erotik film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
erotik film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2025

Trier'in Pornografiyle İmtihanı: Nymphomaniac

Kimileri onu provakatör olarak görse de, Danimarka’nın sinema sanatına en büyük hediyesi olarak gördüğüm aykırı işlerin adamı Lars von Trier, cinsel içerikli dört saatlik Nymphomaniac'ı, vizyona girdiğinde epey konuşulmuş, tartışma yaratmış ve ülkemizde yasaklanmıştı. İki bölüm halinde izlediğimiz Nymphomainac'ın esasında beş buçuk saatlik sansürlenmemiş bir versiyonu olduğu söyleniyor.  Bu haliyle dahi seyirciyi zaman zaman rahatsız eden ve zorlayan film hakkında vizyona girdiğinde yaptığım değerlendirmeyi paylaşmak istedim.

Nemfomanyak bir kadının hikayesi

Trier, tüm filmi seks bağımlısı Joe’nun kendisine yardım etmek amacıyla onu evine davet eden Seigman adlı bakir bir adama hayat hikayesini anlatması biçiminde kurgulamış. Flashback sahneleriyle Joe’yu, ikisi arasındaki diyaloglarla da Seigman’ı tanıyoruz. Bu noktada Trier ilginç bir şey yapıyor. Pasif (dinleyen) konumundaki Seigman’a önemli bir rol biçiyor. Seigman, başından geçenleri anlatan Joe’yu entelektüel birikimiyle yönlendiriyor. Joe’nun sıra dışı hayatının kapısını açan anahtar işlevi görüyor ve hikayenin hangi kısımlarını anlatacağını da belirliyor diyebiliriz Seigman için. Trier filmini belli bir noktadan başlayıp, sonra o noktaya nasıl ulaştığımızı anlatan ve en son Inside Lıewyn Davis’de de kullanılan hikaye kurgusunu kullanmayı tercih etmiş. Bu şekilde karakterimizin o noktaya nasıl geldiğini merak etmemizi sağlayacak bir formülü de devreye sokmuş yönetmen.

Erotik değil, pornografik drama

Başta hardcore ve softcore olmak üzere iki farklı versiyonu olacağı söylenen, ancak daha sonra iki bölüm halinde karşımıza çıkacağını öğrendiğimiz Nymphomaniac’ın erotik-dram olacağını düşünüyordum, yanılmışım. Film, porno mu değil mi tartışmaları sürerken, belirtmekte fayda var Nymphomaniac pornografik bir drama. Ancak bir porno filmde görebileceğiniz detayları göstermekten çekinmeyen Trier, biraz ileri gitmiş olsa da derdi porno çekmek değil. Yapmak istediğinin biçimci üslubu ve estetik yaklaşımını tekrarlayarak seks bağımlısı bir kadının toplum içinde nasıl algılandığını, bu bağımlılığın onu nasıl bir yalnızlık içine ittiğini göstermek olduğunu düşünüyorum. Neden porno değil sorusuna verilebilecek diğer cevap ise Trier’ın malum sahneleri bazen matematiksel verilerle sunması, ekran bölmeler, avlanan hayvanlarla eşlemeler gibi pek çok detay ile dikkati başka yöne çekmesi diyebiliriz.

Nymphomaniac Bölüm 1 ve Bölüm 2

Kill Bill gibi tek film olarak çekilip, stüdyo baskısı vb. sebeplerle iki bölüm halinde izlediğimiz filmleri ayrı ayrı değerlendirmeyi çok doğru bulmuyorum. Nymphomaniac Bölüm 1 ve 2’yi  filmin ilk yarısı ve ikinci yarısı şeklinde ayırarak değerlendirmek gerekiyor. Buradan baktığımızda ilk yarıda genç Joe’ya Stacy Martin’in hayat verdiği bölümler, genel olarak bağımlılığın tadını çıkartan, bunu bir oyun olarak gören ve sonrasını düşünmeden yaşayan bir kadının yaşadıklarını yansıttığından daha çabuk akan, soft bir ilk yarı sunarken, ikinci yarıda Charlotte Gainsbourg’un canlandırdığı Joe’ya geçmemizle birlikte Joe’nun zor dönemi başlıyor. Bundan sonra pornografik anlamda olmasa da soft’tan hard’a geçtiğini söyleyebiliriz. Başka bir deyişle nemfomanyak Joe’dan mazoşist Joe’ya geçiyoruz. Karakterin geçirdiği değişim ve dönüşüm ilk yarı ve ikinci yarıda net bir şekilde görülüyor.

Antichrist-Melancholia sonrası Trier sineması ya da depresyondan çıkış

Antichrist ve Melancholia, Trier’ın kendisinin de belirttiği üzere yönetmenin geçirdiği depresyonun dışavurumu olan oldukça sert filmlerdi. Antichrist’te ima edip, Melancholia’da kıyameti koparan Trier, Nymphomainac ile depresyondan çıktığını açıkça belli ediyor.  Bunun en net göstergesinin de Tirer’ın özellikle dramatik anlamda ilk yarıya oranla ağırlaşan ve yönünü değiştiren filmi çocuksu, şımarık ve komik bir finalle noktalaması olduğunu düşünüyorum. Fevkalade Antichrist göndermesini de (Antichrist’tekinden  farklı neticelendiğinden) Trier’ın depresyondan çıkış mevzusunu destekleyici bir argüman olarak görebiliriz.

Öte yandan Trier’ın Dogville’den beri ısrarla sürdürdüğü episodik anlatıyı Nymphomaniac’ta daha ileri götürdüğünü görüyoruz. Perdeye düşen bölüm yazılarının yanında bu kez ana karakterimiz Joe’nun kendi hikayesini anlatırken spontane biçimde başından geçenleri bölümlere ayırması, “o zaman bu bölümün adı şu olacak” demesi  Trier’den daha önce görmediğimiz enteresan bir uygulama diyebiliriz. Antichrist-Melancholia’nın kendi içinde tutarlı ve estetik açılış sekansları ise muhtemelen hikaye yapısı gereği yönetmenin vazgeçtiği biçimci bir numara olmuş.

Sonuç olarak; Nymphomaniac yarattığı beklentiye belli ölçüde karşılasa da filmi Trier filmografisi içinde üst sıralara konumlandırmak pek mümkün değil.

29 Ocak 2025

Bir 90'lar Klasiği: Basic Instinct

90’lı yılların en sansasyonel filmlerinden biri olan Basic Instinct (Temel İçgüdü), eminim birçok sinemaseverin ‘guilty pleasure’u yani suçlu zevkidir. Buna sebep olan da baştan sona cesur seks sahneleriyle bezeli filmin, erotik film algısına kurban gitmesi diyebiliriz. Bu yazıda Basic Instinct'in türsel olarak ne ifade ettiği üzerine gidip, genel bir çerçeve de çizeceğiz.

Hollandalı yönetmen Paul Verhoeven, göstermekten çekinmeyen cesur bir isim. Bu cesareti zaman zaman tepki görmesine neden olsa da göstermekle göstermemek arasındaki o ince çizgide ustalıkla yürümeyi başardı bugüne dek. Yönetmenin en popüler filmi Basic Instinct, Michael Douglas ve Sharon Stone’u o dönem zirveye taşırken, hem bu iki starı benzer rollerde görmemize neden oldu hem de Poison Ivy (Zehirli Sarmaşık), Wild Things (Vahşi Şeyler)  gibi  başka erotik gerilimlerin türemesine önayak oldu.

Polisiye ve Neo Noir el ele

Sonu cinayetle biten sado-mazo eğilimli bir seks sahnesiyle açılan film, Catherine Tramell’ın bir ‘femme fatale’ olduğunun altını çizerek, suç dünyasının tehlikeli sularında yüzeceğimizin de ilk sinyalini veriyor. Bu açılışın ardından cinayet soruşturması devreye giriyor. Yakışıklı dedektif Nick Curran’la tanışıyoruz. Daha önemlisi iki ana karakterimiz tanışıyor ve çok geçmeden birbirlerinin çekim alanına giriyorlar. Cinayet mahallinin sunumu, sorunlu ve gözü kara dedektif karakteriyle polisiye örgünün klasik bir örneğine şahit oluyoruz. Ancak çok geçmeden türsel anlamda farklı bir filmle karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Dedektif Nick Curran’ın yani kanun adamının bakış açısıyla polisiye ulaşan film,  ‘femme fatale’ karakterine biçtiği rolle -onun da bakış açısını dahil etmesiyle- polisiye mi neo noir mi sorusuna her ikisi şeklinde cevap verebiliyor. Finaliyle bu ortada kalmışlığı taçlandıran Basic Instinct;  seri katil filmi, polisiye, erotik gerilim ve neo noir arasında çıktığı gezintiyi mutlak bir zaferle noktalamasına rağmen yarattığı sansasyonun kurbanı olmaktan kurtulamadı.

Cüretkar sahneler pastanın üstündeki ‘çilek’

Filmdeki incelikli ve iğneleyici espriler, yazarımız Joe Eszterhas’ın güçlü bir mizah duygusuna sahip olduğunu gösteriyor. Basic Instinct, ilk yarıdaki mizah dolgusu ve olağan polisiye örgüsüyle ortalama seyrini, ikinci yarıda hikayesini derinleştirmesi, çetrefilli bir hale sokması ve nasıl bir sona bağlanacağını kestiremediğimiz yapısıyla, seyircinin her anından zevk alacağı bir filme dönüşüyor. Ve tabi iyi bir gerilim filminin özelliklerini de taşıyor.  Cüretkar sahneler ise pastanın üstündeki çilek işlevi görüyor. ‘Çilek’ mevzunu biraz açarsak, çileğin pastaya kattığı tatla beraber görünümünü de değiştirdiğini, dolayısıyla bu sahnelerin de polisiye filme farklı bir ambalajla birlikte, tat kattığını söyleyebiliriz. Madalyonun diğer yüzüne baktığımızda ise aşırıya kaçan erotizmin dünya çapında bir popülerlik getirirken, seyircinin gözünde filmi ‘ucuzlaştırdığını’ görürüz.

Çift katmanlı saygı duruşu

Paul Verhoeven’ın asansördeki cinayet sahnesinde çift katmanlı bir saygı duruşunda bulunduğunu atlamamak lazım. Brian De Palma, Dressed To Kill’in asansördeki cinayet sahnesinde Hitchcock’un Psycho’suna -duş sahnesine- açık bir gönderme yapmıştı. Verhoeven da Basic Instinct’deki sahneyle iki filme birden saygı duruşunda bulunuyor.

Sınır tanımayan bir oyuncu: Sharon Stone

Film, başarısını büyük ölçüde Sharon Stone’a ve Catherine Tramell karakterine borçlu. Sharon Stone; soyunacak, sevişecek, buz kıracağını eline alıp öldürecek, soğukkanlılığını kaybetmeyip, bizi bir ‘femme fatale’ olduğuna inandıracak. Stone, oyunculuğundan ziyade vücudunu cömertçe sergileyip, zeki, seksi ve tehlikeli Catherine Tramell’a hayat verirken, kendini tamamen yönetmenin ellerine bırakıyor. Catherine Tramell’in sorgu sahnesinin filmin de önüne geçmesinin sebebi malum ancak, işin oraya gelmesinin altında Stone’un rahatlığı ve Verhoeven’ın özgüveni yatıyor. Stone’un bu kadar ileri gidebilmesi ona starlığın yolunu açtı. otuz üç yıl sonra geriye dönüp baktığımızda bunun bir ‘cast’ başarısı olduğunu söyleyebiliyoruz. Hem karakterlerin doğru oyuncularda vücut bulması hem de oyuncuların birbirleriyle olan kimyası açısından…

30 Eylül 2016

Neden underrated? - Intimacy


Hanif Kureishi’nin aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan Intimacy (Mahremiyet), pornografiye göz kırpan bir erotik drama. Avrupa’dan çıkan bir ortak yapım olan film, erotik film türü içerisinde değerlendirdiğimizde bu alandaki yetkin işlerden biri ama genel kitlenin böyle düşünmediği çok açık. Uluslararası sinema sitelerindeki yorum ve puanları da hesaba katarsak Intimacy için underrated diyebiliriz. Şimdi yönetmen Patrice Chereau’nun ne yapmak istediğine ve filmin neden underrated olduğuna bir bakalım.

Orta yaşlı iki insan sadece seks yapmak için bir araya gelir. Tutkuyla sevişirler. Heyecanlarına hâkim olamazlar. Filmin açılış kısmında yer alan pornografik seks sahnesi yönetmen Chereau’nun cesaretinin bir göstergesi olmakla birlikte seksi tüm çıplaklığı ve doğallığıyla verme amacının bir sonucudur diye düşünüyorum. Sonraki sahneler de zaten bunu kanıtlıyor. Seks bazen sadece seks değildir… Küçük bir kaçamak bazen raydan çıkmanıza sebep olabilir. Intimacy’de ana karakterlerimiz Jay ve Claire sadece hazzı yaşamak için birlikte oluyorlar. Bu birlikteliğin süreklilik kazanması ise spontene gelişen bir şey. Seks süreklilik kazandığında ise kendi özel hayatlarında mutsuz olan çiftimiz, hazla mutluluğu yakalamaya çalışıyorlar ve bu mutluluk anları beklenmedik bir şekilde başka duyguların bedenlerini sarmasına sebep oluyor. Karakterlerimiz seks dışında herhangi bir paylaşımda bulunmuyorlar. Bu durum Jay’in hazla başlayan aşkı sonrasında kadının hayatına müdahil olma çabasıyla filmi ilginç bir noktaya sürüklüyor.

Yönetmen Chereau, modern hayatla birlikte yaşam biçimimizin değiştiğini, bunun da ilişkilerimizi ve sekse bakışımızı doğrudan etkilediğini söylüyor. Yeni yaşam biçimimizin ilişkilerimizde yarattığı köklü değişimlerin başında sekse dayalı ilişkilerin daha çok tercih edilir olması geliyor. Film de şunu demeye getiriyor sanki: Evet, seks odaklı birliktelikler istiyoruz ve yaşıyoruz, yarını düşünmüyoruz, sorumluluktan kaçıyoruz. Peki, sonucu ne oluyor? Daha mı mutlu oluyoruz? İşte Intimacy’nin cevabı koca bir hayır. Öte yandan karakterlerimize baktığımızda farklı bir okuma da yapabiliriz. Claire evli ve çocuklu bir kadın, Jay ise iki çocuğu olan ve uzun zamandır yalnız yaşayan bir adam. Dolayısıyla geleneksel ve toplumun büyük çoğunluğu tarafından onaylanan ilişki biçiminin de modern insanın beklentilerine cevap olamadığını söyleyebiliriz. Mutsuz iki insan hazzı yaşamak için bir araya geliyor. Birinin kaçışı (kadınınki), diğerinin kendini bulması (erkeğinki) anlamına gelse de nihayetinde anlık mutlulukların ötesine geçilemeyeceğinin altı çiziliyor. İlişkileri zorlaştıranın ve hatta belki imkânsızlaştıranın modern hayatın getirdiği yeni korkularımız olduğu sonucuna varabiliriz.

İlişkilerimiz ve seksin hayatımızdaki yerini, erotizmi daima ikinci planda tutarak ele alan Intimacy, muhtemelen erotik film beklentisiyle izleyen sinemaseverleri tam da bu sebepten tatmin etmedi. Yönetmen Chereau, seyircisinden hazzın dışına çıkarak düşünmesini ve hissedebilmesini istiyor. Elindeki sağlam metinden, dramatik çatısı iyi kurulmuş, karakterlerin kimyasının tuttuğu iyi bir film çıkartıyor. Fifty Shades of Grey gibi erotik filmlerin yoğun ilgi gördüğü şu dönemde, Intimacy gibi içi dolu ve de erotizmi gerçekten hissedebileceğiniz filmlerin kıymeti bilinmeli diyorum.

30 Kasım 2015

Gaspar Noe’nin kutsal üçlüsü: Love


Sinemanın sınır tanımayan yönetmenlerinden Gaspar Noe’nin dördüncü uzun metrajı Love, pornografik içeriği sebebiyle 68. Cannes Film Festivali’ndeki ilk gösteriminden bu yana adından sıkça söz ettirmeye ve tartışma konusu olmaya devam ediyor. Ülkemizde vizyona girip girmeyeceği belirsizliğini koruyan filmi değerlendirdim.

Aşk 

Gaspar Noe’nin Love’da anlattığı saf bir aşk öyküsü değil. Günümüz ilişkilerinde cinselliğin ön plana çıkması ve seksin tek düze bir hal almaya başlamasıyla da çiftlerin yeni arayışlara girmesi zaten cinselliğe dayalı yaşanan ilişkileri tüketiyor. Murphy ile Electra’nın ilişkisi tam da böyle. Aşklarını ilk günkü gibi taze tutmak için yeni arayışlara giriyorlar. Ancak hesaba katmadıkları bazı şeyler var. Erkeğin kıskançlığı ve korumacı yapısıyla kadının sadakat arayışı… Erkek ile kadın doğasındaki farklılıklar sebebiyle sarsılan ilişki, daha tutkulu yaşanan bir seksle onarılmaya çalışıyor. Filmin düğüm noktası ise Murphy’nin yanlış kadını hamile bırakması denilebilir. Noe, üçlü bir aşk yumağına dönen ilişkiyi kronolojik bir düzlemde anlatmıyor. İstemediği bir hayatı yaşamak zorunda olmasının huzursuzluğuyla yaşayıp giden, unutamadığı biricik aşkına duyduğu özlem ve elinden bir şey gelmemesinin yarattığı çaresizlik duygusuyla iyiden iyiye depresif bir ruh haline bürünen aile babası Murphy’nin yaşadıkları hikayenin bugünü. Murphy’nin flashback sahneleriyle verilen özlemle anımsadığı hatıraları ise hikayenin dünü. Dün ve bugün arasında git gelli bir yapı kuran Noe, tutkuyla yaşanan aşkı ve aşk acısını birlikte izletiyor bize. Aşk dolu günleri yani geçmişi oldukça sıcak renk tercihleriyle veren yönetmen, acı çekilen bugünün ise görsel karşılığını soğuk renklerde buluyor. 

Pornografi

Gaspar Noe, bir röportajında ifade ettiği gibi bir aşk hikayesi anlatıyor ama aşka seksüel açıdan yaklaşmayı deniyor. Aşkı seksle anlatmak cesaret isteyen zor bir iş. Seksi tüm çıplaklığıyla yansıtma düşüncesi de niyetinizin yanlış anlaşılmasına veya anlaşılamamanıza sebep olabilir. Çünkü pornografi, sinema sanatı çerçevesinde baktığımızda hala bir tabu. Bu tabuyu yıkmak da takdir edersiniz ki kolay değil. Noe’nin pornografi kullanımına baktığımızda sahnelerin hemen hemen tamamında dikkatimizi çeken üç şey var: Erotizm, tutku ve estetik. Noe’nin kutsal üçlüsü pornografiyle aşka ulaşmasına ve seyircinin de bunu hissetmesini sağlıyor. Karakterlerimiz birbirine âşık olduğu için tutkuyla sevişiyorlar, doğru müzik ve renk tercihleriyle erotizmi hissedebiliyoruz, erotizmin yakalanması ve seksin estetize edilmesiyle de daha önce deneyimlemediğimiz bir sinemasal tecrübeye yelken açıyoruz. Yönetmenin amacını anladığınızda pornografi ve sinema içindeki sınırlarının zorlanıp zorlanmamasının pek bir önemi kalmıyor. Film pornografik olmasına ve farklı seksüel deneyimlere yer vermesine rağmen Irreversible kadar sert ve aykırı değil. 3D çekilen iki sahneyi sinemada 3D olarak deneyimlemediğiniz takdirde zaten pornografik sahneler estetize de edildiği için filmin rahatsız edici bir tarafı kalmıyor. 

Gaspar Noe’nin Nypmhomaniac’a cevabı 

Ayrıksı yönetmen dediğimizde aklımıza gelen ilk iki isim Lars von Trier ile Gaspar Noe’dir muhtemelen. Sinemada kendi tarzlarında müstehcenlik sınırlarını zorlayan yönetmenlerimiz daha da ileri giderek pornografik filmler çektiler. Noe’nin Love’ı çekmesinde Nymphomaniac’ın etkisi olduğunu düşünüyorum. Trier’ın meydan okumasını görüp, cevap niteliğinde bir filmle geri döndü.

Murphy karakterinde yönetmenimizden çok şey bulabileceğimiz Love, içeriği itibariyle Lars von Trier’ın Nymphomainac’ına benzetilebilecek bir sinemasal girişim gibi görünse de, izlediğinizde öyle olmadığını anlıyorsunuz. Nymphomaniac nasıl kasıtlı olarak erotizmden uzak durduysa, Noe bilinçli olarak erotizmi her anında hissedebileceğiniz bir filmle seyircisini selamlıyor. Ana karakterlerinin durumları itibariyle aynı kefeye koyabildiğimiz filmler için pornografik drama diyebiliriz. İki filmde de depresif ruh halindeki ana karakterlerimizin geçmişine ve o geçmişle pornografiye ulaşıyoruz. Pornografi kullanımı açısından Trier yer yer estetik yer yer irite edici bir tavır sergilerken, Noe filmin estetiğinden bir an bile ödün vermiyor. İki yönetmenimiz de flashbackli hikâye kurgusuna bel bağlasalar da burada da temel farklılıklar göze çarpıyor. Nypmhomaniac ve Love zaten biçimci üsluplarıyla dikkat çeken filmler. Trier’ın Nymphomaniac’da Antichrist’e gönderme yapması gibi, Noe de Love’da Irreversible’a hoş bir gönderme yapıyor.

Son söz: Sinemanın müstehcenlik sınırlarını zorlayan Love, estetik doygunluğuyla unutulmayacak bir deneyim. 8.5

4 Ekim 2015

Önermediklerimiz - #4 Wild Things


Basic Instinct (Temel İçgüdü)’in başarısı 90’lı yıllarda erotik gerilim filmlerinde gözle görülür bir artış sağladı. Poison Ivy, The Last Seduction, Color of Night bunlardan bazılarıydı. Yine bu dönem ürünlerinden biri olan Wild Things (Vahşi Şeyler) de adından söz ettirmesine karşın vasatı aşamayan bir yapımdı.

Wild Things, bir lisede danışman öğretmenlik yapan Sam Lombardo’nun iki kız öğrencisi, Suzie Toller ve Kelly Van Ryan tarafından, kendilerini taciz ettiği yönünde suçlamalara maruz kalmasıyla seyircisini sonu gelmez bir entrika yumağı içine çekiyor. Olayların nasıl gelişeceğini kestirmenin pek mümkün olmadığı film bir neo noir örneği. Ama bu türün klasik örneklerinden biri değil. Filmin en büyük sorunu seks, para ve intikam üçgeni etrafında dönen kirli oyunları laçkaya çevirdiği sürpriz düşüncesiyle anlatması. İlk yarısı olağan şekilde ilerleyen film ilk sürprizini patlattığında seyirciden olumlu bir geri dönüş alıyor ancak sürprizler devam ettikçe son ana dek "aslında böyleymiş", “yok artık!”gibi tepkilerle her an her şeyin mümkün olabileceği bir film izlediğimizin farkına varıyoruz.   

İkinci sürpriz devreye sokulduğunda nasıl bir entrika içerisine çekildiğimizi düşünüyoruz ve daha sorgulayıcı bir biçimde izlemeye başlıyoruz filmimizi. Ama senarist Stephen Peters, benzerine pek rastlamadığımız bir ağ örmüş. Vurucu bir sürpriz son yerine bir sürü sürpriz yerleştirilen ve sürekli yön değiştiren Wild Things, beklenen etkiyi yakalayamıyor açıkçası. Sürprizli yapıya bel bağlandığı için de gerilim ayağının çok zayıf kaldığını belirtmek gerekiyor. Kimsenin kimseye güvenemeyeceği bir suç dünyası resmediliyor ama bunu seyircinin sürpriz son sevgisini istismar ederek yapması ters tepiyor diyebiliriz. Toparlarsak Wild Things; Kevin Bacon, Matt Dillon, Neve Campbell ve Denise Richards hatrına izlenebilir ama iyi bir seçim olmayacağını düşünüyorum.

28 Nisan 2014

Lovelace


2013 biyografik filmlerin olduğu kadar erotik filmlerin de yılı olacak gibi görünüyor. Nymphomaniac ve The Canyons derken bu iki filme içeriği itibariyle dahil olan son film Lovelace oldu. 70'li yılların ses getiren ilk uzun metraj pornosu Deep Throat'un yıldızı Linda Lovelace'in yükseliş hikayesinin anlatıldığı film, erotik desek de daha çok biyografik bir film. Dindar bir ailenin kızı olan Linda, aile baskısına dayanamayıp evden kaçar. Chuck Taylor adlı bir adama aşık olan Linda özgürlüğün tadına varır. Kısa sürede şöhreti yakalayan Linda Lovelace, cinselliği özgürce yaşar ve bunun savunuculuğu da yapar. Filmde de yaklaşık 6 yıl sonra hayatın karanlık tarafıyla yüzleşen Linda'nın hikayesi anlatılıyor.

Filmi iki parça halinde ele almak gerekirse; ilk yarısının porno sektörüne hızlı bir giriş yapan ve bir anda tüm dünyanın tanıdığı bir stara dönüşen Linda Lovelace'ın mutlu göründüğü ve eşinin kendisini sürüklediği bu yoldan çok da şikayetçi olmayan bir karakter görürüz. İkinci yarıyla birlikte Linda ve eşi Chuck'ın gerçek yüzüyle tanışıyoruz. İçine düştüğü bataktan kurtulmaya çalışan bir kadının mücadelesine tanık oluyoruz. Flasback ve flashforward yaparak anlatılan filmde porno sektöründen ziyade hayatının geri kalanını porno ve aile içi şiddet aleyhine savaşan bir kadının yaptığı u dönüşü mercek altına alınıyor. Filmde bahsettiğim kısımlar ele alınmasa da -Linda'nın yaşadıklarını samimiyet ve açıklıkla anlattığı otobiyografisi üzerinden gidiliyor- perde karardığında yapılan açıklamalarla tablo netleştiriliyor.

70'li yıllar atmosferini ve estetiğini kurmakta zorlanmayan Lovelace, beklendiği gibi cesur bir film değil. Linda Lovelace'ın hikayesi biyografik film tanımına uyacak şekilde anlatılıyor. Yönetmenlerimiz Rob Epstein ve Jeffrey Friedman, belki de oldukça zorlayıcı bir rolü üstlenen Amanda Seyfried'i çok zorlamamak adına, belki de yaş sınırlamasına takılmamak adına seks sahneleri veyahut çıplaklık dozunu minimumda tutmuşlar. Lovelace, bu yönüyle daha fazlasını bekleyen seyirci için hayal kırıklığı olabilir. Özellikle ilk konulu porno film olan Deep Throat'u izlemiş seyirciler için daha tanıdık gelecek bir film Lovelace. Aynı zamanda filmin arkasındaki dramı, bir porno yıldızının dramını olayı dramatize etmeden anlatabilmesi Lovelace'ın en büyük artısı olduğunu düşünüyorum.

Son söz: Amanda Seyfried'in performansıyla parladığı film, iyi bir seyir vadediyor. 6.8\10

23 Nisan 2014

Vampyros Lesbos


Kariyeri boyunca 150'nin üzerinde film çektiğini bildiğimiz İspanyol yönetmen Jesus Franco, korku sinemasının önemli isimlerinden biri. Aralıklarla çektiği zombi ve vampir gibi alt tür filmlerinin yanı sıra çıplaklığı cesurca kullanmış, 'yetişkin' filmleri de üretmiş bir isim. Yönetmenin en meşhur filmlerinden biri olarak kabul edeceğimiz erotik vampir filmi Vampyros Lesbos, hikayesi İstanbul'da geçen ve çekimlerinin bir bölümü de ülkemizde gerçekleştirilen 1971 yapımı kült bir film. Ama neden kült olduğunu anlamakta zorluk çekebileceğimiz işlerden...

Her gece aynı rüyayı gören Linda, eşi Ömer'le birlikte gittiği gece kulübünde çıplak bir vitrin mankeniyle striptiz yapan kadının etkisi altına girer. Daha sonra çalıştığı firmadan gelen bir mektup üzerine Kontes Nadine adlı bir kadının mülküne gitmek için yola çıkar ve kontesin striptiz yapan kadınla aynı kişi olduğunu fark eder. Olaylar gelişir ama pek de sağlıklı geliştiğini söylememiz oldukça güç. Aynı zamanda bir vampir olan Kontes, söylediğine göre Kont Dracula'nın mirasçısı. Bu da Vampyros Lesbos için hep anlatılagelen Dracula filmlerinin sonrasına bakış atan bir vampir filmi yorumu yapmamıza olanak veriyor. Sırtını Dracula'ya yaslayıp vampir külliyatından uzak düşmemeye özen gösteren bir film bu ama sorun da tam bu noktada çıkıyor. Bildiğiniz gibi Dracula hikayeleri daima klasik vampir filmi şablonuna uymuştur. Gün ışığından şiddetle saklanırlar, aksi halde bu sonları olur. Şimdi kontesimizin Dracula ile birlikteliğini ve mirasçısı olduğunu düşündüğümüzde gün ışığında serbestçe dolaşmasının büyük bir çelişki yarattığını söylememiz gerekiyor. Hatta sahilde güneşlendiğini de görüyoruz kontesin. Franco, iki film arasında bağlantı kurmamış olsa, gün ışığına çıkabilen vampir tanımını yadırgamazdık şüphesiz. Yönetmenin vampir mitini çok da ciddiye almadığını görüyoruz.

Lezbiyen vampir Nadine'i sahnelerinin çoğunda çıplak ya da yarı çıplak olarak görüyoruz. Linda ile olan bağlılıkları erotik sahnelere gebe ama filmde çok önemli bir yer tuttuklarını söylememiz zor. Jesus Franco, çıplaklığın ve erotizmin estetik karşılığını bulmuş bulmasına ama işin vampir ayağı için aynı yorumu yapamıyoruz. Vampir filmi olarak zayıf kalan Vampyros Lesbos, bir kaç sahnesiyle akılda kalabilecek vasat bir film esasında. Franco filmlerinin çoğu gibi... Gündüz çekimlerinin çok fazla olması (kadraja sık sık cami vs. girmesi de cabası) hem vampir filmi hem de erotik film atmosferi oluşturma anlamında büyük bir handikaba neden olmuş. Olay örgüsünün dağınık ve zayıf kaldığı b tipi bir erotik korku filmi bu. Ağır temposu ve pek bir anlam çıkaramadığımız sembolleri de filmin aleyhine işleyen hususlar. Görüldüğü gibi anlatısı, hikayesi ve atmosferi zayıf ama nihayetinde iç gıcıklayan bir cazibesi de olan Vampyros Lesbos, türe özel ilgisi olmayanlar dışında öneremeyeceğim bir film.

Son söz: Vampyros Lesbos, neden kült bir film sorununun peşine takılıp izlenebilir ama fazla bir şey beklemeyin! 4.7\10

18 Nisan 2014

Nymphomaniac: Vol. I & II


Film bildiğiniz gibi ülkemizde yasaklandı. Nemfomanyak; cinsel ilişkiye doyumsuz, tatmini zor, libidosu her an yüksek kadın demek. “Seks+kadın+yasak” kelimeleri bir araya gelince merak kat be kat artıyor bizde tabii. Pek çok insanın (özellikle erkeğin) sırf bu sebeple filmi hayatında torrent nedir bilmese de öğrenip, indirip izlediğine eminim O arkadaşlar için üzgünüm, bu bir porno film değil, drama. Evet, film son derece açık, pornografik sahneler içeriyor bolca. Dayanabilmeniz için ya Lars von Trier fanı olacaksınız, ya da epey bir “açık kafalı”. Şükür ki bende her ikisi de var. Böyle değilseniz filmin size “dokunması“ zor. Gerçi filmdeki mekanik seks sahneleri zaten tahrik edici, heyecanlandırıcı olmaktan ziyade acıtıcı, irite edici. İzlemesi kadar, yazması da zor bir film...
Aylin Okutan yazdı

Sex saplantılı, duygulardan uzak Joe (maskülen bir ad bu arada!) ile aseksüel, yargılamayan, gözlemci, dinleyici, anlatıcı, suç hafifletici Seligman (kutsanmış, mübarek adam demek) arasındaki matematik, müzik, edebiyat, balıkçılık, din referanslarıyla süslü diyaloglar ve epizodlar halinde sunuluyor film.

Joe (Charlotte Gainsbourg), yaptıklarını, seçimlerini ve kendi doğasını kolaylıkla kabul ediyor, (Duygusuz olması sebebiyle mi? Babasının çocukken onu doğaya götürüp birlikte “ruh ağacı”nı aramasından mı?), arkasında duruyor, kendini suçlu ya da bir kurban gibi kötü hissetmiyor, kendine acımadan objektif biçimde anlatıyor hikayesini. Seligman (Stellan Skarsgard), hiçbir yargılama ya da suçlamada bulunmadan, hatta kendi aseksüalitesinin de yardımıyla, onu rahatlatmaya çalışıp, başka bakış açıları getirmeye çalışarak hem dinliyor, hem kendi hikayeleriyle katkıda bulunuyor Joe’ya. Gerçi Joe, bunlardan etkilenmeden devam ediyor duygusuzca bizi şaşırtmaya.

O duygusuz ama biz pek çok duygu arasında gidip geliyoruz; acıma, iğrenme, kızma, şaşırma, anlam verememe ama nihayetinde benim için derin bir üzüntü. Hatta bir pedofile bile acıyacak noktaya gelebilir misiniz? Oluyor... İnsan cinselliğinin karanlıklarına ve kimliklerimize etkisine hiç utanmadan bakıyor Trier. Aslında filmi anlamak için izleyiciden de beklenen bu. Utanmadan, yargılamadan, korkmadan kendi içinize objektif olarak bakabilmek.

Trier'in tüm filmlerinde zarar görmüş kadınlar vardır. Burada da öyle. Kişileri ve olayları doğru/yanlış diye etiketlemeden önce düşünmek lazım, zira her zaman bu kadar basit değil herşey...

Dünyanın büyük bölümü filmden nefret etti. Din ve günah kavramı da yardımcı bu nefrete ve bence Trier de Seligman aracılığıyla bunu manipule ediyor filminde. Cannes’da da istenmeyen adam (Persona non grata) ilan etmişlerdi Trier’i ayrıca. Ama eğer bilinçlatınızın gizli ve karanlık noktalarıyla karşılaşmaktan korkmuyorsanız “orada ne var merak ediyorum” diyerek uçlara gidip bakacak cesaretiniz varsa, sıradışı, düşünmeye zorlayan bir film bu.

Uma Thurman’ın olağanüstü eğlenceli sahnesine, güvenin nasıl sarsıcı biçimde zedelenebileceğini anlatan final sahnesine dikkat .

Ve son bilgi; ‘Nymphomaniac’; Trier’in ‘Antichrist’ ve ‘Melancholia’dan sonraki ‘Depression Trilogy’ (Depresyon Üçlemesi) nin son filmi.

15 Temmuz 2013

The Canyons


Bu yıl ilk Filmekimi kapsamında gösterilen ve bu hafta vizyona giren Şöhret Tepesi (The Canyons); birbirinden başarılı Martin Scorsese filmleri Taxi Driver, Raging Bull (ortak yazarlardan biri) ve Bringing out the Dead’in senaristi ve American Gigolo, Cat People gibi bir dönem iyi filmler çekmiş bir yönetmenin Paul Schrader’ın son eseri. Ama ne eser…! Schrader’ın önceki işlerini göz önüne aldığımızda, inişli-çıkışlı da olsa iyi bir kariyeri olan yetenekli bir yazar-yönetmenin nasıl olup da belki de son yılların en ‘ucuz’ filmine imza atabildiğini görünce “insan gerçekten hayret ediyor”.

Peki, neresinden tutsak elimizde kalan Şöhret Tepesi’ni anlatmaya neresinden başlamalı? En iyisi ilk olarak Schrader’ın ne anlatmaya çalıştığına bakalım. Filmi Los Angeles’taki kimisi tamamen harap olmuş sinemaları göstererek açan yönetmenimiz ne demeye çalışıyor? Bu, sinema sektörü veya o sektörün çürümüşlüğü üzerine bir film olabilir mi? Filmin geneline baktığımızda hayır, diyemeyiz. Şöhret Tepesi, Los Angeles’ta yaşayan Christian adlı genç bir fon yöneticisinin aslında ilgisiz olduğu bir korku filminin yapımcılığını üstlenmesini ve bu filmin dolaylı da olsa ortaya çıkaracağı ihanetten bir intikam hikayesi çıkarmaya çalışılıyor. Ama nafile… Film analizleri üzerine kitap yazan, Robert Bresson, Yosujiro Ozu ve Carl Dreyer gibi ustaların sinemasını hatmetmiş Schrader’dan seyirci olarak bizler, en azından elindeki hikayeyi anlatabilmesini bekliyoruz. Sanırsınız ki, ilk filmini çekmeye çalışan vasat bir sinema öğrencisi var kamera arkasında.

Hemen hemen her karakterin birbirinin eski sevgilisi ya da partneri olduğu tuhaf bir karakter kombinasyonu var filminizde. Olabilir elbette ama hikayenin ivme kazanması veya sırlar açığa çıktıkça artması gereken gerilimden eser yok. Sahne geçişleri ve kurgudaki acemilikler, tutarsızlıklar, karton karakterler ve daha neler neler… Filmi izlerken aklınıza sık sık “ iyi bir senaryodan kötü bir film çıkabilir ancak kötü bir senaryodan asla iyi bir film çıkmaz” sözü geliyor.

“Yeni kuşağın Sharon Stone'u olma yolunda çaba gösterdiğini söyleyebileceğimiz Lindsay Lohan..” şeklinde bir cümle kurmuştum vakti zamanında. Şimdi sözümü geri alıyorum. Karakterinin içine giremeyen ve hissettiremeyen Lohan, filmi izlemek için tek sebebi olan bir grup izleyiciyi de hayal kırıklığına uğratıyor. Ama başa dönersek eleştirilerimize yönetmen Schrader üzerinden devam edelim. Şöhret Tepesi’nde seks önemli bir yer tutuyor. Eş paylaşımı, grup seks vb. atraksiyona itirazımız yok şüphesiz ancak fütursuzca gösterilen erkeklik uzuvları oldukça bayağı kaçmış. Schrader için çok cesur demek isterdim ama bunun adı cesaret değil. O işler uzuv göstermekle olmuyor. Blue is the Warmest Color’un estetiğinden eser yok kısacası.

Son söz: “Yok yahu abartıyorsun, bir filmin her şeyi mi kötü olur?” diyenlere de hemen Rotten Tomatoes ve Metacritic’e bakmalarını tavsiye ederim. Bunlar kesmez ise genel kitlenin kalesi IMDB’ye de bakabilirsiniz. 2\10

20 Haziran 2013

Fırtına Öncesi: "Nymphomaniac"


Danimarkalı yönetmen Lars Von Trier, son iki filmi Antichrist ve Melancolia ile olduğu kadar söylemleriyle de uzun zaman gündemi meşgul etti ve tartışıldı. Trier’in filmografisine baktığımızda aykırı ve cesur sinemacı kimliğinin altını kalın bir şekilde çizmek gerekiyor. Cannes Film Festivali’nde porno film çekme isteğini dile getiren Trier, gerçek manada öyle olmasa da bu dileğinin peşine düşmüş gibi. Zira, Nymphomaniac erotik film şablonunun en uç uygulamalarından biri olacak gibi görünüyor. Öte yandan izleyeceğimiz filmin erotik-drama olacağını da söyleyebiliriz. Bilindiği gibi belki her kesim sinemasevere ulaşmak, belki de gelecek tepkileri azaltmak için soft ve hardcore olmak üzere iki farklı versiyonu olan bir filmle karşımıza çıkacak Trier. 

Nymphomainac’a dair henüz pek bir şey bilmiyoruz. Film, nemfomani hastalığından muzdarip Joe adlı bir kadını, tanımadığı bir adam olan Seigman’ın onu yolda dövülmüş olarak bulması ve evine götürmesiyle başlayan arkadaşlıklarıyla açılacak. Joe’nun adama hayat hikayesini anlatmaya başlamasıyla da doğumundan 50 yaşına kadar olan ve cinsellikle sarılmış bir hayat hikayesine ortak olacağız.

Trier’in değişmez oyuncularından biri olmayı başaran başarılı oyuncu Charlotte Gainsbourg yine başrolü üstleniyor. Nymhomainac’ın kadrosunda irili ufaklı rolleriyle pek çok yıldız isim dikkat çekiyor: Shia LaBeouf,  Stellan Skarsgard, Uma Thurman,William Dafoe, Jemie Bell, Udo Kier, Christian Slater, Connie Nielsen…


Filmde gerçek sevişme sahneleri olacağı açıklaması da doğru görünüyor. Oyuncuların gerçekten sevişecekleri, gerekli görülen yerlerde ise dublör kullanılacağı açıklandı. Konu hakkında Shia LaBeouf’un söylediklerine kulak verelim: “Senaryoda ne varsa hepsini yaptık. Göstermememiz gerekenleri ise flulaştırdık.” 

Ağzı bantlanmış bir halde telefonuyla çekim yapan Lars Von Trier’in de bulunduğu görsel, filme dair ilginç ipuçları vermekte. Film, Charlotte Gainsbourg’un canlandırdığı Joe adlı bir kadının hayat hikayesi olsa da ünlü aktör ve aktrislerden oluşan geniş oyuncu skalası, pek çok seksüel ilişkiye tanık olacağımızın kanıtı. Bahsettiğimiz görselde, Trier’ın ağzının bantlı olarak sette çekim yapması da yönetmenin sanki “artık konuşmayacağım, sadece sanatımı konuşturacağım” demek istemesinin imalı bir şekilde ifade edilişi olarak yorumladım. Buna ek olarak, filmin koparacağı fırtınaya rağmen estetik kaygıların ve sinema sanatının ikinci planda kalmayacağını umuyorum. 

IMDB sitesine göre filmin ilk gösterimini 12 Aralık’ta Hollanda’da yapılacak. Bazı kaynaklarda ise açılışın Cannes Film Festivali’nde yapılacağı söylenmekte. Uzun bir süre daha bekleyeceğiz ve Nymphomaniac’ın hangi versiyonunun Türkiye’de gösterime gireceğini bilmiyoruz. Türkiye şartlarında soft versiyonun gösterim şansı daha yüksek görünüyor. Filmin ilk fragmanını heyecanla beklerken, Lars Von Trier’ın nasıl sürprizler hazırladığını merak ediyoruz.

Nymphomaniac eleştirime buradan ulaşabilirsiniz