Komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2024

Bir Komedi Klasiği: Airplane


Sinefiller için komedinin alt türlerinden parodinin anlamı büyüktür. Diğer türlere ve filmlere yapılan göndermeler tanımlamakta zorlandığımız bir haz verir. 70’li yıllarda Woody Allen, Mel Brooks ve Monthy Python ekibinin çabalarıyla altın dönemine giren alt tür, 80’li yıllarla birlikte en önemli iki eserini verdi: Airplane ve Top Secret’ı… Jerry Zucker, Jim Abraham ve David Zucker’ın ele ele verip yazarlığını ve yönetmenliğini üstlendiği filmler çok geçmeden yeni bir ekol yarattı. Yönetmenlerin soyadlarının baş harflerinden oluşturulan ve ZAZ adı verilen bu ekolü başlatan efsane film Airplane’e bakacağız bu yazıda.

Ana karakterlerimiz Ted Striker ve Elaine’in ayrılıkları üzerine kurulan hikaye, hostes olan Elaine ve II. Dünya Savaşı’nda sebep olduğu travmatik bir kaza sonucunda uçaklardan uzak duran Ted’in aynı uçakta yolculuk ettikleri bir sefer sırasında, tüm pilotların balıktan zehirlenmesiyle felakete sürüklenen uçağı indirebilecek tek kişi konumuna düşmesinin anlatıldığı film, türünün en iyi örneği, gerçek bir hazine…

Airplane’de parodisi yapılan tür, felaket filmleri. Ancak, burada hangi türün parodisinin yapıldığından çok, nasıl bir anlayış ve tarzla yapıldığı önemli olan. ZAZ ekibinin parodiye getirdiği yenilik filmin her anını türlü absürtlük ve espriyle doldurup, seyirciyi bir an bile boş bırakmamak. Öyle ki, esprilerin birine gülerken ikincisi patlıyor ve bu böyle devam ediyor. Bazen Ted bazen de Elaine’in ortak anılarıyla devreye sokulan flasback sahneleri, uçakta sıkışıp kalan hikayeyi farklı alanlara açıyor. Bu vesileyle de müzikalden savaş filmlerine kadar farklı türler de parodi malzemesi yapılabiliyor. Airplane, temelde parodi olarak adlandırdığımız türü absürd mizah, tuvalet mizahı, seksüel espriler, slapstick komedi gibi farklı kollardan beslenen alt türleri tek bir amaca hizmet eder şekilde karma bir komedi biçiminde harmanlıyor. Elbette parodi olduğunu bir an bile unutmadan yapıyor bunu.

Açılışta bulutlar arasında uçağın bir görünüp bir kaybolan kuyruğu, gerilim müziği eşliğinde Jaws’a yapılan harika bir göndermeye dönüşüyor. Ve ilk dakikadan rengini belli ediyor Airplane. Airport gibi klasik felaket filmlerini ti’ye alma düşüncesinde saplanıp kalınmaması da her anı doyumsuz bir komedi çıkmasını sağlamış. Felaket filmlerinin, felaketin farklı coğrafyalarda nasıl yankı bulduğunu gösterme eğilimi burada dört dörtlük bir uygulama alanı buluyor mesela. Şişme otomatik pilot ise belki de filmin en zekice düşünülmüş esprilerinden biri. Özellikle belaltı espriler unutulacak gibi değil. Yönetmenlerimiz Abrahams ve Zucker kardeşler, deyim yerindeyse filme espri boca etmişler. Ve komedide yinelenen sahnelerin önemini çok iyi biliyorlar. Aksi halde bir klasik yaratamazlardı. Filmin yakaladığı büyük başarı sonrasında bir devam filminin de çekildiğini ama ilkinin taklidi olmaktan öteye geçemediğini not düşelim.

1 Mayıs 2016

Kuyruklu yalan tamlaması: The Invention of Lying


İnsanoğlunun yalan söyleme becerisine sahip olmadığı bir dünya düşleyen Ricky Gervais ve Matthew Robinson, The Invention of Lying’i birlikte yazıp yönetmişler. İkilinin, günün birinde sıradan bir adamın tesadüfen yalanı icat etmesiyle dünyanın bir anda nasıl değişebileceğini esprili bir dille anlattığı filmin, komedi adına son yılların en başarılı işlerinden biri olduğu kanısındayım.

İnsanların düşündükleri şeyleri bir çırpıda, sonunun nereye varacağını hiç düşünmeden söyleyiverdikleri The Invention of Lying’in dünyası fazlasıyla dürüst, dobra ve de sıkıcı. Neden sıkıcı çünkü yalan söyleme yeteneği olmayan insanoğlunun gerçeklerle sınırlı bir dünyası var. Dolayısıyla da hayal dünyaları gelişmemiş. Bunun en bariz sonucu ise sanatın gelişmemesi ve kurgunun bilinmemesi. Filmde ana karakterimiz işinden kovulmak üzere olduğunu bilen, ezik ve biraz da şişko bir adam: Mark Bellison. Bir senarist olan Bellison hayatındaki zorluklarla boğuştuğu bir sırada yalanı keşfediyor. Önce kendi dünyasını, sonra da tüm dünyayı değiştiriyor. Yalanın icadı birçok şeyin icadı anlamına geliyor kuşkusuz. Bunların başında da Tanrı ve din geliyor. Gervais ve Robinson’un kurguladıkları dünyada insanoğlu öldüğünde bir hiç olacağına kati bir şekilde inanıyor. Tanrı hiç var olmamış ve dünyaya müdahale etmemiş. İşte bu noktada yazar ve yönetmenlerimiz ateist bakış açısıyla Tanrı’ya dinlere ve inanç kavramına keskin bir eleştiri getiriyorlar. Tanrı’nın en büyük yalan olduğunu dile getiren film, modern dünyada cennet-cehennem kavramıyla ilk tanışmanın ve ölüm sonrasında sonsuz bir yaşama kavuşma fikrinin insan üzerinde bırakacağı olası etkileri irdeliyor. Elbette The Invention of Lying’in dünyasında her yol mizaha çıkıyor ve o amaca hizmet ediyor. Bu sebeple katılsanız da katılmasanız da filme hoşgörüyle yaklaşmak zorundasınız diye düşünüyorum.

Herkesin sadece ve sadece gerçekleri söylediği bir dünyada yalan söylediğinizde -hem de bu yalan ne kadar uçuk olursa olsun- gerçek olarak algılanması ve sorgulanmadan kabul edilmesi insanoğlunun zekâ seviyesinin düşük olduğunun açık bir göstergesi. Yalan söyleme refleksinin gelişmemesi insanın evrimini tamamlayamaması anlamına geliyor. Bunu da açarsak, yalan söylemek başka bir şey, bir konuda düşünceyi beyan etmemek, yani yorum yapmamak başka bir şey. Filmde yalan söylemeyi bilmeyen insanın doğruyu söylemeye ve hatta içinden geçen herhangi bir şeyi doğrudan söylemeye koşullandığını görüyoruz. Filmi tam da bu noktadan vurmaya, eleştirmeye çalışanlar yanılıyorlar. Gervais ve Robinson, yalanın olmadığı bir dünyanın nasıl olabileceği üzerine zihin jimnastiği yaparken, yalan söyleyememenin yan etkileri olabileceği fikrini öne sürüyorlar. The Invention of Lying, beyaz yalanlara övgü düzerken, dürüstlüğün önemini de vurguluyor. İnsanlara umut aşılaması babında filmin yalana sahip çıkmasının eleştirilmesini çok doğru bulmuyorum. Yalansız bir dünya tatsız tuzsuz bir yemeğe benzer. Tabii burada yalanı tüm kapsayıcılığıyla gerçek olmayan şeylerin bütünü olarak düşünmeliyiz. Gerçekte olmayan karakterler, olaylar ve hikâyeler yaratarak insanları mutlu etmek. Film zaten kendinize şu soruyu da sormanıza sağlıyor: “Yalansız bir dünyada yaşamak ister miydiniz?” Eminim birçoğumuz en acıtıcı gerçeklerin hunharca yüzünüze vurulduğu bir dünyada yaşamak istemezdi.

Filmin belki de en parlak anları Mark Bellison’ın 10 emri halka açıkladığı bölüm. Harikalar yaratan Gervais ve Robinson, seyircilerini espri bombardımanına tutuyor. Ancak The Invention of Lying’i günümüzün klasiklerinden biri olmaktan alıkoyan bazı olumsuz özellikleri var. Bunların başında da filmin sonlara doğru kendisini romantik komedi sularına teslim etmesi geliyor. Evet, film Mark Bellison’un hoşlandığı kadınla birlikte olabilme çabasıyla açılıyor ama ana fikri üzerine gittikçe doyumsuz bir komediye dönüşüyor. Yarattığı özgün dünya, aynı derece özgün bir sonu hak ediyor. Yönetmenlerimiz, karakterlerimizin ilişkisinin nereye varacağını üzerinden tahmin edilebilir bir final düşünmüşler. Bu zayıf finalin seyircinin beklentileriyle örtüşmediği bir gerçek. Zaten seyircinin genel tatminsizliğinin başka bir açıklaması da olamaz.

Son söz: Böyle zekâ dolu komedilere pek sık rastlayamadığımız bir gerçek. 8/10

5 Nisan 2016

Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi


Douglas Adams'ın 70'li yıllarda yarattığı bilimkurgu eseri 'The Hitchhikers Guide to the Galaxy', 15 milyondan fazla satan bir fenomene dönüşmüş ve ardından da yazar bu eserini bir seriye dönüştürmüş. Yazarın engin hayalgücüyle yarattığı hikaye, 2005 yılında gecikmeli de olsa sinemaya uyarlandı. Evi yıkılmak üzere olan Arthur Dent adlı bir adamın, önce en yakın arkadaşının bir uzaylı olduğunu ve sonra da dünyanın uzayda açılması düşünülen yeni bir otoyol sebebiyle yok edileceğini öğrenmesi ve tek seçeneğinin arkadaşıyla bir uzay aracına otostop çekmek olduğunu fark etmesiyle açılan film, sıradan bir adamın uzayın sonsuzluğunda yaşayacağı fantastik bir maceraya davet ediyor seyirciyi. 

'Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi', hayatın anlamı, nerden geldik nereye gidiyoruz gibi soruların peşinden giden felsefi ve düşünsel bilimkurgu filmlerinin açtığı yoldan giderken bunu da kendi tarzında gerçekleştirmeyi yeğliyor. Yani ele aldığı tüm meselelere mizahi bir dille yaklaşıyor. Dünya'nın yok olması kara mizaha, hayat, evren ve her şey hakkındaki sorunun cevabının 42 çıkması absürd mizaha ve bilimkurgu külliyatıyla yer yer dalga geçilmesi de parodiye ulaştırıyor bizi. Filmin baştan sona İngiliz mizahının bir ürünü olması da 'Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi'nin karma bir komedi (bilimkurgu\komedi diyelim) filmi olduğunu gösteriyor. 

Bornozuyla gezegenler arası yolculuk yapan bir adam, kaçık bir Galaksi başkanı, bunalıma girmiş bir robot ve havlusunu yanından eksik etmeyen bir uzaylı otostopçu gibi sayısız garip karaktere sahip bir film bu. Filmin henüz ilk dakikalarında Yunuslar hakkında öğrendiğimiz gerçeklerle (!) absürtlükte sınır tanımayacağının da sinyallerini veren yönetmen Garth Jennigs, bu ve bunun gibi türlü garip fikri romanın hayranlarını üzmeyeceğini düşündüğüm bir üslupla ele almış. "Pek çok ırk bir Tanrı tarafından yaratıldığına inanır" söylemine karşın özellikle dünyanın yaratılma aşamasında Tanrı'yı yok sayan ve o bilgeliği yaratılmış olanlara bahşeden 'Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi', mizahın arkasına sığınarak herhangi bir açıklama hatta ima yapma gereği bile duymuyor. Bu noktada gerek yazar Douglas Adams'ın gerekse de yönetmenimizin olanların nasıl mümkün olduğunu sorgulamamızı istemediklerini, yalnızca bu fantastik, komik ve benzersiz maceraya kapılıp gitmemizi arzuladıklarını düşünmek kalıyor bize de.

Bu öyle bir hikaye ki, galaksideki tüm bilgilerin panik yapmamanızı öğütleyen elektronik bir kitapçığa sığdırıldığı, üzerine gittiği tüm meseleleri alaya almaktan çekinmeyen, kainatı kendi yasalarıyla biçimlendirecek kadar cesur ve yaratıcılıkta sınır tanımayan bir bilimkurgu. Haddini de biliyor. 7.4\10

16 Temmuz 2015

Ted 2


Üç yıl önce izlediğimiz Ayı Ted ile yeni nesil için bir nevi Alf yaratan ve komedide ne kadar yetkin bir isim olduğunu kanıtlama şansı yakalayan Seth MacFarlane, geniş kitlelere ulaşan ve genel olarak takdir toplayan Ted’in devam filmiyle geri döndü. 8 yaşında bir çocuğun, bir Noel gecesi oyuncak ayısının canlanmasını istemesi ve bu dileğin gerçeğe dönüşmesiyle bir kişilik ve belki de bir ruh kazanan Ted’in John ile kurduğu gerçek dostluğun hikayesini izlemiştik. Devam filminde ise Ted’in bir birey olarak hayata atılması ve böylece ortaya çıkan bir mal mı, yoksa bir insan mı olduğu sorunu etrafında bir hikaye kurgulanıyor.

Hikayesini masalsı bir tabana oturtarak anlatan MacFarlane, bu yola girerek fantastik komedi alanında ilerlemişti. Hikayesini bir masal gibi ele aldığı için Ted’in varoluşunu sorgulama gereği duymamıştı. Seyirci olarak biz de öyle… Diğer yandan filmde, klasik bir romantik komedinin her safhasını görmek mümkündü. MacFarlane’in tutan formülde veya hikaye akışında ısrar etmemesi maalesef filmin aleyhine işlemiş. Ted’in hayatını yaşamaktan, hayatın olağan akışı içinde yaşayıp gitmesi, dertleriyle yüzleşmesi yazar-yönetmenimizin mizaha asılmasını biraz olsun engellemiş gibi. Özellikle ilk filmle karşılaştığımızda espri kalitesinde düşüş olduğunu söylememiz gerekiyor. Ama elbette Ted’in içine düştüğü zor durum yeni komik durumlara gebe. Ted 2 de baştan sona kesintisiz bir eğlence vadediyor ve ilk filmi sevenleri çok üzmüyor. MacFarlane, seks komedisinin yine abartılı bir örneğini verirken, bu kez sınırları zorlamış desek yeridir. Evet, bazen kahkaha attırıyor ama ipin ucunu kaçırmış gibi. Tuvalet komedisi açısından ise ilk film kadar cesur değil ve inanın bu filmin artılarından biri.

Devam filminde Ted ve John’un rolleri değiştiğini görüyoruz. Ted’in evliliği ile açılan filmde, arkadaşına ilişkisinde yardımcı olma sırası John’da.. Evliliğini kurtarmak için çocuk yapmayı kafasına koyan Ted, John’dan yardım alıyor ve şamata başlıyor. Ted’in yürümeyen evliliğini kurtarma çabası filmin ana eksenini de belirliyor. Bu noktadan itibaren Ted’in hukuk savaşıyla birlikte varoluşunu da sorgulamaya başlıyoruz. İlk filmin masalsı yaklaşının tekrarlanmaması bir anlam kazanıyor. MacFarlane’in amacı; Ted gerçek dünyada gerçek sorunlarla başbaşa kalırsa ne olur sorusuna cevap aramak ve ortaya çıkan durumlardan komedi yaratmak. Mahkeme salonu ve Amerikan hukuk sisteminin kendisine bolca malzeme verdiğini görüyoruz. Ne var ki, iyi bir komedyen olan MacFarlane’in iyi bir hikaye anlatıcı veya iyi bir yönetmen olmadığı belli oluyor. Yer yer kendini tekrarlayan, sıklıkla belaltına vuran bir devam filmi yerine Ted’in bir eşya mı, bir birey mi olduğu sorusundan ayakları yere basan, dramatik anlamda daha sağlam bir film kotarabilirmiş. Son olarak şunu da söyleyelim; ilk filmdeki sayısız göndermeyi ve Flash Gordon nostaljisini Ted 2’de bulamayacaksınız.

Son söz: Her şeye rağmen iyi bir sonla seyircisinin salondan mutlu ayrılmasını sağlayan bir devam filmi Ted 2  6\10

9 Aralık 2014

Bir Zamanlar Sinema öneriyor #11 - Monty Python and the Holy Grail


İngiliz mizah grubu Monty Python, televizyon için yaptıkları işi sinemaya taşıyınca belki de sinema tarihinin en iyi komedi serisini yaratmış oldu. Serinin ikinci halkası olan Monty Python and the Holy Grail, bir Orta Çağ fantezisinin absürd versiyonu denilebilir. Kral Arthur ve yuvarlak masa şövalyelerinin, İsa’ya ait olan Kutsal Kase’yi arayışlarını konu edinen film, bir epik film parodisi.

Dıgıdık dıgıdık sesleriyle açılan film, Kral Arthur ve yardımcısının kadraja girmesiyle espri bombardımanını başlatıyor. Absürd durumlar üzerine yapılan sohbetleri, konudan iyice sapılarak sürdüren ve alakasız neden-sonuç ilişkileri kurarak komiklikler yaratan yönetmenlerimiz Terry Jones ve Terry Gilliam, 80’li yıllarda Hollywood’da yeni ve oldukça önemli temsiller verecek parodileri derinden etkileyen bir işe imza attılar. Monty Python filmlerini, Hollywood’dan çıkan parodilerden ayıran temel özelliği ise İngiliz mizahının klasik birer ürünü olması diyebiliriz. Bu da zaten filmi önerirken dikkat etmemiz gereken önemli bir husus. Holy Grail ile kuracağınız ilişki, sevip sevmeme durumunuz tamamen buna bağlı.

Animasyonlarla da desteklenen Monty Python and the Holy Grail, Kral Arthur ve Excalibur efsanesini ti’ye alırken tüm bir epik film külliyatını da parodi malzemesi yapmaktan geri durmuyor. Truva Atı’ndan, Kale kuşatmalarına, şövalyelik, krallık, cadılık yani kısacası Orta Çağ’a ait ne varsa hınzır bir şekilde komediye hizmet ediyor. Bugün örneğine pek rastlamadığımız bir mizah anlayışının peşine düşen Monty Python ekibiyle henüz tanışmadıysanız absürtlükte sınır tanımayan kült filmleri Monty Python and the Holy Grail, başlangıç için iyi bir seçim olacaktır. 5 filmden oluşan serinin en iyisi Monty Python: Life of Brian’ı da şiddetle öneririm.

27 Ekim 2012

The Dictator

İngiliz komedyen Sacha Baron Cohen, Tv şovunda yarattığı Borat karakterini 2006 yılında "Borat: Culturel Learning of America for Make Benefit Glorious Nation of Kazakhstan" adıyla sinemaya uyarlamış ve bir hayli ses getirmişti. Sinema yolculuğuna yine Tv şovunda yaratığı Bruno karakteriyle devam etmiş ve sinema alanında da 2000'li yılların popüler komedyenleri arasına adını yazdırmayı başarmıştır. Bugüne dek uzak durduğum (izlemediğim) Cohen mizahı ve filmlerine bir yerden başlamak gerektiğini düşünerek son çalışması The Dictator'e bir şans verdim. Ve sonuç tahminlerimi alt üst edecek bir boyuta ulaştı.

Saplantılı olduğu biricik ülkesine demokrasinin asla gelmemesi için hayatını dahi tehlikeye atan Kuzey Afrikalı diktatör Aladeen'in kahramanlık öyküsü olarak özetlenebilecek hikaye İngiliz usulü bir absürd komedi örneği. Cohen, ilk olarak Saddam, Kaddafi gibi diktatörlerin olası zevk ve sefahat içindeki yaşamlarını tamamen kurgusal Aladeen karakteriyle hicvediyor. Henüz ilk dakikalarda başlayan kahkaha tufanı dinmek bilmiyor ve 80 dakika boyunca birbirinden unutulmaz sekansla (markette doğum sahnesi akıllara zarar) devleşiyor. Komedi filmlerinde komediyi tüm filme yaymak öyle sanıldığı kadar kolay değildir. Hele aynı tonu tutturup devam edebilmek büyük yetenek ister. The Dictator'ün en büyük kozu komik olmayı başarabilmesi.

Cohen, Charles Chaplin'in başyapıtı The Great Dictator'den esinlenmiş anlaşılan. Diktatörün yerine geçen 'benzeri' burada farklı bir biçimde uygulanıyor. Tesadüf yerini bir komploya bırakıyor ve hikaye Amerika'ya uzandığında Diktatör Aladeen, vasıfsız bir mülteciye dönüşüp çırpınırken -yabancısı olduğu bir kültüre ayak uydurma ve normal-sıradan bir insan olma çabası filmin komiklik katsayısını yukarı çekmeyi başarıyor- diğer yandan kukla gibi oynatılan dublorü, ülkesi Wadiya'ya demokrasi getirmenin eşiğindedir. Kuzey Afrika ülkelerindeki demokratikleşme-özgürleşme sürecinin bir benzeri, 11 Eylül sonrası Amerikan halkının İslama ve Araplara bakışı -hiç eksik olmayan absürd mizah anlayışıyla- eleştirel bir boyuta da taşınarak içi boş bir komedi filmi olmanın ötesine geçebiliyor.

Son söz: The Dictator'ü ne kadar seveceğiniz veya sevip sevmeyeceğiniz mizah anlayışınıza daha çok da absürd mizaha bakışınıza kalmış. 2012'nin en iyi komedisi...

3 Ekim 2012

Dark Shadows

Son yıllarda filmleri çoğunlukla hayal kırıklığı yaratan Tim Burton, yine riskli bir proje seçmiş kendine. 60'lı yılların kült dizisi Dark Shadows (Karanlık Gölgeler) Johnny Depp, Michelle Pfeiffer, Eva Green ve Helena Bonham Carter'dan oluşan yıldız kadrosu ve görselliğiyle özellikle Burton hayranları için çok cazip bir film havasında. Hikayeyi fazla açık etmeden özetlemek gerekirse; Joshua ve Naomi Collins, küçük oğulları Barnabas'la bilikte yeni bir hayat kurmak üzere Amerika'ya gelirler ve bir balıkçılık imparatorluğu kurarlar. Aradan 20 yıl geçtiğinde Collinwood Malikanesi'nin efendisi olan Barnabas, zengin bir playboydur ve bir gün Josette adlı bir güzele aşık olup kendisine aşık cadı Angelique Bouchard'ın kalbini kırar ve lanetlenir.

Dark Shadows'un türü nedir diyerek meşhur Imdb sitesine baktığınızda Comedy\Fantasy yazdığını göreceksiniz. Bu doğru ancak eksik bir tanımlama. Tim Burton'ın yaptığı 1999 tarihli filmi Sleep Hollow'da olduğu gibi hafif bir korku başka bir şey değil. Dark Shadows, korku öğesi süzgeçten geçirilmiş ve komediyle yumuşatılmış ayrıksı bir Vampir filmi. 1770'li yıllardan 1970'lere sıçrayan bir hikayesi var filmin. Ana karakterimiz Barnabas'ın Vampir olduğunu düşündüğümüzde olağan bir sıçrama bu fakat Burton zamansal sıçramayı komedi yaratmak için kullanıyor. Geçmişten yabancısı olduğu geleceğe atlayan karakterleri ve yaşadıkları yabancılaşmaya pek çok kez tanık olduk. Elbette bu yabancılaşmayı bir Vampir'in gözünden ilk kez izliyoruz ve seçilen geleceğin 70'li yıllar olması da hikayeye daha tuhaf bir hüviyet kazandırıyor (Vietnam Savaşı, Hippiler vs.) Filmin bünyesinde yer alan Cadı-Vampir çatışmasına hayaletli ev ve Kurt adam alt türleri, gotik mimari içerisine yerleştirilmiş garip aile mizanseni gibi korku sinemasının alametifarikaları Burton usulü bir yapı içinde komediye hizmet ediyor.

Açılış sekansıyla hoş bir tat bırakan Dark Shadows, bu tatlılığı filmin geneline yaymayı başaramıyor. Karanlığın içinde rengarenk bir dünya resmeden Burton; Bettlejuice'da attırdığı kahkahaları, Edward Scissorhands'deki duygusallığı ve mütevazi fantastik yapıyı ve Big Fish'in büyüsünü aratıyor sevenlerine. Filme yönelik genel tatminsizliğin sebebi açık ve net: Dark Shadows, komedisi öne çıkarılmış bir  korku\komedi fakat komik değil, özgün mü o da değil. Tür sineması yapıyorsanız filmin ait olduğu türün\türlerin gereklerini yerine getirmeli eğer getirmezseniz -kurgu ve yönetmenlikte çığır da açamıyorsanız- kimseyi memnun edemezsiniz.

Son söz: Görselliği ve yıldızlarıyla yetinmemiz gereken vasat bir film Dark Shadows. Tim Burton'ın 2000'li yıllardaki en zayıf çalışması denilebilir. 5.7\10

6 Mart 2012

Away We Go

Sam Mendes, 1999 yapımı ilk filmi American Beauty ile En iyi film ve yönetmen dahil 5 dalda Oscar almayı başararak sinema dünyasına hızlı bir giriş yapmıştı. 2002'de Road to Perdition, 2005'te Jarhead ve 2008'de Revolutionary Road'ı çeken Sam Mendes, eleştirel anlamda ve ödül bazında ilk filminin başarısını yakalayamasa da hep çok iyi filmler yaptı. Genç ustanın 2009 yapımı son filmi Away We Go (Uzaklara Gidelim) tür olarak önceki 4 filminden ayrılıyor. Hep dramatik öyküler anlatan Sam Mendes, anlaşılan bir nefes almak istemiş ve hafif bir komedi-dram ile çıkmış karşımıza.

Çocuk sahibi olacaklarını öğrenince onu büyütmek için en ideal yeri bulmaya karar veren çiftimiz Verona ve Burt, eskimiş bir Volvo ile Amerika yolculuğuna çıkar. Çiftimiz sırasıyla; Arizona, Orta Amerika, Kanada, Florida ve Güney Karolina'ya yapacakları yolculuklarla akrabaları ve eski arkadaşlarıyla bir araya gelecek ve nerede yaşamaları gerektiği konusunda karar vermeye çalışacaklardır.

Away We Go için söyleyebileceğim ilk şey filmin tam bir 'Yol filmi' olduğudur. Yol filmi şablonunu kullansa da yollarda geçen bir film değil ama. Film, iki ana karakterimizin yolculuklarıyla değil uğrak yerleriyle ilgileniyor. Sam Mendes, anne-baba olmanın birey üzerinde yarattığı karmaşık duyguları, çocuklar için iyi bir gelecek bırakıp bırakamama ve iyi birer anne-baba olup olamama endişesini samimi bir dille anlatıyor. Çizilen uçuk kaçık tiplemelerle yer yer komik bir film olmayı başaran Away We Go, romantik anlar da vaat ediyor. Özellikle çocuk bekleyen çiftlerin kendilerinden çok şey bulabilecekleri ve iki ana karakterimiz Verona ve Burt ile kolayca empati kurabilecekleri hoş bir seyirlik.
Son söz: Away We Go, Sam Mendes'in en zayıf filmi ancak bu vasat bir film olduğu anlamına gelmesin. Imdb notu 7.1 olan filme benim notum 6.8