Japon Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Japon Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2017

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #58 Tanrıların Derin Arzuları


Sinemaseverlerin çoğunlukla Narayama Türküsü (1985) ile tanıdığı Shohei Imamura, Japon sinemasının önde gelen isimlerinden biri. Stüdyo sistemine bağlı kalsa da hikâyelerini arzuladığı gibi anlatabilmek için çaba gösteren, iki Altın Palmiye ödüllü Imamura’nın ilk başyapıtının Tanrıların Derin Arzuları (Kamigami no fukaki yokubo) olduğunu söyleyebiliriz.

Tanrıların Derin Arzuları’nda geleneklerine bağlı bir şekilde yaşayıp giden Kurage adası halkının hikâyesi anlatılıyor. Günün birinde adaya bir mühendisin gelmesiyle değişen hayatlar, filmin merkezine yerleştiren Futori ailesi üzerinden ele alınıyor. Adada şeker imalathanelerinde kullanılacak suyun tedariki için gerekli çalışmaları yapan mühendisin, Futori ailesiyle yakınlaşmasıyla beklenmedik olaylar meydana gelecek ve karakterlerimizin her biri için tanrıların farklı planları olduğunu göreceğiz.

Imamura, Keiji Hasebe’yle birlikte kaleme aldığı senaryoda her biri birbirinden ilginç karakterler yaratmış. Çarpık aile ilişkilerini filmin üç saati bulan süresi boyunca incelikle ören yönetmen, seyircisini etkileyebilmek uğruna dramatik durumları dramatize etmeden vermeye özen göstermiş. Imamura’nun tutturduğu anlatı onun ustalığı sayesinden hikâyenin seyircinin kalbine usul usul işlemesini sağlamış diyebiliriz. Tanrıların Derin Arzuları, değişimin kaçınılmazlığını, insanoğlunun değişimin karşısında duramayacağını, bizzat insanın kendi doğası üzerinden anlatmayı deniyor. Geleneklerine sıkı sıkıya bağlı yaşayan ada halkı modern dünyanın müdahalesiyle farkına varamadan dâhil olacakları bir döngü içine giriyor. Futori ailesinin kişisel yolculuğuyla birlikte Kurage adasının değişen zamanın kurbanı oluşunu izliyoruz. Aralarında, dışa kapalılıkları sebebiyle 1000 yıl önce neye inanıyorlarsa hala aynı şeylere inanlar var. Futori ailesinin dedesi -adı belirtilmiyor-  geçmişi ve gelenekleri temsil ederken, adaya gelen mühendis ise modernizmi ve geleceği temsil ediyor denilebilir. Imamura bir karşılaştırma yapmasa da değişen dünyayla ilgili söylemek istediklerini bu iki karakterle veriyor. Yaşlı adam son yıllarda işledikleri günahların adada sıkıntıya sebep olduğuna ve tanrıların da tüm ada halkını cezalandırdığına inanabiliyor. 20. yüzyılda depremlerin tanrının bir cezası olarak görülmesinden çeşitli batıl inançlara kadar pek çok ilginç durumla karşılaştığımız Tanrıların Derin Arzuları, bugün örneğine koyla kolay rastlayamayacağımız bir sinema anlayışının ürünü. Japon sinemasının en underrated yapımlarından biri olan bu film, Imamura’nın doğa, insan ve değişen zamanla ilgili söylediklerinin yanı sıra görsel ve işitsel bir şölen sunması ve kusursuz yönetimiyle gerçek bir başyapıt.

30 Ekim 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #33 Suna no Onna


Kobo Abe'nin 1962 tarihli Suna no Onna (Kumların Kadını) isimli romanından Japon yönetmen Hiroshi Teshigahara tarafından sinemaya uyarlanan 'Kum Kadın' 1964 yılında Cannes Film Festivalinde Jüri Özel Ödülü'nü kazanmış bir başyapıt.

Film, çölde tek başına zorlukla yürüyen bir adamın görüntüsüyle açılıyor. Adam çölde böcek avına çıkmış bir böcek uzmanı. Otobüsünü kaçırınca çölde karşılaştığı köylüler köyde bir evde kalması için ikna ediyorlar onu ve bir kum çukurunda; ahşap, derme çatma kulübesinde yalnız yaşayan dul bir kadının evine bırakıyorlar. Sabah, çukura inmek için kullanılan merdivenin ortadan kaybolmasıyla kendisine  komplo kurulduğunu anlayan Niki Jumpei (adını çok sonra öğreniyoruz) kadının tutsağı oluveriyor bir anda. Niki iki seçenekle karşı karşıya kalıyor: Ya her gece kadının yaptığı gibi kumları küreyecek ve bu kumlar köylüler tarafından satılacak ya da kumlar arasında boğulacaktır. Böcek avına çıktığı bir gün kendisi av olan bir adamın öyküsü bu.

Niki Jumpei, kumlarla çevrili hapishanesinden kurtulmak için her yolu dener. Mahkumiyetinin sebebini asla anlayamaz ve zamansız bu yerde hayatını da sorgulamaya başlar. Bu noktada film varoluşçu bir yapıya bürünüyor. Kadının ise bütün bu olan biteni baştan kabullenişi ve özgür bir hayatı reddedişini anlamlandırmak çok zor. Kum Kadın'da çıkışsızlık ve kaybolmuşluğun ön planda olduğunu söyleyebiliriz. Kariyerine belgesellerle başlayan Hiroshi Teshigahara, kumu filminde gerilim yaratmak için ana öğe olarak kullanmış. Bir ikincisi de Kum kadın ve Niki Jumpei'in arasındaki çatışma ile sağlanan gerilim. Yönetmen Teshigahara, kumu sinemada  görsel olarak daha önce hiç olmadığı kadar etkili bir unsur olarak kullanmış. Bize çok uzak bir kültürden gelen bu filmi izlemek, bir Amerikalı'nın Yılanların Öcü'nü veya Susuz Yaz'ı izlediğinde vereceği tepkiden ve hissettiklerinden muhtemelen çok daha fazlasını yaşatacaktır size.

Zaman ve mekan değişse de kadınların hep aynı kaderi paylaşmasını ve sistemin çarpıklığını eleştiren Teshigahara, gerçekçilikten ödün vermiyor ama öte yandan kabusvari bir atmosfer de kurarak karakterlerimizin ruh halini hissetmemizi sağlıyor. Siyah-beyaz görüntüleri, baştan sona sizi etkisi altına alan müzik çalışması ve hepsinden önemlisi izledikten sonra uzun uzun düşündüren hikayesiyle çok özel ve bir o kadar da tuhaf bir film Kum Kadın. 60'lı yılların en iyilerinden, kaçırmayın!

15 Şubat 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #16 Dreams


Japon sinemasının imparatoru Akira Kurosawa’nın sondan üçüncü filmi olan Dreams, ustanın hayatı boyunca gördüğü rüyalardan hareketle senaryolaştırdığı, 8 kısa metrajdan oluşan bir başyapıt. Evet, Dreams 8 kısa filmden ibaret ama her film, bütüne daha doğrusu ortak bir amaca hizmet ediyor. Cannes Film Festivali’nde de gösterilen Dreams’in ana teması doğa. Her biri bir rüya atmosferinde çekilen bölümler; görsellikleri, estetiği, eleştirel yönü ve Kurosawa’nın dingin ve ustalıklı anlatmıyla devleşiyor.

“Yağmurda süzülen Güneş Işığı” adlı ilk bölümde doğaya saygı duymamız gerektiği vurgulanırken, sonraki bölüm “Şeftali Bahçesi”nde kesilen şeftali ağaçlarının insan bedenlerindeki tezahürünü izleriz. Başrolde yine bir çocuk vardır ve ağaçların kesilmesinin onu nasıl etkilediği yansıtılır. Film, üçüncü hikaye “Tipi” ile tonunu koyulaştırır ve insanın doğa karşısındaki acizliği ele alınır. “Tünel”de film ana temasından kopar gibi olsa da dolaylı da olsa doğayla ilgilidir yine. Öldüklerinin farkında olmayan bir tabur askerin öyküsü dramatik açıdan güçlüdür. 5. Bölüm “Kargalar” filmin en ayrıksı kısmıdır. Bir resim öğrencisi, Van Gogh’un resim sergisini gezerken ressamın eserleri içinde kaybolur. Van Gogh’un tabloları adeta canlanır. Doğaya onun eselerinden bakarız. Estetik açıdan da filmin en doygun kısmıdır “Kargalar”. Kırmızı Fuji Dağı ve Ağlayan İblis adlı bölümler ise Nükleer felaketlere dikkat çeker. İnsanoğlunun yeryüzünü cehenneme çevirmesi ve doğanın ölümü, doğayla birlikte insan şeytana dönüşmesi çarpıcı karelerde karşımıza çıkar. Son bölüm “Su Değirmeni Köyü”, insanın doğanın ayrılmaz bir parçası olduğunu söyler ve organik yaşamın önemine değinir.

Pek kıymeti bilinmemiş bu Kurosawa başyapıtını, her sinemaseverin görmesi gerektiğini düşünüyorum.