Ryan Gosling etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ryan Gosling etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2016

Lars and the Real Girl


Ülkemizde vizyona girmeyen Lars and the Real Girl (Gerçek Sevgili) Oscar'a aday özgün senaryosuyla dikkat çeken son derece başarılı bir dramatik komedi örneği. Amerikan bağımsız sinemasının son 10 yılda parıldayan  filmlerinden biri olduğunu söyleyebileceğimiz Lars and the Real Girl'ün yönetmen koltuğunda, bu filmin dışında herhangi bir başarısı bulunmayan Craig Gillespie oturuyor.

Abisi Gus ve karısı Karin'in evlerinin garajında yaşayan ve insanlarla iletişim kurmaktan kaçınan, yalnız ve sorunlu bir insanın -Lars'ın- günün birinde internetten sipariş ettiği şişme bebeğin kız arkadaşı olduğuna kendisini inandırması sonrasında yaşanan gariplikleri naif bir anlatımla ele alan yönetmen Gillespie, seyircinin kısa sürede içine girebileceği, karakterlere ve hikayeye bağlanabileceği bir film çekmiş. Lars and the Real Girl, babasının ölümünün ardından çocukluk travmasını atlatamayan Lars adlı bir gencin komik, dramatik ve romantik öyküsünü o kadar sade bir dille anlatıyor ki, filmin bu mütevazı yapısı lehine işliyor. Şişme bebek Bianca'nın (Lars ona bu adı veriyor) toplum içine karışmasıyla ilk yarısında sürekli bir gülümseme haliyle izlediğimiz film, ikinci yarısında tonunu değiştiriyor ve hüzne kayıyor. Şişme bebek Bianca, Lars'ın hayallerindeki kız prototipinin gerçek hayattaki dışavurumu denilebilir. Hayalindeki kadını yaratan Lars aşık oluyor Bianca'ya. Bir anlamda hayallerini somutlaştırıyor. Ancak Bianca'ya aşık olmanın da ötesine geçip onu bir saplantı haline getiriyor. Lars'ın Bianca'yı kasabalılarla tanıştırması, onu toplum içine sokması ve Lars'ın psikolojik sorunlarının farkında olan insanların Bianca'ya yaklaşımı birçok komik sahneye gebe olsa da büyük oranda filmin dramatik yapısına hizmet ediyor. Film ilerledikçe Lars'ta birtakım değişimler gözlemliyoruz: İnsanlarla daha rahat iletişim kuruyor ve münzevi hayatının dışına çıkıyor. Travmatik çocukluk döneminin izleri belki hiç silinmeyecek ama Bianca sayesinde kendi kendisini tedavi ediyor. Yaptıklarının ne kadar farkında olduğunu bilemesek de Lars'la empati kurabiliyor, onu anlayabiliyoruz. En önemli nokta da bu.

Başta Lars olmak üzere tüm karakterlerin ustalıkla yaratıldığını, hikayenin de psikolojik ve sosyolojik açıdan bir hayli zengin olduğunu söyleyebiliyoruz. Filmin hiçbir anında abartıya kaçmayan Gillespie, bağımsızlığının verdiği özgürlükle, kimseye hesap vermeden hikayesine odaklanabilmiş ve takdir edilmesi gereken bir film ortaya çıkarabilmiş. Seyirciden ve eleştirmenlerden çoğunlukla olumlu tepkiler alan filmin sevilmesinde Lars karakteriyle Ryan Gosling'in inandırıcı performansın büyük bir payının olduğunu düşünüyorum. Lars and the Real Girl, son dönem Amerikan bağımsız sinemasının en iyi örneklerinden biri. Bir nevi kendini iyi hisset filmi olduğu için de herkese tavsiye ediyorum.

12 Kasım 2013

Only God Forgives


Birçok sinemaseverin Drive ile tanıdığı Danimarkalı yönetmen Nicholas Winding Refn'in Drive'ın izinden gittiği ancak yeni bir üslup denemesine giriştiği son filmi Only God Forgives (Sadece Tanrı Affeder), Cannes Film Festivali'nde yuhalandı. Bu, film vizyona girdiğinde karşılaşacağı eleştiri bombardımanının ilk turuydu sadece. Geçtiğimiz Temmuz ülkemizde de gösterime giren Only God Forgives benzer eleştirileri bizde de aldı. 

Peki, neden sevilmedi bu film? Sebep basit gibi görünse de irdelemeye çalışalım. Aslında Only God Forgives'in beğenilmeme sebeplerini araştırırken Drive'a bakmak gerekiyor. Drive'ın çok başarılı bir film olması sonrasında, Refn'in benzer bir filmle dönecek olması yeni bir Drive beklentisi yarattı. Ancak temel sorun bu değil. Drive, Renf'in anlatı olarak tarzının dışına çıktığı, genel kitlenin daha kolay hazmedebileceği bir işti. Nicholas Winding Refn, her ne kadar Only God Forgives'te deneysel bir işe soyunsa da özüne döndüğünü söylemek lazım. Yönetmenin Valhalla Rising'ini izleyenler ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. Karakterlerini varoluşsal sorunlarla baş başa bırakan, az diyalog kullanıp, mizansenlere daha fazla anlam yükleyen-yüklemeye çalışan Refn, Only God Forgives'te Drive'ın dünyasını Valhalla Rising'in biçimci numaraları ve derinliğiyle buluşturuyor diyebiliriz.

Refn, filmde renklerle oynuyor, ağırlaştırılmış çekimler ve ilginç kamera açılarının üzerine döşediği müzikle seyircisini hipnotize edeceği bir dünyanın içine sürüklüyor. Elbette hikaye akışı ikinci planda tutulduğu için pek çok seyirciyle arasına mesafe koymuş oluyor Refn. İşin özü seyirci hiçbir karakterle özdeşlik kuramıyor. Hikayeye de yabancılaşınca bu stilize suç filminin amacı ve ne yapmaya çalıştığı sorgulanmaya başlıyor. Ve elbette beklenen final de gelmeyince seyirci filmden iyice kopuyor. Only God Forgives'te esasen 'iyi' diyebileceğimiz bir karakter yok. Ana karakterimiz ve etrafındakiler uyuşturucu ticaretine bulaşmış, yer altı dünyasında sözü geçen, nüfuzlu kişiler. Kanun adamları ise özellikle de Chang 'kötü polis'in de önüne geçip şeytani bir figür olarak çiziliyor. Refn'in karakterlerine tanrısal bir bakış açısıyla yaklaşması, intikam filmi veya suç filmi trüklerinden uzak durmaya çalışması gibi kritik detaylar, yönetmenin bir tür deneye dönüştürdüğü biçimci üslubuyla topluca değerlendirildiğinde filmin önemini artırıyor. Şiddet kullanımı ise abartılacak kadar yüksek dozda olmadığından ayrıca üzerinde durmanın lüzumu yok.

Son söz: Only God Forgives, yönetmenimiz Nicholas Winding Refn'in senaryo yazım aşamasında içine girdiği varoluşsal sorgulamanın nimetlerini toplayıp, suç filmlerine yeni bir soluk getiriyor. 8.5\10

28 Haziran 2013

En İyi 5 Ryan Gosling Filmi


1980 doğumlu genç aktör Ryan Gosling, oyunculuk kariyerine 90'lı yılların ortasında başladı. Bir kaç önemsiz filmden sonra 2000 yılında Remember the Titans gibi ses getiren bir filmde karşımıza çıktı. Üzerindeki toyluğu da atan Gosling'i bugün olduğu noktaya getiren film ise The Nootbook oldu. Gosling'in iyi oyunundan çok, filmin yakaladığı başarı sözünü ettiğimiz çıkışta büyük rol oynadı. Oyuncunun ödülle tanışması ise uyuşturucu bağımlısı bir öğretmen portresi çizdiği 2007 yapımı Half Nelson filmiyle oldu. Bu filmle Oscar adaylığı da elde etti ama ödüle uzanamadı. Yakışıklılığı ve karizmasıyla genç kızların hayranlık beslediği Gosling, son yıllarda film ve rol seçimlerindeki isabetli kararlarıyla çok hızlı yükseldi. Kadınların hayalini süsleyen aşık adamdan, yine kadınların hayalini süsleyen (kaçınılmaz) yalnız ve sert adama doğru  doğru bir hamle yaptı. Artık her yıl büyük yankı uyandıran 2-3 filmde seyrettiğimiz Gosling, yeni jenerasyonun en parlak isimleri arasına adını yazdırmayı başardı. 7 Haziran'da ülkemizde vizyona giren The Place Beyond the Pines ve Temmuz ayı içerisinde vizyona girmesini beklediğimiz Only God Forgives filmleri dolayısıyla en iyi 5 Ryan Gosling filmini derledim. Blue Valentine son anda ilk 5 dışında kaldı.

Önemli Not: En İyi 5 Ryan Gosling performansı değil, oyuncunun rol aldığı en iyi 5 filmin sıralamasıdır.

5- Lars and the Real Girl
Yazı için link


4- The Ides of March
Yazı için link


3- Only God Forgives
Filmin eleştirisi için bakınız


2- Drive
Yazı için link


1- The Place Beyond the Pines


Blue Valentine'den sonra yönetmen Derek Cianfrance'le Ryan Gosling'in ikinci buluşması The Place Beyond the Pines, çarpıcı bir suç draması. Profesyonel bir motosikletçinin çocuğu olduğunu öğrenmesiyle ona daha iyi bir gelecek hazırlayabilmek için suça bulaşması ve sonunda bir polis memuruyla yollarının kesişip, ikisinin de hayatlarının tamamen değişmesi, ezber bozan bir suç filmi anlatısıyla seyirciyi neye uğradığını şaşırtıyor. Suç filminden polisiyeye kayıp ordan da başladığı yere dönen film, ait olduğu türe yeni bir bakış açısı getiren -bakış açılarını değiştiren- sağlam dramatik yapısı ve yönetmen Cianfrance'ın sinema diliyle derin bir iz bırakmayı başarıyor. Ryan Gosling'in Drive'daki rolünü andıran kompozisyonu da enfes.. Gosling'i kariyerinde en üst noktaya taşıyan, Cianfrance'ı A sınıfı yönetmenler arasına yazdıran The Place Beyond the Pines 2013'ün en iyi filmlerinden. 

24 Haziran 2013

Only God Forgives'ten Detaylar

Valhalla Rising ile tanıyıp sevdiğim yönetmen Nicholas Winding Refn, 2011'in en çok konuşulan filmlerinden biri olmayı başaran Drive'la da adını takip edilmesi gereken yönetmenler arasına yazdırmıştı. Yönetmenin Ryan Gosling'le işbirliğine devam ettiği yeni filmi Only God Forgives (Sadece Tanrı Affeder)'i bir suç dramı veyahut suç gerilimi olarak niteleyebiliriz. 5 Temmuz'da ülkemizde gösterime girmesi planlanan (değişiklik olabilir) filmin konusu şöyle: Bir cinayet işlediği için Bangkok'a kaçan Julian 10 yıldır burada sürgünde yaşamaktadır. Yeraltı dünyasında saygı gösterilen bir suçlu olan Julian, kardeşiyle birlikte uyuşturucu ticareti yapmak için paravan olarak kullandıkları bir boks kulübünün işletmeciliğini yapar. Bir gün Julia'ın kardeşi, bir kadını öldürmesinin ardından öldürülür. Bunun üzerine sert mizaçlı bir patroniçe olan anneleri Crystal, ilk uçakla oraya gelerek Julian'dan kardeşinin katillerini bulup intikamını almasını isteyecektir. Ancak karşılarından şeytanın ta kendisi vardır.

Yönetmen Refn'in filmle ilgili görüşleri

Orijinal fikir, Tanrı'ya karşı dövüşmek isteyen bir adamın filmini yapmaktı. Bu tabii ki oldukça zor bir iş ama filmi yazarken, hayatım açısından varoluşla ilgili bazı şeyleri sorguladığım bir dönemden geçiyordum. İkinci bebeğimizi bekliyorduk ve zor bir hamilelikti. Nedenini bilmeden Tanrı'ya karşı dövüşmek isteyen karaktere sahip olma fikri bana çok cazip geldi. Bu bağlamda, kendisinin Tanrı olduğuna inanan bir karakter (Chang) ekleyerek senaryoyu detaylandırdım. Başkahraman ise kendisine inanacak din arayan bir gangster (Julian) oldu. Bu tabi kendi içinde de çok varoluşsal bir durum zira inanç, daha yüksek bir cevap ihtiyacını temel alır fakat çoğunlukla ihtiyaç nedir bilmeyiz. Cevap ortaya çıktığında soruyu bulmak için hayatımızı geriye doğru taramamız gerekir. Bu açıdan film bir 'cevap' olarak tasarlandı ve soru ise finalde açığa çıkıyor. Only God Forgives bir bakıma şuana dek yaptığım tüm filmlerin bir toplamı gibi.

Filmle ilgili ilk izlenimlerim

Fragmana baktığımızda ışık oyunlarıyla müthiş bir görsellik yakalandığını ve filmin içeriğini doğru yansıtan görüntülerin üst üste bindirildiğini söyleyebiliriz. Cannes Film Festivali'nde içerdiği yoğun şiddet nedeniyle eleştirilen hatta yuhalanan Only God Forgives'e acımasızca davranılmış gibi geliyor. Ryan Gosling'in Drive'da olduğu gibi yine cool bir karakterle karşımıza çıkacağının sinyallerini de alıyoruz. Gece çekimlerinin ve kapalı mekan kullanımının da fazla olduğunu not düşelim. IMDB'de genel kitlenin 6.5 puana layık gördüğü film, genel kitlenin zevkleriyle de pek uyuşmuyor gibi. Sanırım yönetmenin tarzıyla ilgili bir durum bu. Yılın merak ve heyecanla beklediğim filmlerinde biri Only God Forgives. Dolayısıyla da olumsuz eleştirileri şuan için ciddiye alamıyorum.

Filmin eleştirisini okumak için bakınız

12 Şubat 2012

The Ides of March

Bu yıl ikinci kez başıma gelen bir şey var. 2011 yılında ülkemizde vizyona giren filmlerden oluşturduğum en iyi film listemi ikinci kez değiştirmek durumunda kalıyorum. Kaçırdığım ve en iyi 10 film listeme giremeyeceğini düşündüğüm George Cloney'in 4. yönetmenlik denemesi politik\gerilim The Ides of March (Zirveye Giden Yol) meğer hiç de hafife alınacak bir film değilmiş. Altın Küre ödüllerinde En iyi film dahil 4 dalda aday olan ve George Cloney'in en iyi erkek oyuncu ödülüyle dönen filmin Oscar yarışına girememesi de bir hayli ilginç bana sorarsanız.

Seçim kampanyalarının iyiden iyiye kızıştığı bir dönemde Ohia eyaletindeki seçmenlerin kazanılması kritik bir önem taşımaktadır. Başkan adayları yarışta son aşamaya gelmişlerdir. Adaylardan Mike Morris'in (George Cloney) basın sözcüsü Stephen Myers (Ryan Gosling) kampanya adına sadık bir şekilde çalışmaktadır ancak rakip adayın kampanyasını yürüten Tom Doffy (Paul Giamatti) ile yaptığı görüşme ve politik bir skandala doğru sürüklendikçe işler içinden çıkılmaz bir hal alacaktır.

The Ides of March'ı izledikten sonra kafamda netleştirdiğim bir şey varsa o da George Cloney'in yönetmenlikte kat ettiği aşamadır. Önceki üç filmi Confessions of a Dangerous Mind, Good Night and Good Luck  ve Leatherheads Cloney'in yönetmenlik macerasına şüpheyle yaklaşmama sebebiyet veren vasat ve vasat üstü filmlerdi. The Ides of March'ın senaryosu tıkır tıkır işliyor ve Cloney'in temiz yönetmenliğiyle noktalanıyor. Film, seçim kampanyalarında yaşanan kirli oyunları ve entrikaları başarıyla yansıtırken belli bir noktadan sonra gerilimiyle sizi diken üstünde tutuyor ve kuvvetli bir merak duygusuyla finale erişiyor. The Ides of March'ı 70'li yıllarda altın dönemini yaşayan politik filmlerle karşılaştırırsak entrika olarak o dönemin filmlerinin altında oyunculuklar ve yönetmenlik bakımından ise aynı düzeyde olduğu söylenebilir. Filmimizin gücünü oyunculuklarından aldığını belirteyim. George Cloney, Ryan Gosling, Philip Seymour Hoffman, Paul Giamatti, Evan Rachel Wood ve Marisa Tomei her biri karakterinin hakkını fazlasıyla veriyor.
Son söz: Politik gerilimlerden hoşlanıyorsanız bir dakika bile düşünmeyin. 8\10

25 Aralık 2011

Drive

2011'in adından sıkça söz ettiren filmi Drive ülkemizde 10 Şubat 2012 tarihinde vizyona girecek. Drive'ın yönetmen koltuğunda açıkça söylemek gerekirse hiç duymadığım bir isim oturuyor: Nicholas Winding Refn. Ne tesadüftür ki dün izlediğim 2009 Danimarka yapımı Valhalla Rising adlı filmin yönetmeni de kendisi çıktı. Ve bu iki film sonrasında takibe aldım N. W. Refn'i.

Filmimiz, sinemanın kalbinin attığı yerde Hollywood'da dublörlük yapan usta bir araba sürücüsünün geceleri de kendi kuralları doğrultusunda soygunlara katılmasını konu ediniyor. Sürücümüzün hayatı komşusu İrene'in hapisten yeni çıkan kocasıyla tanışması ve başı belaya giren adama yardım etme girişimiyle alt üst olacaktır. İrene ve oğlu ile dostluğun da ötesinde bir bağ kuran sürücümüz (adsız bir karakter bu) hayatları tehlikeye girince gözünü de karartacaktır.

Drive'ın açılış sekansı beklentileri bir hayli yukarı çekiyor. Bu açılış sekansında; sürücümüzün soygunlarda nasıl çalıştığını ve araba kullanmadaki maharetlerini görme imkanı buluyoruz. Ana karakterimizin az konuşan, sessiz bir tip olması ve asosyalliği onla empati kurmamızı güçleştiriyor fakat bu kesinlikle filme zarar vermiyor aksine merak duygumuzu kamçılarken filme olan bağlılığımızı artıran bir unsur oluveriyor. Tam da bu noktada -masumu korumak için her şeyi yapan korumacı erkek stereotipi- akla Martin Scorsese'nin klasiği Taxi Driver'ın ana karakteri Travis Bickle'ı getiriyor. Zaten Taxi Driver'ın Drive'ın atası olduğunu söyleyebiliriz. Nicholas Winding Refn'in yönetmenliği, filmin kurgusu, senaryosu, oyunculukları, filmin ruhunu yansıtan enfes müzik çalışması ve görselliği birinci sınıf. Özellikle helikopter eşliğinde yapılan gece çekimlerinde Los Angeles'ın ışıltısı görülmeye değer. Bu arada Drive'ın adına bakıp da bir aksiyon filmi beklememek gerekiyor. Zira önümüzde aksiyon soslu bir drama var. Bir suç öyküsü bu ve bir yandan da soygun filmlerine taze bir bakış açısı getiriyor denilebilir. Drive; ağır ilerleyen fakat sıkmayan, kanlı fakat aşırıya kaçmayan, Ryan Gosling ve Carry Mulligan'ın adete gözleriyle oynadığı şık bir film.

Son söz: Drive'ın 2012 yılının en iyi 10 filmi listemdeki yeri hazır diyebilirim 8.8\10

3 Aralık 2011

Blue Valentine

Geçen yıl adından sıkça söz ettirmeyi başaran modern bir aşk öyküsü var karşımızda. Ülkemizde 1 kopyayla vizyona giren Blue Valentine (Romantik bir film olduğundan Aşk ve Küller adıyla vizyona sokuldu) Hedef aldığı kitleyi genellikle memnun eden bir film. Yönetmenliğini Derek Cianfrance'nin yaptığı başrollerini ise "The Notebook" ile hafızalarımıza kazınan Ryan Gosling ve çıkışını sürdüren genç kadın oyunculardan Michelle Williams'ın paylaştığı Blue Valentine'nin hikayesine bakalım öncelikle.

Dean, aşık olduğu Cindy ile evlenir ve kısa süre sonra kızları olur. Başlangıçta her şey güzel gitse de zaman bu ilişkiyi bir hayli yıpratacaktır. Çiftimiz de evliliklerini kurtarma umuduyla bir otelde tek gecelik bir kaçamak yapacaktır.

Blue Valentine, hikayesini sıkça karşılaştığımız bir yöntemle anlatmayı tercik ediyor: Geri dönüşlerle. Dean ve Cindy'nin sorunlarla boğuştuğu bugününü ve tanıştıkları ilk andan evliliklerine kadar olan süreci birbirine paralel olarak izliyoruz. Bu anlatım şekli hikayeyi sıradanlıktan kurtarıyor doğrusu. The Notebook'ta olduğu gibi hem geri dönüşlerle anlatılan bir hikaye hem de -The Notebook'taki kadar olmasa da- sınıfsal farklılıklar var iki ana karakterimiz arasında. Ryan Gosling ve Michelle Williams'ın performansları görülmeye değer. Geçtiğimiz yıl Michelle Williams bu performansıyla Oscar'a aday bile olmuştu. Gosling ise karakterinin dünü ve bugünü arasındaki değişimi fiziksel ve ruhsal olarak son derece başarılı bir şekilde yansıtmış. Bir zamanlar evlenmek ve çocuk yapmak dışında hayalleri olan, neşeli, güler yüzlü ve tutkulu bir aşık Dean'i ile hayallerinden vazgeçmiş, alkolik ve kronik mutsuz Dean arasındaki farkı elinden gelenin en iyisini perdeye yansıtarak oynamış Ryan Gosling.


Derek Cianfrance ortalama bir yönetmenlik sergilerken Görüntü yönetmeni Andrij Parekh alkışı hak ediyor. Zira Parekh'in tercih ettiği renkler hikayenin halet-i ruhiyesiyle birebir örtüşüyor. Spoiler vermek istemiyorum bu yüzden finalle ilgili yorum yapmıyorum. Yine de finalinin filmi bir adım ileriye götürdüğünü ve çok iyi olduğunu söylemekte fayda var. Eleştirmenlerin övgüyle karşıladığı Blue Valentine'nin IMDB puanı da oldukça yüksek 7.6 Rotten Tomatoes sitesinde ise %88'lik oranı var. Kuşkusuz ki bu yüksek puanlar filmi henüz izleyememiş olanların beklentilerini yukarı çekecektir.
Son söz: Hüznü ağır basan aşk filmlerinden hoşlanıyorsanız Blue Valentine tam size göre

3 Kasım 2011

Romantizm kokan filmler 1. Bölüm

Öyle ya da böyle kadınlar kadar olmasa bile erkeklerin de romantizme ihtiyaç duydukları anlar vardır ve böyle zamanlarda sevgiliniz de yoksa başucunuzda bu ihtiyacı karşılayabilecek filmler olmalı diyorum. İşte ilk bölümdeki filmlerimiz

Moulin Rouge (Kırmızı Değirmen)

Yıl 1989 ve Paris'teyiz Moulin Rouge adlı gece kulübünde şarkı söyleyip erkekleri baştan çıkaran şovlar yapan aynı zamanda da şehrin en tanınmış fahişesi Satine ile genç bir şair olan Christian'ın aşk hikayesi pek de alışık olmadığımız postmodern bir müzikal ile hayat buluyor. Nicole Kidman ve Ewan McGregor'un şarkı söyleme konusundaki becerilerini konuşturdukları bu duygu yüklü romantik film "Hayatta öğreneceğin en önemli şey, sevmek ve karşılığında sevilmektir" diyerek hepimizin kalbini fethetti. Soundtrack'inin de çok iyi olduğunu belirtelim.
Ne zaman izlenmeli: Aşk acısı çekerken veya böyle aşklar kaldı mı ya! gibi düşüncelere kapılıp gittiğinizde


When Harry Met Sally 

Son dönem romantik komedilerinden Bağlanmak Yok ve Arkadaştan Öte filmlerinin fikir babası olan bu film şüphesiz ki türün en iyilerinden. Film cinsellik olmaksızın kadın ve erkeğin yakın arkadaş olamayacağı savını öne sürüyor. Harry ve Sally'nin uzun zamana yayılan arkadaşlıklarının aşka dönüşmesini izlemek büyük keyif doğrusu. Meg Ryan ve Billy Crystal'ın cazibesine karşı koymanın imkansız olduğu When Harry Met Sally komedi dozu bir hayli yüksek olan romantik komedilerden.
Ne zaman izlenmeli: Kendinizi daha iyi hissetmek istediğiniz zamanlarda
The Notebook
Zengin kız fakir oğlan klişesini ustaca kullanan film küçük çapta bir efsaneye dönüştü çoktan. Allie ve Noah'ın büyük aşkı inandırıcı olma konusunda hiç sorun yaşamıyor. 1940'lı yıllar ve günümüz Amerika'sı olmak üzere iki farklı zaman çizelgesinde ilerleyen The Notebook iyi yazılmış senaryosu ve Rachel McAdams-Ryan Gosling ikilisinin kimyasına borçlu bu haklı şöhretini. The Notebook'u izleyip Rachel McAdams'a aşık olan erkek sayısı hiç de az değil sanırım.
Ne zaman izlenmeli: İflah olmaz bir romantikseniz bu öneriyi dikkate bile almayın



Casablanca
Casablanca romantik film denilince akla ilk gelen örneklerden. Humprey Bogart ve Ingrıd Bergman'ın isimlerini sinema tarihine altın harflerle yazdırmalarına vesile olan film aynı zamanda.1942 yılında çekilen Casablanca dillerden düşmeyen diyalogları, kalburüstü senaryosu ve II. Dünta Savaşı fonunda ilerleyen aşk öyküsüyle her sinamaseverin arşivinde bulunması gereken bir klasik. ABD film enstitüsü tarafından 2002 yılında tüm zamanların en iyi aşk filmi seçildiğini de ekleyelim. Bir de Play it, play as time goes by repliğinin Casablanca'da geçtiğini hatırlatayım.
Ne zaman izlenmeli: Her zaman izlenebilir


                                                                     

If Only

Ian, sevgilisi Samanta'ya iyi davranmadığı bir günün sonunda onun ölümüyle sarsılır. Ertesi gün uyandığında o günü baştan yaşadığını fark eder. İzleyene kaderinizi değiştirebilir misiniz? Benzer bir durumu siz yaşasaydınız ne yapardınız? gibi sorular soran If Only açıkça söylemek gerekirse bittiğinde buruk bir tat bırakıyor insanın ağzında. Kadrosunda Jennifer love Hewitt ve Tom Wilkinson gibi iki iyi oyuncu barındıran 2004 yapımı bu mütevazi ve az bilinen romantik film türü sevenleri memnun edecektir
Ne zaman izlenmeli: Ayrılık dönemleri için bire bir




French Kiss

Evlenmek üzere olan Kate nişanlısını Juliette adlı bir hatuna kaptırınca soluğu onların peşinde Paris'te alır. Nişanlısını geri kazanmak için her yolu deneyecek olan Kate uçak yolculuğu sırasında tanıştığı Luc ile kendisini sürprizlerle bezeli bir Fransa macerasının içinde bulur. 1995 yapımı filmde Meg Ryan ve Kevin Kline başroldeler ve uyumları görülmeye değer. Türün bütün gereklerini yerine getiren bu çok eğlenceli romantik komedi defalarca izlenebilir. Romantik filmlerin kraliçesi olan Meg Ryan'ın en iyi işlerinden diyebileceğimiz French Kiss'in zaten haklı bir şöhreti var. Yoksa siz hala Fransız öpücüğünün tadına bakmadınız mı?
Ne zaman izlenmeli: Duygusal açıdan iyi hissettiğiniz zamanlarda