Bir Zamanlar Sinema öneriyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bir Zamanlar Sinema öneriyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2019

Bir Zamanlar Sinema Öneriyor - #68 The Broken Circle Breakdown


İnançlı bir dövmeci olan Elise ile Bluegrass grubuyla Bonjo çalıp şarkı söyleyen Ateist Didier’in ilişkisi mercek altına alın The Broken Circle Breakdown (Kırık Çember), Felix van Groeningen'in dördüncü uzun metrajıydı ve vizyona girdiği yıl oldukça iyi tepkiler almıştı.

Film, kansere yakalanan küçük kızlarının yıpratıcı tedavi sürecinde birbirlerine sarılan Didier ve Elise’in zor günlerinde açılıyor ve kısa bir süre sonra karakterlerimizin tanışmalarının bir süre sonrasına götürüyor bizi. Çok geçmeden Elise ve Didier’in dünü ve bugününü paralel bir kurgu eşliğinde izlerken buluyoruz kendimizi. The Broken Circle Breakdown kurgusuyla Blue Valentine ve 21 Grams’ı anımsatıyor. Filmin ilk yarısı Blue Valentine’de olduğu gibi karakterlerimizin işlerin ters gittiği bugünü ile kendilerini aşka, tutkuya ve müziğin ritmine kaptırdıkları mutlu günleri arasında gidip geliyor. İki filmi bağlayan nokta ise geçmişin düz bir kurguyla ilerleyip bugüne yakın bir zamana erişmesi. Groeningen, ikinci yarıyla birlikte beklenmedik bir şekilde bu işleyişi değiştiriyor. Artık daha karmaşık bir kurgu anlayışı ile yoluna devam ediyor film. Yönetmenin kurguyla bu kadar oynaması bir ilişkinin tüm evrelerini resmederken; tanışma, flört, evlilik, çocuk, ayrılık gibi birçok ilişkinin başından geçen klasik safhaları devamlı aralara giren şarkılardan da destek alıp, filmin farklı noktalarına dağıtarak filmin hikaye itibariyle gittikçe sertleşen o ağır havasını bir nebze olsun kırabilmek. Bu konuda Groeningen’in oldukça başarılı olduğunu, klasik hikayeye farklı bir tat getirdiğini düşünüyorum. Kısaca biçimsel müdahalenin The Broken Circle Breakdown'ı yukarı taşıdığını söyleyebiliriz. 

The Broken Circle Breakdown’ın hikayesi karakter çatışmasına uygun zemin oluşturacak şekilde yazılmış. Kızlarının kansere yakalanması Didier ve Elise’in mutlu giden birlikteliklerinin üzerine bir karabasan gibi çöküp ikisini de yıpratıyor. Ancak, umutla kenetlenen karakterlerimizi daha zor günler bekliyor. Bir noktadan sonra birbirlerini suçlamaya başlıyorlar ama Didier’in ateist, Elise’in inançlı olması bu ilişkiyi çıkmaza sokuyor. Tanıştıklarında Elise’e Amerika hayranlığından, Amerikan Rüyası’ndan bahseden Didier, gün gelip de çocuklarının iyileşmesinin önüne ket vuranın muhafazakar düşünce yapısının ve dolayısıyla da Amerika’nın olduğunu fark ettiğinde haklı olarak isyan ediyor. Didier’in filmin son bölümüne denk gelen ve kendisi için bir tür boşalma anlamına da gelen etkileyici tiradı, frenleri patlayıp yokuş aşağı giden bir aracı anımsatıyor. Kontrolünüzü kaybettiğinizde kendinize ve sevdiklerinize zarar verirsiniz… 

Yönetmen Groeningen, Didier karakteri üzerinden az önce bahsettiğimiz düşünce yapısını eleştirme fırsatını iyi değerlendiriyor. Hikayeye yedirilen Amerikan hayranı bir karakter, 11 Eylül saldırısına yapılan atıf ve aile için umutların yitirilişinde yapılan Amerika vurgusu, ana hikayeyi besleyen unsurlar diyebiliriz. Groeningen, hayat ve ölüm üzerine düşündüren bir dramla kariyerinde önemli bir adım daha atıyor. Duygu sömürüsüne kaçmadan meselesini anlatmabilmesiyle de takdirimizi kazanıyor. Teatral bir metinden sinemaya uyarlanan eser, muhtemelen oyunu görenler için de iyi bir seyir olacaktır. Sinemanın anlatım olanaklarıyla yeni bir kimlik kazanan film, sağlam dramatik yapısı ve romantizmiyle hatırlanacak ve bir şekilde içinize dokunacak…

6 Aralık 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #36 The Red Violin


Kanadalı yönetmen François Girard’ın İtalya, İngiltere ve Kanada ortaklığında hayata geçirdiği The Red Violin (Kırmızı Keman), 17. yüzyılın ikinci yarısında İtalyan bir keman ustasının başyapıtım diye nitelendirdiği ve kırmızıya boyadığı kemanının, 300 yılı aşkın bir zaman dilimi boyunca elden ele geçişini, insanları etkileyişini yani kısacası tutku dolu yolculuğunu hikâye etmekte diyebiliriz. 

Kırmızı Keman’ın yapılışı (doğumu) ile açılan filmde keman sahibi sürekli değişiyor. Bu değişim zaman ve mekânın da sürekli değişmesi anlamına geliyor. Coğrafya değiştiğinde dil de değişiyor. Yönetmen Girard, kemanı yaşayan bir varlık gibi resmediyor. Filmde ana karakterin de Kırmızı Keman olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü filmde değişmeyen ve hemen hemen her sahnede kadrajda yer alan tek şey Kırmızı Keman. The Red Violin, lineer bir akışa sahip olmadığı gibi yüzyıllar arasında özgürce gezinen bir yapıya sahip. Filmin başarılı kurgusu seyir keyfini artıran en önemli unsur. Zaman içinde bir efsaneye dönüşen Kırmızı Keman’ın günümüze kadar süren yolculuğu, hikâyenin bugününü yansıtan müzayedede satışa sunulduğu sahneye tekrar tekrar dönülerek anlatılıyor. Kırmızı Keman’ın müzayede salonunda sunuş anına döndüğümüz her seferinde, sırasıyla kemanı almak için tutkuyla yanıp tutuşan karakterlerimizin bakış açılarından o anı izliyoruz. Zamanın, mekânın, karakterlerin ve kültürün sürekli değişmesiyle flashbackli ve flashforwardlı hikâye kurgusu gibi özellikleri The Red Violin’i ayrıksı bir dönem filmi yapıyor. 

Geçmişte Kırmızı Keman’a sahip olan veya günümüzde onu alabilmek için gözünü karartan insanların gösterdikleri tutku sanatın kutsanması anlamına geliyor. Müziğin ve sanatın evrenselliğinin de altını çizen The Red Violin, sanat yönetimi ve kemandan çıkan nefis tınılarla bir şekilde ruhunuza dokunabilecek bir film.

25 Kasım 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #35 The Crucible


Arthur Miller’ın ilk kez 50’li yılların ilk yarısında Broadway’de sahnelenen oyunu The Crucible (Cazı Kazanı), iki kez sinemaya uyarlandı. Bu uyarlamalardan ses getireni, bizzat oyunun yazarı Miller’ın senaryosunu kaleme aldığı, Daniel Day-Lewis ve Winona Ryder gibi çok yetenekli ve popüler oyuncuların boy gösterdiği 1996’daki versiyonuydu. Zaten Miller’ın senaryosu o yıl “En İyi Uyarlama Senaryo” kategorisinde Oscar adaylığı da elde etmişti.

Hikâye 17. yüzyılın sonlarında Massachusetts’in Salem adlı küçük ve tutucu bir kasabasında geçiyor. Açılış sekansında ormanda, bir ateşi etrafında dans eden, şarkılar söyleyen kasabanın genç kızlarının hayallerini süsleyen erkekleri elde edebilmek için büyü yapmalarına şahit oluyoruz. Bırakın büyücülüğü, ateş etrafında dans etmenin dahi yasak olduğu bir yerde, kızlarımız başlarına büyük bir bela açıyor. Din adamları dışında tuhaf davranışlarda bulunan herkesin cadı olarak suçlanabildiği bir dönemde, bir yalanın nerelere varabileceğinin ve saf kötülüğün öyküsünü izleyeceksiniz The Crucible’da. Cadı avı başladığında insanoğlunun ne kadar karanlık dönemlerden geçerek bugünlere geldiğini net bir şekilde görüyoruz. Cadılıkla suçlanan bir bireyin Cadı olduğunu reddettiğinde asıldığı, itiraf ettiğinde ise serbest bırakıldığı ve bunun adına adalet dendiği bir zamandan söz ediyoruz. The Crucible cadılık mefhumundan ziyade, cehaletin ve bağnazlığın insanoğlunu nasıl yanlışa sürüklediğini anlatıyor. Film özetle, kötülük ve şeytanlık insanoğlunun kendisinde diyor.

Film ilerledikçe olaylar iyice karışıyor, yeni detaylarla sürekli yön değiştiriyor ve seyircinin nefes almasına fırsat vermeyen bir hızda ilerliyor. Yönetmen Nicholas Hytner, Miller’ın sağlam metninden dramatik yapısı çok güçlü bir film çıkarmayı başarıyor. Oyunun sinemaya ustalıkla adapte edildiğini görüyorsunuz. Bazı sahneleri oldukça teatral olan The Crucible, Daniel Day-Lewis’in parmak ısırtan performansı ve “İşte size ruhumu verdim, adımı bana bırakın!” gibi içinizi acıtacak replikleriyle akılda kalan önemli bir film.

14 Ekim 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #32 Fail Safe


Hollywood’da zaman zaman aynı yıl içerisinde birbirine ikizi kadar benzeyen filmler çekilir. Bu ikizleşmeye vereceğimiz en iyi örnek belki de 1964’te birkaç ay arayla vizyona giren edebiyat uyarlamaları Dr. Strangelove ve Fail Safe’dir. Ve maalesef Sidney Lumet’in insanın kanını donduran klasiği Kubrick’in başyapıtının gölgesinde kalmıştır.

Fail Safe’de mekanik bir hata sonucu nükleer bomba yüklü bir Amerikan filosunun Moskova’yı bombalama emriyle harekete geçmesi ve hedefine kitlenen filoyu geri çevirme çabaları işleniyor. Soğuk Savaş paranoyasının zirve yaptığı yıllarda bilhassa Amerikan halkının korkularını körükleyen Fail Safe, hikayesiyle size ne kadar çılgınca gelirse gelsin, meselesini ciddiyetle ele alışıyla iç acıtıcı bir gerçekliğe sahip. Lumet, hikayesini tüm çıplaklığıyla anlatmayı tercih ediyor ve gerilimi iliklerinize kadar hissetmenizi sağlıyor. Kubrick, aynı paranoyadan beslenen Dr. Strangelove’ı kara mizaha yaslanarak çekmiş ve eşi benzeri olmayan bir iş ortaya koymuştu. Film bir kıyamet senaryosunu beyazperdeye taşımasına karşın kara mizah tercihiyle seyirci üzerinde Fail Safe’in acıtıcı etkisini hissettirmemişti.

İnsan faktörünü devre dışı bırakıp, tüm sorumluluğu makineler üzerine atabilir miyiz sorusunu dile getiren Fail Safe, bunun mümkün olamayacağının altını çiziyor. Sanırım filmin en can alıcı noktası Amerikan başkanının finalde verdiği kararı açıkladığı andır. Bu öyle bir karar ki, insanoğlunun çaresiz kaldığında ne kadar ileri gidebileceğini gösteriyor. Asker ve pilotların savaş psikolojisinin kusursuz bir biçimde verildiği filmde iki başkan arasındaki telefon trafiği doyumsuz bir seyir sunuyor. Başkanlar ve iki ülke arasındaki güven sorunu da ustalıkla işleniyor diyebiliriz. Soğuk Savaş yıllarına dönüp baktığımızda nükleer silahlanma yarışının dünyamızın nihai sonunu getirebileceğini biliyoruz. O yüzden Fail Safe gibi filmler, ne kadar çılgın fikirlere sahip olsalar da yakın tarihimizden ve mevcut gerçeklikten güç alıyorlar.

Eugune Burdick ve Harvey Wheeler’ın birlikte yazdıkları Fail Safe’in bir de İngiliz sinemacı Stephen Fears imzalı bir Tv filmi uyarlaması var. Başarılı bir uyarlama olsa da tercihinizi Sidney Lumet’in başyapıtından yana kullanmanızı tavsiye ediyorum.

25 Temmuz 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #28 Human Nature


Eternal Sunshine of the Spotless Mind ile 2000’li yılların en sevilen filmlerinden birine imza atan senarist Charlie Kaufman, yönetmen Michel Gondry'nin birlikte çalıştıkları ilk proje de ilgiye değerdi. Gondry’nin aynı zamanda ilk uzun metraj çalışması olan Human Nature (İçgüdü) genellikle ıskalanan özgün bir film. Hikayesini öyle bir çırpıda anlatmanın hiç de kolay olmadığı, eksantrik karakterlerle dolu absürt bir komedi bu.

Davranış bilimleri alanında hayvanlar üzerinde araştırmalar, deneyler yapan ve geliştirdiği metodları insanlar üzerinde deneyerek daha iyi bir dünya yaratma amacında bir bilim adamı (Nathan), hormon bozukluğu sebebiyle tüm bedeni tüylerle kaplanan, ormanda yaşamaya başlayan ve yazdıklarıyla best-seller olan bir kadın (Lila) ve kendisini orangutan sanan babası tarafından vahşi doğada büyütülen ve de insanı insan yapan yetilerden bihaber yaşayıp giden başka bir adamın (Puff) hikayesi işleniyor Human Nature’da. Ve bu üç hikaye daha doğrusu bu üç karakter bir araya gelirse ne olur? sorusu ortaya benzerine kolay kolay rastlayamayacağınız bir komedi çıkarıyor.

Yönetmen Gondry’nin insanın kendisi olmasının nasıl yanlış sayılabildiği üzerine bir film diyerek tanımladığı Human Nature, insan doğası hakkında oldukça yerinde tespitler yapan gerçek bir yaratıcılık ürünü. İnsanoğlu kendisini diğer canlılardan üstün görse de, o üstün gördüğü canlılar gibi içgüdüleriyle yaşadığı vurgulanıyor. Bilimadamı da olsanız, ilkel bir canlı da değişen bir şey yok deniyor. Medeniyetle birlikte özgürlüğün ve saflığın kaybedildiğini söylüyor Gondry. Kaufman’ın vahşi doğada, hayvanlarla birlikte büyüyen insan hikayesini alıp farklı bir bakış açısıyla kaleme aldığı senaryosu ne yazık ki, o vurucu son hamleyi yapamıyor. Evet, cesur bir deneme ve özgün hikaye arayışındaki seyirciye ilaç gibi gelecektir ama unutulmaz olduğunu da söyleyemeyiz.

7 Temmuz 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #27 Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok


Eric Maria Remarque'ın "Im Western Nichts Neues" adlı romanından "All Quiet on the Western Front" adıyla 1930 yılınında sinemaya uyarlanan, yönetmenliğini pek de tanımadığımız Lewis Milestone'un yaptığı bu savaş karşıtı başyapıt, aradan geçen onca zamana karşın etkisinden hiçbir şey kaybetmemiş, yeni kuşaklarca keşfedilmeyi bekleyen bir klasik...

Bir grup Alman gencinin 1. Dünya Savaşı'nın öncesinde okullarındaki milliyetçi bir öğretmenin onları kışkırtması, gözlerini boyaması ve vatanseverlik duygularını istismar etmesi sonucunda neyle karşı karşıya kalacaklarını bilmeden okulu bırakıp orduya yazılmalarının ve savaşmak için gönderildikleri cephede yaşadıklarının öyküsüdür anlatılan.

Gençlerin savaşın ne anlama geldiğini fark etmeleri çok sürmeyecektir; açlık, sefalet, korku, arkadaşlarını kaybetme, hayatın gerçekleriyle yüzleşme, insan öldürmenin ve ölümle burun buruna yaşamanın verdiği ızdırapla masumiyetlerini kaybedişleri seyirci olarak bizlerin de savaşı sorgulamasına sebebiyet veriyor. Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, savaşın açtığı kapanmaz yaraları tüm çıplaklığıyla resmederken kaos ortamında -cephede- zaman zaman komik anlara da yer veriyor. Öne çıkan karakterimiz Paul Baurner'ın savaş anında bir çukurda sıkıştığı sırada yaşadıkları filmin söylemek istediklerini özetliyor. Savaş sahneleri olabildiğince gerçekçi, tanınmamış yüzlerden oluşan oyuncu kadrosu ve filmin genel yapısı bir karakter üzerine yoğunlaşmamıza izin vermiyor. Bilinçli bir tercihle savaşın kendisi ve karakterler üzerindeki yıpratıcı etkisi gözler önüne seriliyor. Filmin Remarque'ın alt metinleri sağlam romanından uyarlanması zamana karşı koyabilmesindeki en büyük etken. Anti-militarist tavrı, savaşın anlamsızlığını vurgulaması, klasik öğeleri yalın ve bir o kadar da çarpıcı bir dille anlatması onu türün unutulmaz örneklerinden biri yapıyor.

9 Nisan 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #21 Kafka


Steven Soderbergh'in ikinci yönetmenlik denemesi 'Kafka' serbest bir Franz Kafka biyografisi denilebilir. Serbest diyorum çünkü Soderbergh, Kafka'nın sanat yaşamından çok onun eserlerinde yarattığı dünyanın görsel karşılığını bulmaya çalışıyor ve biyografik film kalıplarının dışına çıkarak gerilim yüklü bir hikaye anlatıyor. Filmde bir sigorta şirketinde çalışan Kafka bir yandan da romanlarını yazmakta fakat yazdıklarının değersiz olduğunu düşünmektedir. Kafka, yakın arkadaşı Eduard kaybolunca onun izini sürmeye başlayacak ve gizli bir örgüte karışacaktır.

Soderbergh, 1919'un Prag'ında geçen hikayesini siyah-beyaz tercihiyle görsel olarak unutulmaz kılmayı başarırken (karanlık sokaklar, gölgelerle yaratılan tekinsizlik hissi çok baskın) filmin içeriğinin Kafka'nın en önemli eserlerinden Şato, Dava ve Dönüşüm'den yararlanılarak oluşturulmasıyla da Kafka biyografisi olmanın gereklerini görece yerine getiriyor. Soderbergh, bu üç eserden Dönüşüm'ü filmde Kafka'nın yazdığı hikayelerden biri, Dava'yı gizli örgütün ve Kafka'nın arkadaşı Eduard'ın uğruna öldüğü dava ve Şato'yu ise kentin yönetildiği ve insanlar üzerinde birtakım deneylerin yapıldığı ayrıca filmin tüm gizeminin çözüme kavuşturulduğu mekan olarak filmine yedirmiş. Sadece bu özelliği dahi filmi sıradışı yapmaya yetiyor. Kafka'nın filmin sonlarına doğru gizlice Şato'ya girdiği andan itibaren siyah-beyaz film renkleniyor. Kafka, Şato'dan çıktığında ise Prag yine siyah-beyaza bürünüyor. Peki bundan ne anlam çıkarmalıyız? Soderbergh, sadece biçimsel olarak fark yaratmaya mı çalışmış yoksa Şato'ya girdiğimizde filmi renklendirerek Kafka'nın zengin yaratım dünyasına girdiğimizi mi ima etmeye çalışmış kestirmek zor. Belki her ikisi de olabilir.

Son söz: Enfes açılış sekansından son anına kadar ilgiyle izlenen fakat herkeste aynı etkiyi bırakmayacağına emin olduğum ve izledikten sonra yazara olan alakanızı artıracağını düşündüğüm 'Kafka', Steven Soderberg filmografisi içinde parlayan filmlerden 7.5\10

19 Mart 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #19 Dr. Stranglove


Stanley Kubrick'in Peter George'un 'Red Alert' romanını alıp ona yeni bir hüviyet kazandırma çabası bir bilimkurgu klasiğinin doğuşunu sağladı. Küba Krizi sebebiyle Soğuk Savaş'ın en can alıcı yılı kuşkusuz 1963'tü. Bu açıdan Kubrick'in tam adı Dr. Stranglove or: How I Learned to Stop Worrying and Love the Bomb olan ve nükleer kıyameti işaret eden filminin zamanlamasının harika olduğunu söyleyebiliriz. Amerika-Rusya arasındaki Soğuk Savaşı hiçbir film Dr. Strangelove kadar acımasız ve bir o kadar da komik anlatamazdı. Ancak Kubrick gibi bir sinemacı buna cesaret edebilir ve başarılı olabilirdi bana kalırsa. Soğuk savaş paranoyasının 50 ve 60'lar bilimkurgusunu esir aldığı dönemin göbeğinde, akılını kaçıran bir subayın, kıyameti getirebilecek nitelikte bir bombayı ateşlemesi sonrasında yaşanan kaotik ortamı bir güldürü havasında işlemek tam da Kubrick'ten beklenebilecek zekice bir hamleydi diyebiliriz özetle. 

Film, insanoğlu kaderini teknolojinin ellerine bıraksa da insan faktörünü devre dışı bırakamaz söylemiyle kötücül bir sona ulaşıyor. Üç farklı karaktere can veren Peter Sellers'ın kompozisyonu ise bu kara mizah başyapıtının en leziz ayağını oluşturuyor denilebilir. Nükleer silahlanma yarışının varabileceği noktayı göstermesi ve bunu ele aldığı konuyu hicvederek yapması Dr. Strangelove'ı türdeşlerinden ayırıyor. Kubrick'in yazar ekibiyle uyarlama sırasında yaptığı değişiklikler, usta işi diyaloglar ve karakter yaratmadaki üstün başarısı 60'lı yıllar bilimkurgu sinemasının en kıymetli filmlerinden birinin ortaya çıkmasını sağladı. Dr. Strangelove'daki yönetmenliğiyle Kubrick de En İyi Yönetmen kategorisinde ilk kez Oscar adaylığı elde ettiğini de not düşelim.

9 Mart 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #18 Immortal Beloved


Klasik müziğin, çağdaşı Mozart ile birlikte en büyük müzikal dehalarından biri olarak kabul edilen Ludwig van Beethoven’ın, hayatının Bernard Rose tarafından peliküle aktarıldığı biyografik film Immortal Beloved; usta bestecinin yazdığı gizli mektupların ölümünün ardından ortaya çıkmasını konu alıyor. Yola, yeni bir Amadeus yaratmak için çıkıldığını söyleyebileceğimiz film, Amadeus’ta olduğu gibi sanatçıyı ölümünün ardından ve başkalarının gözünden anlatmayı deniyor. Sekreteri ve arkadaşı Anton Schindler’in bestekarın odasında müziğinin ve mülkünün tamamını “Immortal Beloved” (ölümsüz aşkım) dediği bir kadına bıraktığını açıkladığı bir mektup bulması üzerine, bu son isteği yerine getirme çabası biyografinin odak noktası haline geliyor. Film de bu noktada Orson Welles başyapıtı Citizen Kane’de Kane’in son sözleri olan ‘Rosebud’un ne olduğunun açığa çıkarılma arzusuyla hareket edilmesini, Beethoven’ın ölümsüz aşkım dediği kadının kim olduğu sorusuyla değiştirerek, onu tanıyan insanların bakış açılarından, flashback sahneleriyle ilerleyen bir biyografi modeliyle Beethoven’ın hayat hikayesini anlatmaya koyuluyor.

Immortal Beloved, Beethoven’ın müzikal kariyeri ve eserlerini ikinci plana atması sebebiyle büyük bir fırsat kaçırmış. Özel hayatına odaklanılması dramatik açıdan sağlam bir film çıkmasını sağlarken, Beethoven’ı Beethoven yapan sanatın hangi koşular altında, nasıl bir motivasyonla üretildiğini, onun çalışma yöntemlerini, sağır olduktan sonra en önemli eseri 9. Senfoni’yi nasıl bestelediğini ve genel olarak da sağırlığının sanat yaşamı üzerindeki etkilerini (bir iki sahne ile geçiştirilmiş) göremiyoruz. Daha da önemlisi Bethoven’ın işi sebebiyle en önemli duyu organının işlevsizleşmesini nasıl karşıladığı gibi önemli ayrıntıların es geçilmesi filmin eksileri. Buna karşın sanatçının olumsuz özelliklerinin yansıtılması, filmin sanat yönetimi ve Gary Oldman’ın Beethoven yorumu Immortal Beloved’ı ortalamanın üzerinde bir Beethoven biyografisi yapmaya yetiyor. 2006 yapımı bir diğer Beethoven biyografisi Copying Beethoven’dan çok daha iyi bir iş olduğunu not düşelim.

1 Mart 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #17 From Hell


"Tarihe bakıldığında 20. yüzyılı benim başlattığım görülecektir" diyen 19. yüzyılın son çeyreğinde Londra'da birtakım seri cinayetler işleyen ve kendisine "Karındeşen Jack" adı verilen tarihin en meşhur seri katilinin kurgusal hikayesinin anlatıldığı From Hell (Cehennemden Gelen), Alan Moore'un bir çizgi-roman şaheseri olarak görülen aynı adlı eserinden sinemaya uyarlandı. Filmin yönetmen koltuğunda ise bu film dışında kayda değer bir başarıları olmayan Albert ve Allen Hughes kardeşler oturuyor.

From Hell, için polisiye örgüye sahip bir dedektiflik hikayesi diyebiliriz. Ana karakterimiz Fred Abberline yöntemleriyle filme sürreal bir nitelik taşıyor. Afyon çekip, kendini kaybettiğinde üçüncü gözü Karındeşen Jack'in cinayetlerini görmesine olanak tanıyor. Toplumsal çürümenin önüne geçebilmek için başlıca suçlular olarak gördüğü fahişeleri öldürme misyonuyla hareket eden Karındeşen Jack, filmde esas kimliği son kısma kadar gizlenen bir karakter. Şüphesiz bu da merak unsurunu ve gerilimi artıran bir unsur. Her ne kadar, Karındeşen Jack hiçbir zaman yakalanamamış ve kim olduğu anlaşılamamış olsa da yönetmenlerimiz filmin havada kalmaması ve seyircinin tatminsizlik hissi yaşamaması için somut bir katil çıkarıyor karşımıza.

Polisiye örgüsü iyi işleyen From Hell, yan hikayelerle de zenginleştirilmiş. Masonlarla kurduğu bağlantı, o dönem insan anatomisi üzerine yapılan çalışmalar (canlı insanlar denek olarak kullanılmakta), sınıf farklılıkları ve ana karakterlerimiz arasına gelişen aşk hikayesi seri katil hikayesini besliyor diyebiliriz. Film, gücünü görselliğinden alıyor dersek yanılmış olmayız. Viktoria İngiltere'si kusursuz bir şekilde canlandırılmış. Evlerde ve sokaklardaki kesme taş örgüsü dönemin dokusunu hissetmemizi sağlıyor. From Hell'in büyük kısmının gece çekimlerinden oluştuğunu ve hikayenin karanlık yanının filmin atmosferiyle birebir örtüştüğünü söyleyebiliriz. Filmi izlerken katil kim sorusu zihninizi hep meşgul edecek ve bu da kurgusu, görselliği ve sanat yönetiminde ortaya konan birinci sınıf işçilikle birleştiğinde seyir keyfi denen şeyi sonuna kadar yaşamanıza olanak tanıyacak.

15 Şubat 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #16 Dreams


Japon sinemasının imparatoru Akira Kurosawa’nın sondan üçüncü filmi olan Dreams, ustanın hayatı boyunca gördüğü rüyalardan hareketle senaryolaştırdığı, 8 kısa metrajdan oluşan bir başyapıt. Evet, Dreams 8 kısa filmden ibaret ama her film, bütüne daha doğrusu ortak bir amaca hizmet ediyor. Cannes Film Festivali’nde de gösterilen Dreams’in ana teması doğa. Her biri bir rüya atmosferinde çekilen bölümler; görsellikleri, estetiği, eleştirel yönü ve Kurosawa’nın dingin ve ustalıklı anlatmıyla devleşiyor.

“Yağmurda süzülen Güneş Işığı” adlı ilk bölümde doğaya saygı duymamız gerektiği vurgulanırken, sonraki bölüm “Şeftali Bahçesi”nde kesilen şeftali ağaçlarının insan bedenlerindeki tezahürünü izleriz. Başrolde yine bir çocuk vardır ve ağaçların kesilmesinin onu nasıl etkilediği yansıtılır. Film, üçüncü hikaye “Tipi” ile tonunu koyulaştırır ve insanın doğa karşısındaki acizliği ele alınır. “Tünel”de film ana temasından kopar gibi olsa da dolaylı da olsa doğayla ilgilidir yine. Öldüklerinin farkında olmayan bir tabur askerin öyküsü dramatik açıdan güçlüdür. 5. Bölüm “Kargalar” filmin en ayrıksı kısmıdır. Bir resim öğrencisi, Van Gogh’un resim sergisini gezerken ressamın eserleri içinde kaybolur. Van Gogh’un tabloları adeta canlanır. Doğaya onun eselerinden bakarız. Estetik açıdan da filmin en doygun kısmıdır “Kargalar”. Kırmızı Fuji Dağı ve Ağlayan İblis adlı bölümler ise Nükleer felaketlere dikkat çeker. İnsanoğlunun yeryüzünü cehenneme çevirmesi ve doğanın ölümü, doğayla birlikte insan şeytana dönüşmesi çarpıcı karelerde karşımıza çıkar. Son bölüm “Su Değirmeni Köyü”, insanın doğanın ayrılmaz bir parçası olduğunu söyler ve organik yaşamın önemine değinir.

Pek kıymeti bilinmemiş bu Kurosawa başyapıtını, her sinemaseverin görmesi gerektiğini düşünüyorum.

25 Ocak 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #15 Los Cronocrimenes


Nacho Vigalondo’nun senaryosunu da kaleme aldığı ilk yönetmenlik denemesi Los Cronocrimenes, Amenabar’ın Abre Los Ojos’unun ardından İspanyol sinemasının en iyi bilimkurgu filmi denilebilir. Film, karısıyla yeni bir eve taşınan Hektor’un yaşadğı inanılmaz olayı anlatıyor. Elinde dürbünüyle çevreyi gözetlerken çıplak bir kadın gören Hektor, merakına yenik düşüp kadının peşinden gider. Biri tarafından bıçaklanır ve olaylar gelişir. Zaman yolculuğu temasına ele atan Vigalondo, spoiler vermeden anlatılması oldukça güç bir filme imza atmış. Yönetmen, karakterleri ve mekanı minimumda tutup, dikkatimizi belli bir noktaya -olayın kendisine- çekiyor. Seyirciyi sürekli şaşırtması ve son ana kadar oynayacak yeni kartlarının olması Los Cronocrimenes’ı alanında özel bir film yapıyor.

Vigalondo, zaman yolculuğundan ziyade bu yolculuğun yarattığı paradoksla ilgileniyor. 2014 yapımı Predestination gibi döngüsel bir hikaye anlatıyor. Zaman yolculuğunun sebep olduğu hataları geçmişe müdahale ederek geri döndürmenin ve her denemede biraz daha dibe batmanın nasıl bir şey olduğunu resmediyor. Giriş bölümünün ardından gözlerinizi ayıramadan izleyeceğiniz bir seyir sunan Los Cronocrimenes, aynı olayı farklı bakış açılarından parçalar halinde ve tek bir zaman düzleminde veriyor. Ve sona geldiğinizde bütüne ulaşmanın verdiği hazzı yaşamamızı istiyor. Döngüsü nedeniyle tam bir çözümün olmadığı Los Cronocrimenes, iyi bilimkurgu çekmek için yüksek bütçelere gerek olmadığını kanıtlayan nefis bir film.

17 Ocak 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor #14 - The Killing Fields


İngiliz yönetmen Roland Joffe’nin sinemadaki ilk başarısı, gerçek olaylara dayanan çalışması Ölüm Tarlaları (The Killings Fields) idi. 57. akademi ödüllerinde de adından söz ettiren film, Vietnam Savaşı sonrasında Kamboçya’da patlak veren iç savaş sırasında Kamboçyalı bir The New York Times muhabirinin, ülke insanını vahşice öldüren Kızıl Kmerler örgütüne esir düşmesi, esaret hayatı ve özgürlüğe uzanışını etkiliyeci bir sinema diliyle anlatıyor. Kamboçya’da yaşananların sinemaya pek yansımadığını ve Vietnam’ın gölgesinde kaldığını düşündüğümüzde filmin değeri çok daha iyi anlaşılıyor.

Oscar ödüllü görüntü yönetimiyle, savaşın insanoğluna yaşattığı cehennemi tüm çıplaklığıyla betimlemesiyle, savaşın ortasında kalan çocuklar ve masum insanların yaşadığı dehşet anlarından unutulmaz enstanteneler çıkarmasıyla, oyunculuklarıyla ve gerçekçi yapısıyla oldukça değerli bir yapım Ölüm Tarlaları… Amerika’nın Vietnam ve Kamboçya’daki politikasını kıyasıya eleştiren bu anti-militarist film, son bir saatinde iyice açılıyor. Seyrettiklerimizin gerçekten yaşandığını aklımıza getirdikçe etki gücü iyice artıyor Ölüm Tarlaları’nın. Dostluk hikayesi ise finalde duygusal anlar yaşatacak cinsten.

5 Ocak 2015

Bir Zamanlar Sinema öneriyor #13 - Insignificance


Görüntü yönetmenliğinden gelme usta sinemacı Nicholas Roeg’in başyapıtları Don’t Look Now, Walkabout ve The Man Who Fell to Earth’ün gölgesinde kalan 1985 tarihli özenli çalışması Insignificance (Önemsizlik), Terry Johnson’ın aynı adlı oyunundan, bizzat yazarın kendisi tarafından senaryosu yazılarak peliküle aktarılmıştı. Karakterlerini gerçeklikten alan Insignificance, onları tamamen bir kurgu içine hapsediyor. Bu sebeptendir ki Albert Einstein, Marilyn Monroe, dönemin ünlü beyzbolcusu Joe DiMaggio ve senator Joseph McCarthy, onlar olduğunu bilsek de isimsiz birer karakter olarak karşımıza çıkıyor. 50’li yılları fon alan film; bir gece, bir otel odasında bu dört isim bir araya gelseydi neler yaşanırdı sorusunu çıkış noktası olarak alıyor.

Monroe’nun Billy Wilder’ın The Seven Years Itch filmindeki etek havalandırma sahnesenin çekimleri esnasında açılan film, tiyatro uyarlaması olduğunu her anında belli eden bir yapım. İzafiyet teorisi, kominist avı gibi başlıkları ve felsefi diyaloglarıyla oldukça akıcı ilerleyen film çabucak seyirciyi sarıyor. Monroe’nun özel hayatındaki çalkantılı durum, eşi DiMaggio’nun onu kaldıramamasının ve mutlu edememesinin verdiği eziklik, Einstein’ın atom bombasının üretilmesinde dolaylı da olsa yaptığı katkı yüzünden duyduğu büyük pişmanlık ve senatörün ülkesinin çıkarları için, Einstein’a tehdide varan baskısı ve tüm bunların bir gecede olup bitmesi, Roeg’in flashback ve rüya sahneleriyle de destekleyerek usta işi bir sinematografiyle kotardığı filmi özel kılıyor. Monroe, Einstein’a İzafiyet teorisini uygulamalı anlattığı sahneyle aptal sarışın algısını yıkıyor, Roeg de önyargılı yaklaşımı eleştiriyor. Insignificance'ın Einstein’ı daha iyi anlamak ve onla empati kurabilmek için de faydalı bir metni olduğunu düşünüyorum.

Son söz: Teatral filmleri sevenler ve farklı bir şeyler arayanlar için isabetli bir seçim olacaktır.

26 Aralık 2014

Bir Zamanlar Sinema öneriyor #12 - The Face of Another


Japon sinemasının en önemli isimlerinden Hiroshi Teshigahara’nın Otoshiana (1962) ve Suna no onna (1964)'nın ardından yeniden bir Kobe Abe romanı uyarlamasına giriştiği (Kobe Abe üçlemesi diyebiliriz) filmi The Face of Another; geçirdiği bir kaza sonucunda yüzü tanınmayacak hale gelen Okuyama adlı bir adamın, bu yeni durumla birlikte hayatını sorgulamasını ve genel olarak benzer yaralarla yaşamak zorunda kalan insanların toplum içinde nasıl ötekileştirildiğini ele alıyor. Estetik cerrahiye yönelik ciddi çalışmaları olan ve bunu gizlilik içinde yürüten bir psikiyatristin Okuyama için gerçek bir yüzden ayırt etmenin neredeyse imkansız olduğu bir maske yapması ve bu maskenin karakterimizin belli ölçüde kişiliğini değiştirmesi filmin bilimkurguya açılmasını olanaklı kılıyor. Bilimadamının eseri (yarattığı yüz) ile olan ilişkisi ve yeni bir yüze kavuşan bireyin ruhsal açmazları ve dönüşümü, bilimsel yaratım etrafında düşündüğümüzde, The Face of Another bilimkurgu tanımıyla örtüşüyor.

Yönetmenimiz Teshigahara, yüzümüzün ruhumuza açılan bir kapı olduğunu vurgularken, onu kaybetmenin kimliğimizi kaybetmek anlamına geldiğini, böylece de bireyin hem kendisine yabancılaşmasına hem de kendisini toplumdan soyutlamasına yol açabileceğini söylüyor. Yüzümüzü kaybetmenin duygularımzı ve kişiliğimizi değiştirip değiştirmeyeceği sorusu kadar insanoğlunun ikiyüzlülüğüne de vurgu yapan film, ikinci kısmında yüzü yaralı bir kızı da yan hikaye olarak devreye sokuyor. Teshigahara, böylelikle II. Dünya Savaşı sonrası ülkenin toplumsal kimliğini masaya yatırıyor. Kobe Abe’nin psikolojik tahlilleri ve oldukça sağlam metni, Teshigahara’nın yönetmenlik becerisi ve kusursuz sinematografisiyle The Face of Another şiddetle önereceğimiz bir klasiğe dönüşüyor.

9 Aralık 2014

Bir Zamanlar Sinema öneriyor #11 - Monty Python and the Holy Grail


İngiliz mizah grubu Monty Python, televizyon için yaptıkları işi sinemaya taşıyınca belki de sinema tarihinin en iyi komedi serisini yaratmış oldu. Serinin ikinci halkası olan Monty Python and the Holy Grail, bir Orta Çağ fantezisinin absürd versiyonu denilebilir. Kral Arthur ve yuvarlak masa şövalyelerinin, İsa’ya ait olan Kutsal Kase’yi arayışlarını konu edinen film, bir epik film parodisi.

Dıgıdık dıgıdık sesleriyle açılan film, Kral Arthur ve yardımcısının kadraja girmesiyle espri bombardımanını başlatıyor. Absürd durumlar üzerine yapılan sohbetleri, konudan iyice sapılarak sürdüren ve alakasız neden-sonuç ilişkileri kurarak komiklikler yaratan yönetmenlerimiz Terry Jones ve Terry Gilliam, 80’li yıllarda Hollywood’da yeni ve oldukça önemli temsiller verecek parodileri derinden etkileyen bir işe imza attılar. Monty Python filmlerini, Hollywood’dan çıkan parodilerden ayıran temel özelliği ise İngiliz mizahının klasik birer ürünü olması diyebiliriz. Bu da zaten filmi önerirken dikkat etmemiz gereken önemli bir husus. Holy Grail ile kuracağınız ilişki, sevip sevmeme durumunuz tamamen buna bağlı.

Animasyonlarla da desteklenen Monty Python and the Holy Grail, Kral Arthur ve Excalibur efsanesini ti’ye alırken tüm bir epik film külliyatını da parodi malzemesi yapmaktan geri durmuyor. Truva Atı’ndan, Kale kuşatmalarına, şövalyelik, krallık, cadılık yani kısacası Orta Çağ’a ait ne varsa hınzır bir şekilde komediye hizmet ediyor. Bugün örneğine pek rastlamadığımız bir mizah anlayışının peşine düşen Monty Python ekibiyle henüz tanışmadıysanız absürtlükte sınır tanımayan kült filmleri Monty Python and the Holy Grail, başlangıç için iyi bir seçim olacaktır. 5 filmden oluşan serinin en iyisi Monty Python: Life of Brian’ı da şiddetle öneririm.

1 Aralık 2014

Bir Zamanlar Sinema öneriyor #10 - Man of la Mancha


Cervantes’in ülkesi İspanya’yı aşıp dünya edebiyatına malolmuş ölümsüz eseri Don Kişot’un müzikal olarak sahnelenen oyunundan Arthur Hiller tarafından aynı adla sinemaya uyarlanan filmi Man of la Mancha, Don Kişot’a hayat veren Peter O’Toole ve Sophia Loren’in varlığıyla akıllarda kalan bir uyarlama. Cervantes, Engizisyonu yeren bir oyun sergilerken uşağı Pedro ile bizzat Engisizyon mahkemesi tarafından tutuklanır. Hapse atılır ve diğer mahkumların yağmasına uğrar. Mahkumlar da kendisinden savunma isteyince çareyi müsveddelerindeki kısa oyunlarından birini orada sahnelemekte bulur. Cervantes’in Don Kişot’u hapiste yazdığı söylenir. Bu bakımdan Man of la Mancha’nın biyografik bir eser olduğunu da söyleyebiliriz. Cervantes, oyununu sahnelemeye başladığında yazarın hayalgücü içinde kayboluyoruz.

Man of la Mancha’nın gerçeklik ve kurmaca olmak üzere iki farklı düzlemde ilerlemesi önemini artırıyor. Yazarın realitesi ile hayal gücü arasında gidip gelirken geçişlerin ustalıkla yapılması sayesinde hikayeye yabancılaşmıyoruz. Filmin karakterler üzerinden gerçeklikle kurmacanın nerede başlayıp nedere bittiğinin sorgulanması, hatta bunu filmin anlatı biçimi yapması hem Cervantes’i hem de Don Kişot’u daha iyi anlamızı sağlıyor. Man of la Mancha, müzikal bir oyundan uyarlandığından film de bir müzikal. Ancak derdini şarkılarla anlatan bir film değil. İyi bir Don Kişot uyarlaması arıyorsanız doğru adrestesiniz. 8.3\10

15 Kasım 2014

Bir Zamanlar Sinema öneriyor #9 - Seksmisja


Polonya'nın bilimkurgu sinemasına armağanı olarak niteleyebileceğimiz 1984 yapımı Seksmisja, komedi öğesinin baskın biçimde hissettiren bir bilimkurgu. Bilimkurgu sinemasının özellikle uzay yolculuklarında sıkça kullandığı kış uykusunun -tıp dilinde hibernasyon- keşfini ve deneysel amaçlı kullanımının bir tür erkek fantezisiyle sonuçlanmasının hikayesi diyebiliriz film için. 3 yıl sonra uyandırılmak üzere uyutulan iki erkek -Albert ve Maks- erkeklerin soyunun tükendiği, kadınların ise eşeysiz üreme ile kendi kendilerine yetebildikleri bir gelecekte -2044'te- uyandırılırlar. Mevcut gerçekliği kabullenmekte zorlanan karakterlerimiz, bir süre sonra bu durumdan faydalanmak, dünyayı kendileri için bir cennere dönüştürme düşüncesine kapılsalar da kadın toplumunun onlar için başka planları olduğunu öğreneceklerdir.

Seksmisja, kadınları yüceltmekle dibe batırmak arasında gidip geliyor. Önce evrimci bir çıkarımla güçlü olanın -kadınların- ayakta kalmayı başardığını söyleyerek şirin görünüyor. Ancak sadece kadınların varolabildiği dünyayı oldukça kaotik-boğucu bir yer olarak tasvir etmesi ve çözümün yine erkeklerden geçtiğini vurgulamasıyla da okları üzerine çekiyor. Bilhassa finaldeki sürprizleri kadınları kızdıracak cinsten. "Kadınlardan kurulu bir dünya nasıl olurdu?" sorusunun pek de önemli bir yer tutmadığı Seksmisja, ana karakterlerimizin geleceğin dünyasında yaşadıkları maceraya mizahi bir bakış atmakla yetiniyor. Planet of the Apes'te maymunların evrim geçirerek dünyada hüküm sürmeye başladıktan sonra dünya tarihini baştan yazarak kendilerince yorumlamalarına diğer türü kötü göstermelerine benzer bir şekilde, kadınlar da "Kabil adında bir erkek, kızkardeşi Habil'i öldürerek cinayeti icat etti" gibi saptırılmış gerçeklerle tüm suçu karşı cinse atıyor. 

Son söz: Oldukça keyifli bir seyir vadeden Seksmisja, tam bir keşif filmi 8\10

28 Ekim 2014

Bir Zamanlar Sinema öneriyor #8 - Kwaidan


Lafcadio Heam'ın Kwaidan adlı eserinden Masaki Kobayashi'nin sinemaya uyarladığı 4 farklı hayalet hikayesinin anlatıldığı Kwaidan, Cannes Film Festivali'nden Jüri Özel ödülü ile dönmeyi başarmış, Japon korku sinemasının en önemli örneklerinden biri. The Black Hair, The Woman in the Snow, Hoichi the Earless ve In a Cup of Tea isimli orta metraj 4 hayalet hikayesinin dört dörtlük bir görüntü ve sanat yönetimi ve ağır başlı bir anlatıyla icra edildiği Kwaidan, her ne kadar korku filmi desek de aklınıza günümüz korku filmlerini getirmeyin. Hayalet hikayeleri korku yaratmak için anlatılmıyor ancak korkuya dahil etmek de bir zorunluluk. Kwaidan'ı dramatik yapısıyla öne çıkan bir korku filmi olarak tanımlamanın en doğrusu olacağını düşünüyorum.

Japon kültürünün ayrılmaz bir parçası haline gelmiş ve asırlardır anlatılageldikçe efsaneleşmiş hikayelere de bir bakalım. İlk hikayemiz The Black Hair'da zengin olma arzusundaki bir samurayın, karısını zengin bir kadınla evlenmek için terk etmesi işleniyor. Samuray, yıllar sonra pişmanlıkla geri döndüğünde karısıyla ilgili acı bir gerçeği de öğrenecektir. The Woman in the Snow adlı ikinci hikayede; babasıyla kar fırtınasına yakalanan genç bir adam, sığındığı kulübede bir ruh tarafından ziyaret edilir ve gördüklerini kimseye anlatmaması koşuluyla hayatı bağışlanır. Yıllar sonra sırrını paylaştığında neler olacaktır? 1 saati aşkın süresiyle en uzun hikayemiz Hoichi the Earless'de kör bir müzisyenin, günün birinde yaşadığı manastırda kendisini dinlemek üzere gelen bir hayaletin peşine takılmasıyla çıktığı tehlikeli yolculuk anlatılıyor. Son hikayemiz In a Cup of Tea'de ise, çay içerken fincanında öldürdüğü bir samurayın silüetini görmeye başlayan bir adamın hikayesini izliyoruz.

Özellikle ilk üç hikayenin parladığı Kwaidan, hikayelerini ortak temalarıyla birbirine bağlayarak bir bütünlük yakalıyor, atmosferi ve sinematografisiyle sivriliyor.

11 Ekim 2014

Bir Zamanlar Sinema öneriyor #7 - Cashback


18 dakikalık kısa filmi Cashback ile Akademi ödüllerinde En İyi Kısa Film kategorisinde adaylık elden eden Sean Ellis, bu başarının ardından parlak fikirlerle dolu kısa filmini aynı adla uzun metraja dönüştürdü. Filmde sevgilisinden ayrılmanın verdiği acıyla uykusuz geceler geçiren ve sonunda da uykuya karşı bağışıklık kazanan Ben Willis'in zamanı dondurma yetisi kazanması veya bu yetisini keşfetmesiyle değişen hayatı ele alınıyor. Evet Cashback, İngiliz mizahından nasibini alan bir romantik bilimkurgu denemesi. Görünen o ki, Sean Ellis de romantik bilimkurgu akımının cazibesine kapılmış. Filme dönersek, ana karaktermiz Ben'in zamanı dondurma yetisini pek de ulvi bir amaç için kullandığını görmüyoruz. Tabi öte yandan kirli işlere de bulaşmadığını belirtelim. Güzelliğe ve kadın vücuduna olan bitmek bilmez tutkusunu, yetenekli olduğu resim sanatıyla dışa vuran Ben, yaşıtlarından ayrılan farklı romantik bir genç. Hayattaki amacını arıyor, sorguluyor, başına açtığı sorunlarla boğuşuyor ama gençliğin de verdiği tecrübesizlikle çoğunlukla yanlış yerlere bakıyor. Yönetmen Ellis, romantik\bilimkurgu tanımının hakkını verircesine dingin bir anlatım yeğliyor, dramatik açıdan temiz bir iş ortaya koyuyor, dozunda mizahıyla da seyirciyi tavlamasını iyi biliyor. İşin bilimkurgu ayağına bakarsak, zaman kavramıyla ilgili söyledikleri dışında çok da önemsenebilecek bir fikir veya teori üretemediğini görürüz. Cashback'in geniş kitlelere ulaşamadığını düşünürsek, estetiğiyle aklımızda yer etmeyi başaran bu eğlenceli filmin iyi bir kefiş olacağını söyleyebiliriz.