Zombi filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zombi filmi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2016

Bir Zamanlar Sinema öneriyor - #49 Lifeforce


70’li yılların ilk yarısında çektiği The Texas Chainsaw Massacare ile korku sineması için önemli bir isim haline gelen Tobe Hooper’ın 1985’te imza attığı bilimkurgu\korku melezi Lifeforce, bugün tamamen unutulmuş bir film. Colin Wilson’ın 1976’da yayımlanan The Space Vampires adlı romanından uyarlanan Lifeforce, melez film düşüncesinin en cüretkar örneklerinden biri.. Halley adlı bir kuyruklu yıldızı araştırmak üzere görevlendirilen bir uzay gemisi ve mürettebatının, araştırma sırasında devasa boyutlarda, organik bir uzay aracının içinde birisi kadın ikisi erkek üç çıplak insan formu bulup gemilerine taşımalarıyla açılan hikayemiz, sürprizlerle dolu bir kabus biçiminde dünyamıza taşınacaktır.

Yolları sürekli kesişen bilimkurgu ve korku sineması, bunu çoğunlukla çeşitli yaratıklar aracılığıyla yapmakta. Frankenstein’in canavarından, The Fly’a, The Thing’e kadar pek çok örneği var. Şüphesiz ki, Alien’ın yaratık filmini uzaya taşıması ve büyük başarı yakalaması 80’li yıllarda bu alanda yeni arayışlara girilmesini de sağladı. Efekt teknolojisinin geldiği noktadan da güç alınarak Lifeforce hayata geçirildi. Özellikle açılış kısmıyla Alien etkisini hemen açık eden Lifeforce, yönünü dünyaya çevirerek, Alien’dan hızlıca uzaklaşıyor. Uzayda keşif görevine çıkan bir grup astronot hikayesinden, insan formlu uzaylı fikrini kullanıp, buradan korku sinemasının alt türleri vampir ve zombileri devreye sokan ve bütününden bir felaket öyküsü çıkarmayı deneyen kalburüstü bir tür kırması Lifeforce. Filmin tadını kaçırmadan biraz daha açmak gerekirse; nesli tükenmekte olan uzaylı yaratıkların hayatta kalan son üçünün insanların yaşam enerjisini emerek varlıklarını sürdürmeye çalışmaları hikayenin özü. Bu yaşam enerjisini emme işlemi, bir vampir tarafından kanı emilen insanın da bir süre sonra vampire dönüşmesi gibi bir etki bırakıyor. Uzaylı Vampirler tanımı buradan geliyor, doğru olmakla birlikte bizi zombi filmlerindeki gibi hızlıca yayılan ve insanlığı yok etmekle tehdit eden bir tür salgına ulaştırıyor. Zombiliğin ve vampirizmin, minimal bir uzaylı istilası filminde birlikte kullanılıyor oluşu ve uygulamasında bir sorun olmaması, bu cesur girişimin başarıya ulaşmasını sağlıyor.

Filmde insanoğlunun bilinmeze olan merakının yol açtığı kaos, ölümden sonra hayat olup olmadığı sorusuyla da ilişkilendirilerek, ruh-beden ikililiğinin fantastik bir biçimde görselleştirilmesine tanık oluyoruz. Elbette hepsi heyecan katsayısının giderek arttığı bilimkurgusal bir fantezi yaratma amacına hizmet ediyor. İşin felsefi veya varoluşsal yönü bir tür sos olmaktan öteye geçemiyor. Performansların genel olarak vasat olduğu Lifeforce; başarılı efekt çalışması, temposu ve yönetmen Hooper’ın vizyonuyla ayakta duran bir film. Yazıda bahsi geçen mevzular ilginizi çekiyorsa Lifeforce, sizin için ilginç bir keşif olacaktır. 

7 Mart 2016

Les Revenants - Geri Döndüler


Sinema tarihinin ilk zombi filmi olarak kabul edilen White Zombie’den bu yana, seyircinin her daim ilgisini cezbeden bu korku figürleri, türü besleyen bir alt tür olmakla kalmadı; komediden drama kadar farklı türlerle de melezleşerek yeni temsiller vermeyi sürdürdü. 2000’li yıllarla zombi figürü ve dolayısıyla zombi filmlerinin geçirdiği değişim, hem yeni neslin sinemaya bakışıyla hem de sinemanın kendi içindeki değişimle ilgiliydi. Romero’nun ağır aksak zombilerinden koşan zombilerine geçiş yaptığımız tam da bu dönemde Fransa’dan çıkan düşük bütçeli zombi filmi Les Revenants (Geri Döndüler), heyecan yaratan kimi fikirleriyle daha önce izlediklerimizden bir çırpıda ayrılmayı başaran bir denemeydi.

Açılış sekansında caddeleri kaplamış çoğu yaşlı yüzlerce insan görürüz. Bu görüntünün ardından yapılan açıklamalar dünya genelinde son 10 yıl içinde ölmüş 70 milyon insanın bir şekilde dünyaya geri döndüğünü öğreniriz. Hikâyenin geçtiği Fransa’da 13 bin vaka vardır. Biz bu vakalar içinden üçünün hikâyesini birbirine paralel olarak izleriz. Evet, dünya çapında yaşanan ve herhangi bir açıklama getirilemeyen bir fenomen yaşanmaktadır. Geri dönenleri, yaşayanlardan ayırt etmek pek de kolay bir iş değildir. Ülkenin ana meselesi haline gelen bu olay karşısında devlet nasıl bir reaksiyon gösterecektir? Geri dönenlere yaşarken sahip oldukları haklar geri verilmeli midir? Kontrol altında mı tutulmalıdırlar yoksa topluma kazandırılabilirler mi? gibi sayısız soru soran ve soruların cevaplarını irdelemeye çalışan Robin Campillo, ilk yönetmenlik çalışmasında zor bir işe soyunuyor. Kâğıt üzerinde durduğu gibi durmayan hikâye Campillo’yu epey zorluyor ve tökezlemesine sebep oluyor. 

Dâhiyane fikirlerle dolu filmin, korku yerine dramayı tercih etmesi çok yerinden bir tercih bunu belirtmemiz gerekiyor. Campillo, geri dönenlerin ve geri dönenlerin yakınlarının psikolojisiyle ilgileniyor. İkisini de masaya yatırıyor ama otopsinin kesin bir başarıyla sonuçlandığını söylememiz güç. Bunun başlıca sebebi doğru soruları soramaması, sorduklarından da tatmin edici cevaplar alamaması diyebiliriz. Örneklemek gerekirse neden ve nasıl geri döndüler soruları elinizde böyle bir hikâye varsa makul bir cevap vermeniz beklenen ilk sorulardır. Çünkü seyirci dünya çapında gerçekleşen bu fenomeni anlamlandırmaya çalışacaktır. Zombi filmlerinde ölülerin nasıl geri dönebildikleri filmin kendi dünyası içinde bir mantığa oturtulmuştur. Les Revenants, ürkütücü olduğu kadar merak uyandırıcı olayı sosyolojik ve psikolojik açıdan inceleme derdinde. Yani fantastik bir oluş gerçekçi bir zemine çekiliyor. Böyle olduğundan tertemiz kıyafetleriyle çıkagelen insanların, bunu nasıl başardıklarına mantıklı bir cevap beklememiz en doğal hakkımız. Sonuca kendimiz ulaşmayı denediğimizde geri dönenlerin zombiler gibi mezarlarından çıkmadıklarını, mistik bir oluşun parçası olduklarını söyleyebiliriz.

Bir tür uyanış safhasında oldukları söylenen geri dönenlerin, klasik zombilerle uzak bir akrabalığı var. Yavaş hareket etmeleri, boş bakışları ve ölmüş olmaları… Biyolojik olarak yaşıyorlar. Gerçek hayattan koptukları için tekrar senkronu tutturamıyorlar. Yönetmenin geri dönenlerden üçünü mercek altına aldığını görüyoruz. Bir çocuk, genç bir koca ve yaşlı bir kadın… İnsan hayatının üç farklı evresinin seçilmesi akılcı bir tercih. Tıpkı bu fenomenin minimize edilerek beyazperdeye taşınması gibi. Çünkü sevdikleri geri dönen akrabalarla özdeşlik kurmamız gerekiyor. Bunun için de bu karakterlere zaman verilmesi. Dolayısıyla olayın toplumsal boyutunun ikinci planda bırakılması Campillo’nun doğrular hanesine yazılmalı diye düşünüyorum. Filmin sonuna kadar ilgiyle izlenmesinde doğru tercihlerin payı büyük. Geri dönenler ve yakınlarının uyum sorunu ve hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının belirginliği dramatik açıdan etkileyici anlara sahne oluyor. Ancak filmin kozu dramatik derinlik yakalamak olsa da son düzlüğe girerken yolundan sapması ve vaat ettiği o derinliği yakalayamaması, hikâyenin yönetmene birkaç gömlek büyük gelmesinin bir sonucu.

İlk yarım saatte malzemenin hızlı tüketilmesi, filmin ortalarında seyircinin boşluğa düşmesine ve dikkatinin dağılmasına sebep oluyor. Finalde mevcut sorulara yenilerinin eklenmesiyle Les Revenants, yaratıcı ama pek de parlak olmayan bir zombi filmi denemesi olmaktan öteye gidemiyor. 6\10

6 Kasım 2015

Öldüren Kelimeler: Pontypool


Tony Burgess’ın senaryosunu bizzat kendi çok satan romanından uyarlayarak kaleme aldığı Pontypool, bağımsız bir korku filmi denemesi. Kanadalı sinemacı Bruce McDonald’ın kamera arkasına geçtiği Pontypool, tek mekânda geçen bir salgın filmi. Evet, kulağa çılgınca ve aynı zamanda deneysel bir çalışma gibi geliyor ama işin aslı öyle değil. 

Olayın tamamı Pontypool adlı bir kasabanın mütevazı radyosunda cereyan ediyor. DJ’likte dikiş tutturamayan deneyimli bir radyocu Grant Mazy, kar fırtınasının kasabayı esir aldığı sıradan bir günde patronu ve yardımcısıyla iyi bir haber yakalama umuduyla yayına ara vermeden özveriyle işlerini yapmaya çalışıyorlar. Ve çok geçmeden kasabada şiddet olayları baş gösterdiği haberiyle ne olup bittiğini anlamaya ve dinleyicilerine aktarmaya başlıyorlar. Biz de sanki radyo dinliyormuşcasına hikâyeye ortak oluyoruz. Duyduklarımızı zihnimizde canlandırıyoruz tüm film boyunca. Elbette sonlara doğru seyirciyi memnun edecek görseller de kullanılıyor.  McDonald, çok küçük bir bütçeyle harikalar yaratıyor. Bağımsızlığını büyük bir avantaja dönüştürüyor. Elindeki hikâyeyi Hollywood’da hayata geçirse eminim aynı etkiyi elde edemezdi.

Filmi içeriğiyle ilgili bir şey bilmeden izlediğinizde, ilk başlarda klasik bir zombi hikâyesiyle baş başa olduğunuzu sanıyorsunuz. Zira virüsün insanlar üzerinde yarattığı saldırganlık zombi salgınıyla örtüşüyor. Yönetmen McDonald bilinçli olarak karakterlerine zombi dedirtmiyor ama seyircisini zombi salgını kanısına varacağını çok iyi biliyor. Bu yanlış yönlendirme de hikâye ilerledikçe başka tür bir salgının varlığının anlaşılmasıyla seyir keyfini yukarı çeken bir unsura dönüşüyor. Bu noktada Pontypool’un özgün bir salgın filmi olduğunun altını çizelim. Kelimelerle bulaşan bir virüs söz konusu çünkü. Salgının ve hikâyenin gelişimine bakarsak zombi filmlerinden beslendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Virüsü kapan kişinin onu sağlıklı kişilere bulaştırma arzusuyla hareket etmesi ve genel olarak virüslü kişilerin hal ve davranışlarıyla zombiler örnek alınıyor. Kapalı mekânda sıkışıp kalan ve bir çıkış arayan karakterler de zombi filmlerinin olmazsa olmaz öğelerinden biridir. Pontypool zaten bu sıkışmışlık halini esas alıyor. 

Mcdonald’ın dört karakterli ve tek mekânda geçen bir korku filminde merak unsurunu ve gerilimi filmin tamamında ayakta tutmayı başarması en büyük meziyeti denilebilir. John Carpenter başyapıtlarından The Fog’dan pek çok öğeyi ödünç aldığını söylememiz gerekiyor. Küçük bir kasabanın fon alınması, kasabanın radyosunun burada ana mekâna dönüşmesi, kilise faktörü -ki Pontypool’daki radyo kilisenin bodrumunda- yani esasen kilise de sıkışıp kalan karakterlerimiz ve kasabayı esir alan lanetin bir felaketle yer değiştirmesi gibi bir çırpıda sayılabilecek benzerlikler mevcut.

Pontypool, özetle seyircinin hayal gücüne daha çok ihtiyaç duyacağı filmlerden. Salgın filmleri içerisinde özel bir yer edinen bu özgün yapım, eminim ki bazı sinemasever arkadaşlar için katlanılmaz ve epey sıkıcı bir seyirlik olarak karşılanacak ama geveze, yaratıcı ve minimal bir korku filmi izlemek isteyenler için de önemli bir keşif olacaktır. 8\10

25 Eylül 2013

Zombi Evriminde Son Basamak: "World War Z"


Korku ve bilim kurgu edebiyatı, Hollywood'un büyük prodüksiyon açığını kapatadursun tür sinemasını da beslemeye devam ediyor. Max Brooks'un "World War Z: An Oral History of the Zombie" adlı post apokalipik romanından uyarlanan World War Z, 2013 yazının hit filmlerinden birine dönüşmekte pek zorlanmadı. Monster Ball, Finding Neverland ve Stranger Than Fiction gibi başarılı filmleriyle yeni kuşağın iyi yönetmenleri arasına koyabileceğimiz Marc Foster, son iki işi Quantum of Solace ve World War Z ile aksiyona ve büyük bütçeli yapımlara meyletti. Ne var ki, Foster için çok da hayırlı olmamış bu durum.

Son 10 yılda zombi filmlerinin geçirdiği değişimde en dikkat çekici husus, ağır aksak ilerleyen zombilerden koşan zombilere geçilmesiydi. Zira, korku nesnesi zombiler korkutmaktan çok uzaktaydı artık. Hollywood da bunun farkında ki yeni arayışlara girdi. Gelinen noktaya baktığımızda bilimkurgusal yanı ağır basan örneklerden, türün parodisini yapan komedilere ve hatta romantik zombilere kadar türlü atraksiyonun denendiği bir döneme girdik. Sözün özü, korku sinemasının önemli alt türlerinden zombi filmleri, Hollywood'un zombilerin eğlenceli olduğunu keşfetmesiyle türsel anlamda bir evrim geçirdi. Bu evrimin son aşamasının adı da Word War Z oldu.


World War Z, hızlı zombi furyasının son örneği evet ama burada diğer örneklerden hemen ayrılan bir film var karşımızda. Zombilerin hızlı hareket etmelerindeki görünmeyen neden, zombilerden çok zombi filmlerinin geçirdiği evrim süreciyle ilgili kanımca. Korku nesnesi zombilerin farklı türlere transfer edilme süreci olarak da adlandırabileceğimiz evrim, World War Z'nin felaket filmi omurgasını istila filmi ve savaş filmi gibi birbiriyle uzak veya yakın akraba olan türlerle kaynaştırıp aksiyon sineması anlatısıyla servis etmesinden ileri geliyor. Yani hızlı zombiler işlevsel bir kullanım alanı buluyor bu şekilde. Bu hikaye ve anlatı Romero'nun ağır zombilerini kaldırmazdı, bunu da dile getirmek lazım.

Sözünü ettiğimiz evrimde madalyonun öteki yüzüne de bakmak gerekir. Zombiler farklı türlerde kendisine yaşam alanı bulurken, zombi algısında da ciddi değişimler var son dönemde. 28 Days Later ve I'am Legend başta olmak üzere yeni algının salgın filmi olduğunu söyleyelim. World War Z'de gözümüze gözümüze sokulan zombi ordusuna rağmen yetkililerin ve dünyanın çeşitli bölgelerindeki yaklaşım hep salgın üzerine. Hatta salgının önünü kesmek için tıbbi bir çaba sarfedildiğini görüyoruz. Salgın doğru bir tanım şüphesiz, ancak zombilerin katettiği mesafe ilerisi için yeni tanımları zorunlu kılabilir.

Zombilerden bir blockbuster filmi çıkarmak için doğru adımlar atılmış. Gişede kazanılan zafer bunu ispatlıyor, fakat pek çok blockbuster'ın düştüğü tuzaklara yakalanmaktan kurtulamayan zombi aksiyonu World War Z, unutulmayacak ancak çok da iyi hatırlanmayacaktır.


Mutlu bir aile tablosuyla açılan film, vakit kaybetmeden mevzuya damardan giriyor. İstilanın başlangıcı hayli görkemli bir sekansla verilirken, nasıl bir düşmanla karşıya olduğunu bilmeyen karakterlerimizden Gerry'nin bir yandan kaçış yolu ararken öte yandan da ısırılan bir vatandaşın zombiye dönüşümünü izlemesi çarpıcı küçük anlar barındırıyor. World War Z ilerledikçe, felaket filmi ve istila filmlerinin klişeleriyle yüzleşiyoruz. Spielberg'in Dünyalar Savaşı'nda merkeze bir aileyi yerleştirmesi ve sıradan bir amerikan vatandaşının dünyayı kurtarmaya soyunması, ufak tefek değişikliklerle tekrarlanıyor. 

Zombiler hızlı olarak nitelendirdiklerimizden çok daha hızlı olduğundan ve birlikte hareket ettiklerinden -Foster'ın dinamik anlatımıyla da birleşince- heyecan katsayısı yüksek bir film çıkmış ortaya. İlk bir saati geride bırakırken, filmin ikinci yarısından daha fazlasını bekliyoruz. Ama nafile.. Ortadoğu'daki geçen kısım, uçak sekansı ve son bölüm akılda kalıcı olmakla birlikte zayıf kalan final, tatminsizlik yaratıyor açıkçası. Sonlara doğru olayı çözüme kavuşturacak fikir üzerine giderken, Foster'ın, Romero'nun Day of the Dead'ine de saygı duruşunda bulunduğunu görüyoruz. Film aslında, askeri yönüyle Day of the Dead'i akla getiriyor.

Son söz: Sırtını büyük oranda görsel efektlere yaslayan, hikayesini ve karakterleri derinleştirmek gibi bir derdi olmayan World War Z, zombi külliyatı üzerine küçük bir tuğla koymakla yetiniyor. 6.5/10

28 Mart 2013

Okült Korku: "The Serpent and the Rainbow"


1972'de aşırılıklarla dolu ve hatta istismar sinemasına yakın duran  filmi The Last House on the Left ile sinemanın korku janrında ürünler vermeye başlayan Wes Craven, daha sonra yaptığı The Hill Have Eyes, A Nightmare on Elm Street ve Scream filmleriyle bu alandaki en önemli isimlerden biri olduğunu kanıtlamış bir isim. İnişli çıkışlı bir kariyeri olmasına karşın (2000'li yıllar hariç) her döneminde türü ileri taşıyan filmler yapmasını bilmiştir Craven. Yönetmenin 80'li yılların sonunda çektiği The Serpent and the Rainbow (Yılan ve Gökkuşağı), filmografisinde üst sıralarda yer almasa da takdir edilmesi gereken filmlerinden.

Okült: Öncelikle başlığa da taşıdığımız Okült nedir, bir ona bakalım. Kabaca gizli ve saklı olanın bilgisi anlamına gelir Okült. Toplumun çoğunluğu tarafından bilinmez, özel bir eğitimle belli insanların beş duyusuyla farkına varamayacağı doğaüstünün bilgisine ulaşması veya bu yeteneğe sahip olması olarak açıklanabilir. Eksik bir tanım olsa da bizi ilgilendiren kısmı budur. Sinemadaki karşılığına baktığımızda ise büyücülük, cadılık ve öteki dünya ile kurulan etkileşim gibi alanlarda ürünler verdiğini görmekteyiz. Kısacası Okült korku, korku sinemasının alt türlerinden biridir.

Korku sinemasında zombiler, bugün halen popülaritesini kaybetmiş değil. Romero'nun zombilerinden çok uzaklaşıldı belki ama zombi kurallarının değiştiğini söyleyemeyiz yine de. 80'li yılların sonunda Wes Craven, voodoo büyüsü ve bir iksiri temel alıp kurguladığı hikayeyi zombi kavramıyla şekillendirip The Serpent and the Rainbow'u yarattı. Filmin başında ve sonunda olmak üzere iki kez gerçek bir olaydan esinlenildiğinin belirtilmesi, zombi efsanesinin gerçekçi bir temel üzerine oturtulmaya çalışıldığını (bilimsel yaklaşım) açıkça gösteriyor. Zira insanları bir tür zombiye dönüştürdüğü söylenen iksirinin gerçek olduğu savunuluyor. Bu iddialar bir yana, zombi mitini sarsmaya yönelik bir hamle yapıyor Craven. Bu hamle başarısız olsa da zombi alt türüne ayrıksı bir film armağan ediyor. 

The Serpent and the Rainbow'da zombi miti kurcalanıp, ona yenilik getirmeye çalışılsa da filmin asıl mevzusu bu değil. Craven'in filmini Okült korku yapan zaten voodoo büyüleri ve ruhun ele geçirilmesi, hapsedilmesi gibi gizemler. Bir bilim adamın olan Dennis Alan'ı inanmadığı metafizik oluşlar, büyüler ve ayinlerle bezeli bir maceranın içine çeken Craven, korku sinemasının sık başvurduğu yöntemlerden biri olan bilim-din çatışmasını alıyor ve bilim-metafizik çatışmasıyla değiştirip filmin odağına yerleştiriyor. Ana karakterin iç sesiyle anlatıcı rolünü de üstlenmesi, bir handikaba dönüşmüş çünkü korku filmlerinde iç ses kullanımı ters teper genellikle. Craven de bu hataya düşmüş. Halüsinasyon ve kabus sahnelerinin birinci sınıf olduğunu ve korkunun bu şekilde elde edildiğini belirtmek gerekir. Bunun dışında canlı canlı gömülme sahnesinin akılda kalıcı ve iyi kotarılmış olduğunu ekleyelim.

Son söz:: The Serpent and the Rainbow'da Wes Craven'in tam formunda olduğunu söyleyemeyiz. Ancak 80'ler korku sinemasının iyi örneklerinden biri bu film. 6.7\10

25 Eylül 2012

Cabin in the Woods


Gerçek anlamda 'iyi' korku filmi bulmakta zorlandığımız şu son yıllarda Joss Whedon ve Drew Goddard'ın elinden çıkan Cabin in the Woods (Dehşet Kapanı) ilgiye değer bir tür kırması. İlk bakışta fazlasıyla sıradan-klişe görünen konusuna aldanmayıp türü seven her sinemaseverin izlemesi gerektiğini düşündüğüm korku kalıplarını ters-yüz eden kalburüstü bir korku filmi bu.

70'li yılların sonu ve 80'li yıllarda varlığını iyiden iyiye hissettirmeye başlayan melez türler, bugün sinemanın (özellikle Hollywood'un) sıklıkla başvurduğu bir yöntem. Sinemada melez dediğimiz şey iki veya daha fazla film türünün (bilim kurgu-korku, western-bilim kurgu gibi) bir araya getirilmesinden oluşur. Bu noktada Cabin in the Woods farklı türleri bir araya getirmesiyle (korkunun yanına bilim kurguyu da alıyor) melez bir film oluyor olmasına ancak bununla birlikte korku sinemasının alt türlerini (Zombi, Teen-Slasher, Hayvanlardan gelen korku (Jaws, The Birds vb.) ve Kurt Adam) cömertçe kullanmasıyla- hikayesine yedirmesiyle korku türü içinde bir melez diyebiliriz.

Yazarlarımız Joss Whedon ve aynı zamanda filmin yönetmeni de olan Drew Goddard, yeni ve özgün bir şey yaratmak için yola çıkmışlar. Bunu yaparken de biri korku diğeri bilim kurgu olmak üzere iki filmin hikaye iskeletini kendi filmlerinin omurgası yapmışlar. Bu iki filmden korku olanı 80'li yılların kült filmi The Evil Dead. Ucu 70'li yıllara kadar uzanan teen-slasher türünün en bariz örneklerinden olan The Evil Dead'de olduğu gibi Cabin in the Woods'ta da 5 arkadaş bir kır evine gider şeklinde başlayan hikayede gençler birer birer öldürülecek ancak katil ne bir sapık ne de bir psikopat olacaktır. Kötülük beklenmeyen bir yerden vuracaktır onları. Ayrıca The Evil Dead'den bir çok referansa rastlayabiliriz filmi izlerken. Ana hikaye iskeletini oluştururken seçilen bilim kurgu filmi ise1997 tarihli Cube (Küp)'de bir küp içerisine hapsedilen denek insanların oradan kurtulma çabalarını izliyorduk. Cabin in the Woods'ta başvurulan-örnek alınan yöntem de aşağı yukarı bu. Çıkışı olmayan bir kabin ve gençleri bekleyen bin bir türlü bela. Aslında filmimizin örnek aldığı veya saygı duruşunda bulunduğu o kadar çok film var ki izlerken bu filmlerin izini sürmek de ayrı bir keyif.

Film, yapısı itibariyle de genel korku izleğinden sapıyor bir nebze. Şöyle ki; bilim kurgu, aksiyon ve savaş filmlerinde kullanılan 'olayın masa başından yönetilmesi' ve 'aksiyon safhası' şablonunu kullanarak iki koldan ilerleyen bir olay örgüsü inşa edip farkını ortaya koyuyor. Gençlerin birer birer öldürülüşünü izlerken hikayenin beklenmedik ve öngörülemeyen bir finale doğru yürüdüğünü de içten içe hissedebiliyoruz. Her yeni sürpriz korku klişelerini gözden geçirmemize sebebiyet veriyor. Cabin in the Woods'un en önemli eksiği ise kendisini ciddiye almaması-almak istememesi ve 'ciddi' bir korku filmi olmaktan çok bir popcorn korku sineması örneği olmayı tercih etmesi. (Zaten The Avengers'tan tanıdığımız Joss Whedon'dan ciddi bir film beklemek hata olur).

Son söz: Cabin in the Woods, korku sineması adına küçük bir devrim olabilecekken yeni ve fazlasıyla eğlenceli bir deneyim olarak tür içindeki yerini alıyor.  7.3\10