Cannes Film Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cannes Film Festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2025

Bir Zamanlar Sinema Öneriyor: #76 Elephant

Amerikan bağımsız sinemasının gözde isimlerinden Gus Van Sant; Mala Noche, My Own Private Idaho gibi başarılı olmuş bağımsız filmlerin ardından ana akıma yakın duran To Die For, Good Will Hunting gibi genel seyirci kitlesinin memnuniyetini kazanan filmler üretmiş bir sinemacı. Sant, 2000'li yıllarda Gerry, Elephant, Last Days üçlemesiyle ondan beklenen tarzda filmlerle kariyerini sürdürdü. 2003'te ona Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ve En İyi Yönetmen ödüllerini kazandıran filmi Elephant (Fil), bizi sıradan bir gün geçiren herhangi bir Amerikan Lisesine götürüyor. Amerika'da sıklıkla yaşanan okul katliamlarını mercek altına alan yapım, cevaplardan çok sorularla ilgileniyor ve olayı gerçekçi bir şekilde sunuyor.

80 dakikalık filmin ilk yarısı boyunca sırdan bir okul gününde öğrenciler arasında geziniyoruz. Öğrencilerin sorunları, günlük sohbetleri, dedikoduları bir amaca hizmet etmeden veriliyor, sadece gözlem yapılıyor. Filmde katliam başlamadan önceki tüm detaylar önemsiz birer ayrıntıdan öteye gidemiyor. Telaşsız, minimal bir anlatım yeğleyen Van Sant, tüm karakterlerle aramıza mesafe koymuş.Karakterler olabildiğince soğuk. Bunun sebebi seyircinin katliam yapan veya katliama maruz kalan gençlerle özdeşleşme yaşamamasının istenmesi sanırım. Teknik olarak da ilginç özellikleri -aynı sahnenin farklı açılardan tekrarlanması gibi- olan Elephant, deneysel bir çalışma denebilir.

İki ergen: Alex ve Eric'in psikolojisini, onları katil olmaya iten sebepleri bilmiyoruz ancak olay öncesinde gençlerin odalarında, biz seyircilere tanıtıldıkları bölümde bazı ipuçlarını yakalamak mümkün. Odalarında vakit öldüren Eric ve Alex'ten Alex, piyano çalarak -Hannibal Lecter gibi sanata düşkün bir kişilik olarak çizilmiş- büyük güne hazırlanırken Eric, bir bilgisayar oyununda insan öldürüyor. Sanki antrenman yapıyor. Gençler yaşayacakları deneyime farklı şekillerde hazırlanıyorlar. Televizyonda Hitler belgeseli izlemeleri de Nazi sempatizanı olabilecekleri izlenimini vermekle birlikte motivasyonlarının kaynağı olarak da yorumlanabilir. Ama bu, gençlerin öldürme eylemine sağlıklı değil sakıncalı bir açıklama getirebilir sadece. Gus Van Sant'ın üzerinde durduğu bir diğer mevzu ise silahlanma, silaha erişimin marketten sakız almak kadar kolay olması. Alex ve Eric, internetten ağır silah sipariş ediyorlar ve ertesi gün silah kargoyla ellerine ulaşıyor. Amerika gerçekten özgürlükler ülkesiymiş demeden geçemiyorum (!) Yasaların silahlanmaya tanıdığı serbestlik ve hükümetlerin silahlanmayı önleyici tedbirler almaması eleştiriliyor. Silah alabilmenin bu kadar kolay olduğu sürece bu ve benzeri olayların ardı arkası kesilmeyeceği vurgulanıyor.

Elephant, o bildiğimiz-alışık olduğumuz katliam filmlerinden biri değil. Açılış ve kapanıştaki mavi gökyüzü ve anlamsız bir levha görüntüsü bunu açıkça belli ediyor. Van Sant'ın şiddete yaklaşımı ezber bozan cinsten. Şiddet en duru haliyle resmedilmiş. Katillere kızamıyor, kurbanlara üzülemiyoruz. Neler olup bittiği, doğru ve yanlışlar seyircinin bakış açısına bırakılıyor. Son kertede Van Sant, hedefine ulaşıyor. Gerçek bir olaydan esinlenip, kurgusal ama sonuna kadar gerçekçi bir günümüz 'sorunlu' Amerikan gençliği portresi çiziyor bunu yaparken de evrenselliği yakalıyor.

30 Ekim 2016

Arsız duygular, sakıncalı düşünceler: Elle


Sinemada cinsellikle ilgili kimi tabuları saçma bulan ve ilk dönemlerinden bugüne dek seksi ve şiddeti filmlerinden eksik etmeyen Hollandalı usta sinemacı Paul Verhoeven’ın, Altın Palmiye için yarıştığı Cannes Film Festivali’nden bu yana tartışmaların odağındaki son filmi Elle, Philippe Djian’ın romanından uyarlama. Ülkemizde 15. Filmekimi’nde gösterilen ve karışık tepkiler alan film, yılın en iyilerinden.

Kadın tecavüze uğrar ve hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam eder. Bu davranış bizler için ne kadar olağandışıysa ana karakterimiz Michele için o kadar olağan. Bu olağanlığı hazırlayan etkenlere bakmak gerekiyor. Bunun için de Michele’in geçmişini irdelemeliyiz. Bir psikopatın, bir seri katilin kızı olan ve çocukluğundan beri toplumun hep o caninin kızı diyerek ötekileştirdiği, farklı bir gözle baktığı Michele, çocukluk travmasının izlerini silememiş. Bir anlamda adı çıkmış, babasının kurbanı olmuş, güçsüz olduğu gençlik yıllarında, omzuna yüklenen ağır yükün altında ezilmiş. Bu bakımdan karakterin bugününe -işinde de ilişkilerinde de erkeklere hükmeden güçlü bir kadın imajı çiziyor- baktığımızda kötü geçmişine rağmen ayakta kalabilmesi oldukça anlamlı. Karakterinin şekillendiği çocukluk ve ilk gençlik yıllarının travmayla geçmesi arkadaşlarıyla olan ilişkilerinden, cinsel yönelimlerine kadar hayata bakışını tamamen değiştirmiş. Hayatın sillesini bir kez yemiş ve bir şey olmamış gibi devam etmiş, bir kaybedene dönüşmemiş Michele. İşte tecavüze verdiği olağandışı tepkinin altında böyle bir psikoloji yatıyor. Elbette, geçmişine dönmemek, güçlükleri aşıp yükseldiği işinde tökezlememek, basına tekrar meze olmamak ve polisle uğraşmamak da var işin içinde. Şimdi, ilk şoku atlatıp Michele’in neden bu yolu seçtiğini biraz olsun anlayabiliyoruz diye düşünüyorum.

Filmi kısa ama sert tecavüz sahnesiyle açan Verhoeven, seyircisini bu tecavüzden çok Michele’in tecavüzden sonraki tutumuyla şok ediyor. Michele kırıkları topluyor, temizleniyor, yemek yiyor ve günlük problemleriyle ilgileniyor. Soğukkanlılığı kanımızı donduruyor adeta. Bu noktada Michele’in intikamını kendisinin alacağına yönelik bir inanca kapılıyoruz. Aklımıza başka bir senaryo gelmiyor. Biz bu düşünceye tutunmak istiyoruz ama Verhoeven buna izin vermiyor. Yönetmen, Elle’i bilmediğimiz sularda yüzeceğimiz bir film olarak tasarlamış. Michele’i, yakın ilişki içinde olduğu akrabalarını ve arkadaşlarını tanımamız için epey zaman harcayan Verhoeven, karakterleri tanıtırken ve derinleştirirken, tecavüz olayından ve suçlunun kim olduğu sorusundan kasıtlı olarak uzaklaştırıyor seyircisini. Tam da bu bölümde zihinlerimize dillendirmekte çekindiğimiz, sakıncalı düşüncelerin hücum etmesine sebep olacak sahneler yerleştirmekten geri durmuyor yönetmenimiz. Michele ve annesi kahve içtikleri sekansta cani babası hakkında konuşuyorlar. Annesi, Michele’i bundan sonra dikkatli ol diye uyardıktan sonra toplumun kendilerine gösterdiği tepkinin daha ağır olabileceğini ifade ediyor. Bu sekansın peşi sıra tecavüze geri dönüyoruz. Bu kurgu aklımıza şu soruyu getiriyor: Tecavüzcünün Michele’i seçmesinin sebebi, onun geride bırakmaya çalıştığı geçmişi olabilir mi? Bu bir Paul Verhoeven filmi olduğuna göre gayet mümkün.

Michele’i anlamakta zorluk çekiyoruz. Onu tanımaya başladığımızda durum değişmiyor. Bazı davranışlarının sebebini bilsek de çözülmesi hayli zor bir karakter kendisi. Ne zaman ne yapacağını kestiremiyor oluşumuz, Michele’i sinema tarihinin en eksantrik kadın karakterleri arasına almamızı sağlıyor. Isabelle Huppert’ın devleşen oyunu da şüphesiz, bu karakterin bu denli unutulmaz olmasında payı çok büyük. İlk dönem filmlerinden Dördüncü Adam ve meşhur Temel İçgüdü’sünde olduğu gibi güçlü ve hastalıklı bir kadın karakter yaratan Verhoeven, aykırı fikirlerini çoğunlukla kadınlar üzerinden hayata geçirdiği için kadın seyircilerini pek memnun edemiyor veyahut daha çok onların tepkisiyle karşılaşıyor. Elle’de bu durum çok bariz. Tecavüzü umursamayan kadın imajı, sebebi ne olursa olsun sağlıklı herhangi biri tarafından kabul edilemez bulunacağından, bu aykırı duruş öncelikle kadınların filme bakışını olumsuz yönde etkilediği çok açık. Verhoeven, tecavüze uğrayan kadının kabul edilemez davranışlarını, onun anormal geçmişiyle kabul edilebilir gösteriyor. Bir anlamda tecavüzü tecavüzlükten çıkarıyor. Bu yaklaşımı onaylayamayız ancak Verhoeven’ın kötü niyetli olduğunu da söyleyemeyiz. Dolayısıyla Elle’i öncelikle sinema sanatı çerçevesinde değerlendirmek elzem.

Seyircinin beklentileriyle hınzırca oynayan, hiç umulmadık yollara sapan ve sürprizi hiç eksik olmayan bir film Elle. Özellikle de son 40 dakikalık dilimde dumura uğradığımızı söylersek abartmış olmayız sanırım. Film hastalıklı bir hal alırken, bu hastalıklı hal kafamızdaki sorulara da bir nebze cevap oluyor. Sam Peckinpah’ın tecavüz sahnesiyle akıllarda yer edinen başyapıtı Straw Dogs’u da hatırlatan bir sahneye (filmin son bölümündeki sahneden bahsediyoruz) imza atan Verhoeven’ı hala formunda görmek sevindirici. Kendi sinemasını yaparken farklı olabilmesinden, yeni şeyler deneme arzusundan ve cesaretinden hiçbir şey kaybetmemesinden ötürü takdir edilmesi gerektiği kanısındayım. 8.4\10

20 Haziran 2013

Fırtına Öncesi: "Nymphomaniac"


Danimarkalı yönetmen Lars Von Trier, son iki filmi Antichrist ve Melancolia ile olduğu kadar söylemleriyle de uzun zaman gündemi meşgul etti ve tartışıldı. Trier’in filmografisine baktığımızda aykırı ve cesur sinemacı kimliğinin altını kalın bir şekilde çizmek gerekiyor. Cannes Film Festivali’nde porno film çekme isteğini dile getiren Trier, gerçek manada öyle olmasa da bu dileğinin peşine düşmüş gibi. Zira, Nymphomaniac erotik film şablonunun en uç uygulamalarından biri olacak gibi görünüyor. Öte yandan izleyeceğimiz filmin erotik-drama olacağını da söyleyebiliriz. Bilindiği gibi belki her kesim sinemasevere ulaşmak, belki de gelecek tepkileri azaltmak için soft ve hardcore olmak üzere iki farklı versiyonu olan bir filmle karşımıza çıkacak Trier. 

Nymphomainac’a dair henüz pek bir şey bilmiyoruz. Film, nemfomani hastalığından muzdarip Joe adlı bir kadını, tanımadığı bir adam olan Seigman’ın onu yolda dövülmüş olarak bulması ve evine götürmesiyle başlayan arkadaşlıklarıyla açılacak. Joe’nun adama hayat hikayesini anlatmaya başlamasıyla da doğumundan 50 yaşına kadar olan ve cinsellikle sarılmış bir hayat hikayesine ortak olacağız.

Trier’in değişmez oyuncularından biri olmayı başaran başarılı oyuncu Charlotte Gainsbourg yine başrolü üstleniyor. Nymhomainac’ın kadrosunda irili ufaklı rolleriyle pek çok yıldız isim dikkat çekiyor: Shia LaBeouf,  Stellan Skarsgard, Uma Thurman,William Dafoe, Jemie Bell, Udo Kier, Christian Slater, Connie Nielsen…


Filmde gerçek sevişme sahneleri olacağı açıklaması da doğru görünüyor. Oyuncuların gerçekten sevişecekleri, gerekli görülen yerlerde ise dublör kullanılacağı açıklandı. Konu hakkında Shia LaBeouf’un söylediklerine kulak verelim: “Senaryoda ne varsa hepsini yaptık. Göstermememiz gerekenleri ise flulaştırdık.” 

Ağzı bantlanmış bir halde telefonuyla çekim yapan Lars Von Trier’in de bulunduğu görsel, filme dair ilginç ipuçları vermekte. Film, Charlotte Gainsbourg’un canlandırdığı Joe adlı bir kadının hayat hikayesi olsa da ünlü aktör ve aktrislerden oluşan geniş oyuncu skalası, pek çok seksüel ilişkiye tanık olacağımızın kanıtı. Bahsettiğimiz görselde, Trier’ın ağzının bantlı olarak sette çekim yapması da yönetmenin sanki “artık konuşmayacağım, sadece sanatımı konuşturacağım” demek istemesinin imalı bir şekilde ifade edilişi olarak yorumladım. Buna ek olarak, filmin koparacağı fırtınaya rağmen estetik kaygıların ve sinema sanatının ikinci planda kalmayacağını umuyorum. 

IMDB sitesine göre filmin ilk gösterimini 12 Aralık’ta Hollanda’da yapılacak. Bazı kaynaklarda ise açılışın Cannes Film Festivali’nde yapılacağı söylenmekte. Uzun bir süre daha bekleyeceğiz ve Nymphomaniac’ın hangi versiyonunun Türkiye’de gösterime gireceğini bilmiyoruz. Türkiye şartlarında soft versiyonun gösterim şansı daha yüksek görünüyor. Filmin ilk fragmanını heyecanla beklerken, Lars Von Trier’ın nasıl sürprizler hazırladığını merak ediyoruz.

Nymphomaniac eleştirime buradan ulaşabilirsiniz

14 Ocak 2012

Bir Zamanlar Anadolu'da

Türk sinemasında yeni kuşak yönetmenlerimiz içerisinde uluslararası arenadaki lokomotifimiz Nuri Bilge Ceylan, genel olarak sinemasına mesafeli durduğum ancak hep takdir ettiğim bir isim oldu. Ceylan'ın son filmi Bir Zamanlar Anadolu'da, Cannes Film Festivalinde Jüri Büyük ödülünü (Dardenne kardeşlerin filmi Bisikletli Çocuk ile paylaşarak) aldı. O bildik Nuri Bilge Ceylan filmlerinden farklı bir hikayeye sahip olması ve hepsinden önemlisi diğer filmlerinin aksine bol diyaloglu bir yapım olması benim gibi düşünen sinemaseverleri filme çekti.

Bir cinayet-suç öyküsü anlatıyor Bir Zamanlar Anadolu'da. Ortada iki zanlı ve yeri meçhul bir cesetimiz var. Gerekli hukuksal işlemlerin başlayabilmesi için bu cesedin bulunma sürecinde yaşananları izliyoruz. Bir gece Anadolu'nun ıssızlığında ilerleyen üç araç, bir türlü bulunamayan bir ceset. Türk Sinemasında aşina olmadığımız hikaye kurgusunu yine alışık olmadığımız bir zaman dilimine yayarak (157 dakika) anlatan Ceylan, Türk Sinemasının görsel anlamda en iyi filmine imza atmış. Anadolu'nun kıraç topraklarında rüzgarın uğultusuyla bozulan sessizlik, kasvetli bir hava, karakterlerde yakalanan derinlik ve hikayenin vahameti yerinde renk tercihleriyle birleşince benzersiz bir bütün oluşturmuş. Filmde her şey 12 saatlik kısacık bir zamanda olup bitiyor ve geceyle gündüz arasındaki keskin ayrım ile hikayeyi de ikiye parça şeklinde değerlendirebiliyoruz. Gece için cesedin aranma süreci, gündüze ise bulunduktan sonra yaşanan prosedürün görselleştirilmesi diyebiliriz.

Bir Zamanlar Anadolu'da için polisiye\drama\yol filmi denilebilir ancak Nuri Bilge Ceylan işin polisiye kısmından daha çok durumun karmaşıklaştıkça karakterler üzerinde bıraktığı 'haller'e odaklanıyor. Zaten onu hikayeden ziyade karakterler ilgilendirmiştir hep. Polisiye örgü içerisine yerleştirilen Savcı'nın hikayesi filmin dramatik yapısını kuvvetlendiren önemli bir unsur. Son bölümde yer alan otopsi sahnesi ise olayı tüm çıplaklığıyla yansıtırken "Bir Zamanlar Anadolu'da"nın zayıf karnı oluyor maalesef. Bu sahne yol filmi şeklinde başlayıp öyle de devam eden öyküde eğreti duruyor. Seyircinin -uzunluğunu da düşünürsek- sahnenin gerekliliğini sorgulamasına sebep oluyor. Batı'da da otopsi sahnesi için benzer eleştiriler geldi sanırım. Hikaye başladığı gibi Anadolu'nun kıraç topraklarında bitebilirmiş. Bu son filmiyle Ceylan, yeni bir başlangıç mı yapıyor bunu söylemek için çok erken ama Ana akım sinemaya bir nebze daha yaklaştığı da gerçek. Uzun süresini dezavantaja dönüştürmeyen, iyi yazılmış diyaloglarıyla ve elbette Taner Birsel, Yılmaz Erdoğan ve Muhammet Uzuner başta olmak üzere müthiş oyunculuk performanslarıyla övgüyü hak eden bir film Bir Zamanlar Anadolu'da.

Bir Zamanlar Anadolu'da gerek Türk basınında gerekse de yabancı basında büyük bir film olarak karşılandı. Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde Oscar aday adayı filmimiz bir ilk yapıp Oscar yarışında yer alamadı ama o yetkinlikte olduğundan hiç şüphemiz yok. 

Son söz: Bir Zamanlar Anadolu'da ile ustalık dönemine giren Nuri Bilge Ceylan'ın bu son filmi tartışmasız 2011'in en iyi Türk yapımı.  9.2\10

4 Kasım 2011

Persepolis

Marjane Satrapi'nin otobiyografik çizgi romanından uyarladığı 2007 yapımı animasyon çalışması 1970'lerde İran'da yaşanan devrimi ve ardından yaşanan süreci küçük bir kız çocuğunun gözünden anlatıyor. Persepolis'in neredeyse tamamı Marji adlı küçük kızın anılarından oluşuyor. Dolayısıyla da 3-4 sahne haricinde siyah-beyaz bir animasyon bekliyor bizleri. Persepolis'in en dikkat çekici ve onu diğer animasyonlardan ayıran özelliği elbette çizim tekniği. Marjane Satrapi çizgi romanındaki üslubunu, yönetmenliğini de üstlendiği (Vincent Paronnaud ile birlikte) filmde tekrarlayarak çok doğru bir iş yapmış.

Tahran'da ailesiyle birlikte yaşayan Marji zeki ve cesur bir kızdır. Yaşanan savaş ve Şah devriminin yıkılmasıyla Marji'nin ailesi daha demokratik bir sürecin başlayacağına inanmaktadırlar ancak İran halkını zor günler beklemektedir. Ailesi, 14 yaşına geldiğinde Marji'yi Viyana'ya gönderir. Marji burdaki hayata uyum sağlamakta zorlanır ve yıllar sonra İran'a geri döner. Yaşadığı kültürel değişim sonucunda artık her şeye farklı bir gözle bakmaktadır.


Marjane satrapi, yaşadıklarını oldukça sahici ve samimi bir şekilde anlatmayı başarıyor. Bilhassa Marji'nin farklı bir kültüre alışma çabaları ard arda giren birbirinden güzel sahnelerle hedefini tam onikiden vuruyor. Film vizyona girdiğinde beraberinde bir çok tartışmayı da getirdi. Eleştirel tavrı ülkesi İran'da tepki çekti. Persepolis'in ele aldığı hikayeyi ve eleştirel tavrını düşünürsek yetişkinlere hitap eden bir animasyon olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Film, gösterime girdiği yıl Cannes film festivalinde jüri özel ödülünü aldı. Oscar'larda ise en iyi animasyon dalında aday olmasına karşın ipi göğüsleyemedi. Sinema yazarları ve genel izleyici kitlesinden geçer not aldığını hatta başyapıt olarak karşılayanların da bulunduğunu belirteyim. Henüz izlememiş olanlar varsa fransızcasını tercih etmelerini tavsiye ediyorum. Filmin seslendirme kadrosunda Fransız Sinemasının en önemli isimlerinden Catherine Deneuve gibi dev bir ismin de yer aldığını söyleyelim.


Neşe dolu küçük bir kız olan Marji'nin kafaya koyduğu iki hayali vardı: Büyüyüp bacaklarını traş etmek ve Galaksinin son peygamberi olmak. İşte böyle bir çocuğun yitip gidişini yer yer neşeli yer yer de hüzünlü bir dille anlatmayı başaran Persepolis farklı bir tat arıyorsanız tam size göre