12 Kasım 2013

Only God Forgives


Birçok sinemaseverin Drive ile tanıdığı Danimarkalı yönetmen Nicholas Winding Refn'in Drive'ın izinden gittiği ancak yeni bir üslup denemesine giriştiği son filmi Only God Forgives (Sadece Tanrı Affeder), Cannes Film Festivali'nde yuhalandı. Bu, film vizyona girdiğinde karşılaşacağı eleştiri bombardımanının ilk turuydu sadece. Geçtiğimiz Temmuz ülkemizde de gösterime giren Only God Forgives benzer eleştirileri bizde de aldı. 

Peki, neden sevilmedi bu film? Sebep basit gibi görünse de irdelemeye çalışalım. Aslında Only God Forgives'in beğenilmeme sebeplerini araştırırken Drive'a bakmak gerekiyor. Drive'ın çok başarılı bir film olması sonrasında, Refn'in benzer bir filmle dönecek olması yeni bir Drive beklentisi yarattı. Ancak temel sorun bu değil. Drive, Renf'in anlatı olarak tarzının dışına çıktığı, genel kitlenin daha kolay hazmedebileceği bir işti. Nicholas Winding Refn, her ne kadar Only God Forgives'te deneysel bir işe soyunsa da özüne döndüğünü söylemek lazım. Yönetmenin Valhalla Rising'ini izleyenler ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. Karakterlerini varoluşsal sorunlarla baş başa bırakan, az diyalog kullanıp, mizansenlere daha fazla anlam yükleyen-yüklemeye çalışan Refn, Only God Forgives'te Drive'ın dünyasını Valhalla Rising'in biçimci numaraları ve derinliğiyle buluşturuyor diyebiliriz.

Refn, filmde renklerle oynuyor, ağırlaştırılmış çekimler ve ilginç kamera açılarının üzerine döşediği müzikle seyircisini hipnotize edeceği bir dünyanın içine sürüklüyor. Elbette hikaye akışı ikinci planda tutulduğu için pek çok seyirciyle arasına mesafe koymuş oluyor Refn. İşin özü seyirci hiçbir karakterle özdeşlik kuramıyor. Hikayeye de yabancılaşınca bu stilize suç filminin amacı ve ne yapmaya çalıştığı sorgulanmaya başlıyor. Ve elbette beklenen final de gelmeyince seyirci filmden iyice kopuyor. Only God Forgives'te esasen 'iyi' diyebileceğimiz bir karakter yok. Ana karakterimiz ve etrafındakiler uyuşturucu ticaretine bulaşmış, yer altı dünyasında sözü geçen, nüfuzlu kişiler. Kanun adamları ise özellikle de Chang 'kötü polis'in de önüne geçip şeytani bir figür olarak çiziliyor. Refn'in karakterlerine tanrısal bir bakış açısıyla yaklaşması, intikam filmi veya suç filmi trüklerinden uzak durmaya çalışması gibi kritik detaylar, yönetmenin bir tür deneye dönüştürdüğü biçimci üslubuyla topluca değerlendirildiğinde filmin önemini artırıyor. Şiddet kullanımı ise abartılacak kadar yüksek dozda olmadığından ayrıca üzerinde durmanın lüzumu yok.

Son söz: Only God Forgives, yönetmenimiz Nicholas Winding Refn'in senaryo yazım aşamasında içine girdiği varoluşsal sorgulamanın nimetlerini toplayıp, suç filmlerine yeni bir soluk getiriyor. 8.5\10

9 Kasım 2013

Gözümün Nuru: Sinemaya Övgü


Bir sinefil ya da öz türkçesiyle sinema sevdalısı olarak hepimizin rüyası bir gün bir film çekmektir. Bunun rüyasıyla yaşar, hatta bununla yatıp kalkarız. Hepimizin kendimize göre bir film çekememe ya da rüyayı gerçekleştirememe hikayesi hatta daha ileri gidersek; filmi nasıl çekeceğimizi bile dramatize ettiğimizi söyleyebiliriz. Bunlar kimi zaman kişisel kimi zaman hayranlık uyandırıcı hikayelerdir. Gözümün Nuru gibi hem kişisel hem de hayranlık uyandırıcı olanı nadide bulunan hikayelerdendir. Bu kişisel hikayede evrensel olan belki de filme çekilebilmiş olmasından değil de o sancılı ve umutsuz süreci eğlenceli bir şekilde aktarabiliyor olmasından kaynaklanıyor.
Burç Karabulut Yazdı

Fransa’da sinema okumak üzere yola çıkan Melik’in sinema sevdası onu küçüklüğünden beri takip etmektedir. Öyle ki çocukluk fotoğrafları ve yer yer kadraja giren kısa videolar vizörü kaplıyorlar. Nerdeyse sinemayla kaderlerinin bir olduğuna inanan Melik, ailesinde oluşan kronik göz hastalığıyla baş etmeye çabalamasıyla sinema rüyasını gerçekleştirme arasında gidip gelen ruh halini bize yansıtır. Sağ gözü tamamen kör olan, sol gözü ise medikal olarak net görmeyen Melik, yine sinema sevdasının peşinden Lyon’a kadar gider.


Lyon seferinin belki de en önemli noktası; Lumiere kardeşlerin sinematograf’ı icat ederek, bilinen ilk filmi çektiği yeri görmek için Lumiere müzesine gider. Sinematograf icatının hafifliği, Edison kinestoskopunun tek kişilik sinemasının aksine Lumiereler görüntüyü bir salon dolusu insana gösterecek bir hale getirerek öncü rol oynamışlardır.  Filme dönersek, film aşkı sınır tanımayan Melik, kendi deyişiyle ‘ışık abileri’nin ”Fabrikadan Çıkan İşçiler”ini görür. İşçilerin fabrikayı terk ettiği an tekrar gözümüzde vuku bulurken, gözlerini yitirecek biri için haliyle en değerli hazine oluyor.

İstanbul’a döndüğünde göz ameliyatı sırasında Melik’in elveda sinema demesi hem rüyalarını hem de sine gözünü kaybetmesi anlamına geliyor. Bir sürü muayeneden sonra trajik bir şekilde evinin yatak odasına hapsoluyor, birçok ilaç almak, pomat sürmek durumunda kalıyor. Sine gözünü (kuramdan farklı olarak mecazi anlamda kullanıyorum) çoktan kaybetmiş olan Melik, normal gözlerinden birini kurtarmaya çalışırken sinema rüyalarını da ele geçiriyor. Surreal ve bir nevi distopik denebilecek bu rüya görür. Başrol oyuncusu, yapımcıyla ve hatta bir eleştirmenle karşılaşıp gözü olmadığı için hor görüldüğü sahne biraz da sinema sektörümüze atılan bir taş gibi. Bağımsız film temelinde ele alırsak, yapımcı, eleştirmen ve başrol oyuncularının acımasızlığını gerçek hayattakiyle birebir tutmamak elde değildir. Risk almayan yapımcılar, televizyon ya da festival merkezli çalışan başrol oyuncuları ve bunun sonucunda çıkan bağımsız film sayısına karşın her filmi kıyasıya eleştirmek gibi bir görevi olan sektörün acımasızlığına da gönderme yaptığını söyleyebiliriz.


Teknik olarak bakarsak; Yeşilçam’daki sahnelerin filme olumlu etkisi yoktur ama bu filmde öyle bir etki yaratıyor ister istemez, trajedi ve komediyle yüzleşmeniz ve o hissiyatı yaşamanız gerekiyor. Normalde artık sinema seyircisinin yer yer gülümseyerek baktığı bu sahnelerde bir nevi nostaljiye sürünmemek elde değildir. Kaç kişi Cüneyt Arkın’ı, Filiz Akın’ı ya da daha benzeri onlarca jön ve jöndamın klasik trajedi repliği olan “göremiyorum”una hafif bir tebessümle bakmamıştır. Melik’in durumuna gelince; kendisinin bu olaya traji-komik hatta ironik yaklaşması sebebiyle filme önemli anlamda katkı yapıyor. Kendi yaşadığı deneyimin hissiyatını paylaşırken de kendi talihsiz macerasına espriyle bakıyor yönetmen Melik. Melik’in ailesini oynatması gerçekçilik havası katmış. Komşuların ziyarete geldikleri sahnede Melik’in içerden duyduğu sesler, gülüşmeler ve kendini birçok kere tekrara veren konuşmalar Melik’in iç sesiyle de birleşince film daha da güçlenmiş. Gerçekçilik payı hedeflenerek oluşturulduğunu düşündüğüm bu sahneler, iyi bir montajla da seyirciyi de o kasvetli atmosfere sokuyor. Gözümün Nuru, göz sahneleriyle izlenmesi zaman zaman zorlasa da her zaman göremeyeceğimiz evrensel yönü de bulunan kişisel bir hikayedir. Gözünü kaybeden bir yönetmenin filmi çekme ya da daha doğru bir deyişle sinemayla kurduğu ilişki tanıdık, sıcacık, yer yer zorlayıcı bir temelde seyretse de Gözümün Nuru kendine bir dil bulabilmiştir. Adana Koza’da ödül almasına hiç şaşırmadığım film, amatör yanlarına karşın derdini sonuna kadar anlatabilmiş ve iyi bir seyirlik olarak iyi filmler kategorisinde yerini almıştır.