bağımsız bilimkurgu filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bağımsız bilimkurgu filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2023

Bilinçaltının Derinliklerinde: Vanishing Waves

Litvanya sinemasından kopup gelen Kristina Buozyte imzalı bağımsız yapım Vanishing Waves, son dönemin, romantizmini derinden hissettiğimiz sıradışı bir aşk hikâyesine sahip bilimkurgularından biri. 2000’li yıllarda romantizm soslu bilimkurgular, yerlerini romantizmi hikâyenin merkezine yerleştiren veya ana meselesi haline dönüştüren Eternal Sunshine of the Spotless Mind, The Fountain ve Her gibi filmlere bırakmaya başladılar. Genellikle olumlu sonuç veren bu eğilimin önemli örneklerinden biri olan Vanishing Waves’i incelemek istedim.

Mulholland Drive etkili, Inceptionvari bir yolculuk

Hikâyenin ortak yazarlarından biri de olan yönetmenimiz Kristina Buozyte’nin 2010 çıkışlı Inception’ın başka birinin bilinçaltına girme, karakterlerimizin esas yolculuğunun bilinçaltının sonsuzluğunda vuku bulması fikrinden etkilenerek, kendi hikâyesini oluşturduğu belli. Inception ile kurulan bağ bundan öteye geçmiyor. Vanishing Waves’e baktığımızda asıl etkinin Mulholland Drive’dan olduğunu görüyoruz. İki filmde de bir noktada gerçeklik değişmeye başlıyor. Mesela Aurora’nın anılarını geri kazanmasından sonraki sahneler dikkat ederseniz hep karanlıktır. Geri gelen anılarda gözyaşı ve acılar vardır. Yönetmen bunu verebilmek için gece çekimlerini tercih etmiş. Bununla birlikte yönetmen Buozyte, gizem yaratmaya başlıyor ve kabusvari bir atmosfer oluşturuyor. İki filmde de ana karakterimizin zihninde yarattığı ve gittikçe değişmeye, bozulmaya başlayan bir gerçeklik var. Ayrıca karakterin bilincinde geçen bölümlerdeki sürreal anlar da bahsettiğimiz etkinin önemli bir ayağını oluşturuyor.

Buozyte, birçok filmden etkilense de özgün bir hikâyeyle karşımıza çıkıyor. Aurora’nın bilinçaltında filmin genel izleğinden oldukça farklı bir görsel yapı kuran yönetmen, cesur ve oldukça kışkırtıcı sahnelerle seyircisini etkilemeyi başarıyor. Buozyte, Hollywood ana akım bilimkurgularının hızlı kurgusundan, gösterişinden ve anlatısından uzak duruyor. Bağımsız ruhunu sonuna kadar koruyor, bunu yaparken de son dönemin bu alandaki kimi bilimkurguları gibi deneysele kaçmıyor. Filmin yer yer kafa karıştırdığını söyleyebiliriz ama yönetmenin berrak anlatısıyla Vanishing Waves’in bilinçaltı kısımlarının, David Lynch’in birer bulmacaya dönüşen Lost Highway ve Mulholland Drive gibi başyapıtları gibi seyircisini çok zorlamadığını belirtelim. Yine de kafası karışan seyirci için Aurora'nın zihninde olup bitenlere açıklık getirmek istedim.

Yazının kalanı hikayenin çözümü gereği yoğun spoiler içerir.

Hikâyenin çözümü

Bir bilim insanı olarak sadece gözlem yapmak amacıyla yola çıkan Lukas’ın bilinçaltı düzleminde Aurora ile tanışması, denizde onun hayatını kurtarması, daha doğrusu kurtardığı izlenimiyle gerçekleşiyor. Suni teneffüs, öpüşmeye evriliyor. Bu hızlı yakınlaşma, deneyin amacını saptırırken, karakterlerimiz için yeni bir sürecin başlangıcı anlamına geliyor.  Filmde daha sonra öğrendiğimiz bilgilere göre Aurora, bir trafik kazası geçiriyor ve arabasıyla denize uçuyor. Boğuluyor. Beyni oksijensiz kaldığı için koma durumuna geçiyor. Lukas, bilinçaltına girdiğinde, onu boğulurken yani son anısında buluyor. Bunun sebebi Lukas’ın, Aurora’nın zihnine yaptığı yolculukla, Aurora’nn bilinç düzeyinde bir farklılığa yol açması ve o düzlemde yaşamaya başlamasıdır denilebilir. Böylece Aurora’nın bilinçaltında tutkulu bir ilişki başlıyor. Onları sevişirken, sahilde çocuklar gibi eğlenirken izliyoruz. Adeta sadece ikisinin yer aldığı bir cenneteler, her şey gerçek olamayacak kadar güzel. Birlikte yemek yedikleri sahnede, Aurora ayağını ısırmasını istiyor Lukas’tan. Bir şey hissetmemesi, içinde bulunduğu gerçekliği sorgulamasına sebep oluyor. Bu yeni yaşamın bildiği gerçeklik olmadığını anlıyor ve bu farkındalıkla acı çekiyor.

Lukas açısından da durum oldukça karışık çünkü yıllardır sürmekte olduğunu öğrendiğimiz bir ilişki var. Hem Aurora’nın hem de bilinçaltında gerçekleşen bu emsalsiz deneyimin cazibesine kapılması kolay oluyor diyebiliriz. Aurora’ya âşık olmaya başladığında ise gerçek hayattaki sevgilisiyle daha fazla devam edemiyor. Bir tercih yapması gerekiyor ve Aurora’yı, belki de imkânsız olanı seçiyor. Her bilinçaltı yolculuğu, onu gerçekliğinden koparıyor. Bunu ümitsiz aşkına daha fazla tutunmasından çıkarabiliyoruz. Öyle ki, onu hayata döndürebileceğine inanmaya başlıyor. Bir bilim insanı da olsa yoğun duyguları devreye girdiğinde bilimsel bakış açısından uzaklaşıyor. Hayatının aşkını buluyor ama boş umutlara tutunduğunu içten içe biliyor. Psikolojisi bozuluyor ve gerçek hayattaki ilişkisinde Aurora ile sınır tanımayan birlikteliğinin bir benzerini yaşamak istiyor.

Lukas, Aurora’ya yardım etmenin, bu aşkı gerçek hayatta var edebilmenin bir yolunu arıyor. Aslında yaşadıklarının gerçek olup olmadığından da emin değil. Aurora’ya komadaki hastalarda denenmemiş olan ve doğruluk serumu olarak da bilinen Sodyum Pentotal enjekte ediyor gizlice. Serumu verdikten sonraki ilk bilinçaltı yolculuğunda ikisine ait olan dünyanın değiştiğini anlıyoruz. Aurora’nın anıları gün yüzüne çıkıyor, zihninin yarattığı sahte cennete hücum ediyorlar. Serum sonrası bu ilk ziyarette Lukas’ı, tebrikleri kabul ederken görüyoruz. Aurora’nın yanında geldiğinde, ondan “Neredeydin? Benim başka bir fahişen olduğumu düşünüyorlar.” şeklindeki sitemini duyuyoruz. Lukas’la birlikte Aurora’nın tamamen değişen bilinçaltı dünyasında yolumuzu bulmaya çalışıyoruz biz de. Bir sonraki sahnede Aurora, açması için Lukas’a bir kutu veriyor. Kutuda Aurora ile takım elbiseli bir adamın fotoğrafı var. Aurora, “Hatırladın mı?” diye soruyor Lukas’a. Bu soru, Aurora’nın Lukas’ı o adamın yerine koyduğunu, daha doğrusu Lukas’ı o adam zannettiğini açıkça idrak ediyoruz. Aurora’nın Lukas’la yeni yaşamı, gerçek yaşamdaki anılarıyla birbirine giriyor. Hatta anıları baskın çıkıyor. Bu durum Lukas’ın Aurora’ya bakışını olumsuz etkiliyor, onun saçını tararken aşkla bakmıyor artık. Aurora’nın gerçek hayattaki sevgilisi de orgy sahnesinde, arabada arka koltukta belirmeye ve hatta çiftimizi takip etmeye başlıyor. Lukas, kendisine hakim olamayıp adama vahşice saldırdığında oldukça hassas durumdaki Aurora kriz geçiriyor. Lukas, Aurora’nın güvenini kaybediyor ve ümitsiz ilişkilerinin bittiğini anlıyoruz.  

22 Temmuz 2018

Zamanla oyun olmaz!: Time Lapse


Bilimkurgu sinemasının son 10 yılına baktığımızda oldukça mütevazı bütçelerle çekilmiş bağımsız bilimkurgu filmlerindeki artış dikkat çekicidir. Blockbuster bilimkurguların artması, seyircinin eksilmeyen ilgisi şüphesiz ki bağımsız sinemacıların bu alana yönelmesinde etkili oldu. Düşük bütçeler yaratıcı bilimkurgu üretmenin önünde bir engel oluşturmazken, yazar-yönetmenlerimizin hikâyelerini kısıtlı bir mekâna hapsetmelerine de sebep olmakta. Bunun sonucunda da son dönemde tek mekânda geçen bağımsız bilimkurgu olarak adlandırdığımız birçok film üretildi. Tek veya birkaç mekânı mesken tutan bu filmlerin son örneklerinden biri de Time Lapse. Bradley King’in yazıp yönettiği filmin, seyirciden beklediği geri dönüşü tam manasıyla alamamış olmasına rağmen ilgiye değer hikâyesi ve yaklaşımıyla türü sevenlerin mutlaka görmesi gereken işlerden biri olduğunu düşünüyorum.

Üç yakın arkadaşın karşı komşularının evinde esrarengiz bir makine bulmalarının, bu makinenin 24 saat sonrasının fotoğrafını çektiğini keşfetmeleriyle bu olağanüstü durumu fırsata çevirmeye karar vermelerinin ve sonrasında gelişen olayların hikâyesinin anlatıldığı Time Lapse, zaman kavramına farklı bir pencereden bakmayı deniyor. Bunu ne kadar başarıyor tartışılır ama ilginç fikirlerinin ve ortaya attığı soruların düşünmeye değer olduğu bir gerçek. Henüz yaşanmamış bir ana (Yarına) ait bir fotoğraflarını bulan üç arkadaş, bu gizemi yaşamaya karar verdiğinde sonunun nereye varacağını bilmedikleri bir maceraya atılıyor. Yönetmen King’in ortaya attığı sorulardan biri filmin olay akışını belirliyor. Eğer karakterlerimiz fotoğrafın çekildiği anda herhangi bir değişiklik yaparsa veya o fotoğrafın çekilmesi gereken anda başka bir yerde bulunursa ne olur? Gelecek değişir ama Jasper, Finn ve Callie içinde bulundukları şartlarda bir geleceklerinin olmayabileceği endişesiyle her akşam fotoğrafta görünen geleceğe sadık kalmaya çalışıyor. Karakterlerimiz geleceği gördüğü için ona göre hareket ediyor ve kararlar alıyorlar. Finn, resimlerini fotoğrafa bakarak yapmaya başlıyor. Bir kopyacıya dönüşüyor. Jasper sadece paraya odaklanıyor. Geleceği görmeseler yapmayacakları şeyler yapmaya başlıyorlar. Jasper'ın ağzından "Zamanla oyun olmaz!" sözünü duysak da karakterlerimizin yaptığı şey tam olarak bu. Jasper'ın haklı olduğunu ve işlerin sarpa saracağını biliyoruz. Bu beklenti de film gerilime açılmadan gerilmemizi sağlıyor diyebiliriz. Beklenmedik fotoğraflar gelmeye başladığında üçlünün arkadaşlıkları da çatırdamaya başlıyor. Yönetmen King, ana karakterlerimiz arasındaki çatışmayı gerilime hizmet etmesi amacıyla kullanıyor. Bu konuda da oldukça başarılı olduğunu belirtmek gerekiyor. Karakterlerimizin başı belaya girdiğinde gerilime kayan Time Lapse’ı zaman paradoksuna odaklanmadığı için eleştirebiliriz. Evet filmde zaman paradoksu var ama bu hususta yeni bir şey söylenmediği gibi üzerinde de durulmuyor.  Filmde bir bilim adamının yokluğu filmin bilimsel açıdan elini zayıflatıyor. Bu zayıflığı Time Lapse'ın bağımsız film olmasına yormak çok doğru olmayacaktır. Çünkü elimizde The Man from Earth ve Coherence gibi bilimkurgusal açıdan zengin bağımsız film örnekleri var.

Hikâyeyi geleceğin fotoğrafları üzerine kuran yönetmenin zaman yolculuğuna kendine has bir dokunuşu olduğunu söyleyebiliriz. Time Lapse, bir zaman yolculuğu filmi olmamakla birlikte, dev fotoğraf makinesinin zamanda yolculuk ettiğini düşünebiliriz. Programlandığı üzere kendi kendine geleceğe sıçrayarak sabitlendiği yerin fotoğrafını çekiyor. Onu icat eden bilim adamının ölü olduğu bilgisinin filmin başında verilmesi gizem yaratmaktan başka bir sonuç vermiyor. Makinenin çalışma prensibinin bilinmemesi ve karakterlerimizin varsayımlarla hareket etmesi merak unsurunun daima ayakta tutulmasını sağlıyor. Seyircilerine ufak sürprizler de hazırlayan yönetmen, ilk uzun metraj denemesiyle sınıfı geçiyor. Geleceğin fotoğrafını çekme fikrinden yola çıkan King, makinin zaman yolculuğu yapması ve henüz çekilmemiş bir fotoğrafa bakma gibi fikirleri Terminator’dan almış ve mütevazı hikâyesine uygulamış. Geleceği bilmenin avantajlar ve dezavantajları üzerine bir tür zihin egzersizi yapan Time Lapse, kimi eksiklerine rağmen hikâyesinin hakkını veren bir bilimkurgu diyebiliriz. 7.8\10

12 Nisan 2015

‘Kopya’nın umulmayan cazibesi: The One I Live


Geçtiğimiz yıl izlediğimiz bağımsız bilimkurgu filmi Coherence, ülkemizde vizyona girme şansı bulamamıştı. Paralel Evren temalı film neredeyse tek mekanda geçiyor ve inanılmaz bir gerilim ve gizem yaratarak hedefine ulaşıyordu. Bazı açılardan Coherence’le akrabalık kurabileceğimiz The One I Love (Tek Aşkım) ise sürpriz bir şekilde gösterime giriyor. Bilimkurgu sinemasının ikinci altın çağını yaşamamızda Gravity, Interstellar gibi gösterişli dev yapımların yanında Coherence ve The One I Love gibi bağımsız şaheserlerin de katkısının oldukça fazla olduğunu düşünüyorum.

Romantik bilimkurgu akımının son örneği 

Film evliliklerini kurtarma çabasındaki bir çiftin evlilik terapistine gitmesiyle açılıyor. Terapist, birçok çifti gönderdiğini ve hepsinin de yenilenmiş olarak döndüğünü söyleyerek Sophie ve Ethan’ı yerleşimden uzak, kırsalda yer alan bir eve yönlendiriyor. Böylece asıl mekanımıza geçiyoruz. Evet, mevzubahis erkeğin eşini aldatmasıyla dengesi bozulan, sona yaklaşan bir evlilik ama bu film, kadın-erkek ilişkilerini irdelerken klasik yollara sapmaktan kaçınan yaratıcı bir bilimkurgu. Yönetmen Charlie McDowell, şu soruya cevap arıyor: “Sönmüş bir aşk canlandırılabilir mi?” Yöntemi ise bizi bilimkurguya ulaştırıyor. Yalnız filmin türü için yapılan romantik komedi\bilimkurgu tanımında sıkıntı var. Karakterlerimizin mevcut durumları ve evde karşılaştıkları olağanüstü durumla geldikleri noktayı düşünürsek romantik\drama\bilimkurgu etiketlerinin daha uygun olduğunu düşünüyorum. Elbette bir kesinlik söz konusu değil, romantik komediye de yakın duran bir film bu.

‘Kopya’nın umulmayan cazibesi 

Kır evinde tatillerine başlayan Sophie ile Ethan, çok geçmeden orada kopyalarının olduğunu fark edip, duruma bir anlam vermeye çalışıyor. Onlarla birlikte biz de bir sorgulama içine giriyoruz. Misafir evi paralel evrene açılan bir kapı mı? Bu soru aklımızı uzun zaman kurcalıyor. Ethan ve Sophie’nin kopyalarıyla ayrı ayrı vakit geçirme fikriyle film ivme kazanıyor ve sönmüş aşkın nasıl canlandırılmak istendiğini kavrıyoruz. Kopyalarıyla birbirleriyle olduklarından daha iyi vakit geçiren çiftimizden Sophie, ağzı daha iyi laf yapan, daha komik ve daha karizmatik bulduğu kopya Ethan’a aşık olmaya başladığında işin rengi de değişmeye başlıyor. Çiftimize, kopyalarının eşlerinden daha cazip gelmesinin temelinde yıpranmış evliliğin üzerine bir perde çekip, yepyeni bir başlangıç yapabilme arzusunun yattığını söyleyebiliriz. Her ne kadar, Ethan daha şüpheci ve korumacı bir tavır takınsa da, olaya daha gerçekçi yaklaşsa da gerçek Sophie’yle hiçbir zaman o ilk zamanlardaki gibi olamayacaklarını biliyor. Kopya veya klonun tercih edilmesi mücadele etmeme ve kaçış anlamına gelse de karşı tarafın kendimiz gibi olmasını istememizin seçimlerimiz üzerinde ciddi bir etkisi var.

Soru soru üstüne, ya cevaplar?

(Yazı bu noktadan itibaren spoiler içermektedir)

Gerilimin tırmandığı son bölümde bir paralel evren bilimkurgusunda olmadığımız netleşiyor. Yönetmen McDowell, ortaya attığı sorulara net cevaplar vermekten kaçındığı için biz seyircilere daha fazla iş düşüyor. Ethan ve Sophie’nin bir süredir devam eden bir deneyin parçası olduklarını öne sürebiliriz. Eşlerinin klonlandıkları, kendilerine ait birçok bilginin klonlara öğretildiğini ve deney için belirlenmiş alanda (kır evi) eş değişimiyle evliliğin rayına oturtulmaya çalışıldığını düşünebiliriz. Film bilgi paylaşımında ketum davranıyor. Bunun sebebi de yönetmenin bazı noktaları kafasında netleştirememesi yatıyor kanımca. Bu bir deneyse tam olarak ne amaçlanıyor, nasıl bir kazanç sağlanıyor, deneyi yapanlar kimler, dünya dışı varlıklar olabilir mi? gibi birçok soru aklımızı kurcalıyor.

Filmin çıkış noktası The Stepford Wifes denilebilir. The One I Love’daki kusursuz eş arayışını ve aslının kopyayla değiştirilmesi durumlarını göz önüne aldığımızda, Ira Levin’in romanından uyarlanan 1975 tarihli bilimkurgu filmi The Stepford Wifes’ın, senaryo yazım aşamasında senarist Justin Lader’a fikir verdiği söyleyebiliriz. Elbette ortak noktalar olsa da filmler arasındaki etkileşimin esinlenmede kaldığı açık.

Son söz: Havada bıraktığı sorulara rağmen, The One I Love’ın son derece özgün ve kışkırtıcı bir bilimkurgu denemesi olduğu fikrindeyim. 9\10