Yol filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yol filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2024

Bana Bir Yılmaz Güney Biyografisi Çek!

Sinemamızın medar-ı iftiharlarından Yılmaz Güney'in hayatı film olurken, ben de ideal bir biyografik Yılmaz Güney filminin nasıl olabileceği üzerine fikirlerimi paylaşmak istedim.

Cannes’a uzanan dikenli yol…

Yılmaz Güney’i anlatan bir film nasıl başlamalı? Çocukluk yıllarından mı, sinemaya merak saldığı dönemde mi, film setlerinde mi yoksa hapiste mi? Hepsi olabilir ama Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi aldığı anı canlandırarak, muhtemelen çok daha etkili bir başlangıç yapmış olursunuz. Böyle bir açılış sekansı sonrasında tüm film bir flashback olarak tasarlanabilir. Güney’in o noktaya nasıl geldiğini, ne badireler atlattığını çocukluğundan başlayarak ele alabilirsiniz. Çocukluk demişken, kan davası yüzünden babasının gözleri önünde vurulmasının, hayatı ve sineması üzerindeki etkileri açısından filmde yer alması gerektiği düşüncesindeyim. Zira, Güney’in silah tutkusunun -babası ölmemiş olsa da- o acı olaydan kaynaklandığı söylenir. Güney’in özellikle oyunculuk dönemi filmlerine baktığımızda elinden silahı düşürmediğini de görürüz. Gerçek hayatta da evinin duvarlarının çeşitli silahlarla dolu olduğu ve çoğunlukla yanında silah taşıdığı anlatılır.

Agah Özgüç’ün “Arkadaşım Yılmaz Güney” kitabında anlattığına göre Güney’in sinema macerası doğup büyüdüğü Adana’da film şirketlerinde başlar. Ama bir işçi olarak… Depoculuk yapan, film kutularını sırtında taşıyarak sinema sinema dolaştıran bir gençtir o günlerde. Güney’in en dipten başlayıp, zirveye çıkışışının hikayesi için bu ve benzeri ayrıntılar filminizde olmalı. 

O bir Çirkin Kral!

60’lı yıllarda yer aldığı sayısız macera filminde; haksızlıklara karşı direnen, ezilmeyen, dürüst ve halktan biri olduğunu hemen anlayabileceğiniz karakterleriyle Anadolu insanın kalbini kazanan Güney, sinemamızdaki yakışıklı jön dönemine ağır bir darbe indirmişti. Fikren Hakan, Göksel Arsoy gibi yakışıklı değil, üstüne üstlük yağız bir Anadolu delikanlısıydı. Dolayısıyla yapımcı ve yönetmenlerin gözüne girmesi, yüksek bütçeli filmlerde başrol kapması mümkün değildi. Ama hor görülse de, istenmese de personası, duruşu ve yeteneğiyle yükselişini sürdürdü. 1965 yılında 21 film çevirerek bir rekor kırdı. Bir röportajında kendisine yöneltilen -diğerinin Ayhan Işık olduğu belirtilerek- “Sinemada iki kral olur mu? sorusuna “Ne yapalım Ayhan Işık kesmeşeker gibi düzgün bir kralsa, ben de çirkin kralım” şeklinde cevap vermesi ve ertesi gün gazetede röportajın “Çirkin Kral” başlığıyla manşete taşınması sonucunda deyim yerindeyse üzerine yapıştı bu ifade. Güney’in kendisine layık gördüğü Çirkin Kral yakıştırması belki Yeşilçam’a ve yakışıklı jönlere bir tepkiydi. Yılmaz Güney’in Çirkin Kral olarak yükselişi önemlidir. Biyografik filminizde o süreci, Güney’in halkı arkasına almasını ve ayrıksı duruşunu, o dönemin tanıklarından da faydalanarak işlemelisiniz.

Esaret hayatında sinema

İlki 1961’de olmak üzere üç kez hapis cezasına çarptırılan ikincisinde aftan yararlanarak çıkan üçüncüsünde ise 1981’de bir günlük izninde yurt dışına kaçan Yılmaz Güney, bu yirmi yıllık süreçte sinemadan hiç kopmadı. Güney’in esaret günleri üzerinde durmak bir zorunluluk bana kalırsa. Çünkü önüne çıkan engellere ve zorluklara karşı her zaman dik duran ve yılmayan bir sinemacıydı. Başarısının sırrı da burada yatıyor. Türk sinemasına ilk Altın Palmiye’sini kazandıran Yol’un ve onun da öncesinde Sürü ve Düşman filmlerinin de senaryosunu içerde yazdı Güney. Bugün, Sürü ve Yol’u, yönetmenleri Zeki Ökten ve Şerif Gören’den çok Yılmaz Güney’e malediyorsak bunun sebebi filmlerin senaryolarını yazmakla kalmamış, kafasındaki filmlerin çekilmesini sağlayabilmiş olmasındandır. İşte merak konusu olan da budur. Güney, Ökten ve Gören arasında geçen görüşmelerde neler yaşandı? Bu muamma ve yönetmenler arasındaki ilişkiye dair ne varsa, filmin odak noktasına göre hikaye akışındaki yerini almalı. Çirkin kralın politik kimliğinin sinemasındaki izdüşümleri de ülkenin buhranlı yıllarıyla beraber değerlendirilebilir. Elbette dört duvar arasında sinema dışında da bir hayatı vardı Güney’in. Özel hayatına da bir bakış atılabilir.

Gerçek sinemaya doğru

Avantür filmlerin aranılan oyuncusu, kalıplaşmış rollerin adamı Yılmaz Güney, kamera arkasına da geçtiği Seyyit Han ile bir dönemin sonuna işaret ediyordu. 1970’de Umut’u çekerek, sinemamıza yeni gerçekçi bir başyapıt armağan etti. Peki, bu dönüşüm nasıl gerçekleşti? Güney’in olgunlaşmaya başlaması ‘gerçek’ sinemaya yönelişinde ne kadar etkiliydi? Çirkin Kral efsanesini yıkarken ne düşünüyordu? Ve meselesi olan, ülke gerçeklerini yansıtan filmler yapma düşüncesi ne zaman filizlenmişti, ya da hedef bu muydu gibi birçok soruya cevap aranabilir. Eğer bu yola sapılacaksa, biyografik filmimiz Güney’i yakından tanıyan bir dostunun bakış açısından anlatılabilir.

Kim oynar, kim yönetir?

Başta da söylediğimiz gibi film Cannes’da açılıp geri dönüşlerle devam ettiği takdirde Güney’in çocukluk ve ilk gençlik yıllarına da bakılması gerekiyor. O halde üç farklı oyuncuya ihtiyacınız var. İlk ikisini bulmak kolay. Fiziksel benzerlik çok da önemli değil çünkü. Ancak yetişkin Yılmaz Güney için aynı şeyleri söyleyemeyiz. Şahsi bir önerim olmayacak ama doğu kökenli, çok aşina olmadığımız ve de yetenekli bir isim tercih edilmeli. Yönetmen seçimi de bir o kadar önemli. İki isim vereceğim. Birincisi Yılmaz Güney hayranlığını bildiğimiz, en son Lal filmini yöneten Semir Aslanyürek. Genel olarak çok tuttuğum bir isim olmasa da bir Yılmaz Güney biyografisinde kendi çıtasının üzerine çıkacağına eminim. İkincisi ise ilk uzun metrajı Tepenin Ardı ile ses getiren Emin Alper… Filmi yazıp yöneten ve yapımcılarından da biri olan Emin Alper’in eleştirmen kimliği de var. Dolayısıyla Yılmaz Güney gibi eli kalem tutan bir yönetmen olması, meselesi olan filmler çekmesi (bundan sonra da öyle olacağını varsayıyorum) ve çok yönlülüğü sebebiyle akla en yatkın isim gibi geliyor bana.

26 Eylül 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #31 Rabid Dogs


İtalyan korku sinemasının Dario Argento ve Lucio Fulci ile birlikte en yetkin üç isminden biri olan Mario Bava’nın korku janrı dışına çıktığı ancak alanından da çok uzaklaşmadığı çalışmalarından biri olan Rabid Dogs, yönetmenin en sağlam işlerinden. Öneri listeme eklerken tereddüt etmediğim bir film.

Üç hırsız gerçekleştirdikleri soygun sonrasında polisten kaçarken bir kadını rehin alırlar. Daha sonra bir aracın yolunu kesip oğlunu hastaneye yetiştirmek için acele ettiğini söyleyen bir adamı da rehin alarak şehir dışına doğru yola koyulurlar. 5 karakterin yolculuk esnasında yaşadıkları, hemen hemen tamamı bir arabanın içinde geçen filmin hikayesi denilebilir.

Filmi temposu yüksek bir açılış sekansıyla açan Bava, karakterleri tanıtayım veya derinleştireyim derdinde olmadığını daha ilk dakikalarda belli ediyor. Gözünü kırpmadan cinayet işleyebilen üç azılı suçlu ve rehinelerin gerilim yüklü yolculuğunun nasıl sonuçlanacağı, yönetmenin, seyircinin merakını diri tutmayı başardığı anlatısıyla filmin son ana dek sorunsuz ilerlemesine olanak veriyor. Peki, Rabid Dogs’u klasik bir rehine filmi ve suç filmi olmaktan kurtaran nedir derseniz, spoiler olmaması için bahsedemeyeceğim sürpriz finali diyebilirim. Bu öyle bir final ki, yönetmenin ne yapmaya çalıştığını ancak o zaman anlıyorsunuz. Hikayeye farklı bir bakış açısı kazandıran final üzerinden suçluluk ve masumiyet kavramları da sorgulanabilir. Elbette bugünün sürpriz finalleri gibi sondaki sürpriz üzerine kurgulanan bir film değil Rabid Dogs. Bu da onu daha kıymetli yapıyor. Bava, açıkça neye inanmak isteseniz ona inanırsınız diyor. Kısacası leziz aldatmacasıyla sınıf atlayan bir film bu.

Rabid Dogs, değil ait olduğu 70’lerin, tüm bir suç filmi külliyatının türü taze fikirleriyle besleyen önemli örneklerinden biri.

21 Mart 2013

Gün Batımından Şafağa


90'lı yılların başında çok küçük bir bütçeyle çektiği El Mariachi ile sinema dünyasına adım atan Robert Rodriguez'in üçüncü uzun metraj filmi olan Gün Batımından Şafağa (From Dusk Till Down) ait olduğu türe yaklaşımıyla ayrıksı olabilmeyi başarmış bir çalışma. B filmi anlayışıyla devam filmleri de üretilen Gün Batımından Şafağa, aslında yönetmen Robert Rodriguez'den çok Quentin Tarantino'nun senaristliği ve kendi sinemasını da anımsatan hınzır hamleleriyle akılda kalan ve Tarantino dokunuşuyla önem kazanan bir film. 

Gün Batımından Şafağa, her anında Tarantino parmağı değdiğini belli ediyor. Rezevoir Dogs bir soygun filmi olmasına karşın soygun anını değil sonrasında yaşananları anlatıyordu. Pulp Fiction'da ise lineer (düz) bir akış yoktu. Tarantino'nun yapmak istediği sinemanın izlerini bu filmde de fazlasıyla görüyoruz. Film, Seth ve Richard Gecko adlı iki kardeşin -iki kanun kaçağının- kanundan kaçışının hikayesi. Richard ağabeyi Seth'in hapisten kaçmasına yardım ediyor ve ikili kısa süre içinde bir düzine insan öldürüyor. Ancak biz bunların hiçbirini göremiyoruz. Film, kaçış anıyla ilgilenmiyor ve hikayesini ortasından bir yerden başlayarak anlatıyor.

Filmin ilk yarısı, kanun kaçağı iki kardeşin Meksika sınırını geçme çabasıyla bir yol filmi şeklinde ilerliyor. Bu ilk yarı daha çok katil aşıklar olarak adlandırdığımız filmlerin formülünü kullanıyor. Suç filmi külliyatını ve Gün Batımından Şafağa'nın bu külliyat içindeki yerini düşünmeye başlamışken, karakterlerimiz hedefledikleri yere ulaştıklarında film keskin bir U dönüşü yaparak seyirciyi büyük bir şaşkınlığa uğratıyor. Film ikinci yarısında korku sinemasının Vampir filmi alt türüne kayıyor. Burdan sonrası klişe ama oldukça keyifli. Vampirler ve bir grup insanın mücadelesi... Artık tür içinde kural halini alan kutsal su, haç, kazık saplama ve ışık huzmesi gibi detaylar vampir filmlerinin olmazsa olmazları olarak yerini alıyor. Tarantino'nun ilk kez uzun sayılabilecek bir rolde karşımıza çıktığı Gün Batımından Şafağa'nın vampir makyajlarının çok başarılı olduğu söylenemez. Ancak kendisini çok da ciddiye alan bir film olmadığından seyir keyfini olumsuz etkilediğini de söyleyemeyiz.

Son söz: 90'lı yılların 'kendi çapında' efsanesini yaratmayı başarmış filmlerinden Gün Batımından Şafağa, görülmeli... 7.5\10

6 Mart 2012

Away We Go

Sam Mendes, 1999 yapımı ilk filmi American Beauty ile En iyi film ve yönetmen dahil 5 dalda Oscar almayı başararak sinema dünyasına hızlı bir giriş yapmıştı. 2002'de Road to Perdition, 2005'te Jarhead ve 2008'de Revolutionary Road'ı çeken Sam Mendes, eleştirel anlamda ve ödül bazında ilk filminin başarısını yakalayamasa da hep çok iyi filmler yaptı. Genç ustanın 2009 yapımı son filmi Away We Go (Uzaklara Gidelim) tür olarak önceki 4 filminden ayrılıyor. Hep dramatik öyküler anlatan Sam Mendes, anlaşılan bir nefes almak istemiş ve hafif bir komedi-dram ile çıkmış karşımıza.

Çocuk sahibi olacaklarını öğrenince onu büyütmek için en ideal yeri bulmaya karar veren çiftimiz Verona ve Burt, eskimiş bir Volvo ile Amerika yolculuğuna çıkar. Çiftimiz sırasıyla; Arizona, Orta Amerika, Kanada, Florida ve Güney Karolina'ya yapacakları yolculuklarla akrabaları ve eski arkadaşlarıyla bir araya gelecek ve nerede yaşamaları gerektiği konusunda karar vermeye çalışacaklardır.

Away We Go için söyleyebileceğim ilk şey filmin tam bir 'Yol filmi' olduğudur. Yol filmi şablonunu kullansa da yollarda geçen bir film değil ama. Film, iki ana karakterimizin yolculuklarıyla değil uğrak yerleriyle ilgileniyor. Sam Mendes, anne-baba olmanın birey üzerinde yarattığı karmaşık duyguları, çocuklar için iyi bir gelecek bırakıp bırakamama ve iyi birer anne-baba olup olamama endişesini samimi bir dille anlatıyor. Çizilen uçuk kaçık tiplemelerle yer yer komik bir film olmayı başaran Away We Go, romantik anlar da vaat ediyor. Özellikle çocuk bekleyen çiftlerin kendilerinden çok şey bulabilecekleri ve iki ana karakterimiz Verona ve Burt ile kolayca empati kurabilecekleri hoş bir seyirlik.
Son söz: Away We Go, Sam Mendes'in en zayıf filmi ancak bu vasat bir film olduğu anlamına gelmesin. Imdb notu 7.1 olan filme benim notum 6.8

14 Ocak 2012

Bir Zamanlar Anadolu'da

Türk sinemasında yeni kuşak yönetmenlerimiz içerisinde uluslararası arenadaki lokomotifimiz Nuri Bilge Ceylan, genel olarak sinemasına mesafeli durduğum ancak hep takdir ettiğim bir isim oldu. Ceylan'ın son filmi Bir Zamanlar Anadolu'da, Cannes Film Festivalinde Jüri Büyük ödülünü (Dardenne kardeşlerin filmi Bisikletli Çocuk ile paylaşarak) aldı. O bildik Nuri Bilge Ceylan filmlerinden farklı bir hikayeye sahip olması ve hepsinden önemlisi diğer filmlerinin aksine bol diyaloglu bir yapım olması benim gibi düşünen sinemaseverleri filme çekti.

Bir cinayet-suç öyküsü anlatıyor Bir Zamanlar Anadolu'da. Ortada iki zanlı ve yeri meçhul bir cesetimiz var. Gerekli hukuksal işlemlerin başlayabilmesi için bu cesedin bulunma sürecinde yaşananları izliyoruz. Bir gece Anadolu'nun ıssızlığında ilerleyen üç araç, bir türlü bulunamayan bir ceset. Türk Sinemasında aşina olmadığımız hikaye kurgusunu yine alışık olmadığımız bir zaman dilimine yayarak (157 dakika) anlatan Ceylan, Türk Sinemasının görsel anlamda en iyi filmine imza atmış. Anadolu'nun kıraç topraklarında rüzgarın uğultusuyla bozulan sessizlik, kasvetli bir hava, karakterlerde yakalanan derinlik ve hikayenin vahameti yerinde renk tercihleriyle birleşince benzersiz bir bütün oluşturmuş. Filmde her şey 12 saatlik kısacık bir zamanda olup bitiyor ve geceyle gündüz arasındaki keskin ayrım ile hikayeyi de ikiye parça şeklinde değerlendirebiliyoruz. Gece için cesedin aranma süreci, gündüze ise bulunduktan sonra yaşanan prosedürün görselleştirilmesi diyebiliriz.

Bir Zamanlar Anadolu'da için polisiye\drama\yol filmi denilebilir ancak Nuri Bilge Ceylan işin polisiye kısmından daha çok durumun karmaşıklaştıkça karakterler üzerinde bıraktığı 'haller'e odaklanıyor. Zaten onu hikayeden ziyade karakterler ilgilendirmiştir hep. Polisiye örgü içerisine yerleştirilen Savcı'nın hikayesi filmin dramatik yapısını kuvvetlendiren önemli bir unsur. Son bölümde yer alan otopsi sahnesi ise olayı tüm çıplaklığıyla yansıtırken "Bir Zamanlar Anadolu'da"nın zayıf karnı oluyor maalesef. Bu sahne yol filmi şeklinde başlayıp öyle de devam eden öyküde eğreti duruyor. Seyircinin -uzunluğunu da düşünürsek- sahnenin gerekliliğini sorgulamasına sebep oluyor. Batı'da da otopsi sahnesi için benzer eleştiriler geldi sanırım. Hikaye başladığı gibi Anadolu'nun kıraç topraklarında bitebilirmiş. Bu son filmiyle Ceylan, yeni bir başlangıç mı yapıyor bunu söylemek için çok erken ama Ana akım sinemaya bir nebze daha yaklaştığı da gerçek. Uzun süresini dezavantaja dönüştürmeyen, iyi yazılmış diyaloglarıyla ve elbette Taner Birsel, Yılmaz Erdoğan ve Muhammet Uzuner başta olmak üzere müthiş oyunculuk performanslarıyla övgüyü hak eden bir film Bir Zamanlar Anadolu'da.

Bir Zamanlar Anadolu'da gerek Türk basınında gerekse de yabancı basında büyük bir film olarak karşılandı. Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde Oscar aday adayı filmimiz bir ilk yapıp Oscar yarışında yer alamadı ama o yetkinlikte olduğundan hiç şüphemiz yok. 

Son söz: Bir Zamanlar Anadolu'da ile ustalık dönemine giren Nuri Bilge Ceylan'ın bu son filmi tartışmasız 2011'in en iyi Türk yapımı.  9.2\10