kıyamet sonrası filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kıyamet sonrası filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2018

Önermediklerimiz - #6 Tank Girl


Post apokaliptik bilimkurgu filmleri Mad Max’le birlikte 80’li yıllarda kimliğini buldu. Çoğunlukla nükleer savaşların dünyamızı yaşanmaz bir yer haline getirdiği, hayatta kalanların da medeniyetin ortadan kalktığı ve güçlü olanların ayakta kalabildiği çölleşmiş yeryüzünde yaşam mücadelesini sürdükleri alt tür filmleri günümüzde yeni temsilleriyle ilgi çekmeyi sürdürmekte. Kıyamet sonrası filmleri özellikle 90’lı yıllarda The Postman, Waterworld gibi gişede hüsrana uğrayan örneklere gebeydi. Alan Martin’le Jamie Hewlett’in birlikte yarattıkları çizgi romandan uyarlanan Tank Girl de bunlardan biriydi. Eserin sadık bir biçimde beyazperdeye aktarılması çizgi romanı ilgiyle takip eden kitleyi memnun etse de onun dışında ne sinema yazarları ne de genel kitlenin beğendiği bir film olabildi Tank Girl. Şimdi bu memnuniyetsizliğin sebeplerine bir bakalım.

Yönetmen Rachel Talalay’ın b tipi bir bilimkurgu filmi çektiğini görüyoruz. Elbette filmin b tipi olması eserin özünü yakalama düşüncesi ve çizgi romanın görsel karşılığını bulma isteğinin önünde ciddi bir engel değil. Ancak dönemi için hiç de azımsanmayacak bütçesini (25 milyon dolar) hesaba katarsak daha özenli bir film beklememiz son derece doğal. Ara ara yapılan çizgi romansı geçişler, düşünce bulutları ve rengârenk boyanmış animasyon sahneleri Tank Girl’ü alt tür içinde ayrıksı bir noktaya yerleştiriyor. Ama bir düşünelim; post apokaliptik dediğimiz alt türün bu tip görsel-biçimsel oyunlara gerçekten ihtiyacı var mı? Ya da bahsettiğimiz atraksiyonların filme herhangi bir olumlu katkısı var mı? Hayır, yok. Filmdeki Tank Girl karakterine baktığımızda esasında kıyamet sonrası bilimkurgularının dünyasına ve duruşuna uymayan birini görürüz. Başına buyrukluğu, cesareti ve pervasızlığı evet ama her an her durumda yaptığı imalı esprileri ve yaramazlıkları, içinde bulunduğu dünyaya ait olmadığını düşündürüyor. Tank Girl’ün ciddiyetsizliği, filmin meselesine ciddiyetsiz yaklaşmasına sebep oluyor. Bu da seyircinin kendisini kıyamet sonrasının dünyasında hissetmesini engelliyor. Anlaşılacağı üzere filmin temel sorunu çizgi romanın eğlenceli dünyasının kıyamet sonrası bilimkurgularında herhangi bir karşılığının olmamasıdır.

Açılış sekansında Tank Girl nasıl bir dünyada olduğumuzu anlatmaya başlıyor. Dikkatimizi çeken şey ise anlatış tarzı diyebiliriz. “Yıl 2033, Dünya hapı yuttu!” gibi ifadeleri karakter açısından tanımlayıcı olsa da durumun vahametinin bu ve benzeri cümlelerle anlatılması şaşırtıcı ve yadırgatıcı bir etki bırakıyor. Tank Girl’ün açılışta bir boğayı, binek hayvan olarak kullanması ise iyi düşünülmüş detaylardan biri. Onun boğası, Mad Max’in motor bisikleti ile eş değerde. Ana karakterin feminist bir kadına dönüşmesi gibi önce boğa sonra Tank kullanması güçlü kadın imajını destekleyici önemli ayrıntılar olarak karşımıza çıkıyor. Filmin prodüksiyon kalitesinden bahsederken atlanmaması gereken bir başka şey de, ordunun üstün asker yaratmak için kanguru DNA’sını insanlar üzerinde kullanması ve savaş sonunda zehirlenerek birer ucubeye dönüşen bu askerlerin görsel karşılığının bulunamamış olması. Garip tüylü insanımsıların filmin prodüksiyon kalitesine yakışmayan bir şekilde yaratılması, inandırıcılıktan yoksun olmaları ve Yırtıcılar olarak adlandırılan bu karakterlerin film içindeki konumları itibariyle klişelerin dışına çıkamaması Tank Girl’ün zayıf yanlarından bir diğeri. 3\10

17 Mayıs 2015

Aksiyon Operası: "Mad Max: Fury Road"


George Miller’ın 1979’da yarattığı ve 80’lerde bir üçlemeye dönüştürdüğü Mad Max, post apokaliptik bilimkurgu alt türünün en klasik örneklerinden biri. Mütevazi bir bütçe ile sinema yolculuğuna başlayan Mad Max, başarılı olunca stüdyodan daha yüksek bir bütçe koparabilmişti. Ancak 30 yıl sonra gelen dördüncü film Fury Road ile kıyaslanamayacak bir bütçeden söz ediyoruz yine de. George Miller’ın üçlemesi, ait olduğu türün görsel kimliğini oluşturmasında büyük bir paya sahipti ve ayrıca kıyamet sonrasını aksiyonla buluşturmasıyla da tür içinde başka bir alan açtığını söyleyebiliriz. Önceki filmlerde olduğu gibi kamera arkasına geçmekle yetinmeyen Miller, filmin senaristlerinden biri. Zaten Mad Max’in dünyasını ondan iyi bilen biri de yok.

Max Max’in dünyası genişletilebilir bir dünya değildir. Bunun sebebi de saf bir post apokaliptik bilimkurgu olmasıdır. Bu alt türün diğer klasik örneklerinden Planet of the Apes ve Terminator gibi zaman yolculuğu aracılığıyla gitgelli bir hikaye örgüsüne sahip olmadığı gibi komplike de değildir. Zaten ilk üç filme baktığımızda hikayenin düz bir akışla ilerlediğini ve sadece zamansal olarak ilerlediğini görürüz. Her seferinde medeniyetten biraz daha uzaklaşırız. Bu uzaklaşma hali de Mad Max’in alt tür bazında üzerine yeni bir şey koymasının önünü tıkar. George Miller da bunu iyi bildiğinden yeni nesil Mad Max’i yaratırken, aynı formüllerle fakat farklı yollara saparak sorunu çözmeyi denemiş ve elbette başarılı olmuş. Dolayısıyla Fury Road’u post apokaliptik bilimkurgu alt türü açısından yeni bir şey söyleyemiyor ya da onu genişletemiyor şeklinde eleştirmek doğru bir yaklaşım değil.

Aynı formüller derken ne kast ediyoruz? Miller’ın En başta alt türü yol filmleri ve aksiyonla buluşturduğu formülü harfiyen uyguladığını ve fakat serinin ikinci ve üçüncü bölümlerinde filmin belli bir kısmında cereyan eden kaçmalı-kovalamacalı aksiyonu Fury Road’un tamamına yaydığını görüyoruz. Pek tabii, 2 saat boyunca dinmeyen aksiyonu olanaklı kılan Mad Max’in aradan geçen 30 yılda bir blockbuster’a terfi etmesi (!) Şurası açık ki, Miller’ın kafasında seyircisini doz aşımına uğratacak bir aksiyon çekmek varmış yıllardır. Serinin ikinci filmi The Road Warrior’u o günkü imkanlarıyla bir aksiyon şovuna dönüştürebilmiş olsa da Fury Road’da sınırlarını zorladığını görüyoruz. O halde şöyle bir yorum yapabiliriz: Miller, Mad Max serisinin üzerine koyulabilecek yeni bir şey olmadığını çok iyi bildiğinden Fury Road’u bir aksiyon operasını dönüştürmenin en doğrusu olacağını öngürmüş. Sanat yönetimi ve görsellikle üçlemenin çok üzerine çıkılması ve doyumsuz aksiyonuyla özellikle yeni nesil sinema seyircisinin beklentileri karşılamakta hiç zorlanmayacak bir film çıkarmış Miller.

Fury Road’un en şaşırtıcı yanı ana karakterimiz Max’i ikinci plana atması ve Furiosa adlı güçlü bir kadın karakteri öne çıkarması denilebilir. Max’ten başlarsak, Furiosa’nın ondan rol çalmasının dışında karakter olarak da birtakım değişiklikler göze çarpıyor. Daha sessiz, mizahi yönü törpülenmiş bir karaktere dönüştürülmüş. Mel Gibson-Tom Hardy değişikliğinin de bu değişimde etkili olduğu kanısındayım. Furiosa’ya gelirsek, Miller’ın Sarah Connor ve Ripley gibi sinema tarihine damgasını vurmuş bir savaşçı kadın yarattığını söylersek abartmış olmayız. Zaten Miller’ın Max’i geri çekmesinin tek bir mantıklı açıklaması var; o da hikayeyi Furiosa üzerine kurması… Furiosa için dişi Max de diyebiliriz aslında. Zorunlu da olsa kader birliği yapan iki karakterimizin çok geçmeden ortak noktaları olduğunu anlıyoruz. Kefaret bunlardan biri ve umuda yolculuktan ziyade öne çıkan tema da bu. Max ve Furiosa’nın geçmişlerinden kurtulamamış olmaları kesintisiz aksiyon içinde karakter gelişimi ve dramatik yapı açısından önemli bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.

Miller, Fury Road’u yaratırken üçlemenin her filminden bir parça almış sanki. Bilhassa da ikinci film The Road Warrior’la pek çok ortak nokta görmek mümkün. Orada bir grup insanla petrol karşılığında anlaşma yapan ve zorunlu olarak çetelere karşı savaşan Max, Fury Road’da daha spontane gelişen birtakım olaylar sonucu Furiosa ile kader birliği yapıyor. The Road Warrior’un aksiyona yüklenmesi ve seri içinde bu şekilde parlamasından açılış sekansındaki açıklamalara kadar benzerlikler çoğaltılabilir. Üçüncü film Beyond Thunderdome’dan ise Max’in filmin başında yakalanmasını ve kötü karakterimiz Ölümsüz Joe’nun yönetim şekli ve halkı için ifade ettiklerini Fury Road ile eşleştirebiliriz. Karakterler dışında en büyük farklılık ise suyun hayati yönünün vurgulanması ve onu kontrolü altında tutanın halkı da kontrol altında tutması durumu. Petrol savaşı da tıpkı Max’in ikinci plana atılması gibi Fury Road’un hikaye akışında ikincil bir öneme sahip.

Son söz: Fury Road, Mad Max üçlemesinin en iyi halkası The Road Warrior’a kafa tutuyor. Beklenti ötesi bir başarı… 8.7

4 Eylül 2014

70'li yılların en iyi 20 bilimkurgu filmi


Bilimkurgu sinemasının 60’lı yılların sonunda 2001: A Space Odyssey ve Planet of the Apes ile felsefi bir derinlik yakalayıp, bunu ticari başarıyla da taçlandırması tür için bir milat anlamına geldi. Öyle ki 70’li yıllarda 2001 A Space Odyssey’in açtığı yolu takip eden Solaris, Silent Running, Demon Seed, Stalker gibi filmler varoluşlarını Kubrick’in filmine borçluydular. 2001’in etkisi şüphesiz ki ardından çekilecek hemen hemen tüm bilimkurgularda hissedilirken takiben gelen bu 10 yıllık süreçte, türe yepyeni bir bakış açısıyla yaklaşıldı ve tematik anlamda bir hayli zengin olan 2001, uzaya açılan bilimkurgulardan, insanın varoluşuna uzanan filmlere, makine-insan savaşı veya makine-insan ilişkisini ele alan birçok filmin türemesine önayak oldu. Ama etkisi yeni temalar açmakla sınırlı kalmadı; müzik kullanımından, görsel efektlerine, gerçekçi yaklaşımından, felsefesine kadar sayısız alanda bu etkiyi açıkça gördük. Öte yandan Planet of the Apes avantür film mantalitesini 2001 kadar olmasa da derinlikli bir hikaye ile birleştirip kısa sürede klasikleşti. Ardından gelen 4 devam filmiyle bilimkurguda devam filmlerinin önünü açtı ama daha çok kıyamet sonrası bilimkurgularının 70’lerde deyim yerindeyse patlamasında en büyük rolü oynadı. Zaman yolculuğunu kullanımıyla da ardından gelen dönemi derinden etkilediğini söyleyebiliriz. 60’larda Time Machine gibi temanın hakkını veremeyen filmlerin ardından zaman yolculuğunda Slaughtershouse-Five ve Time After Time gibi inanılmaz yaratıcı işlerin ortaya konduğunu gördük.

Sözün özü bu iki film yepyeni kapılar açtı ve 70’li yıllarda özgün fikirler, gişe kaygısı büyük oranda ikinci planda bırakılarak hayat buldu. Bunun anlamı da bilimkurgu sinemasının 70’lerde yeni fikirlerin, yeni tarzların denendiği ve başarılı da olunan bir dönem olduğudur. Kısaca bilimkurguda altın çağın başladığını söyleyelim. Bu dönemde üretilen Star Wars, Close Encounters of the Third Kind, Mad Max ve Alien gibi kalburüstü filmler 80'li yılların da ana hatların çizdi. 70'li yıllar bilimkurgu sineması için genel olarak temel atılan bir dönem dersek yerinde bir söz söylemiş oluruz sanırım.

İlk 20’ye giremeyen Soylent Green, Silent Running, The Brood, Logan Run, Rollerball ve 50’lerin klasiği Invasion of the Body Snatchers’ın aynı adlı yeniden çevriminin de adını anarak listemize geçelim. 80'li yılların en iyi 20 bilimkurgu filmi için tıklayınız

1- A Clockwork Orange (1971)
2- Star Wars IV: A New Hope (1977)
3- Alien (1979)
4- Close Encounters of the Third Kind (1977)
5- Stalker (1979)
6- The Man Who Fell to Earth (1976)
7- Zardoz (1974)
8- Sleeper (1973)
9- Slaughterhouse-Five (1972)
10- Time After Time (1979)
11- Westworld (1974)
12- Star Trek: The Motion Picture (1979)
13- A Boy and His Dog (1975)
14- Solaris (1972)
15- THX 1138 (1971)
16- Mad Max (1979)
17- Demon Seed (1977)
18- The Andromeda Strain (1971)
19- The Boys from Brazil (1978)
20- Dark Star (1974)