2014

Yeni fenomen adayı: The Maze Runner


Ülkemizde 19 Eylül'de gösterime girecek olan The Maze Runner, The Hunger Games'in yakaladığı başarıyı örnek alan bir bilimkurgu. Tıpkı Hunger Games gibi The Maze Runner da bir roman uyarlaması hatta 3 kitaptan oluşan bir seri. Bu bağlamda ilk filmin tutması diğer iki kitabından vakit kaybedilmeden sinemaya aktarılmasındaki en önemli husus diyebiliriz. 

Labirent: Ölümcül Kaçış adıyla vizyona çıkarılan The Maze Runner, James Dashner’ın Ekim 2009'da yayınladığı ve New York Times En iyi Satış ödüllü kitabından uyarlandı. Okuyucular bu kitabı Açlık Oyunları, Sineklerin Tanrısı ve efsanevi dizi Lost'un kombinasyonu olarak tanımlıyor. Dashner özellikle Sineklerin Tanrısı karşılaştırmasını anlayışla karşılamış fakat The Maze Runner'ı çok farklı bir hikaye olarak tanımlamış. “Karakterlerin Sineklerin Tanrısı’nda olduğu gibi davrandıklarını düşünmüyorum. Bence onlar daha medeni, düzenli ve kaçmaya adanmışlar. The Maze Runner aynı zamanda umudu ve insan ruhunun potansiyelini anlatan bir hikaye”.

Filmin konusu:

Thomas yukarı doğru hareket eden bir asansörde uyanır. Kapılar açıldığında kendini bir grup yaşıtıyla bulur. Bu koloni onu kayranda bir karşılar. Kayran devasa büyüklükteki duvarların çevrelediği geniş bir alandır. Thomas‘ın aklı bulanmış, nerede olduğunu, nereden geldiğini, ailesinin kim olduğunu, geçmişini ve hatta kendi ismini dahi hatırlayamamaktadır. Thomas ve “Kayranlılar” buraya nasıl ve neden getirildiklerini bilmemektedir. Tek bildikleri şey her sabah labirente gidilen dev bir kapının açıldığıdır. Her akşam ise güneş batarken kapı kapanır. Her otuz günde bir asansörle yeni bir çocuk gruba katılır. Labirentin bu davranışı Thomas’ı getirir, fakat beklenmedik bir şey olur ve bir hafta sonra asansör labirente Teresa adında bir kızı getirir.

Thomas kayran sakinlerinin hepsinin oyunda bir rolü olduğunu öğrenir. Kayranlıların bazıları duvarların bir haritasını çıkarmaya çalışır ve gün bitene kadar keşfedebildikleri tüm alanları keşfederler. Gün bittiğinde labirent kapanır ve bu devasa yapının içinden “Izdırap Verenler” in sesleri duyulmaya başlar. Thomas yeni bir kayranlı olmasına rağmen labirente ve kayrana anlayamadığı bir aşinalık hisseder. Anılarının bir köşesinde bu labirentin gizemini çözebilecek ve hatta ötesindeki dünyaya ulaşmalarını sağlayacak bir anahtarı olduğunu düşünür.

İlk izlenim:

The Maze Runner, Ender's Game ve Divergent ile birlikte The Hunger Games'in açtığı yoldan yürümeye çalışan bir bilimkurgu filmi. Arkasında çok satanlar arasına girmiş bir roman olması anlatılan hikayenin kitlelerin ilgisini fazlasıyla çektiğinin ve filmle de çekeceğinin açık bir göstergesi. Ancak ilk uzun metrajını yöneten Wes Ball'ın doğru bir seçim olmadığı da çok açık. Fragmana baktığımızda Lost, The Hunger Games ve Lord of the Files'ın yanı sıra The Maze Runner'ın Cube (1997) filmini de anımsattığını söylememiz gerekiyor. Birbirini tanımayan bir grup insanın bir tür deneye tabi tutulması ve kaçmalarının-kurtulmalarının neredeyse imkansız olduğu tuzaklarla dolu bir labirent fikri Cube'ün de kendi tarzında uyguladığı bir düşünceydi. Karakterlerimizin tamamının ergenlerden oluşması, ekibe yeni katılan gencin öne çıkması ve değişimin fitilini ateşlemesi ve muhtemel bir aşk hikayesi The Hunger Games'in tutan formülünün tekrarlandığını gösteriyor. Elbette ki The Maze Runner'ın dünyası oldukça farklı. Distopyadan ziyade gizemle örülen ve ucunun bir tür deneye varacağını düşündüğüm bir film. Yeni bir fenomen mi doğuyor sorusunun ise cevabını film vizyona girdiğinde alacağız ancak benim tahminin yeni bir Hunger Games vakası yaşamayacağımız yönünde. The Maze Runner'ın gişede başarılı olacağını ve diğer iki kitabın da sinemaya uyarlanacağını düşünüyorum. Bekleyip görelim...

27 Mayıs 2014

Övgüye boğulan "Locke" görücüye çıkıyor!


Yılın en çok beğenilen filmlerinden biri olan Locke izleyiciyi “Telefon Kulübesi” tarzı gerçek zamanlı bir heyecan fırtınasının içine çekiyor. Hollywood’un yükselen yıldızlarından Tom Hardy’nin başrolünde olduğu film kariyerinin en önemli gününde hiç kimseye bir şey demeden ortadan kaybolan Ivan Locke’un hikayesini anlatıyor. Locke’un hayatı adeta bir rüya gibidir; mükemmel bir ailesi ve sevdiği bir işi vardır. Bunlara ek olarak bir sonraki gün kariyerinde uzun zamandır beklediği adımı atacaktır. Fakat aniden gelen bir telefon Locke’un bütün hayatını kabusa çevirecek ve her şeyi bir kenara bırakmasına neden olacaktır. Locke’un hayatını bir arada tutma çabası adeta zamana karşı bir yarış başlatacaktır. Yapımcıları arasında Joe Wright’ın bulunduğu filmin yönetmenlik koltuğunda ise “Şark Vaatleri”, “Kirli Tatlı Şeyler”in senaryolarına imza atan Steven Knight bulunuyor.

Yazar-yönetmen Steven Knight, Locke fikrini kafasında oluşturmaya 2012 sonlarında, Hummingbird’e son rötuşları yaptığı günlerde başladı. “Tüm süreci en temel unsurlara, özüne indirgemek istedim,” diyor Knight. “İnsanları bir odaya kapatırsınız. Işıkları söndürüp, 90 dakika boyunca perdeye bakmalarını ve olup bitenlerle ilişki kurmalarını istersiniz. Sinema konusunda yolculuk ve karakter kavramlarından bahsedilir. Locke, tüm bunları bir potada eritiyor. Bu filmde yolculuk da gerçek, karakter de. Hikayenin başında güzel bir işi, ailesi, karısı olan bir adam var. Yolculuğun sonuna gelinirken elinde hiçbir şey kalmaması durumuyla yüzleşecek duruma geliyor.”

Başrolde Tom Hardy’nin yer aldığı Locke, neredeyse tamamı bir otomobil içerisinde geçen bir film. Ivan’ın sadece yüzünü görüyoruz. Diğer karakterlerin ise yalnızca telefon hattının diğer ucundaki sesini duyuyoruz. Bazen öfkeli, bazen neşeli, bazen yıkıcı telefon görüşmeleri yapılıyor. Arka planda hipnotize edici bir “otoyol ışıkları” manzarası var. Ivan başındaki dertlerle mücadele ederken ve kritik seçimler yaparken, bu ışıklar hem Ivan’ın yüzünü hem de hikayenin bilinmeyen detaylarını aydınlatıyor.

Locke, 13 Haziran'da ülkemizde vizyona çıkarılıyor.

Yabancı basında çıkan yorumlar heyecan verici:

“Büyük, evrensel bir temayı perdeye yansıtıyor” THE HOLLYWOOD REPORTER

“Muhteşem bir ‘tek kişilik gösteri’! O direksiyonun arkasında Hardy’den başkasını görmek istemezdim.”

Chris Nashawaty, ENTERTAINMENT WEEKLY

“Locke gerilim dolu, iyi yazılmış, iyi kurgulanmış bir dram. Hardy’nin doğal ve sürükleyici performansı, filmi taşıyor ve ödül almayı hak ediyor.”

Anne Thompson, INDIEWIRE

“Büyüsünden kurtulamıyorsunuz!”

Peter Travers, ROLLING STONE

“Bu senaryo için oyuncunun inkar edilemez derecede güçlü bir ikna yeteneği olması gerekiyor. Hardy’nin müthiş performansı olmadan Locke’un ortaya çıkması hayal bile edilemezdi.”

Kenneth Turan, LA TIMES

“Yabancı bir yüze hayat veren Bay Hardy, sizi filmin içine çekiyor.”

Manohla Dargis, NY TIMES

“Yazar-yönetmen Steven Knight, mümkün olabileceğini düşünmediğimiz kadar üst seviyede bir gerilim ortaya çıkarmayı başarmış.”

Rex Reed, NEW YORK OBSERVER

“Locke etkileyici derecede cüretkar; gerilim dolu ve yankı uyandırıcı.”

Travis Hopson, EXAMINER

“Locke muazzam! Gerilimi gözler önüne seren bir dram.”

Jessica Kiang, INDIEWIRE

“İnanılmaz derecede heyecan verici bir film olduğunu söylemeliyim. Ahlaki bir ikilem, müthiş bir gerilime dönüşmüş.”

Antonia Quirke, Review FINANCIAL TIMES

13 Mayıs 2014

İlk İzlenim: Maleficent


Yaz sezonun iddialı projelerinden biri olan Maleficent, Hollywood’un başlattığı yeni furyanın son örneği. Çocuk masallarından yetişkinlere yönelik gösterişli filmler çekme eğilimi The Brothers Grimm, Red Riding Hood, Hansel & Gretel: Witch Hunters ve Snow White and the Huntsman derken Angelina Jolie’nin başrolünü üstlendiği Uyuyan Güzel masalına farklı bir perpektiften bakmayı deneyecek Maleficent ile devam edecek.

Maleficent, Disney’in “Uyuyan Güzel”indeki en kötü karakterlerden birini ele alarak tertemiz bir kalbin ihanetle nasıl taşa dönüştüğünü resmediyor. Görkemli siyah kanatlara sahip güzel, saf ve genç bir kadın olan Malefiz, barışçıl bir orman krallığında büyüdüğü için huzurlu bir hayata sahiptir. Ta ki bir gün insanlardan oluşan istilacı bir ordu gelip, topraklarının düzeni tehdit edene kadar… Malefiz, topraklarının koruyucusu olur ama acımasız bir ihanete uğrayınca o saf kalbi taşa dönüşür. İntikam hırsıyla dolan Malefiz, insanların kralıyla destansı bir savaş verir ve kralın yenidoğan çocuğu Aurora’yı lanetler. Çocuk büyüdükçe Malefiz, Aurora’nın krallığa başarı getirecek ve Malefiz’in gerçek mutluluğunu sağlayacak olan anahtar olduğunu fark eder.

Maleficent’in fragmanlaına baktığımızda 2 yıl önce izlediğimiz Pamuk Prenses uyarlaması Snow White and the Huntsman’ın izinden gittiğini söyleyebiliyoruz. O film çocuk masalını alıp bir epik fantezi ürünü ortaya çıkarmıştı. Maleficent de aynı formülün izini sürüyor. Pamuk Prenses ve Uyuyan Güzel hikayeleri de belli ölçüde birbirine benziyor. Maleficent’in farklılığı olayı cadının bakış açısından yansıtacak olması. Burada yeni yerler feth edip, hakimiyet alanını genişletmek isteyen bir kralın huzur bozan bir anlamda kötü olarak gösterilmesi ve Maleficent'in kötülük yapmaya mecbur bırakılması gibi bir durum var. O açıdan hikayenin Uyayan Güzel merkezli değil de Maleficent'i öne çıkararak ele alması filme olan yaklaşımımızı da etkiliyor.

Görsel anlamda birinci sınıf bir iş çıkarıldığını şimdiden söyleyebileceğimiz Maleficent, masal uyarlamalarının iyi örneklerinden biri olacak gibi. Filmin yönetmenliğini Avatar ve Karayip Korsanları gibi dev projelerin sanat yönetmenliğini yapan iki Oscarlı Robert Stromberg üstlendiği film, 30 Mayıs’ta vizyona çıkarılıyor.

25 Aralık 2013

İlk İzlenim: "47 Ronin"


Hollywood, a tipi aksiyon starlarını farklı coğrafyalarda, farklı kültürler arasında yeni maceralara çıkarmayı sürdürüyor. Japon kültürü ve samuraylık da Amerikalı seyircileri olduğu kadar Avrupalı seyirciyi de cezbetmeyi başarıyor ne de olsa. 2003'te Tom Cruise'un başrolünü üstlendiği The Last Samurai, dünya genelinde elde ettiği 456 milyon dolarla büyük bir başarı yakalamıştı. Bir anlamda Hollywood epik film geleneği, Kurosawa epikleriyle buluşturulmuştu. Aradan geçen 10 yılda benzer bir film üretilememesi garipsenecek bir durum, ancak anlaşılabilir. İki kültürü bir araya getirip yeni bir şey üretmek hiç kolay değil.

Keanu Reeves'in karizmasına karizma kattığı filmin yönetmeni topu topu 3 kısa film çekmiş Carl Rinsch. Hollywood kolay kolay yaş tahtaya basmaz fakat burada risk aldıklarını kesin bir dille söylemek lazım. Filmin hikayesine bakarsak, gerçek bir hikayeden esinlenilerek serbest bir şekilde kurgulanan bir intikam öyküsü izleyeceğiz. Kai adlı bir savaşçının ustasının intikamını almak üzere 47 Samurayla işbirliği yapması ana hikayeyi oluşturmakta. Fragmana baktığımızda, ilk etapta başarılı kostüm tasarımları, renkleri ve görselliğiyle dikkat çeken filmde ejderha görünümlü yaratıklarla fantastik bir dokunuşu olduğunu anlıyoruz 47 Ronin'in. Epik ve fantastiği farklı bir coğrafyada ama yine Hollywood anlatısı eşliğinde izleyeceğiz. Keanu Reeves dışında tanıdığımız bir Amerikalı oyuncunun olmadığı film, ilgimizi çekmeyi başardı.

47 Ronin, 27 Aralık'ta Türkiye'de gösterime girecek.

20 Temmuz 2013

Vuslata Beş Kala: "Terminatör 5"


Efsane seri Terminatör yoluna devam ediyor.. Serinin yaratıcısı James Cameron'ın ilk iki filmin ardından dönmemek üzere veda etmesi kan kaybına sebep olmuş ama Arnold'un varlığı, iyi senaryosu ve yönetmen Jonathan Mostow'un iyi yönetimiyle Terminatör 3: Makinelerin Yükselişi, ilk iki filmden uzak seyretmesine karşın tatmin etmesini bilmişti. James Cameron'sız Terminatör olabiliyormuş. Peki ya Arnold Schwarzenegger'siz? Bu sorunun cevabını 2009'da başlanan yeni Terminatör üçlemesinin ilk filmi Terminatör: Kurtuluş'da aldık. Tuzsuz bir yemek gibiydi. Yönetmen koltuğunda MGM gibi bir çömez oturmasına rağmen fena bir film izlemedik Ancak, Cameron'ın yarattığı gelecekten eser yoktu 4. filmde. Bu, bir anlamda ihanet anlamına da geliyordu. Cameron'ın mavimtrak geleceği yerini Mad Maxvari bir geleceğe (görsel olarak) bırakmıştı. Filmin ilk yarısında bu bir Terminatör filmi mi sorusunu sormadan edememiştim.

Arni dönecek, taşlar yerine oturacak mı?
Geçtiğimiz günlerde Paramount Pictures'un yaptığı açıklama serinin hayranları için bir müjde hüviyetindeydi. Arnold Schwarzenegger dönüyor.. Bu elbette harika bir haber. Ancak, Arnold'un dönüşü tek başına seriyi ayağa kaldırmaya yetmez.  4. filmindeki hataların da tekrarlanmaması şart. 5. filmle ilgili yapılan açıklamada gözden kaçan bir detay var. Arnold'lu yeni bir üçlemeden bahsediliyor. Terminatör: Kurtuluş'la başlanan üçlemeye ne oldu? Bu, belki de haberde yapılan hatadan başka bir şey değildir. Yeni üçleme, planlandığı gibi yani 4. film Terminatör: Kurtuluş'la atılan temellerin üzerine kurulmalı. Arni yeni bir üçlemeyi kaldırır mı sorusu da düşündürüyor. Oyuncunun yaşlandığı malumumuz. 5. filmde teknolojiden faydalanılarak bir gençleştirme operasyonu yapılacakmış. İsabetli bir karar doğrusu.

Gelelim hikayeye ama henüz ortada bir hikaye yok!
5. filme dair en önemli detay nasıl bir senaryo yazılacağı ve kim(ler)in yazacağı. Yönetmen seçimi ise kilit noktamız ancak oraya daha çok var. Şimdi 4. filmle birlikte hikaye geleceğe taşındı nihayet. Ve böylece ilk üç filmin kaçmalı-kovalamacalı yapısından vazgeçildi. 4. filmde seyirciyi seriden yabancılaştıran bir yan hikaye bile izledik. 5. filmde Arnold'un dönüşü kadar, hangi tarafta yer alacağı sorusu da kafa kurcalıyor. Hikayenin ne yönde akacağını bilemesek de Arnold'un insanlığın yanında olacağını düşünüyorum. Ayrıca Terminatör: Kurtuluş'la geleceğin dünyasına dalarken, o beklediğimiz makine-insan savaşından hiçbir şey göremedik. Bu gibi detayların iyice ölçülüp biçilmeli.

2015 Haziran'ına verilen vizyon tarihi umarız aksamaz ve doğru adımlar atılır.

27 Haziran 2013

İlk İzlenim: "The Counselor"


Ridley Scott arayı soğutmadan yeni filmi The Counselor ile dönmeye hazırlanıyor. No Country For Old Men ve post apokaliptik bilimkurgu The Road'un Pulitzer ödüllü Amerikalı yazarı Cormac McCarthy'nin senaryosunu yazdığı gerilim filmi, yıldız isimlerden oluşan kadrosuyla göz dolduruyor: Brad Pitt, Michael Fassbender, Javier Bardem, Penelope Cruz ve Cameron Diaz...

Konu: Counselor, üst seviyede saygı duyulan ve nişanlısı Laura ile huzurlu bir hayat süren başarılı bir avukattır. İtibarının sarsıldığı günler ise ekonomik sıkıntılarla boğuştuğu ve daha fazla paraya ihtiyaç duyduğu sırada başlar. Counselor, adaletin iki yanında yer alacağı bir hamle yapar ve kendini milyonlarca doların döndüğü uyuşturucu ticaretinin içinde bulur. Artık Amerika'nın Meksika sınırındadır ve Reiner isimli güçlü bir adamıyla bir iş anlaşması yapmak üzeredir. Ne var ki, hiçbir şey planlandığı gibi gitmeyecektir...

Avukatı Michael Fassbender canlandırırken, Brad Pitt de büyük ihtimalle filmin kötü adamı olarak karşımıza çıkacak. El Paso yollarında geçen bölümlerinin No Country For Old Men'i hatırlatıyor oluşunu eklemeden geçmeyelim. McCarthy'nin usta kalemini, yönetmen Scott'ın yükselişe geçmiş olmasını, müthiş kadrosunu ve fragmanın bıraktığı tadı hesaba katarak, The Counselor'un yeni sezonun büyük beklenti içine girilmesinde sakınca görmediğim bir kaç filminden biri olduğunu belirteyim. Film, 29 Kasım'da ülkemizde gösterime girecek.

                           

9 Aralık 2012

Oblivion


Tron Legacy’nin yönetmeni Joseph Kosinski’nin ikinci bilimkurgu çalışması Oblivion, ilk bakışta Tom Cruise’un varlığıyla gişeye oynayan bir bilimkurgu izlenimi bırakıyor. Ülkemizde 12 Nisan’da gösterime giren film, dünya genelinde olduğu gibi bizde de pek hoş karşılanmadı. En basit tabirle klişe denip bir kenara atılan film, öyle olmasına ve kusurlarına rağmen zengin temalarıyla öne çıkan ve incelenmesi gereken bir bilimkurgu olarak karşımızda duruyor

İlk bir saat neden ‘bir saat’?

Ana karakterimiz Jack Harper’ın, dünyada ne olup bittiğini, neler yaşandığını vb. detayları kısa bir özet geçtiği açılış sekansıyla sağlam bir giriş yapan Oblivion, Jack ve Victoria’nın rutini ve harap olmuş dünya tasvirleriyle fazla vakit kaybediyor. İlk yarıda inceden inceye bir gizem örerken çok ağır davranması ve asıl meselesine girememesi aleyhine işliyor. Seyirci de doğal olarak neden bu kadar vakit kaybedildiğini ve ilk yarının neden bir saat sürdüğünü sorguluyor. Oblivion’un ikinci yarısında art arda önümüze sürülen sürprizlerle anlıyoruz ki, ilk yarı kısmen bir ‘sahte gerçeklik’ üzerine kurulmuş. Sadece seyirci için değil, ana karakterimizin de vakıf olamadığı gerçekler suyu yüzüne çıkmaya başladığında film de vites değiştirip, merakla beklenen bir sona doğru yürüyor.

Zengin bilimkurgusal temalarıyla şaşırtıcı bir karışım sunuyor

Açılışta uzaylı istilasının sebep olduğu bir dizi felaketle post apokaliptik bir dünya tablosu çıkartan, post apokaliptik’e ulaşan Oblivion, bir önceki paragrafta da bahsettiğim gibi hikayesini bir ‘sahte gerçeklik’ üzerine kuruyor. Dolayısıyla da ikinci yarı asıl meselesine giderken, çözmesi gereken gizemleri bilimkurgunun en çok ürün verdiği temalara bir bir uğrayarak sonuca bağlıyor ve benzerine rastlamadığımız bir tematik çeşitlilik yakalıyor. Oblivion, hikayesini esasen uzaylı istilası üzerine kuruyor. Ancak, burada uzaylı yorumu yapay zeka dolgusuyla farklı bir kimlik kazanıyor. Bu yeni kimlik de ilginç bir ‘alt tür kırması’ doğuruyor. Uzaylı yorumu ayrıca filmi uzaylı istilası şablonundan bilimkurgunun klasik alt türlerinden makine-insan savaşına açıyor. Tüm bu değişkenlerin post apokaliptik bir zeminde işlenmesi de Oblivion’un önemini artırıyor. Bugün uyuyup gelecekte uyanma düşüncesi, klonlama, yaratıcıyla buluşma ve nihayetinde uzaya da açılan film, bu zengin menüyü ne yazık ki özgün bir hikaye ile kurgulayamadığından hedefini vuramıyor. Daha doğrusu hedef tahtasını buluyor ama yüksek bir skor elde edemiyor. Hollywood stüdyo bilimkurgularının klişelerine saplanıyor. Ama yine de ortalamanın üzerine çıkabiliyor.

Yeni ve çığır açıcı mı?

Film, bir Hollywood bilimkurgusu olsa da 2001: A Space Odyssey göndermeleriyle (ana makine Tet’in, Hal 9000 ile benzerliği, kırmızı gözü ve uzay araçlarında ‘Odyssey’ adının kullanılması) saygıda kusur etmiyor. Saygıdan da öte, filmin finali 2001: A Space Odyssey etkisini gözler önüne seriyor. İlk yarıda Wall-e ve After Earth’e benzetme yanılgısının ardından Oblivion’un post apokaliptik bilimkurgulardan ve uzaylı istilası filmlerinden büyük oranda ayrıldığını görüyoruz. İki alt türü birbirine bağlama fikrinin bu değişimi olanaklı kıldığını görüyoruz. Görsel olarak hemen hemen hiçbir post apokaliptik bilimkurguya benzemeyen Oblivion, tanıtımlarda attığı “özgün ve çığır açıcı” sloganının altını dolduramıyor. Yeni ve çığır açıcı olabilmesi için denenmemiş-yapılmamış olanı yapmak gerekir. Oblivion, yeni bir şey söylemiyor, eskimiş fikirlerden bir sentez yapmayı deniyor. Sentez hususunda oldukça başarılı olduğu da bir gerçek.