Arrival etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arrival etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2017

Büyük resmi görememek: Blade Runner 2049


Ridley Scott’ın, Philip K. Dick’in Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? adlı romanından uyarladığı Blade Runner; gelecek tasviri, varoluşçu damarı, görselliği, karakterleri ve ardında bıraktığı soru işaretleriyle bilimkurgu sinemasının en kıymetli eserlerinden birine dönüşmesini bilmişti. Blade Runner’a devam filmi çekmek büyük bir risk taşıyordu. Çünkü kült ve klasiklerin öncesini veya sonrasını uzun yıllar sonra anlatma çabası çoğunlukla hüsranla sonuçlanıyor. Blade Runner’ın bu gruba dâhil olmaması için ne yapmalıydı? Geçtiğimiz yıl Arrival ile harikalar yaratan Denis Villeneuve’u yönetmen koltuğuna oturtmak ve usta görüntü yönetmeni Roger Deakins’la anlaşmak önemli adımlardı. Ancak, beklenen devam filminin gelmesi için yeterli miydi? Hiç değil. O halde sebeplerini anlatmaya koyulalım.

Deckard’ın geri dönüş problemi

Kült bir karakteri, 30-35 yıl gibi oldukça uzun bir süre sonra devam filminde geri getirmek her zaman sancılı olmuştur. (Bkz: Indiana Jones ve Han Solo) Bir de bu karakterin kim\ne olduğuyla ilgili soru işareti varsa ve bu soru işaretinin soru işareti olarak kalması gerekiyor ve isteniyorsa, karakterin geri dönüşü devam filminiz için azımsanamayacak bir risktir. Blade Runner’ın en çok tartışılan kısmı Deckard’ın da bir replikant olup olmadığıydı. Lehte ve aleyhte veriler olması işin içinden çıkmamızı zorlaştırıyordu. Şimdi stüdyo filmin gişede daha iyi iş yapması için Deckard’ı geri getirmekle kalmadı, ona önemli bir rol biçti. Deckard’ın geri dönmesi, onun bir replikant olmadığının kanıtıdır.  (Belki %100 değil ama Deckard'ın replikant olduğuna yönelik bir ipucu yok. Replikantların yaşlanabildiğine dair bir bilgi verilmediğini de unutmamak lazım) Dolayısıyla bu durumun öncelikle Ridley Scott’ın filmine bozucu nitelikte bir zarar verdiğini söyleyebiliriz. Blade Runner 2049 açısından baktığımızda, açıklığa kavuşan bu gerçekle -yaşlılığını da hesaba katarak- karakterin cazibesini kaybettiğini görüyoruz. Deckard artık bir soru işareti değil. İşte bu açık, başka bir soru işareti oluşturularak giderilmeye çalışılmış: Ana karakterimiz K’nin kim olduğu sorusuyla…

Yanlış ata oynamak

Blade Runner 2049’un temel sorunu, yanlış hikâye tercihi üzerinden şekillendirilen senaryosu diyebiliriz. İlk filmin de yazarlarından biri olan Hampton Fancher’in yanına Michael Green verilerek birlikte iyi bir iş çıkarması beklenmiş. Senarist ekibimiz, ilk filmin dünyasından 30 yıl sonrasında neler olmuş olabileceğine dair yürüttükleri fikir sonucunda Blade Runner 2049’a kusursuz bir temel atmışlar. Öyle ki, filmin açılışında altyazı ile geçilen bilgilendirmelerle, yeni fikirlerle Blade Runner’ı geliştiren bir devam filmi izleyeceğimizi sanarak heyecana kapılıyoruz. Ne var ki, senaristlerimiz yanlış yola sapıyor ve bu yoldan geri dönmüyor. Replikantların ölüm probleminin çözülmüş olması, yeni model (Nexus 8) geliştirilmiş replikantların üretilmesi, replikant avcısının yine bir replikant olması gibi detayların hiçbirinin üzerine gidilmediğini görüyoruz. Peki, ne yapıyor yazarlarımız? Bir Blade Runner olan replikantımız K’yi alıyorlar ve bir gizemin içerisine doğru sürüklüyorlar. Bu gizemle birlikte karakterimiz hem kendi gerçekliğini ve kimliğini sorguluyor hem de Deckard’ın hikâyeye dâhil olması sağlanıyor. Burada yapılan hata, hikâyenin ana meselesini akrabalık bağları üzerine kurmak. Bu yolla Blade Runner 2049, Blade Runner ile organik bir bağ kuruyor. İlk filmle organik bir bağ kurma çabası, referanslarla da destekleniyor. Amaç ise Blade Runner’ın dünyasından uzaklaşmamak. Ama sonuç hiç de öyle olmuyor. Karakterlerimizin kişisel sorunlarına (küçük resim) odaklanılması, büyük resmin ıskalanmasının da nedeni. Ridley Scott’ın başyapıtı, insanoğlunun yarattığı varlığa tıpkı tanrı gibi yasa koyarak onu sınırlandırması, replikantların var oluşlarını sorgulaması ve replikantın tanrısıyla buluşması gibi ayrıntılarıyla felsefi bilimkurgu tanımının hakkını veriyordu. Blade Runner’ı Blade Runner yapan da felsefi yaklaşımıydı. Blade Runner 2049 ise karakterlerimizin kişisel meselelerinin peşine takılıp kalıyor. Replikantın kendi türünü yok etmesi, ölüm sorununun çözülmesi ve doğum yapabilme gibi fikirler hunharca harcanıyor. Akılda kalıcı, filmi ileriye taşıyabilecek bir karakter yaratılamadığını da görüyoruz. Diğer bir sorun da filmin süresi. Blade Runner 2049’un 163 dakikalık süresi de aleyhine işliyor. İlk filmden daha ağır ilerliyor ve içi de yeterince doldurulamadığı için anlamsızlaşıyor Villeneuve’un filmi. 

Villeneuve – Deakins şov

Arrival ile ne kadar yetenekli bir yönetmen olduğunu kanıtlayan Villeneuve, Blade Runner 2049’da da maharetlerini sergiliyor. Film, hayal kırıklığına dönüşse de heziteme dönüşmüyor. Uzun süresine rağmen filmin bir an bile tökezlememesinin sebebinin de yine Villeneuve’un yönetmenliği olduğunu düşünüyorum. Deakins’ın ilk filmi aratmayan sinematografisi de seyircinin filme ilgisini kaybetmemesinde önemli bir pay sahibi. Blade Runner 2049’un başka artıları da var kuşkusuz. Kıyamet olarak bahsedilen olay, sahte anı yaratmanın incelikleri, orijinal filmle kurulan bağlantılar bunlardan bazıları. İflas eden Tyrell şirketinin küllerinden yeni bir imparatorluk kuran Wallace karakterinin emelleri ve replikantların köleliği üzerine söyledikleri, Blade Runner’ın dünyasını geliştirme-zenginleştirme işlevini tam olarak yerine getiremese de seyirciye düşünebileceği kimi veriler sunuyor.

Blade Runner 2049’u bir hayal kırıklığı olarak niteleyeceksek, ellerinden gelenin en iyisini ortaya koyan Villeneuve – Deakins ikilisini dışarıda tutmak zorundayız. Sorumlular önce senaristlerimiz, sonra da stüdyo. Bu senaryodan daha iyi bir film çıkarılamazdı. 7\10

19 Kasım 2016

Son 15 yılın en iyi 15 bilimkurgu filmi


Bilimkurgu sinemasının 2000’li yıllarına The Matrix’in etkisiyle girildi. Sözünü ettiğimiz etki öyle kapsamlıydı ki, sanal gerçeklik veya başka bir âleme bağlanma durumdan beslenerek ait oldukları dönemde türe yön veren Avatar ve Inception da Matrix’in etki alanındaydı. Avatar, bilimkurgu sinemasını epik fanteziyle buluşturarak yeni bir alan açarken, Inception blockbuster bilimkuguların IQ seviyesini yukarı çekerek de gişede başarılı olunabileceğini kanıtladı. Bir yıl arayla vizyona giren Gravity ve Interstellar ise yeni bir dönemin habercisi oldu. Gravity, gişe zaferini kazandığı ödüllerle perçinleyerek, Interstellar ise birbirine uzak duran temaları harmanlayarak ve denklemdeki değişken sayısını artırarak türe duyulan ilgiyi arttırdı. Gravity, The Martian ve önümüzdeki yıl göreceğimiz Life gibi filmlerin doğuşuna önayak olurken, Interstellar, Arrival’ın müjdecisi oldu diyebiliriz. Bilimkurgu sinemasının klasik serilerini prequel veya sequeller ile canlandırma girişiminin sürdüğü ve bağımsız bilimkurguların parladığı son 15 yıllık dilimin en iyi 15 filmini, Arrival’ın gelişiyle listelemek istedim.

15- District 9


Neill Blomkamp’ın ilk uzun metraj denemesi District 9, istilacı uzaylı algısının çoktan yıkıldığı ve üzerine yeni bir eklemenin de yapılamadığı bir dönemde taptaze fikirleriyle takdirimizi kazanmıştı. Blomkamp’ın düşman uzaylı algısının yerine dost uzaylı koymadan bu işin altından kalkabilmesi azımsanacak bir başarı değil. Uzaylıları mülteci konumuna düşürülmesi, insanoğlunun tutsağı olmaları ve filmin de onların yanında yer alması önemliydi. Alt metinleriyle dikkat çeken District 9, zengin içeriğini biçimsel açıdan giriştiği stil denemesiyle servis ederek, yenilikçi bir bilimkurgu olduğunu kanıtladı. Filmin ilk yarısında bir mockumentary örneği sunması, görsel açıdan kendine has olabilmesi ve kimi bilimkurgu klasiklerine yaptığı referanslar, 2000’li yılların en kayda değer bilimkurguları arasında yer almasını sağladı.

14- Vanishing Waves


Litvanya sinemasından kopup gelen Kristina Buozyte imzalı bağımsız yapım Vanishing Waves, bilinçaltını mesken tutmasıyla Inception’dan etkilendiğini söyleyebileceğimiz film, bilimsel bir deneyi konu ediyor. Yapay ağ transferi aracılığıyla komadaki bir hastanın bilincine giren Lukas, çok geçmeden Aurora ile bağlantı kuruyor. Deney sürdükçe kadına bağlanan Lukas, kendisini gerçekliğini sorguladığı bir aşkın içinde buluyor. Aurora’nın bilinçaltında filmin genel izleğinden oldukça farklı bir atmosfer yaratan yönetmen, cesur ve oldukça kışkırtıcı sahnelerle seyircisini etkilemeyi başarıyor. Lukas, daha önce deneyimlemediği bir tecrübeye yaşadığından bilinçaltından ayrılmak istemiyor. Bu yoğun istek kendi gerçekliğinde birtakım sorunlar yaşamasına sebep oluyor. Onun durumu uyanmak istemeyeceğimiz, uyandığımızda da geri dönmek için yanıp tutuştuğumuz rüyaları anımsatıyor. Sıradışı bir deneyi ele alan Vanishing Waves, etkisi kolay kolay silinmeyecek bir bilimkurgu.

13- Avatar


Bilimkurgu sinemasının en yetkin yönetmenlerinden James Jameron’ın uzun bir bekleyişin ardından türe de görkemli bir dönüş yaptığı filmi Avatar, epik bilimkurguya yeni bir tanım getirdi. İyi formülize edilmiş, doğru noktalara temas eden bu film, bilimkurgunun 2000’li yıllardaki lokomotif filmlerinden olmakta hiç zorlanmadı. 3D kullanımı ve görselliğiyle çok konuşulsa da bunlardan ibaret olmadığını biliyoruz. Aksine bu özellikleri filmi küçümsemek için söylenir oldu tuhaf bir şekilde. Avatar; destansı anlatısıyla seyircisini galeyana getiren, görselliğiyle insanın aklını başından alan, özeleştirisi ve doğru mesajlarıyla takdir toplayan, fikir bazında olmasa da dünyasıyla oldukça yaratıcı bir sinema deneyimiydi. 

12- Interstellar


İnsanoğlunun kendi dünyasını artık yaşanmaz bir yere dönüştürmesi veya yok oluşa doğru sürüklemesi durumunun, özellikle 2000 sonrasında küresel ısınmanın da etkisiyle bilimkurgu sinemasında oldukça gerçekçi temsillerle tezahür ettiği bir dönemde, Christopher Nolan da bu temaya kayıtsız kalamadı. İnsanlığın sonu temasından, uzaya açılarak bir uzay yolculuğu filmine evrilen, uzay yolculuğu filminden de zaman kavramını işin içine katarak tür içinde yeni bir alan açmayı başaran son derece özgün ve de zengin bir bilimkurgu filmiydi Interstellar. Karakterlerinin motivasyonundan duygusal damarına, kurgusundan görselliğine kadar neresinden bakarsak bakalım birinci sınıf bir bilimkurgu Interstellar.


11- Gravity


Mekikleri parçalanınca uzayda asılı kalan deneyimli astronot Matt Kowalski ile ilk kez uzaya açılan tıp mühendisi Ryan Stone’un hayatta kalma savaşını zamana da endeksleyerek ele alan Alfonso Cuaron, uzayın enginliğini ve derin sessizliğini gerilim yaratmak için kullandığı Gravity ile ilk başyapıtını verdi. Uzayın gerçekliği, seyircinin kendisini adeta orada hissetmesini sağlarken, filmin görselliği de gözlerimizi perdeden almamıza imkân vermedi. Ana karakterimizin bireysel hayatta kalma savaşı belki klişeydi ama filmin de özgünlük iddiası yoktu. 


10- Eternal Sunshine of the Spotless Mind


Oğlan kıza rastlar ama bu sıradan bir rastlayış değildir. Tıpkı filmin sıradan bir aşk hikâyesi anlatmaması gibi… Büyük oranda Jim Carrey ile Kate Winslet’ın müthiş kimyasından güç alan ve yaratıcı romantik film açığını orijinal senaryosuyla kapatan Eternal Sunshine of the Spotless Mind, son dönemin mütevazı sinema dehaları Charlie Kaufman – Michael Gondry ikilisinin elinde çıkma bir başyapıt. Odak noktasına aşkı yerleştiren, romantik bilimkurgular içerisinde dahi ayrıksı bir noktada duran film, bugün günümüzün klasiklerinden biri olarak anılıyor.

9- Arrival


Denis Villeneuve, Close Encounters of the Third Kind’a Interstellar ayarı çekiyor deyim yerindeyse. Uzaylılarla kurulan ilk temas filmlerinde 70’li yıllardan bugüne söylenecek yeni bir şeyin kalmadığını düşünürsek Arrival’ın seyircisini şaşırtırken, doğru noktalara temas edebilmesi ve ufak da olsa yenilikler yapabilmesi çok kıymetli. Senarist Eric Heisserer, Interstellar’ın uzay yolculuğu filmine yepyeni bir boyut katmasını, Christopher Nolan’ın denkleme yeni değişkenler ekleme düşüncesini harfiyen Arrival’a uyguluyor. Interstellar gibi sırtını büyük numarasına yaslayıp, seyircinin aklını başından almayı beceren Arrival, kurduğu atmosfer, müthiş sinematografisi ve naif yaklaşımıyla tam bir başyapıt.

8- Paprika


Rüyalarımızı birer fantezi alanı olarak kullanan Satoshi Kon, hem çizgilerin hem de rüyaların verdiği özgürlüğe güvenerek benzeri olmayan bir âlem inşa ediyor Paprika’da. Karnavalı kâbusa dönüştürüyor ve akıllara kazınacak imgeleriyle parmak ısırtan bir işe imza atıyor. Rüyaların iç içe geçerek birleşmesi ve rüya âleminin gerçekliğe nüfuz etmesi gibi şaşırtıcı fikirleriyle son derece özgün ve hayranlık uyandırıcı bir anime olan Paprika, Satoshi Kon’un cesur anlatısı, seyircinin zekâsını hafife almaması, tekrarlanan sahnelerin büyüsü ve doyumsuz görselliğiyle unutulmayacak bir sinemasal deneyime dönüşüyor.

7- Star Wars III: Revenge of the Sith


Klasik Star Wars üçlemesinin prequel’i olan ikinci üçleme daha mekanik ve GGI efektlerine göbekten bağlı olduğu için çokça eleştirildi haklı gerekçelerle. Ancak ikinci üçlemenin final bölümü Revenge of the Sith, üçlemeleri bağlaması, hikâyenin en can alıcı kısmını ihtiva etmesi ve dramatik açıdan çok güçlü olması gibi sebeplerle listemizin ön sıralarında kendisine yer bulmakta zorluk çekmedi. Anakin’in Darth Vader’a dönüşümünü, gücün karanlık tarafına nasıl meylettiğini belki de olabilecek en mantıklı gerekçelerle anlatırken, bir Star Wars filminden bekleyebileceğimiz hemen hemen her şeyi veriyor George Lukas.

6- Wall-e


Yüzyıllar sonra bir çöp yığınına dönüşen gezegenimizi terk etiğimiz bir gelecek hayal eden ve başıboş bırakılmış dünyada tek başına kalmasına rağmen görevini sabırla sürdürerek temizliğe devam eden Wall-e adlı robotun hikâyesini anlatan animasyon film, sinema dili ve duygusal tonuyla seyircisini sarsmayı başardı. Pixar’ın kendini aştığı yapım olarak anılacak olan Wall-e, iki robotun aşkını inanılır kılabilmesinden çevreci yaklaşımına, bilimkurgu klasiklerine yaptığı göndermelerden görsel kusursuzluğuna kadar pek çok açıdan hedefini 12'den vurmuş bir yapım.

5- The Man from Earth


Jerome Bixby’nin 40 yılda tamamladığı söylenen senaryosundan, Richard Schenkman’ın yönetmenliğinde beyazperdeye aktarılan The Man from Earth, tek mekânda geçen bağımsız bir bilimkurgu filmi. 14 bin yıldır yaşadığını ve dünyaya bir cro mangon yani bir mağara adamı olarak geldiğini, yaşlanmadığını ve ölemediğini iddia eden John Oldman’ın hikâyesi öyle bir noktaya doğru gidiyor ki, resmen dudak uçuklatıyor. Bixby, Yaratılışı Evrimle açıklayıp dinler tarihini ters yüz ederken, seyircisini de nefessiz bırakan bir tartışmanın içine çekmeyi başarıyor. Bixby’nin hikâyesi, sadece sinema kapsamında değil, insanlık tarihi boyunca anlatılagelmiş en iyi kurgusal hikâyelerden biri. Bu da filmi listemde 5. sıraya taşımama yetiyor.

4- Melancholia


İzlerken zaman zaman yaşattığı "o kadar iyi film değil" hissiyatını, bittikten sonra "o kadar iyi film ki"ye çeviren; içeriği, anlatımı ve alt metinleriyle hazmetmesi zor bir film olan Melancholia, Lars von Trier’in kıyameti olabilecek en estetik, en sanatsal biçimde anlatmak istemesiyle ortaya çıkan benzersiz bir bilimkurgu denemesi. Trier, açılış sekansıyla ruhumuzu ve gözümüzü okşarken, kapanış sekansıyla da midemize sert bir yumruk indiriyor. Ufukta görünen sonun iki kız kardeşin bünyesinde yarattığı etkiyle ilgilenen Melancholia, resim, müzik gibi diğer sanatları da kullanarak bizi güzel bir sona hazırlarken, görselliğiyle de büyülüyor.


3- Her


Her’de bugünün sanal arkadaşlıklarını ve ilişkilerini yapay zekâ ile değiştirerek, yeni bir ilişki formunu resmeden yönetmen Spike Jonze, başyapıtı Being John Malkovich’deki anlatısın da aşarak modern bir klasik yarattı. Bir karakter üzerinden gidip hayatın her alanında mükemmeli arayan insanoğluna, olası bir yakın geleceğe ve o geleceğin ilişkilerine ayna tutarken, bugün imkânsız görünen bir aşkı olabildiğince inandırıcı ve samimi bir şekilde anlatmayı başardı. Günümüzün ayağa düşen, sıradanlaşan ve seyircinin kalbine dokunamayan aşklarının aksine izleyeni var olabileceğine inanmak istediği gerçek aşkı, romantik film kalıplarının dışına çıkabilen güçlü bir anlatı eşliğinde sunabilen Her, kâğıt üzerinde gülünç durabilecek bir aşkı soluyabileceğimiz bir dünyada yaşatıyor.

2- Inception


Bir anlamda kendi Matrix’ini yaratmak için yola çıkan genç deha Christopher Nolan, Matrix gibi devrimci olmasa da ondan daha katmanlı bir bilimkurgu klasiği yaratmayı başardı. Nolan’ın senaryosunu 10 yılda tamamlayarak hayata geçirdiği film, görsel ve zihinsel bir şov, bir meydan okuma… Sanal gerçeklik bilimkurgularına kendi yorumunu getiren Nolan, bilinçaltının sonsuzluğunda yepyeni bir dünya yarattı. Seyircisinin algılarıyla oynayan bu zekâ dolu film, her izleyişte yeni bir ayrıntısını keşfedebileceğimiz bir zenginlik sunarken, her seferinde kafanızda yeni sorular belirmesine de neden olabilecek bir tasarım harikası diyebiliriz. Dolayısıyla da bu yapısı, üzerinden ne kadar zaman geçerse kıymetinin o kadar artmasını sağlıyor.

1- The Fountain


1000 yıllık bir zaman diliminde merkezlerine aşkı yerleştirdiği üç hikâye anlatmaya soyunan ve bu üç hikâyeyi iç içe geçirerek anlatmayı seçen Darren Aronofsky, The Matrix’ten sonra daha ne kadar ileri gidilebilir sorusuna 2001: A Space Odyssey’i referans alarak cevap arıyor The Fountain’de. Aronofsky’nin arayışı o kadar tatmin edici bir sonuç verdi ki, nefret edenlerinin yanında dünyanın dört bir yanında sinemaseverlerin aklını başından alan bir bilimkurgu çıktı ortaya. Tıpkı 2001: A Space Odyssey gibi… Anlaşılmaz bulunmasında farklı okumalara son derece açık olmasının yanı sıra kurgusunun ve katmanlı yapısının da etkisi büyüktü. Bahsettiğimiz niteliklerinin ise The Fountain’in sinemasal başarısında önemli bir rolü var. Romantik bilimkurgu tanımını baştan yazan The Fountain; görselliğiyle ayrı, duygusallığıyla ayrı, kurgusuyla ayrı, tematik zenginliğiyle ayrı, felsefesiyle ayrı övgüyü hak eden bir şaheser. Kısacası neresinden bakarsak bakalım eline su dökülmesi zor bir film.

7 Eylül 2016

15. Filmekimi'nde kaçırılmaması gereken 10 film


Filmekimi, her yıl olduğu gibi, dünya festivallerinde gösterilmiş, ödüller almış, eleştirmenlerin ve izleyicilerin ilgisini çekmiş ve merakla beklenen yeni yapımları içeren zengin programıyla Ekim ayının en çok konuşulan sinema etkinliği olacak. Filmekimi Vodafone FreeZone sponsorluğunda 7-16 Ekim tarihlerinde İstanbul’da 10 gün sürecek bir maratonla birlikte İstanbul dışında da Ekim ayı boyunca gösterimlerine devam edecek.

On beşinci yılında Filmekimi programında, Altın Palmiyeli Ken Loach filmi I Daniel Blake’den, Xavier Dolan’ın Cannes Film Festivali’nde Büyük Ödül’ü kazanan Alt Tarafı Dünyanın Sonu / It’s Only the End of the World’e, Oscar’lı yönetmen Asghar Farhadi’den, bağımsız Amerikan sinemasının kahramanlarından Jim Jarmusch’a, Güney Kore’nin yıldız yönetmeni Park Chan-wook’tan modern klasiklerin yönetmeni Paul Verhoeven’e ve kara mizahtan vazgeçmeyen yönetmen Todd Solondz’dan her filmi olay yaratan Pedro Almodovar’a kadar merakla beklenen birçok yönetmenin filmi yer alıyor.

Filmekimi gösterimleri İstanbul’da bu yıl Beyoğlu’nda Beyoğlu ve Atlas,Kadıköy Rexx Sineması ve Nişantaşı City’s Cinemaximum’da yapılacak.

İstanbul dışı gösterimlerine 2011’de başlayan Filmekimi, bu yıl da Türkiye’nin farklı kentlerindeki sinemaseverlere yılın en iyi ve en güncel filmlerini sunmaya devam edecek. Filmekimi, bu yıl Ankara, İzmir, Bursa ve ilk kez Eskişehir’e de uğrayacak. Filmekimi 7-9 Ekim’de Ankara’da, 13-16 Ekim’de İzmir’de, 21-23 Ekim’de Bursa ve Eskişehir’de olacak.

Filmekimi kapsamında bu yıl 50 film gösterilecek. Kaçırılmaması gerektiğini düşündüğüm 10 filmi, şu ana kadar açıklanan 25 filmlik listeden seçtim.

1- Toni Erdmann / Maren Ade


Cannes Film Festivali’nde eleştirmenlerden tarihinin en yüksek puan ortalaması alan Toni Erdmann 15.Filmekimi programında... Her anı sürprizlerle dolu Toni Erdmann, izleyicinin son derece karmaşık ama bir o kadar yoğun tepkilerle tanık olduğu bir sinema mucizesi; son yılların en heyecan verici, en duygusal aile komedisi. Bir babanın kızıyla yakınlaşmak için verdiği çabaları anlatan ve Cannes’ın tartışmasız en çok konuşulan filmi olan Toni Erdmann, burada eleştirmenler birliği FIPRESCI ödülünü, Brüksel Film Festivali’nde En İyi Film ve En İyi Senaryo ödüllerini kazandı; Münih Film Festivali’nin de açılış filmi olarak gösterildi. Toni Erdmann, Almanya’nın Oscar adayı olarak açıklandı.


2- Voyage of Time / Terrence Malick


The Thin Red Line’ın ardından Filmekimi’nde gösterilen The Tree of Life / Hayat Ağacı, Knight of Cups ile büyük takdir toplayan Terrence Malick'in Eylül ayında Venedik'te Altın Aslan için yarışacak yeni filmi, evrenin tarihi üzerine görkemli bir belgesel. Usta yönetmenin 40 yıldır üzerinde çalıştığı ve "En büyük hayallerimden birisi" diye tanımladığı bu destansı film, göz alıcı efektleriyle izleyiciye benzersiz bir deneyim vaat ediyor. Voyage of Time'ın müzikleri bir diğer ustaya, Ennio Morricone'ye emanet. Belgeselde anlatıcı görevindeyse sesiyle Cate Blanchett üstleniyor.


3- The Commune / Thomas Vinterberg 

Berlin Film Festivali’nde Trine Dyrholm’e En İyi Kadın Oyuncu Ödülü getiren Komün, Dogme akımıyla uluslararası üne kavuşan Danimarkalı yönetmen Thomas Vinterberg’in son filmi. Bir akademisyen ve ünlü bir haber sunucusu eşinin aile dostlarıyla bir komün kurmaları ve ardından gelişen olayları anlatıyor. Thomas Vinterberg, yeni filminde, bir evliliğin yeniden doğum ve yıkım hikâyesini çocukluk tecrübelerinden beslenerek anlatıyor. Komün, hayatın kendisi gibi, yer yer eğlendiren ama nihayetinde can acıtan bir film.


4- The Handmaiden / Park Chan-wook

Güney Kore’nin yıldız yönetmeni Park Chan-wook’un, Cannes Film Festivali’nde yarışan The Handmaiden'da şehvet, entrika ve cinsel gerilimle örülü göz alıcı bir öykü sunuyor. Sarah Waters’ın The Fingersmith adlı romanından uyarlanan bu dönem filmi, 1930’larda Japon işgali altındaki Kore’de geçiyor. Cannes’da Vulcain En İyi Sanat Yönetimi ödülü kazanan The Handmaiden kusursuz senaryosu ve dâhice bir yönetmenlikle izleyiciyi çok katmanlı bir gerilime davet ediyor. Park Chan-wook’un 2013 yapımı Stoker’dan sonra çektiği ilk film olan The Handmaiden, zengin genç bir Japon kadın, onu kandırıp zenginliğini ele geçirmeye çalışan Koreli bir adam ve adamın tuttuğu Koreli bir hizmetçi arasındaki entrika etrafında dönüyor.


5- Paterson / Jim Jarmusch

Bağımsız Amerikan sinemasının kahramanlarından Jim Jarmusch, izleyiciye sevdirdiği vampirlerden sonra sıradan insanlara dönüyor. Filme de adını veren Paterson, New Jersey’de Paterson kasabasında yaşayan bir otobüs şoförü; fazla konuşmayı sevmeyen, hep yanında tuttuğu not defterine şiirler yazan sıradan bir adam. Jarmusch, “şiirsel” sinemasını Paterson’da şiirin kendisiyle harmanlıyor ve izleyen herkesin tanışmaya bayılacağı bir karakteri çıkarıyor karşımıza. Paterson’ı canlandıran ve en son Star Wars’da Kylo Ren olarak izlediğimiz Adam Driver’a İran asıllı Golshifteh Farahani eşlik ediyor.


6- It’s Only The End Of The World / Xavier Dolan

Xavier Dolan’ın Cannes Film Festivali’nde Büyük Ödül ve Ekümenik Jüri Ödülü kazanan son filmi It’s Only the End of the World 15. Filmekimi’nde. Film, başrollerini Fransa’nın en tanınmış oyuncularından Marion Cotillard, Gaspard Ulliel, Vincent Cassel, Léa Seydoux ve Nathalie Baye paylaştığı bir aile dramı. Fransız yazar Jean-Luc Lagarce’ın 1990 tarihli aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanan filmin anti-kahramanı Louis, uzun yıllardır görüşmediği ailesini ziyarete gider. Amacı, onlara ölümcül bir hastalığını olduğunu söyleyip veda etmektir. Dolan’ın en olgun filmi olarak karşılanan It's Only the End of the World akıllardan çıkmayacak, güçlü bir melodram.Dolan’ın sözleriyle It's Only the End of the World “Basitçe ifade edersek, bu film aile ve birbirini sevmenin zorluğu hakkında.” 2014 Filmekimi’nde Xavier Dolan’ın Mommy’si en çok izlenen filmlerden olmuştu.


6- Wiener-Dog / Todd Solondz 

Kara mizahtan vazgeçmeyen yönetmen Todd Solondz’un 2011 yapımı Dark Horse’tan sonra çektiği ilk uzun metrajlı film olan Wiener-Dog, birbirine bir “sosis” köpek aracılığıyla bağlanan dört kısa hikâyeden oluşuyor. Todd Solondz’un 1995 filmi Oyun Evine Hoşgeldiniz’in bir anlamda manevi devam filmi olan Wiener-Dog, IndieWire’a göre Todd Solondz’un en öfkeli, en radikal, en sivri filmi. Wiener-Dog’ta hikâyelerin kesişiminde yer alan köpek, hayatını birbirinden farklı insanlara dostluk ederek geçiriyor. Wiener-Dog’un görüntü yönetmeni, Carol’da da çalışan Edward Lachman. Bu kapkaranlık, kararlı ve ziyadesiyle albenili film, Amerikalı olma deneyimi üzerine kalemini hiç sakınmayan “siyaseten doğruculuktan” alabildiğine uzak bir komedi. Sundance’te prömiyerini yapan film, aynı zamanda Ellen Burstyn, Danny DeVito, Julie Delpy ve Greta Gerwig’li bir yıldızlar geçidi.


7- Arrival / Denis Villeneuve 

Denis Villeneuve’ün yönettiği Arrival, dünyaya gelen uzaylılarla iletişim kurmaya çalışan bir dilbilimcinin hikâyesini anlatıyor. Bilimkurgu meraklılarının merakla bekledikleri Amy Adams’lı filmin diğer başrollerinde Marvel’ın Hawkeye’ı Jeremy Renner ve Forest Whitaker yer alıyor. Johann Johannsson filmin müziklerini üstleniyor. Filmin yapımcılarından Shawn Levy, “Stranger Things”in de yürütücü yapımcılarından.ABD vizyonundan önce Filmekimi’nde gösterilecek olan Arrival, Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan için yarışacak. Ted Chiang'ın "Story of Your Life" öyküsünden uyarlanan Arrival, Toronto ve San Sebastian film festivallerinin programlarında da yer alıyor. Yeni Bladerunner filminin çekimlerini sürdüren Denis Villeneuve, Polytechnique, İçimdeki Yangın, Tutsak, Düşman ve en son Oscar’a aday gösterilen Sicario ileHollywood’un gözde yönetmenlerinden.


8- Julieta / Pedro Almadovar 

Her filmi olay yaratan Pedro Almodovar’ın 20. filmi Julieta, bir kadının hayatının gizemlerine uzanan bir yolculuğu anlatıyor. Nobel Ödüllü Kanadalı yazar Alice Munro’nun üç öyküsünden uyarlanan ve“Almodovar’ın 5 yıldızlı dönüşü” sözleriyle övülen Julieta, dünya prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarıştı. Julieta, Almodovar’ın olgunluk döneminin en iyi örneklerinden biri olarak dikkat çekiyor.


9- My Life As A Courgette / Claude Barras 

Dünya prömiyerini Cannes’da Yönetmenlerin 15 Günü bölümünde yapan ve dakikalarca ayakta alkışlanan My Life as a Courgette, dünyanın en saygın canlandırma festivallerinden Annecy’de En İyi Film ve İzleyici ödüllerini kazandı. Hem karanlık hem naif tarzıyla her yaştan izleyicinin gönlünü fethedecek filmin senaryosu 2011 Filmekimi’nde gösterilen Tomboy’un yönetmeni ve senaristi Céline Sciamma’ya ait. My Life as a Courgette, 9 yaşındaki bir çocuğun, alkolik annesinin ölümünden sonra gittiği yetimhanede edindiği arkadaşlarıyla hayatı öğrenmeye çabasını konu alıyor. Cannes Film Festivali’nin en sevilen filmlerinden biri olarak adını duyuran bu stop-motion canlandırma, İsviçreli yönetmen Claude Barras’ın ilk uzun metrajlı filmi ve İsviçre’nin Oscar adayı.


10- I, Daniel Blake / Ken Loach 

Politik sinemanın zirvesindeki Ken Loach’a Özgürlük Rüzgârı’ndan sonra ikinci kez Altın Palmiye kazandıran I, Daniel Blake, dokunaklı olduğu kadar öfke dolu bir dram. Devlet yardımı alabilmek için sisteme ve bürokrasiye direnen Daniel Blake adlı emekli bir marangozun mücadelesini izleyen film, bozuk sisteme ve boğucu bürokrasiye karşı dayanışmayı ustalıkla yüceltiyor. Ken Loach ve yıllardır birlikte çalıştığı senaristi Paul Laverty’nin son yıllarda çektikleri en iyi film olarak yorumlanan I, Daniel Blake, Ağustos ayında yapılan Locarno Film Festivali’nde de İzleyici Ödülü kazandı.