Oscar 2013 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oscar 2013 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2016

Bir varmış, bir yokmuş: Düşler Diyarı


Düşler Diyarı, bir sinema başarısı desem herhalde abartmış olmam. Bir ilk filme göre derdini gayet iyi anlatan, nereye oturacağını baştan sona belli eden bir yapım. Yaptıkları her şirinlikle kendini sevdiren sempatik bir çocuk gibi sevimli ve sıcak bir film ortaya çıkarmış yönetmen. Düşler Diyarı'na (Beasts of the Southern Wild) geçmeden önce, yönetmen Benh Zeitlin'in 'meşhur' kısası Deniz'de Zafer'i (Glory at Sea!) biraz anlatmak gerekiyor. Çünkü iki film bize birbirinin tamamlayıcısı gibi iç içe geçen halka misali harika bir izleme deneyimi sunuyor. Öyle bir deneyim ki, deneyimlendikçe anlaşılan, elden bırakılmaz hale gelen bu iki küçük film bir dev haline geliyor.
                                                                                                      Burç Karabulut yazdı


Deniz'de Zafer: Benh Zeitlin sinemasının gelişimi

Deniz'de Zafer, Düşler Diyarı'nın öncülü olduğunu vurgularcasına kıyamet sonrası (post apokaliptik) bir yapı üzerine inşa ediliyor. Kıyamet filmi olmasına karşın oldukça şenlikli bir kısa. Öyle ümitsiz, yalnız, ıssız bir film değil. Benh Zeitlin'in bu kısası, onun denizle olan fetişini de yansıtıyor. Kasaba sakinleri yas tutmak yerine bir bot yapmaya karar veriyorlar. Tabii ki bu bot öyle modern inşa aletleriyle yapılmış bir bot değil hatta tam tersine, kereste, evden getirilen bir sürü eşyanın (daha çok hurdanın) birleşmesiyle bir garip botumsu (bota benzemeyen ama bot işlevi gören) bir taşıt ortaya çıkartıyorlar. Bu deniz üstünde giden taşıtla kasırgada kaybettikleri yakınlarını bulmayı umuyorlar. Düşler Diyarı'nda Katrina kasırgasının etkilerini görmek mümkün olsa da şiirsel bir film, büyülü bir gerçeklikle anlatılıyor. Deniz'de Zafer, umudun tekrar kazanılıp, zafere giden yolu gözler önüne seriyor.

Düşler Diyarı: Bir umut mücadelesinin büyüsü

Düşler Diyarı ise kıyametin insan eliyle çıkacağı fikrine dayanan bir film, yer yer küresel ısınmanın etkilerini de filmin estetiği içine başarıyla yediriyor. Yer yer şiirsel yer yer gerçek bu atmosfer için Benh Zeitlin'in çok bir şey yapması gerekmiyor. İnsanın doğaya karşı mücadelesinde çaresiz kalmasını filme ekleyen Düşler Diyarı, doyumsuz bir sinema macerasını da ekrana yansıtıyor. O da baş karakterimiz olan Cimcime'nin olaylara bakış açısıyla sağlanıyor. Cimcime'nin inancı şu yönde; dünya üzerinde her şey yerli yerinde doğru şekilde yerine oturmuş. En küçük parça bile tüm evreni etkileyebilir. Cimcime, büyülü, şiirsel hatta çocuksu bakışını hiç kaybetmiyor.

İradenin Zaferi

Deniz'de Zafer'in bir anlamda devamı olan film, Cimcime'nin masalsı dünyasından hareketle olayları yorumlaması ve bir yandan da babasının onu dirençli, güçlü iradeli bir insana çevirmeye çalışmasının macerasını da ayrıca konu alıyor. Yıkık evler, terk edilmiş mekanların, çaresiz kalmış insanların arasında yaşama tutunan Cimcime ve Wink'in sessiz bir şekilde mücadele azmiyle sürüp gidiyor. Wink tüm gücüyle kızını korumaya çalışırken, sadece gelmekte olan fırtına onun boynunu bükmüyor. Aynı zamanda, kanser de onu içten içe yiyor. İlginçtir kanserden önce içinde bulundukları vahşi doğa ölümü her gün yaşanabilir bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Wink'e kanserden daha yakın. Wink ile Cimcime, bir botla kasabalıları kurtarma görevine çıkıyorlar. Kasabalıların da bir süre sonra onlara destek vermeye kara vermeleriyle birlikle, el birliğiyle bir yüzen evden bozma bir bot yapılıyor. Umuda giden bu yolculuk, bir anlamda mültecilerin sona yaklaşan yolculuklarına referans da içeriyor.

Bir Varmış, Bir Yokmuş (Filmi izlemeden okumayın)

Cimcime'nin kendi uydurduğu masala kendini kaptırmasını Pan'ın Labirenti'yle beraber ele alabiliriz. Nasıl İspanya'daki iç savaştan kaçmaya çalışan, kendini korkunç gerçeklikten soyutlayıp Pan'ın ülkesinden prenses olmaya giden küçük bir kız gibi Cimcime'de kendini dünyadan soyutlayıp evrenin bir parçasını onarmaya ikna ediyor. Film boyunca yaşadığı gerçeği, gerçek değil bir çocuksu, masalsı mutlu bir evren olarak yaşıyor. Babasının hastalığını, annesinin kayboluşu, mülteci gibi yaşamları, evlerin yıkılışı onun açısında bir üzüntü kaynağı değil bir macera. Pan'ın Labirenti'nde de kaybolan kız karakteri, acımasız savaşı, annesinin dramını bilmeden masalsı bir gerçeklikle yaşıyordu. Öyle bir yaşam ki ölümü bile fark edememişti.

26 Nisan 2013

Kısa kısa.. Brave ve Hotel Transylvania


Brave
"Yeni Pixar harikası" gibi iddialı sözler sarf edemesek de en iyi animasyon oscarını kucaklayan Brave (Cesur), 'cesur' kelimesinin hakkını veren bir animasyon. Ortaçağ Avrupa'sında -İskoçya'da- geçen hikaye fazlasıyla klişe ancak, bir animasyon sineması örneğinde tarihe yapılan yolculuk sık rastlanan bir durum değil. Özellikle bir Ortaçağ hikayesinin merkezine genç bir kızın yerleştirilmesi de biraz düşündüğümüzde cesaret isteyen bir iş. Animasyon film olması bunun önünü açmış sanırım. Merida'nın kendini bulma veya olgunlaşma hikayesi olarak özetleyebileceğimiz film, dönemine uygun olarak kullandığı cadılık, büyücülük gibi kavramlarla tarihi filmi fanteziye açıyor. Bu noktadan itibaren sürükleyici ve neşeli bir maceraya dönüşüyor Brave. Eski İskoçya'nın doğası, birinci sınıf görsellikle buluşunca da seyirciyi etkilemekte çok zorlanmıyor filmimiz. Özgün olmasa da yaratıcı bir iş... 7.4


Hotel Transylvania
Korku sinemasının kültleşmiş figürlerini; Dracula'dan Franknstein'e, Kurt Adam'dan Görünmez Adam'a ve Mumya'ya kadar daha pek çok yaratığı alıp birer komedi unsuru haline getirmek artık sıradan bir fikir ancak, yapı-bozucu bir hamleyle yaratıkların insanlardan saklanması ve korkması gibi algısal bir değişiklik Hotel Transylvania'nın en önemli meziyeti ve filmi de önemli kılan nokta bana kalırsa. Diğer bir husus da Frankenstein, Dracula ve Kurt Adam gibi korku mitlerinin gerçekçi bir zemine oturtulması diyebiliriz. Şöyle ki; Hotel Transylvania, korku edebiyatı veya sinemasının yarattığı figürlerin gerçekten varolduğunu varsayarak hikayesini şekillendiriyor. Bir sahnede Dracula'nın Twilight filmindeki vampirleri görünce verdiği tepki bunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Hotel Transylvania, oldukça eğlenceli bir animasyon fakat yeterince komik değil. Bu da elini zayıflatıyor. Böylesine bir zenginlik içinde daha yukarıya oynayan bir animasyon olabilecekken, iyi bir seyir olmakla yetiniyor. 6.8

13 Mart 2013

Anna Karenina

Joe Wright'ın ilk uzun metrajı Pride & Prejudice, bir Jane Austen uyarlamasıydı ve bir ilk film için oldukça başarılıydı. Ne var ki, Wright asıl çıkışını 2007 tarihli Atonement ile gerçekleştirmiş ve artık emin adımlarla yürümeye başlamıştı. Başarısız bulunan The Soloist ve yönetmenin tür değiştirdiği Hanna'nın ardından özüne döndüğünü söyleyebileceğimiz Joe Wright, Tolstoy'un en meşhur eserlerinden Anna Karenina ile karşımızda. Bizde 2012'nin son haftasında vizyona giren film, sinema yazarlarınca çoğunlukla başyapıt olarak selamlandı. Ancak ben aksi yönde düşünüyorum ve yılın abartılan filmleri kategorisinde üst sıralara koyuyorum Anna Karenina'yı. Şimdi sebepleri üzerine gidelim


Öncelikle Joe Wright'ı tebrik etmek şart. Klasikleşmiş bir eseri alıp sinemaya uyarlarken metne sadık kalayım düşüncesinin dışına çıkmış ve filmi biçimsel anlamda farklı bir boyuta taşımış. Nedir bu? Hatırlarsanız Lars Von Trier, Dogville'de sinemada benzersiz bir tiyatro estetiği kullanmış ve unutulmaz bir işe imza atmıştı. Joe Wright da bunu bir adım öteye götürmüş aslında. Olaylar sahnede vuku buluyor ve bir sahne bitip, diğeri başlarken dekor değişiyor. Seyirci de her ayrıntıyı gözlemleyebiliyor. Wright neden düz bir anlatı yerine risk almayı tercih etmiş diye düşündüğümüzde romanın ağırlığını kırmak ve bilinen bir hikayeyi yeni bir ambalajla yeniden tecrübe etmemizi istediği fikri ortaya çıkıyor. Bunu da başardığını kabul etmek gerekiyor. Hikaye akışını bir kenara bırakıp bu deneyime odaklanabiliyoruz. 

Anna Karenina'ya bir uyarlama olarak baktığımızda Tolstoy'un karakter derinliğinden uzakta seyrettiğini çabucak fark ediyoruz. Tolstoy'un realist yaklaşımını görmek mümkün fakat filmin görkeminin altında ezildiğini ve yeni jenerasyon için daha uygun bir hale getirildiğini söylemeden geçemeyeceğim. Bu noktada Rus basınında çıkan eleştirilere katılmamak mümkün değil. Filmi okul piyesi düzeyinde ve absürtlük olarak olarak değerlendirdiler. Absürt olduğuna katılmıyorum, tiyatro estetiği fark katmış ve daha izlenilebilir bir film olabilmiş bu sayede Anna Karenina. Filmin eleştirmenler cephesinde övgüye boğulmasını anlamak güç çünkü filmin tiyatro sahnesini, geçişlerini ve estetiğini sinemanın kendi anlatım biçimleriyle harmanlaması kısacası teknik detayları Anna Karenina'yı tek başına bir başyapıt yapmaya yetiyor mu sorusu düşüyor aklıma. Bu soruya benim vereceğim cevap her zaman hayır olur. Keira Knightley'nin Anna Karenina performansına diyecek yok, kendisini soğuk bulsam da rahatsız etmiyor. Filmde performanslar ortalamanın üzerine çıkamamış. Sanat ve görüntü yönetimi gibi teknik kısımlarda ise hakkını teslim etmek gerekiyor.

Son söz: Joe Wright'ın Anna Karenina'da sinemaya yeni anlatım biçimleri kazandırma girişimini takdir etmek gerek ama filmi unutulmaz kılamadığı ve kostüme dramasının ötesine geçemediği için de büyütmemeli 6\10

25 Şubat 2013

85. Oscar Ödülleri Sahiplerini Buldu


85. Oscar Ödülleri sahiplerini buldu. Argo en iyi film dahil 3 dalda oscar ödülünün sahibi oldu. Life of Pi, en iyi yönetmen dahil 4 dalda Oscar alarak gecenin ikinci kazananı oldu. Öngördüğüm gibi dengeli bir ödül dağılımına şahit olduk. Bir filmin 4'ten fazla ödül alamayacağını düşünüyordum ki, öyle de oldu.

En iyi film
Argo
En iyi yönetmen
Ang Lee (Life of Pi)
En iyi erkek oyuncu
Daniel Day-Lewis (Lincoln)
En iyi kadın oyuncu
Jennifer Lawrence (Silver Linings Playbook)
En iyi yardımcı erkek oyuncu
Christoph Waltz (Django Unchained)
En iyi yardımcı kadın oyuncu
Anna Hathaway (Les Miserables)
En iyi orijinal senaryo
Django Unchained
En iyi uyarlama senaryo
Argo
En iyi kurgu
Argo
En iyi sinematografi
Life of Pi
En iyi sanat yönetmeni
Lincoln
En iyi film müziği
Life of Pi
En iyi orijinal şarkı
Skayfall
En iyi makyaj
Les Miserables
En iyi kostüm
Anna Karenina
En iyi görsel efekt
Life of Pi
En iyi ses kurgusu
Zero Dark Thirty - Skyfall
En iyi ses miksajı
Les Miserables
En iyi animasyon
Brave
Yabancı dilde en iyi film
Amour

21 Şubat 2013

Uyarlanamayan Klasik: "Les Miserables"

İlk gençlik dönemimde okuduğum Sefiller, Victor Hugo'nun başyapıtı olmakla kalmayan, tüm klasiklerin de üzerinde bir yere konumlandırdığım destansı bir edebiyat ürünüdür. Bu eşsiz eserin sinemaya uyarlanması kaçınılmazdı. Bille August yönetmenliğinde; Liam Neeson, Geoffrey Rush ve Uma Thurman gibi kıymetli oyuncularla çekilmiş 1998 tarihli film, başarılı sayılabilecek bir uyarlama olmasına karşın romandaki bir çok önemli ayrıntının dikkate dahi alınmaması sebebiyle beklenen ve arzulanan uyarlama olamadı.

Öte yandan 1987'den bu yana en çok sahnelenen müzikallerden biri olan Sefiller, yepyeni bir uyarlamayla huzurlarımızda. İlk filmi The King Speech ile en iyi film ve yönetmen Oscar'larına uzanarak şaşırtıcı bir başarıya imza atan Tom Hooper, dönem filmi hakimiyetini de ispatlayarak, kağıt üzerinde Les Miserables için doğru yönetmen tercihi gibi görünüyordu.

2001 yılında post modern müzikal Moulin Rouge'un yakaladığı başarı 2000'li yıllarda müzikal filmlere olan ilgiyi artırdı. Hollywood artık her yıl bir-iki iddialı müzikal üretir oldu. Gelelim Les Miserables'ın nasıl bir müzikal olduğuna. Öncelikle şunu açıklığa kavuşturalım: Eğer müzikal bir film çekecekseniz iki yoldan birini seçmek zorundasınız. Birincisi, filmin derdini tamamen şarkı sözleriyle anlatmayı denediği müzikal, yani şarkılar dışında ara diyalogların da bestelerden oluştuğu müzikaller. İkincisi ise diyalogların düz bir şekilde aktığı, araya şarkıların girdiği türdür. Tom Hooper, yanlış bir kararla birincisini tercih etmiş. Bir başka yanlış da cast oluşturulurken yapılmış. Şarkı söyleme yeteneği olmayan oyuncular (hepsi değil) bir araya getirilmiş. Pek tabii söylüyorlar ama sanki profesyonel solistlere ihtiyaç var. Şarkılar bir yere kadar ancak ara diyaloglar zorlama olmuş. Russell Crowe'un şarkı söyleyemediğini kimse fark edememiş mi? Crowe'un müzikal-tiyatro geçmişi hiçbir şey değiştirmemiş ve bu da cast oluşturulurken yanıltıcı bir etken olmuş belli ki


Hatalar zincirinin bir diğer halkası ise filmin 2.5 saati aşkın süresi olmuş. Şaşırtıcı olansa romandan görece daha sadık bir uyarlama yapabilmek ve detayları atlamamak için uzun bir film şart. Peki, Les Miserables'ın 2.5 saatlik süresi neden bir hata? Her diyaloğun bestelenmesi, olmayacak durumlarda dahi derdini şarkılarla anlatma girişimi seyirci için ızdırap dolu ve bitmek bilmeyen yorucu bir deneyime dönüşmüş. Film uzun evet ama ayrıntılar yine kaybolmuş. Bu da demek oluyor ki, Sefiller'den değil 2.5 saat, 4 saatlik bir film çekseniz de romanın hakkını veren bir uyarlama yapmanız olası değil. Bir mini dizi akla en yatkın fikir.

Harikulade açılış sekansı, ilk Jean Valjean-Javier diyaloğuyla yerini endişe dolu bir seyre bırakıyor. Özellikle solo performanslar (Anna Hathaway hariç) kulak tırmalarken, toplu performanslarda bir nebze olsun rahatlıyoruz. Les Miserables, müzikal anlatının getirmesi gereken estetikten yoksun. Bir dönem filmi olarak baktığımızda her şey yerli yerinde, görüntü ve sanat yönetmenliğine kusur bulmak neredeyse imkansız. Ancak teknik detayların ve hatta ezbere bildiğimiz hikayenin de ikinci planda kaldığı filmde, tüm yük şarkıların omzundayken müzikal başarısızlık onca emeğin boşa çıkmasına sebep olmuş.

Son söz: Sonuç olarak, büyük umut bağladığımız Les Miserables müzikali, teknik işçiliğindeki başarıyı, hikaye anlatımında tekrarlayamayarak vasatlıktan kurtulamıyor. 5\10



19 Şubat 2013

Oscarlar Kime Gider?


Oscar Tercihlerimden sonra, sıra ödüllerin kime gideceği üzerine fikir yürütmeye geldi. 1 ay öncesine kadar Lincoln açık ara favorimdi ve filmi de henüz izlemiştim. Bu bir aylık dilimde büyük değişimler oldu. Argo'nun Altın Küre ve Bafta'da en iyi film ve yönetmen kategorilerinde ödülleri toplaması işin rengini değiştirdi. Artık Argo'nun en iyi film seçileceğini düşünüyorum. Genel algı da bu yönde... 85. Oscar ödül töreninde kazananın Amerikan milliyetçiliği olacağını öngörebiliriz. Argo, Zero Dark Thirty ve Lincoln üçlüsünden tahminime göre ikisi geceden mutlu ayrılacak. Lincoln'ün Altın Küre ve Bafta'dan hemen hemen eli boş dönmesi, 12 dalda adaylığına karşın iddiasını azaltıyor. Ancak Lincoln'ün de iddialı olduğu dallar var ve sürpriz yapabilir. Bu yıl ödülleri toplayacak (6-7 dalda ödül alan olmayacak) bir filmin çıkacağını sanmıyorum. 11 dalda Lif of Pi ve 12 dalda adaylığı bulunan Lincoln'den biri sürpriz bir şekilde öne çıkarsa, o zaman  biri 5-6 ödülle ayrılabilir. Onun dışında önceki yıllara göre dengeli bir dağılım olacağını düşünüyorum.

En iyi film
Argo

En iyi yönetmen
Steven Spielberg (Lincoln)

En iyi erkek oyuncu
Daniel Day-Lewis (Lincoln)

En iyi kadın oyuncu
Emanuella Riva (Amour)

En iyi yardımcı erkek oyuncu
Robert De Niro (Silver Linings Playbook)

En iyi yardımcı kadın oyuncu
Anna Hathaway (Les Miserables)

En iyi özgün senaryo
Django Unchained

En iyi uyarlama senaryo
Beasts of the Southern Wild

En iyi kurgu
Zero Dark Thirty

En iyi görüntü yönetmeni
Life of Pi

En iyi sanat yönetmeni
Anna Karenina

En iyi film müziği
Life of Pi

En iyi orijinal şarkı
Skyfall- Adale Adkins (Skyfall)

En iyi kostüm
Anna Karenina

En iyi makyaj
The Hobbit: An Unexpected Journey

En iyi görsel efekt
Life of Pi

En iyi ses kurgusu
Zero Dark Thirty

En iyi animasyon
Wreck-It Ralph

Yabancı dilde en iyi film
Amour



17 Şubat 2013

Oscar Tercihlerim


85. Oscar ödüllerinin sahiplerini bulmasına çok kısa bir zaman kaldı. Bu yıl Oscar yarışındaki filmler -bir kaçı dışında- beni pek tatmin edemedi. Dolayısıyla gecenin favorilerini düşündüğümde 24 Şubat sabahı ödül dağılımından hoşnutsuz olacağımı biliyorum. Bu sebeple de kimler Oscar alırdan ziyade ben olsam hangi filmleri ödüllendirirdim sorusunun peşinden gittim. Yabancı dilde en iyi film ve animasyon kategorilerinde eksiklerim olduğundan tercihlerimi belirtmedim. Tekrar belirtmekte fayda var Oscar tahminlerim değil. İste sonuçlar:

En iyi film: 
Django Unchained

En iyi yönetmen
Ang Lee (Life of Pi)

En iyi erkek oyuncu
Joaquin Phoenix (The Master)

En iyi kadın oyuncu
Emmanuella Riva (Amour)

En iyi yardımcı erkek oyuncu
Christopher Waltz (Django Unchained)

En iyi yardımcı kadın oyuncu
Anna Hathaway (Les Miserables)

En iyi özgün senaryo
Django Unchained

En iyi uyarlama senaryo
Life of Pi

En iyi kurgu
Life of Pi

En iyi görüntü yönetmeni
Life of Pi

En iyi sanat yönetmeni
Les Miserables

En iyi kostüm
Anna Karenina

En iyi makyaj
The Hobbit: An Unexpected Journey

En iyi görsel efekt
Prometheus

En iyi film müziği
Skyfall


7 Şubat 2013

Spielberg Nerede? "Lincoln"

Steven Spielberg, uzun zamandır hayata geçirmek istediği Lincoln projesini tamamladı ve beklendiği üzere Akademi ödüllerinde en çok adaylık alan film olmayı başardı. En iyi film ve yönetmen dahil 12 dalda Oscar adayı olan Lincoln, bu yarışta şuan Ben Affleck'in filmi Argo ile at başı gidiyor. Spielberg'ün Dorris Kearns Goodwin'in "Team of Rivals: The Political Genius of Lincoln" adlı biyografisinden uyarladığı Lincoln'de İç savaşın Amerikan ulusunu ikiye ayırdığı bir dönemde, Lincoln, savaşı sona erdirmek, ülkeyi birleştirmek ve köleliğe son vermek için bir hareket planı tasarlar. Abraham Lincoln, cesareti ve azmiyle gelecek nesillerin kaderini değiştirecektir.

Steven Spielberg'in Amistad'ın ardından Amerikan Tarihine ve kölelik sorununa tekrar bir bakış atma fırsatı bulduğu Lincoln, yönetmenin geçtiğimiz yıl War Horse'la yaşadığı-yaşattı hüsranı unutturmasını beklediğimiz ve büyük umut bağladığımız yeni filmi ne yazık ki bir 'Duraklama Dönemi' eseri. Spielberg, tam manasıyla bir Abraham Lincoln biyografisi çekmektense Lincoln'ün köleliği kaldırmak için verdiği çabayı ve nihai sonucu görselleştirmek istemiş. İç Savaşının son döneminde açılan (kısa savaş sahnesi) filmin ilk dakikaları yönetmenin imzası niteliğinde ve filmin en keyifli anları... Yazının başlığında "Spielberg Nerede?" derken söylemek istediğim Lincoln'ün yönetmenlik sanatı adına fazla bir şey ifade etmemesi ve Spielberg'ün memur yönetmenlik edasıyla filmi tamamlaması. Köleliğin tarih oluşunu, bir lobi çalışması şeklinde anlatmak, fazla geveze ve bir o kadar da temposuz bir film çekmek Spielberg'e yakışmamış. Lincoln'ün özel yaşantısına ucundan kıyısından girilmiş, dönem filmi olarak belli ölçüde tatmin edici bir iş çıkartılmış, tarihsel gerçeklerin sinemaya aktarımında sorun yok ama sinemasal bir etki bırakmaması filmin elini zayıflatıyor. Kısacası Spielberg, tarihsel gerçekleri kusursuzca yansıtayım derken mesleğini ve bir film çektiğini unutmuş.

Daniel Day-Lewis mi? Onda da abartılacak bir performans göremedim açıkçası. Nerde Gangs of New York'un, There Will Be Blood'un Daniel Day-Lewis'i? Oscar adaylığına diyecek sözüm yok, yine tertemiz bir performans ama beni heyecanlandırmadığını da eklemeliyim. En iyi erkek oyuncu Oscar'ı The Master'la Joaquin Phonix'e gitmeli. En iyi film ve yönetmen Oscarlarında şansı yüksek olmasına karşın Lincoln'ü desteklemiyorum.

Son söz: Steven Spielberg, Oscar peşinde koşmayı bırakıp, yaratıcılığını konuşturabileceği projelere yönelmeli ve üzerindeki ölü toprağını atmalı. Lincoln'ün 12 dalda Oscar adaylığına aldanmayın ve filmi puanlarken yönetmenin adına bakmayın! 5.5\10

En iyi 10 Steven Spielberg filmi

30 Ocak 2013

Argo

Oyunculuğuyla beklenen patlamayı yapamayan Hollywood'un popüler aktörlerinden Ben Affleck, yönetmen koltuğuna oturduğu ilk film Gone Baby Gone ve ardından gelen The Town ile büyük beğeni topladı. Suç öykülerini seven Affleck, Altın Küre'de en iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerine uzanan son filmi Argo ile dümeni politik gerilime kırıyor. Affleck'in başrolünü de üstlendiği filmde, ona Alan Arkin ve John Goodman gibi usta oyuncular eşlik ediyor. İran İslami Devriminin en sıcak döneminde militanlar, Tahran'daki B.M elçilik binasına girip 52 Amerikalı'yı rehin alırlar. Bu kargaşanın ortasında kalan 6 Amerikalı kaçmayı başarır. Kanada elçiliğine sığınan kaçakların hayati tehlikeleri sürerken CIA, onları kurtarmak için riskli bir plan yapmıştır.


Argo, İran İslami Devriminin kısa tarihçesiyle başlıyor. Gerçek görüntülerle desteklenen bu girizgah ve film süresince Tv'ler aracılığıyla  gözümüze sokulan gerçeklik, "A True Story" başlığının altında dönemin havasını soluma anlamında bir artı olarak algılanabilir. Affleck, Argo adlı kurtarma operasyonunu alıp gerilime hizmet edecek bir yapı içinde kurgulamış. Filmin Amerika-İran ilişkilerinin bıçak sırtı olduğu bir döneme denk düşmesi, Argo'nun Oscar yarışındaki iddiasından çok iki ülke arasındaki soğuk savaşı üzerinde etkisini hissettirecek gibi. Her ne kadar Affleck, Amerikan bakış açısıyla olayı resmetse de kantarın topuzunu kaçırmamaya özen göstermiş. Peki anlatılan hikaye ne kadar gerçek? İşte bu soruya net bir cevap vermek mümkün değil çünkü İran, Argo'ya cevaben 'Genelkurmay' adlı bir film çekeceğini açıkladı ve "ABD'li tutsakları onlar kurtarmadı, biz teslim ettik" diyerek Amerikan bakış açısını sorgulamamıza neden oldu.

Argo, politik duruşu bir yana rehine kurtarma operasyonundaki illüzyonu ve yarattığı birinci sınıf gerilimle pür dikkat bir seyirlik olmayı başarıyor. Filmin geçtiği dönemi düşündüğümüzde fantastik bilimkurguların zirvede olduğu yıllarda türün B tipi örneklerinden birini -Argo'yu- 'sözde' çekmek amacıyla bir plan yapılması uçuk bir fikir fakat bu fikrin onaylanması işin asıl garip olan kısmı. Olayın gerçekliği nedeniyle de bize inanmak değil sadece izlemek düşüyor. Film kaotik giriş kısmının ardından Amerika'ya uzanıp da Argo operasyonun onaylanmasıyla tonunu yumuşatıyor. İran'a geçtiğimizde ise tırmanan bir gerilim yaratıyor Affleck. Hava alanında, kontrol noktasındaki bekleyiş, tırnaklarınızı kemirtecek kadar usta işi. Ancak Hollywood klişeleri devreye girince tadı biraz olsun kaçıyor. Sözün özü Argo, döneme ilişkin titizliği, başarılı kurgusu ve gerilimiyle iyi bir seyirlik ama daha fazlası kesinlikle değil. Bu noktada filmin Altın Küre'de en iyi film ve en iyi yönetmenle taçlandırılması fazla bir anlam ifade etmiyor. Oscar şansı ise hala yüksek görünüyor ama şahsi fikrim alamayacağı yönünde.

Son söz: Ben Affleck'in yönetmenlikteki başarısının tesadüf olmadığını gösterdiği Argo, bir geri adım olmamakla birlikte Afleck'in en iyi filmi de değil. 6.3\10





16 Ocak 2013

Django Unchained

Quentin Tarantino'nun uzun zamandır merakla beklenen son filmi Django Unchained'ı nihayet izledim. Tarantino, Western çekerse nasıl olur sorusuna verilmiş bir cevap niteliğindeki filmin hikayesini kısaca aktarayım. Amerikan İç Savaşı'nın iki yıl öncesinde açılan hikayede köle Django'nun eski efendileri ile kirli bir geçmişi olan Alman ödül avcısı Dr. King Schultz'la yolları kesişir. Schultz, Britte adlı kardeşlerin izindedir ve yalnız Django onu ödüle götürebilir. Aykırı bir adam olan Schultz, Django'ya Britte kardeşleri ölü yada diri yakalamaları sonucunda özgürlük sözü verir. Başta ayrılmayı düşünseler de Django'nun davası onları ortak yapar.

Tarantino usulü Spagetti Western
B tipi filmlerden ve farklı film türlerinden beslenen Tarantino, Spagetti Western'in babası Sergio Leone'den fazlasıyla etkilenmiş bir yönetmen (Bkz. Kill Bill). Öncelikle Django Unchained'ın Leone Westernleriyle Sam Peckinpah'ın şiddet operası klasmanındaki The Wild Bunch'ının karışımı gibi durduğunu (hikayesiyle değil, Leone filmlerinin anti kahramanları ve müzikleriyle The Wild Bunch'ı da şiddet kullanımındaki aşırılıkla örnekleyebiliriz) söylemek istiyorum. Şiddetin ve kanın bir Spagetti Western için bile fazla olduğunu ancak Tarantino'nun o alışık olduğumuz üslubuyla kan ve şiddeti rahatsız edici bir unsur olarak değil aksine bir eğlenceye dönüştürdüğünü görüyoruz. Django Unchained'ın özellikle kan kullanımındaki aşırılıkla (estetize edilerek) janr içinde ayrıksı durduğu çok açık.

Filmin merkezinde kölelik var
Türsel olarak baktığımızda köleliğin Western sinemasına uzak bir kavram olduğunu görürüz. İlginçtir ki, kölelik sorunu Amerika'da İç Savaş'ının da sebeplerinden biridir ve ancak bu savaş sonrasında kaldırılabilmiştir (1962). Westernlerin çoğunlukla 1850-1880 arası dönemi fon aldığını göz önünde tuttuğumuzda, köleliğin ciddi bir sorun olarak mevcudiyetini sürdürmesine karşın tür içinde yer bulamaması aslında Western sinemasının Amerikan tarihini mitleştirme fonksiyonunun bir sonucudur. Bu mitleştirme içerisinde kölelik, istisnalar dışında kendine yer bulamamıştır. Tarantino ise filmin merkezine köleliği yerleştirmekle kalmamış Django adlı kölenin bir anti-kahramana evrilmesinin hikayesine dönüştürmüş Django Unchained'ı. Amerikan tarihinin Kızılderili soykırımıyla birlikte en büyük insanlık ayıbı olarak nitelendirebileceğimiz köleliğin popcorn bir seyirlikte işlenmesi Afro-Amerikalı cephesinde eleştirilebilir ancak Tarantino'nun sinefil kişiliğiyle film üretmekten yani sanatından başka bir şey düşünmediğini dolayısıyla da bu yarayı deşmek gibi bir derdi olmadığını görüyoruz.


İlk 1 saat ana öyküye girilmiyor
Bir ödül avcısıyla, kölenin çıkar ilişkisi biçiminde başlayan iş arkadaşlığı, önce ortaklığa, ardından da dostluğa dönüşüyor. İlk bir saat Dr. King Schultz'un ödül avcılığı işiyle geçiyor. Vakit kaybediliyor demek istemiyorum çünkü tek bir anı sarkmayan bu bir saatlik dilim, filmin 2 saat 45 dakikalık süresine endekslediğimizde sorun yaratmıyor. Bu ana öyküye girmeme hususu Tarantino'nun senaryo yazım aşamasında kendini ne kadar özgür hissettiğinin de bir kanıtı. Django'nun karısını kurtarma hikayesi ve kötü çiftlik sahibi, köle tüccarı Calvin Candie'nin dahil olmasıyla daha tutkulu bir filme dönüşüyor Django Unchained. Tarantino, kurguyla oynamayı sever ama Western'in yapı itibarıyla düz anlatıya uygunluğunu düşünerek biçimsel anlamda sadelikten yana bir tavır sergilerken, içerikte yapacağını yapmış.

2000'li yıllar Western'ine Tarantino ayarı
Western miadını doldurmuş bir tür, yeni örneklerin türü ayağa kaldırmak gibi bir iddiası ve düşüncesi yok fakat Tarantino, Django Unchained'ı kendini tatmin etme amacıyla çekmiş olsa dahi türe yaklaşımıyla taze bir soluk getirdiğini söyleyebiliriz. 2000'li yıllarda Brokeback Mountain ve The Three Bruials of Melquiades Estrada gibi westernimsilerin türü ileri taşımak bir yana bir metamorfoza uğrattığını, The Assassination of Jesse James By the Coward Robert Ford ve True Grit gibi yeniden yapımların ise eski kahraman veya anti-kahramanları önümüze sürdüğü bir dönemde Tarantino'nun yapı-bozucu kimliğiyle (siyahi bir figürü hem de köleyi kahramana dönüştürmesi küçümsenmemeli) türün aslında yenilenebilir olduğunu göstermesi takdir edilmeli.



Oyunculuklar ve Oscar şansı
En iyi yardımcı erkek oyuncu kategorisinde yarışacak olan Christopher Waltz, adaylığı sonuna kadar hak etmiş ama ödüle uzanması oldukça zor. Hafif kırık, Alman dişçi ve ödül avcısı karakteriyle filmin eğlence dozunu katlamış. Bu kategoride Robert De Niro, Philip Seymour Hoffman ve Tommy Lee Jones gibi iddialı isimler var. Leonardo Di Caprio ise Calvin Candie ile ilk kez kötü bir karaktere hayat veriyor ve akılda kalıcı bir performans sergilediğini söyleyebiliriz. Adaylık almalıydı. Jamie Foxx idare etmiş, Samuel L. Jackson sadık hizmetkar rolünde döktürmüş. Django Unchained'ın en iyi film kategorisinde şansı yok ama Altın Küre'de elde ettiği senaryo ödülünü Oscar'da tekrarlaması büyük ihtimal.

Son söz: Quentin Tarantino'nun zaman zaman bir şova dönüştürdüğü Django Unchained, deli dolu bir film. 8.6\10

Django Unchained sonrası Tarantino filmlerinin sıralaması
1- Pulp Fiction
2- Kill Bill 1-2
3- Resevoir Dogs
4- Django Unchained
5- Jackie Brown
6- Inglourious Basterds
7- Dead Proof

10 Ocak 2013

85. Oscar adayları açıklandı


Bu yıl 24 şubat'ta sahiplerini bulacak Akademi ödüllerinde yarışacak filmler belli oldu. Lincoln 12, Life of Pi 11, Silver Linings Playbook ve Les Miserables 8, Argo 7, Amour, Django Unchained, Zero Dark Thirty ve Skyfall da 5 adaylık elde etti. Anna Karenina ve Beasts of the Southern Wild 4'er adaylığa uzanırken Paul Thomas Anderson'un The Master'ı 3 adaylıkta kaldı. The Master'ın en iyi film ve yönetmen kategorilerinden yer almaması şaşırttı. En büyük sürpriz de Michael Haneke'nin Amour'unun ana kategorilerdeki adaylığı oldu.

En iyi film
Lincoln
Les Miserables
Argo
Django Unchained
Zero Dark Thirty
Life of Pi
Silver Linings Playbook
Beasts of the Southern Wild
Amour

En iyi Yönetmen
Steven Spielberg, Lincoln
David O. Russel, Silver Linings Playbook
Ang Lee, Life of Pi
Michael Haneke, Amour
Benh Zeitlin, Beasts of the Sourhern Wild

En iyi erkek oyuncu
Joaquin Phoneix, The Master
Daniel Day-Lewis, Lincoln
Hugh Jackman, Les Miserables
Denzel Washington, Flight
Bradley Cooper, Silver Linings Playbook

En iyi kadın oyuncu
Naomi Watts, The Impossible
Jessica Chaistain, Zero Dark Thirty
Jennifer Lawrance, Silver Linings Playbook
Quvenzhane Wallis, Beasts of the Southern Wild
Emmanuella Riva, Amour

En iyi yardımcı erkek oyuncu
Philip Seymour Hoffman, The Master
Tommy Lee Jones, Lincoln
Robert De Niro, Silver Lining Playbook
Christopher Waltz, Django Unchained
Alan Arkin, Argo

En iyi yardımcı kadın oyuncu
Anna Hathaway, Les Miserables
Helen Hunt, The Sessions
Sally Field, Lincoln
Amy Adams, The Master
Jackie Weaver, Silver Linings Playbook

En iyi özgün senaryo
Moonrise Kingdom
Zero Dark Thirty
Django Unchained
Flight
Amour

En iyi uyarlama senaryo
Life of Pi
Lincoln
Argo
Silver Linings Playbook
Beasts of the Southern Wild

En iyi kurgu
Lincoln
Life of Pi
Argo
Zero Dark Thirty
Silver Linings Playbook

En iyi görüntü yönetmeni
Life of Pi
Lincoln
Django Unchained
Anna Karenina
Skyfall

En sanat yönetmeni
Anna Karenina
Les Miserables
The Hobbit
Life of Pi
Lincoln

En iyi film müziği
Argo
Anna Karenina
Life of Pi
Lincoln
Skyfall

En iyi animasyon
Brave
Frankenweenie
Paranorman
Wreck-It Ralph
The Pırates

Yabandı dilde en iyi film
Amour (Avusturya)
A Royal Affair (Danimarka)
No (Şili)
War Witch (Kanada)
Kon-Tiki (Norveç)